GeriAyşe ARMAN Bu röportajı okuduktan sonra, bilgisayarınızın kamerasını yara bandıyla kapatacaksınız!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bu röportajı okuduktan sonra, bilgisayarınızın kamerasını yara bandıyla kapatacaksınız!

O anlattıkça ben dehşete düştüm.<br>Korktum!<br>

/images/100/0x0/55ea5beaf018fbb8f87ac910

O, bir ‘hacker.’
Öyle şeylerden söz ediyordu ki, George Orwell’ın ‘1984’ü gibiydi.
İşte nihayet, ‘büyük birader’ bizi izliyordu.
Kod adı ‘the mask.’
76 doğumlu.
E-mail attı, buluşmak istedi.
Neyle karşılaşacağımı bilmeden gittim.
Dönerken dudağım uçuklamıştı.
Gördüklerimden, duyduklarımdan sonra kafamda çınlayan cümle şuydu: “Hedef seçildiysek yandık! Kurtuluşumuz yok!” Allah hepimizi korusun!
O, artık hayatımızın ayrılmaz parçası haline gelen bilgisayarlarımız var ya…
Onlar bize doğrultulabilecek silahlar aynı zamanda…
Bilgisayarınıza bir dosya atılıyor, tıklarsanız bitiyor…
Ne özel hayatınız kalıyor, ne mahreminiz…

Siz kimsiniz, nesiniz?
- Ben bir hacker’ım.

Bilgisayar üzerine eğitim mi aldınız?
- Hayır, askeri okul mezunuyum. 2011’e kadar deniz astsubayıydım, sonra ordudan ayrıldım. Bilgisayar önce hobimdi, derken tutkum oldu. Hiçbir eğitim almadım. Merak ettim, araştırdım ve kendimi geliştirdim…

Bu konuda ne kadar iyisiniz?
- Yapabildiğim şeyleri göstersem korkarsınız! Bilgisayarınızla vedalaşırsınız!

TABİİ Kİ İLLEGAL
Tam olarak ne yapıyorsunuz?

- Aklınıza ne gelirse. Kimin neye ihtiyacı varsa. Hacker dediğiniz, sistemlerin güvenlik açıklarını bulup, değiştirebilecek, onarabilecek biridir. Şifre kırar, bazı programları lisanslı hale getirir, istediği bilgisayar sistemine girer, bilgi toplar, bilgi aktarır. Ben de bunların hepsini yapabiliyorum. Uzun süre dedektiflik şirketleri için çalıştım. Ama artık şirketlere güvenlik hizmeti veriyorum. Yaptığım anlaşmaya göre, güvenlik taramalarını yapıyorum.

Peki dedektiflik şirketlerine ne tür bir hizmet veriyordunuz?
- Mesela siz, dedektiflik şirketine gidiyorsunuz, “Kocamı takip edin” diyorsunuz. Sizi aldatıp aldatmadığını merak ediyorsunuz. Günlük 450 liraya eşinizin fiziksel takibi yapılıyor.

Ne oluyor yani?
- Bütün bir gün boyunca eşinizin yaptıklarının dökümünü veriyor. Her gün, üç araba mesafeden takip ediyor, fotoğraflarını çekiyor. Bu işlem, günlerce devam ediyor.

/images/100/0x0/55ea5beaf018fbb8f87ac912

Peki siz, nerede devreye giriyorsunuz?
- Fiziksel takip sizi kesmezse, dedektiflik şirketi bana geliyor. Eşinizin bilgisayarına giriyorum. Şirket şifrelerini, mail şifrelerini, sosyal medya ağ şifrelerini ele geçiriyorum. Sizin talep ettiğiniz süre boyunca, kiminle ne yazıştı, kredi kartını, nerelerde, ne almak için kullandı, Facebook’ta kimin profiline baktı, size bunların kaydını veriyorum…

Vay anam vay!
- Siz bana yardımcı olursanız, işim daha kolay. Buna, “İçeriden destek” diyoruz. Ama “Ben anlamam, bulaşmam” derseniz, o zaman ben her şeyi, kendi başıma yapıyorum.

Nasıl yapıyorsunuz?
- Mesela sizin eşiniz Fenerli, ona Fenerbahçe’yle ilgili bir dosya yolluyorum ya da varsa başka bir ilgi alanıyla ilgili, mesela motor sporları. Zaafı olduğu için gayri ihtiyari tıklıyor dosyayı. Tamamdır, sistemine girmiş bulunuyorum.

Peki yasal mı bu?
- Tabii ki değil. Yaptığım şeyin yasal olduğunu iddia etmiyorum ki…

Peki kamuoyunun bildiği sizin de dahil olduğunuz vakalar var mı?
- Aslında bu meseleye çok girmek istemiyorum ama var. Şeyda Coşkun-Ergin Ataman olayı. Eski sevgilisi, Şeyda Coşkun’u üç ay kadar bir dedektiflik şirketine takip ettiriyordu. Pek bir şey  bulamıyorlar. Sonunda bir gün, o otele giriyor. Dedektifler de eski sevgiliye, “Kız burada” diye telefon açıyorlar. Sevgili, şoförünü gönderiyor. Şoförü de teyit ediyor. Dedektifler, otelin kapısında bekliyorlar. İşte bu noktada beni aradılar. Otelin güvenlik sistemine girip o kaydı almamı istediler.

Siz de kabul etmediniz tabii…
- Hayır ettim! Sadece iki-üç gün süre istedim. Fakat beklememek için, kısa yoldan otelin güvenliğinden halletmişler işi. İçeriden birine para verip almışlar. Sonra yine bana döndüler, “Bu görüntüleri, kimlik belli olmadan internete düşürür müsün?” dediler, anlaştık, bir iki gün içinde halledecektim ama nasıl olduğunu bilmediğim şekilde görüntüler basında yayımlandı. Eski sevgili intikamını almış oldu.

KIZIMI TAKİP EDİN
Sizi ekarte ettiler yani…

- Önemi yok ki, üç gün sonra başka bir iş gelir. Ben size sistemi anlatmaya çalışıyorum. Burada isimlerin de önemi yok…

Türkiye’de böyle kaç dedektiflik şirketi var?
- İstanbul genelinde 10’a yakın. Çoğu eski polis ya da MİT’çi.

Sadece aldatma vakalarını mı araştırıyorlar?
- Hayır, kayıplar, ortak araştırmaları, boşanma davaları, ihaleler… Bazen de “Kızım üniversiteyi kazandı, başka şehre gitti. Takip edin” talepleri. Sonunda bütün bu işler bana geliyor. “Kızımın bilgisayarına gir, bir bak bakalım” diyen baba da…

Neden bunu istiyor?
- Kızı üniversiteyi kazanmış, bir başka şehirde, birkaç arkadaş ev paylaşıyorlar. Nasıl bir hayat kurmuş kendine öğrenmek istiyor. Neler yapıyor? Amaç, kızının özel hayatına sızmak değil aslında, onu korumak. Madde kullanıyor mu filan. Nitekim, birtakım örneklerde madde kullanımına rastladık. Aile, duruma el koydu. Kız, o evden acilen çıkartıldı, o arkadaşlarıyla ilişkisi kesildi.

/images/100/0x0/55ea5beaf018fbb8f87ac914

İyi ama bunların hepsi suç…
- Evet, ama ispatı yok ki. Bugün istediğiniz dedektiflik firmasına gidin, istediğinizi takip ettirin. Şirket size ne bir fatura kesiyor ne de bir kayıt alıyor. Zaten hiçbir zaman ofis tarzı çalışmıyorlar. Hatta herhangi bir dedektiflik şirketini aradığınızda size klasik olarak “Ofisimiz şu an tadilatta” ya da “Ofisimiz size uzak, biz istediğiniz yere geliriz” derler. Adamın ya da kadının aldatıp aldatmadığı onların derdi değildir, onlar kazandıkları paraya bakar. Eğer iş, sizin gibi birinden gelmişse, eşinizin herhangi bir kadınla çekilen fotoğrafı sizi tatmin etmez, bunu bilirler. Bu durumda bir hikâye, bir film yaratılabilir.

Amaç, burada gerçeğe ulaşmaktan ziyade ‘söğüşlemek’ mi?
- Dedektiflik firmaları, amme hizmeti için kurulmuş firmalar değil!

Bu son olayda, işi size vermedikleri için onlara kızdığınızdan mı anlatıyorsunuz bunları?
- Yok hayır, ben size insanların bilgisayarlarına girebildiğini, kameralarının açılabildiğini, şifrelerinin kırılabildiğini, herkesin özel hayatına müdahale edilebildiğini anlatmaya çalışıyorum. Artık böyle bir dünyada yaşıyoruz.

Olacak şeydeğil... Gözümün önünde annemin bilgisayarına girdi

Bütün bu anlattıklarınızı nasıl kanıtlayacaksınız?
- Hazırsanız, örnekler göstereceğim…

Buyurun…
- Diyelim ki, siz evde, laptop’unuzun önünde oturuyorsunuz. Bilgisayarınızdan müzik dinliyorsunuz. O sırada Facebook’unuz açık, Twitter’ınız açık. Başlıyorsunuz ojenizi silmeye, sonra duşa girip geliyorsunuz. Ben hem sizin bilgisayarınıza girip orada ne yaptığınızı görüyorum hem de sizi izleyebiliyorum…

Nasıl olabilir ki böyle bir şey!
- Oluyor işte, yapıyorum. Kamerası olan herhangi bir bilgisayara girip izleyebiliyorum.

RUHLARI DUYMUYOR EVLERİ İZLENİYOR
İnandırıcı gelmiyor bu söyledikleriniz bana...

- Bir isim verin o zaman, girip neler yaptığına bakalım. Ya da halihazırda bende açık olanlardan göstereyim. Bilgisayarın hiçbir yerinde de izlendiğine dair bir şey çıkmıyor. Ben kameramdan onu izliyorum, mikrofonumdan neler konuştuğunu duyuyorum. Bilgisayarının içinde ne var, ne yok istersem bakıyorum, istersem kendi bilgisayarıma kaydediyorum.

Şaka bu!
- Hayır. Değil.

Eskiden telefonlar için denirdi…
- Bir iki sene öncesine kadar, evet o da vardı. Bir mesaj atılıyordu telefona, “Evet” ya da “Hayır” tarzı mesaja yanıt verildiğinde, telefonlar dinlenmeye alınabiliyordu. Ama önlem alındı, o iş bitti. Fakat bilgisayarlar için hâlâ bu tehlike mevcut. O yüzden de dedektif şirketleri benim gibi adamlarla çalışıyorlar. Mesela, bilmem ne inşaat firması geliyor, “Çelik kapı ihalesine gireceğiz. X şirketi de, Y şirketi de teklif verecek. Onlardan daha az fiyat vermek istiyoruz. Bize onların hazırladığı ihale dosyasını getir” diyorlar. Bilgiler, kimin bilgisayarındaysa artık, muhasebe müdürünün mü planlama departmanının mı girip, alıp, o dosyayı karşı tarafa veriyorum. İşin bir bu tarafı var, bir de videosu çekilenler, konuşmaları kaydedilenler… Bunları ele geçirip tehdit yoluyla para alan çeteler var.

Çoğunlukla hedefte kimler var?
- Yaşam tarzına bakılıp, takibe alınan ve “Bunların üzerinden para kazanabiliriz” diye karar verilen insanlar. Ünlüler, gayler, lezbiyenler, eş değiştiren evli çiftler... Mesela lezbiyen sitelerine bir kadın elemanlarını yerleştiriyorlar, muhabbet ilerleyince, videolar çekip şantaj yapıyorlar, para talep ediyorlar. Ruhunuz bile duymaz, çünkü muhataplar hemen parayı verip, olayı örtbas ederler. Bilgisayarınıza gönderilen bir virüsle de bu görüntülere ulaşmak mümkün tabii.

Bu röportajı okuduktan sonra, bilgisayarınızın kamerasını yara bandıyla kapatacaksınız

Peki korunmanın bir çaresi yok mu?
- Kural 1, tanımadığınız kişilerden gelen dosyayı açmayın. Ama tabii, tanıdık kişilerin adresinde de gönderilebilir söz konusu virüslü dosya. Ben size sızmak istediğim zaman sizin Facebook’unuzdan, Twitter’ınızdan orada, burada diyalogda olduğunuz birinin bilgisayarına giriyorum önce. Zayıf halka yakalıyorum orada, dosya size o kişiden geliyor. Genelde buna gerek kalmadan ilgi alanları da benim işimi görüyor. Fenerbahçe’si, Galatasaray’ı derken işimi hallediyorum. Hayvanları Koruma Derneği’nden gelen bir dosya kimseyi şüphelendirmez, kedi sevenlere beş tane kedi slaytı gönderince, tıklayıveriyorlar…

Çok fena, kâbus gibi…
- Öyle. (Bu arada önündeki lap top’tan bilgisayarına girdiği birtakım insanları bana izlettirmeye başlıyor...) Bakın, burası bir bekâr evi. Bu evde, üç kız yaşıyor. Kızcağız, bilgisayarını açmış işini yapıyor, okul notlarını okuyor. Siz de görüyorsunuz şu anda. Arkadaki bornozlu da ev arkadaşı, diğeri de şimdi girdi odaya. Gördünüz mü, o da saçını kurutuyor. Biz bu evi, buradan izleyebiliyoruz. Onların haberleri bile yok.

KİMSE EVİNDE GÜVENDE DEĞİL!
Siz, beni de izlediniz mi?

- Yok hayır! Ama sistemin nasıl işlediğini gösterdiğim herkes aynı soruyu soruyor: “Beni de izledin mi?” Ben size, yaşadığımız çağda bunun nasıl mümkün olabildiğini anlatıyorum. Zaten bu röportaj çıktığında, ertesi gün nalburlar size dua edecek, herkes bilgisayarının kamerasına elektrik bandı yapıştıracak!
(İzlemeye devam ediyoruz…)

Bu kim?
- Arada izlediğim bir başkası. Twitter’ı açık, Facebook’u açık. Şu an kamerasını açıyorum…

Fark etmeyecek mi?
- Hayır. Bakın açıldı, şimdi biriyle telefonla konuşuyor. Sesini de açayım mı? Duymak ister misiniz? Bilgisayarındaki her şeyi buraya kaydedebiliyorum. Tamamen yalnız olduğunu düşünüyor. Oysa, biz onun her anını görüyoruz. Yani demek istiyorum ki, kimse evinde güvende değil. Her an izlenme riskiniz var!

Cısss... Her gelen dosyayı açmayın!

İyi de ben nereden bileyim, bütün bu insanları sizin ayarlamadığınızı… Benim dediğim birinin bilgisayarına girin ki size inanayım…
- Tamam. Kimi isterseniz söyleyin. Rica edebileceğimiz birisi varsa arayın, “Bir mail atacağım sana, dosyayı tıkla” deyin, şak diye gelsin bütün hayatı önümüze…
(Hemen birkaç arkadaşımı arıyorum, durumu anlatıyorum. Herkes “Deli misin, asla olmaz!” diyor. Ben de kara kara düşünüyorum, kim olabilir diye, kim bana kızmaz diye. Sonunda annemi kurban etmeye karar veriyorum. Arıyorum, “Bir dosya attım sana, bir bakar mısın?” diyorum.. En masum, en tatlı haliyle “Tabii” diyor ve Allah sizi inandırsın, biraz sonra hacker’ın anlattıklarının doğru olduğunu anlıyorum. Annemin bilgisayarında ne var, ne yoksa önümde! Masa üstüne Alya’yla benim birlikte çekilmiş fotoğraflarımızı kaydetmiş, onları bir güzel hacker’ın dosyasına alıyoruz. Sonra annemi arayıp “Tamam Mamicim, o dosya açılmıyor vazgeç denemekten” diyorum. Ben göreceğimi gördüm, yeteri kadar korktum!)

Ne yapmak lazım peki? Engellemenin yolu nedir?
- Bilinçli olmak ve bilgisayara hâkim olmak gerekiyor. Siz nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız, destek almanız gerekiyor. Virüs programları sizin adınıza sizi koruyor zannediyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Artık biliyorsunuz: Her gelen dosyayı da açmayın! Bilgisayardan da soğumayın, internete girmekten vazgeçmeyin. Ama destek şart...

Balyoz’da benzer yöntemler

Balyoz’da da benzer yöntemler mi kullandılar?
- Evet. Bilgisayarına virüs yollanan kişinin haberi bile olmuyor. Çoktan bilgisayara yükleniyor. Sonra da soruyorlar: “Bu dosyanın bilgisayarında ne işi var?!” Ayıkla pirincin taşını! Balyoz davasında, 2004 yılında yazıldığı iddia edilen belgeler, anlaşılıyor ki Office 2007 programıyla yazılmış. Ama derdini kimseye anlatamıyorsun…

/images/100/0x0/55ea5beaf018fbb8f87ac918

Kayıp kızı nasıl buldum?

Bir gün, kızı kayıp bir anne benden yardım istedi. Bir kafede buluştuk. Kızının mail adresini, Facebook adresini ve işe yarayabilecek bilgileri sundu. Bilgisayarından resimler filan gösteriyordu. Bir ara tuvalete gittiğinde, bilgisayarına sızdım. Sonra ayrıldık, evine gitti. Akşam bilgisayarına girdiğimde, baktım evdeki kız kardeş, ‘kayıp abla’yla ‘face’de sohbette. “Annem, bir hacker tuttu, bir süre nete girme!” diye uyarıyor. Tabii ‘kayıp kızı’ bulmam sadece birkaç saatimi aldı…

Uzaktan klavyelerini kontrol edebiliyorum

Kameralı bilgisayar almasak, yırtar mıyız?
- Şirket bilgisayarlarda kamera yok. Ama bilgi var. Orada hedef dosyalar. Bir malı kimden alıyor, kime satıyor, kimlerle çek alışverişi yapıyor, ihaleye kaç liraya teklif veriyor…

Başka neler yapılabiliyor?
- (Hâlâ ekrandakileri izlemeye devam ediyoruz...) Mesela şu gördüğünüz hanımefendi, bir muhasebeci. İzlememi isteyen de patronu. Kontrol için. Bakalım ne dosyalar varmış: Personelin maaş bordrosu, müşteri alacakları, borçlular… Onun haberi yok tabii izlendiğinden. CD-ROM’unu açayım?

Nasıl yani! Yapabilir misiniz?
- Tabii. (Tak diye açıyor! Bir kere daha dehşete düşüyorum!)

Şaka gibi! Muhasebeci kadın ne zannediyor?
- Yanlışlıkla oldu zannediyor! Bir keresinde, bir kadınla ‘chat’leşiyorduk. “Çay alıp, geliyorum” dedi. “Bana da getirir misin?” dedim. Dalga geçti, “Tamam olur” dedi, “Açıyorum CD-ROM’u, koyarsın, ben oradan alırım” dedim. Güldü. Çayı getirince küt diye CD bölümünü açtım, kadın bir daha benimle konuşmadı! Ben buradan bilgisayarları da açıp kapatabiliyorum. İnsanların klavyelerini ve mouse’larını da kontrol edebiliyorum. Hatta, ekranlarında yazı çıkartabiliyorum…

Yok artık!
- Tabii, tabii. “Ayıp burnunu karıştırma!” yazabilirim ya da “Şşştt, sen biraz kilo mu aldın son zamanlarda!” Ama o zaman çok korkarlar. Bir daha bilgisayarlarına dokunamazlar. Bir keresinde Ankara’da piyano çalan bir kızın bilgisayarına girdim. Word programı açıktı, o kadar güzel çalıyordu ki, ekranında, kocaman “Adaletsiz Seçim’i çalar mısın?” diye bir yazı çıkarttım. Kız, o gün bugündür, bilgisayara girmiyor!

Peki bana izlettiğiniz bu insanları nereden, nasıl buldunuz?
- Arada sırada, YouTube’a ‘MSN şifre kırıcı’ başlığıyla videolar koyuyorum. Annenizin açmaya çalıştığı dosyayı da onun içine saklıyorum. Millet, MSN kırmaya meraklı olduğu için o programı indirmeye çalışıyor ve ‘tak’ diye bana bağlanmış oluyor.

Fotoğraf: Cem Talu

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku