GeriAyşe ARMAN Burun ameliyatından önce çirkindim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Burun ameliyatından önce çirkindim

Bütün o şişmiş egoların içinde bana acayip iyi geldi. Benzersiz geldi. Şaşırtıcı geldi. Filiz Akın, nasıl tatlı, nasıl alçakgönüllü, nasıl mütevazı, “Artık daha neler!” oluyorsunuz. “Dalga mı geçiyor?” diye düşünüyorsunuz.

/images/100/0x0/55ea3a97f018fbb8f872b25b

Hayır, o böyle!
Kendini çok da beğenmiyor.
O dünyalar güzeli kadın, güzelliğinin bile üzerine yatmıyor. “Burun ameliyatı” diyor, “Makyaj” diyor, “Yok canım abartma” diyor.
Geçmişinden çok da özlemle söz etmiyor.
Yaşanmış ama kapanmış bir dönem.
Sürekli geçmişle yaşayanlardan değil.
Hep ileriye bakıyor.
İnanılmaz estetik, üzerinden zarafet akıyor. 70 yaşında olduğuna inanmak neredeyse imkansız ama bunu da çok önemsemiyor. Evi onun kalesi, inanılmaz zevkli döşenmiş, her ayrıntıyla bizzat ilgilenmiş, müthiş bir sofra hazırlamış.
Zaten buluşma nedenimiz mayıs başında çıkacak olan yemek kitabı.
En kompleksiz haliyle, yemek yapmayı bile 40’ından sonra öğrendiğini anlatıyor.
O kadar kendiyle barışıktı ki, bayıldım.
Bir araya gelmemizi sağlayan Bircan Sılan’a ve bu güzel fotoğrafları çeken Zeynel Abidin Ağagül’e teşekkürler.

Hayatım boyunca hep bir Filiz Akın röportajı yapmak istedim. İşte karşınızdayım! Eminim benim gibi pek çok insan için siz bir ‘ikon’sunuz. Güzelliğinizin ötesinde, hayatına çok şey sığdırabilmiş bir kadınsınız. Varlığı da, yokluğu da görmüş birisiniz. Hadi şimdi baştan başlayalım… Hayaliniz, aktrist olmak mıydı?

- Yok hayır. Çekingen ve utangaç bir çocuktum. Çok sıradandım. Ama kendimi iyi hissettiğim insanlar arasında, bir güven gelirdi bana. Okulun en iyi taklitçisiydim. Taklit yapmayı da bir çeşit oyunculuk gibi düşünürsen, evet bir yeteneğim vardı. Ama öyle abartılacak bir şey değil, güzellik desen hiç yoktu… Özellikle burnum felaketti. Güzelliğiyle dikkat çekecek bir kız asla değildim.

Olur mu? Demin bütün eski fotoğraflarınıza baktık. Büyülü bir güzelliğiniz var. Size, gerçekten sıradan mı geliyor bütün o haliniz, edanız…

- Çok tatlısın, teşekkür ediyorum ama gerçekten dönüp bakmayacağın bir kızdım...

Dalga geçiyorsunuz! İnsan kendi güzelliğinin bu kadar mı farkında olmaz?

- Oyunculuk kariyerim başlamadan önce, bir turizm acentasında çalışıyordum. Kimse dönüp bakmazdı bile, ne zaman ki burun ameliyatı oldum, birden bire insanlar benimle ilgilenmeye başladılar. Annem, bizi iyi yetiştirebilmek için gençliğini dikiş makinesinin başında harcamış bir kadın. Ne yapsam hakkını ödeyemem. Zaten ona destek olmak için o acentaya girdim. Çünkü babamla boşanmışlardı. Hakikaten kompleksim vardı. Resmen çirkindim. Burun ameliyatıyla fotojenik oldum. 70 yaşında artık itiraf edebiliyorum bunları!

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en güzel kadınlarından birinin kendini çirkin bulması da ayrıca şaşırtıcı…

- Ama gerçek bu. Burun ameliyatından sonra o acentanın önünde volta atan gençler arttı. Acayip bir ilgi. Şimdiki eşim bile onlardan biriymiş…

Peki nasıl başladı her şey?

- Biraz tesadüfi. Zoraki meşhurluk gibi bir şey benimki. Baba yok, gitmiş; anne saçını süpürge ediyor; benim de bir şeklide ona destek olmam gerekiyor. Ankara Koleji’nden mezun olmuşum, üniversiteye gitmek istiyorum ama bu şartlarda okuyabilmem imkansız.

Anneyle baba ne zaman ayrıldı?

- Ben 7 yaşındayken. Babam Etibank’ın avukatlarından biri, hâkimlik filan yapmış. Annemle aralarında ne yaşandı bilmiyorum ama ben kendimi bildiğimden beri babam yoktu. Annem de, kendisinin çektiği sıkıntıları çekmemi istemiyordu. Koleje göndermek istedi. Bir an geldi tıkandı tabii. Allah’tan Ankara Koleji’nde parasız yatılı okudum ve bitirdim. Ne mutlu bana ki, şimdi mütevelli heyetindeyim.

Babayla hatırladığınız bir sevgi anı var mı?

- Yok. Çünkü babam vardı ama yoktu. Beni ne dövdü ne de sevdi. Hayatımın ilk travmalarından biri babasız bir kız çocuğu olarak büyümemdir.

Ayrılıktan sonra hiç görüşmediniz mi?

- Hayır, hiç. İzmir’e yerleşti, yeni bir ailesi oldu. Öldükten 10 sene sonra da beni İzmir’de filarmoni orkestrasına davet ettiler. Meğer babam, oranın kurucularındanmış, keman hastasıymış ve çok iyi çalarmış. Tabii gittim. Ama 70 yaşında gelsem de ona hâlâ kırgınım çünkü müzik aşkı bile bana duyduğu sevgiden ağır basmış.

Burun ameliyatından önce çirkindim

 BUGÜNKÜ FİLİZ AKIN OLMAMDA BENDEN ÇOK ANNEMİN PAYI VAR

 Anneniz size tüm bunları nasıl izah etti?

- Konuşulmazdı ki böyle şeyler. Ben de sormadım. Hep anneci bir kızdım. O da babamın boşluğunu doldurmak için sevmek ne kelime, taptı bana…

Başka kardeş?

- Annemin ikinci evliliğinden benden küçük bir kız kardeşim var. Ama annem, belki de kanadım kırık kaldı diye, beni yetiştirmek için bebek gibi oynadı benimle, elinden gelen hiçbir şeyi esirgemedi.

Şu an Alzheimer mı?

- Değil ama 93 yaşında ve haliyle bütün yaşlılık emareleri var.

Nerede yaşıyor?

- Çok yakınımda, Bebek’te kız kardeşimin evi var, beraber yaşıyorlar. Çok sık görüşüyoruz.

Burun ameliyatından önce çirkindim

Bugünkü Filiz Akın olmanızda onun payı ne kadar?

- Benden çok annemin payı var. Dediğim gibi ben çekingen bir insanım. Annemin bir arkadaşı vardı. Artist Mecmuası’nda bir yarışma açıldığını görmüş. Kızıyla benim katılmamı çok istedi. Hem annemin hem de arkadaşının ittirmesiyle katıldım ve şansa bakın ki, birinci seçildim. Anlaşma yapmak için eve geldiler ama ben korkup vazgeçtim. Sanki bir Yeşilçam vardı ve oradakilerin hepsi tuhaf bir hayat yaşıyordu, o hayat tarzı herkese dayatılacak zannettim.

Sizin böyle güvensiz bir tarafınız var değil mi?

- Var. Baba yokluğundan kaynaklanan bir şey. Babasız büyümek, mendireksiz olmak gibi bir şey, limanın yok, olamıyor. Bazı konularda güvenin de olmuyor. Ama annem çok istedi. Benden çok. Fallar baktırmış, ben yıldız olacakmışım, bir şekilde beni zorladı. Kötü bir anlamda değil, yırtmam için, hayatımı kurtarmak için…

O bilmiş, hissetmiş demek ki sizin büyük bir yıldız olacağınızı…

- Büyük bir yıldız oldum mu bilmiyorum. Ama ben ne oldumsa, annem yüzümden oldum.

Menajer gibi yanınızda mıydı hep?

- Hep. Hatta başta kendini o kadar kaptırmıştı ki, gelen tekliflere benim yerime o karar veriyordu, “Biz şunu tercih ederiz, biz şöyle isteriz!”

Siz ne yaptınız?

- Onu üzmeden, “Annecim seni anlıyorum ama bir de ben varım” dedim, diyebildim. “Eğer beni idare etmene izin verirsem, bu beni yok eder! Bizim de seninle aramız bozulur”. Ondan sonra geri adım attı.

O yıllarda Türkiye’de sizin gibi Avrupai görünümlü bir yıldız örneği yoktu…

- Yok canım abartıyorsun. Ben de herkes gibi bir karışımım. Baba tarafım Çerkez, anne tarafım Arnavut…

Hala çok güzelsiniz ama 70’lerde size aşık olmayan yokmuş…

- Yok canım daha neler!

Burun ameliyatından önce çirkindim

İnsanların karşınıza geçip heykel gibi size seyretmesi hoşunuza mı gidiyordu, rahatsız mı ediyordu?

- O dönem, resimlerimiz dergilerde çıkardı ve ağaçlara asılırdı. Tanıtım amaçlı böyle şeyler yapılırdı. İlk başta insanın hoşuna gidiyor. Sonra hayatınız kısıtlanıyor. Başka bir eğlence olmadığı için seyircinin ikonlaştırdığı insanlar olduk.

O ilgi insanı şaşırtmıyor mu?

- Bir seferinde Kapalıçarşı’da annemle bir kuyumcuya girmiştik. O kadar kalabalık birikti ki çıkamadık. Polisi aramak zorunda kaldık. Ama bu o dönem ünlü olan herkesin başına gelen bir şeydi, sadece benim değil.

Peki, güzelliğiniz başa bela mı oldu yoksa size bir hediye miydi?

- Hediye oldu çünkü ilk başta hiç güzel değildim.

Bir burunla insan bu kadar değişir mi?

- Değişiyor.

Güzelliğinizin sadece fizikle de alakası yok, sizde başka bir ışık var. Siz de biliyorsunuz bence…

- Bilmiyorum.

Bir ülkenin ortak geçmişinin sembolü olmak nasıl bir şey?

- Onu yaşarken fark etmiyorsunuz. Çünkü yaptığınız bir iş var. Ben bunu işin getirdiği sonuç olarak görüyorum. Ben hâlâ makyajımı, saçımı kendim yaparım, saçımı kendim keserim. Bir tek boyaya gidiyorum çünkü arkaları boyamak zor oluyor. Ama cidden güzel bulmuyorum kendimi. Güzellik dediğin nedir ki, makyajın filan da pay var.

117 filminiz var. Bir gün geliyor bırakıyorsunuz, üstelik çok genç bir yaşta. İzleyiciye vermek istediğiniz bir mesaj mı vardı? “Beni böyle hatırlayın” mı demek istediniz…

- O sırada televizyon yeni başlamıştı. Sektör de sokaktaki insanı tatmin edecek filmler yapmaya başladı, erotik filmler. Dönemsel bir durumdu ama ben sinemayı bıraktım. Tekrar başlamayı da düşünmedim. Aşk gibi bir şey, bir gün biteceğini biliyorsun. Yaptık, oynadık, bitti. Çok da sağlıklı bir karar oldu.

Meryl Streep gibi ilerdeki yıllarda da farklı karakterlere can vermek istemediniz mi?

- Hiçbir zaman sinema bütün hayatımı kaplasın istemedim. Benim için aile de önemliydi. Aileyle sinemayı birlikte yürütmek çok zor. 17 yıl sürdü sinema kariyerim, bitince de bitti.

Burun ameliyatından önce çirkindim

 HAYATIMIN EN BÜYÜK PİŞMANLIĞI ÇOCUĞUMU YATILI OKULA GÖNDERMEK

 İlk eşiniz Türker İnanoğlu’yla mesleğinizin hangi döneminde tanıştınız?

- İkinci senesiydi. Ayhan Işık’la ‘Kadın Berberi’ diye bir film çekiyorduk.

Geriye dönüp bakınca, kariyerinizi ona mı borçlu hissediyorsunuz?

- Yok hayır. Ama Türker İnanoğlu çok iyi bir sinema adamıdır, gerçekten bu mesleğe gönül vermiştir. Ki yıllar içinde de bunu kanıtladı, herkes mesleği bıraktı ama o dayandı.

İlk evliliğiniz hata mıydı?

- Hayır ama kişiliklerimiz, hayattan beklentilerimiz çok farklıydı. Yine de dokuz sene evli kaldık.

Oğlunuz İlker İnanoğlu’nun sinemada çocuk kahraman olarak kullanılması aranızda bir sorun yarattı mı?

- Başta ben istemedim. Çünkü sahte bir dünyaya sokuyor ve ‘mış’ gibi yapmasını istiyorsunuz bir çocuktan. Ama tabii o kadar sempatik ve tatlıydı ki. Biz de çok gençtik, hata yaptık…

Bocaladı mı?

- Evet. İlk başta rol gibi yapmak istemiyordu. Mesela gazete satan çocuk gibi koşması lazım, ata biner gibi koşuyordu. Bir keresinde babası ona ağlasın diye tokat attı, çok sert bir tokat değildi ama bu kez de susturamadık.

Baba mı istedi filmlerde oynamasını?

- Evet, ama ben de kabul ettim, bir anı olur diye düşündük. Zaten topu topu yedi filmde oyandı. Ve çocuk filmlerinin göz bebeği oldu. Büyük bir popülariteye ulaştı, biz de şaşırdık.

Oğlunuzla o çok küçük yaştayken ayrılıyorsunuz, yurt dışına yatılı okula gidiyor…

- Evet, 9 yaşındaydı.

/images/100/0x0/55ea3a97f018fbb8f872b265

Bu kararı nasıl verdiniz?

- O dönem anarşi dönemiydi. Birtakım tehdit mektupları geliyordu, İlker’i kaçırmaktan söz ediyorlardı. O riski göze alamadık. Ve iyi bir şey yaptığımız düşünüp onu önce İngiltere’ye sonra İsviçre’ye gönderdik.

 İLKER TRAVMA YAŞADI

 Sonra gidince ne oldu?

- Büyük bir travma yaşadı! Sadece o değil, ben de. O arada Türker de evlendi…

Oğlunuzla topu topu kaç yıl birlikte yaşadınız?

- İşte dokuz yıl. Sonra tatillerde görüştük. Ben gidiyordum. Babası buraya gelmesini pek istemiyordu. Okuluna adapte olamaz, tekrar odaklanamaz, düzeni bozulur diye.

Peki 9 yaşındaki evladınız, bu ayrılığı nasıl kabul etti? Sonradan sizi affetti mi?

- Anlattık. Ama evet herkes için zor oldu. Türker’in benden ayrılırken şartı buydu. İlker’in velayeti onda olacaktı. Öyle zor günlerdi ki, her şart altında ayrılmak istiyordum, kabul ettim. Bir süre sonra ikinci evliliğimi yapıp Paris’e yerleşince İlker’i yanıma aldım. Bir-iki sene orada kaldık.

O kaç yaşındaydı?

- Artık liseye gidiyordu.

Ona iyi gelmediği muhakkak ama çocuğunuzdan ayrı kalmak sizi nasıl etkiledi?

- Çok üzüldüm ama dramatize etmemeye çalıştım.

O sırada film çeviriyor muydunuz?

- Hayır.

Babasına “ben de gidip çocuğumla oturayım” demediniz mi?

- Öyle şeyler yoktu o zamanlar.

Türker İnanoğlu Gülşen Bubikoğlu’yla evlenmiş miydi?

- Evet, onlar da çok güzel bir çift oldular. İlker de çok sever. Hele İlker’in bir kız kardeşi var Zeynep, bayılıyorum ona.

O yıllara dönseniz bir daha aynı şeyi yapar mısınız?

- Yapmam. Çocuğumu bırakmam. Bu, benim hayatımın en büyük pişmanlığı. Kimseyi suçlamıyorum. O dönem için başka bir çözüm de yoktu ama yine de böyle olmamalıydı. Sadece çocuğum benden kopmadı, benim kalbimden de bir parça koptu.

Şimdi de torununuzdan ayrısınız değil mi?

- Evet, İlker’in oğlu Amerika’da yaşıyor, çok özlüyorum ama yapacak bir şey yok. Hayatta bazı şeyleri değiştiremiyorsunuz, kabullenmeyi öğrenmeniz gerekiyor.

 “Türker’in benden ayrılırken şartı buydu. İlker’in velayeti onda olacaktı. Öyle zor günlerdi ki, her şart altında ayrılmak istiyordum, kabul ettim”

 KÖFTENİN NASIL KIZARTILDIĞINI BİLE BİLMİYORDUM

 Boşandıktan sonra tekrar evlendiniz…

- Evet. Ve Paris’e taşındım, 11 sene Paris’te yaşadım.

Paris, Türkiye’den kaçış mıydı?

- Yok hayır. Evlendiğim insanın işi gereği oraya taşındık.

O dönemi nasıl anlatırsınız?

- Önceleri hoştu tabii. Birden bire özgür oluyorsunuz, artık Filiz Akın yok, pijamayla çıkınca bile kimse bakmıyor. Ama sonra, tanınmışlığın verdiği o konforu özlüyorsunuz. Burada üzerinden yıllar geçse de, bize hâlâ kraliçe muamelesi yapılıyor.

Burun ameliyatından önce çirkindim

Yemek merakınız orada mı başladı?

- Evet. Ama meraktan öte mecburiyetti. Fransa’da eve aşçı tutmak filan bunlar zor şeyler. Servet sahibi olmanız gerek, bizim de öyle bir lüksümüz yoktu. Hiç unutmam 40 yaşlarındaydım, İlker’in karnı acıktı, eve yardıma eden Mihriye Hanım da o gün yoktu. “Anne çok acıktım, Mihriye Hanım dolapta köfte bıraktı onu yapsana” dedi. Paniğe kapıldım çünkü nasıl yapılacağını, köftenin neyle kızartıldığını bilmiyorum. O kadar anlamazdım bu işlerden. İlker’i “Sana tereyağında kaşar peynir yapayım, çeke çeker yersin” diye kandırdım. Ama o gün çok utandım, yavaş yavaş öğrenmeye başladım.

Nasıl?

- Demet Erginsoy diye bir arkadaşım vardı. Tarif almak için onu arıyordum. “Domatesleri küp küp keseceksin” derdi, “Kaç santim?” diye sorardım. “Oooo seninle işimiz var” derdi. Ama eğlenirdi benimle, domatesleri cetvelle ölçer bana söylerdi. Ben de çok ciddiye alırdım. Paris de yemek muhabbetinin çok iyi olduğu bir yer. Gittikçe kendimi geliştirdim. Kitaplar, kurslar, önemli şeflerin olduğu mekân ve pastanelerden tarifler aldım.

İkinci evliliğiniz neden bitti?

- Ben çok sıkıldım Paris’ten, 11 sene sonra Türkiye’le dönmek istedim. Ve bu, eşimle aramızda büyük mesele oldu. Sonunda da ayrıldık.

50 yaşında bir insan, kolay kolay kalkışmaz bu işlere. Bir tarafınız ürkek ama bir tarafınız cesur.

- Çok doğru. Var öyle bir tarafım.

 BİZİMKİ GÖRÜCÜ USULÜ AŞK

 En son aşkınız Sönmez Köksal’dı. MİT müsteşarı olması ürkütmedi mi sizi hiç?

- MİT denince, ismi nedense herkesi ürkütüyor. Ama çok şeffaflaşmış bir müessese. Hayır ürkütmedi...

Nasıl tanıştınız?

- Bizimki görücü usulü! Arkadaşlarımız bizi birbirimize uygun görmüş. O kadar çok şey anlattılar ki bana onun hakkında, onunla tanıştığımda zaten uzun zamandır tanıyor gibiydim.

Sizi evlenmeye nasıl ikna etti?

- Sönmez çok zarif ve nettir, bir Amerika seyahatinden sonra “Sana bir şey söylemek istiyorum” dedi. Bir restorana gittik, şampanya ısmarladı. “Ben aristokrat bir aileden gelmiyorum. Kendi çabalarımla buraya kadar gelebildim. Şartlarımı ve ailemi arkadaşlarım aşağı yukarı sana anlatmışlar, benimle evlenir misin?” dedi.

Siz de hemen “Evet” mi dediniz?

- “Düşünmek için biraz zaman istiyorum” deseydim, sahtekarlık olurdu. Evlendik, Ankara’ya taşındık, MİT müsteşarıydı o yıllarda, sonra Paris Büyükelçisi oldu, dört yıl Paris’te kaldık.

Tekrar Paris! Ve siz bu kez ülkemizi Paris’te en iyi şekilde temsil ettiniz, dillere destan sofralar hazırladınız…

- Artık o işleri öğrenmiştim. Tabii sefarette yardımcılarınız da oluyor, bir-iki tane sözü edilen soframız oldu.

Eşiniz bu özelliğinizden çok memnun mu?

- Bana çok teşekkür etmişliği vardır. Türkiye’yi temsil etmek onur verici bir şey. Ülkemin bana gösterdiği sevgi ve saygının karşılığını elimden geldiğince vermek istedim.

Salı günü Hürriyet’te: “Kanserden önce sadece bakıyordum, şimdi görüyorum”

Fotoğraf: Zeynel Abidin Ağgül

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku