BSA’nın korsan cezasının belgesi

HÜRRİYET e.yaşam’ın 13 Ekim 2006 sayısındaki "Korsanla savaşan BSA’nın asıl kendi korsanmış" başlıklı haberimizde, Avukat Mehmet Ali Köksal’ın BSA’nın Türkiye’deki hukuksal durumuyla ilgili yaptığı başvurunun sonuçlarından bahsetmiş ve BSA’nın Türkiye’de gerekli izni almadan faaliyet göstermesinden dolayı faaliyetlerinin Dernekler Kanunu’na aykırı olduğunu yazmıştık.

BSA, Türkiye Bilişim Derneği yönetimini de peşine takarak yaptığı bir basın toplantısıyla haberimizi yalanlamaya çalışmıştı.

BSA’nın İçişlerine yaptığı izin başvurusu, bu haberimizden bir ay kadar sonra sonuçlandı ve BSA’nın Türkiye’deki varlığı yasal bir zemine oturdu. Dolayısıyla haberimizin bu kısmının, haberin yayınlandığı tarihte doğru olduğu teyid edilmiş oldu.

Ancak haber spotumuzdaki "BSA’ya ceza kesildi" ifadesi, BSA tarafından inkar edilmeye devam edildi.

Bu konuyu netliğe kavuşturmak için Avukat M. Ali Köksal’ın İstanbul Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne verdiği 3.10.2006 ve 11.10.2006 tarihli dilekçelere cevaben, Vali Yardımcısı Fikret Kasapoğlu’nun imzasını taşıyan B.05.4.VLK.4.34.08.00-13 sayılı ve 28.12.2006 tarihli cevapta şu ifadeler yer alıyor:

"Merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulu bulunan, Türkiye’de BSA Türkiye İnternet sitesi vasıtasıyla faaliyet gösteren ve Microsoft Turkey, Barbaros Plaza İş Merkezi, Emirhan Cd. 145 C Dikilitaş/İSTANBUL adresinde Tolunay Tomruk tarafından temsil edilen Business Software Alliance Incorporation (BSA) isimli kuruluş hakkında ilgi (a) tarihli dilekçeniz ile ilgili işlem yapılıp yapılmadığı ilgi (b) dilekçenizle sorulmuştur.

Konuyla ilgili yapılan incelemede BSA’nın, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 5. maddesine göre yabancı ülkede kurulmuş kar amacı gütmeyen kuruluş sıfatıyla Türkiye’de faaliyette bulunmak için İçişleri Bakanlığı’na 22.6.2006 tarihinde izin başvurusunda bulunduğu ve Bakanlık makamının 24.11.2006 tarihli olurlarıyla ülkemizde 5 yıl süreyle faaliyette bulunmasına izin verildiği,

Ancak; adı geçen kuruluşun izin başvuruları sonuçlanmadan Türkiye’de faaliyetlerine devam ettiği anlaşıldığından BSA’ya izin verilen tarihe kadar tespit edilen izinsiz faaliyetleriyle ilgili olarak, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 32. maddesinin (g) bendine göre, BSA Türkiye adına Tolunay Tomruk’a 549,00 YTL idari para cezası uygulandığı anlaşılmıştır."

Yani Hürriyet e.yaşam’ın BSA ve BSA’nın reklamlarına logosunu koyarak destek olan Türkiye Bilişim Derneği yönetim kurulu tarafından yalanlanmaya çalışılan haberinin doğruluğu en yetkili merciler tarafından bir kez daha tescillenmiş oldu.
X

Alem uzaya tuvalet kurarken

Geçen gün Los Angeles Times’da aynı gün farklı sayfalarda yayınlanan iki haber dikkatimi çekti. Amerikalılar için birbirleriyle hiçbir alakası olmayan bu iki haberi, bizim açımızdan anlamlı buldum. Yorum yapmadan aktaracağım ama iki haberin sizlerde yapacağı çağrışımı da çok merak ediyorum.

Birinci haber gazetenin emlak, ev, dekorasyon ekinden. ABD’de yaşanan ekonomik krizin ABD’de yaşayan Murat Ekici’nin hayatına yaptığı etkiyle ilgili.

Murat Ekici’nin ilginç bir işi var. Hollywood yıldızlarının tuvaletlerini temizleyen bir şirket kurmuş. Ancak krizle birlikte işleri bozulmaya başlamış. Ekinci’nin temizlik ekiplerini krizden önce haftada bir çağıran Hollywood yıldızları temizlik frekansını ayda bire düşürmüşler.

32 yaşındaki Ekinci, Eagle Rock’taki beş odalı evlerinin 3800 dolarlık "mortgage" taksidini ödeyebilmek için odalarından bazılarını kiraya çıkartmışlar.

Henüz kiracı bulamayan Ekici’nin bir başka derdi daha var. Los Angeles Times’a yakınmış, gazetede bu yakınmayı başlığa çıkartmış.

"Müslümanım", diyor Ekici, "Evinizde yabancı birinin yaşadığını düşünün ve bu yabancı evinizde ızgara domuz yapmak istiyor. Adama kalkıp hayır pişiremezsin nasıl diyeceğim ki? Evinizi kaybetmek daha mı iyi? Mecburen katlanmak zorundasınız".

İkinci haber ise, geçtiğimiz cuma akşamı Cape Canaveral üssünden uzaya fırlatılan Endeavour uzay mekiğiyle ilgiliydi. Mekiğin görevi dünya yörüngesindeki Uluslarası Uzay İstasyonu’na yeni odalar eklemek.

Kaptan Christopher J. Ferguson komutasındaki ekip, uzay istasyonuna yeni yatak odaları, bir mutfak bir de 19 milyon dolarlık yeni tuvalet ekleyecekler.

Uzaydaki inşaatın 15 günde bitmesi bekleniyor.

Şimdi bu iki haberin size neler düşündürdüğünü sormak istiyorum. Yazarsanız sevinirim. Hepimize acaba üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri mi düşündürttü bu iki haber, yoksa bu konuda bile birbirine taban tabana zıt farklı düşüncelere kapılacak kadar mı kamplaştık, gerçekten merak ediyorum.

TV’deki yemek programları ve yemek kültürümüz

Figen Batur’un Hürriyet Cumartesi ekinde yayınlanan keyifli yazılarının tiryakilerindenim. Cumartesi günleri gazeteyi ilk önce Figen Batur’un yazısını açıp okumaya başlayan tanıdıklarım da var.

Batur geçen ne zamandır dikkatimi çeken ama bir türlü elim gidip yazmadığım bir konuya değinmiş geçtiğimiz cumartesi günkü yazısında.

Televizyon kanallarımızda yayınlanan yemek programlarının ve İnternet’teki Türkçe yemek sitelerinin pespayeliğinden şikayetçi Batur.

Aynı şeyden ben de şikayetçiyim. Hatta buna sayılı birkaç iyi örnek dışında gazetelerimizin yemek sayfalarını da ekleyebilirim. Rahmetli Tuğrul Şavkay’ın yerini bile dolduramadık zamansız ölümünün ardından onca yıl geçmesine rağmen.

Bu durum aslında toplum olarak yemek kültürümüzün ne kadar aşağılarda olduğunun da bir göstergesi.

Televizyonlardaki yemek programlarından da açıkça görebileceğimiz gibi yemek kültürümüz yemeklerin lezzetinden çok dedikodusundan ibaret. Mutfakta neyin, nasıl piştiğinden çok kimin pişirdiğiyle ilgileniyoruz.

Siyah başkan ve beyaz Türkler

Obama’nın ABD’nin ilk siyah başkanı olarak seçilmesinin ardından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre ırklar arası ilişkilerin geleceğiyle ilgili iyimserlik rüzgarları esmeye başlamış ABD’de.

Gallup araştırmasına göre ırkçılık sorununun kökünden çözüleceğine olan inanç tarihin en yüksek seviyesine çıkmış durumda.

Erdoğan seçildiğinde, bizde de benzer iyimserlik rüzgarları esmişti. Laikçilerle dincilerin birbirine yakınlaşacağı beklentisi doğmuştu. Türban sorunun çözüleceğini bekleyenler de çoğunluktaydı.

AKP hükümetinin her işe türbanlıları ve eşi türbanlı olanları getirme, kendi zenginini yaratma politikası sonucunda beklentilerin aksine kamplaşma daha da derinleşti.

Tabii ABD’de durum farklı. Obama her işe siyahları getiremeyeceğine göre, ırkçılıkla ilgili iyimserlik rügarlarının boşa çıkmama olasılığı yüksek.
Yazının Devamını Oku

İçki insani yanı da kuru fasulye değil mi

Masum belgeselci Can Dündar, "Mustafa"yı seyretmeden eleştirenlere sitem etmiş. Ne yani, o dönem ödevi bozması filmi eleştirmek için bir de filmine bilet alıp, Can Dündar’a para kazandırmak şart mı?

Bir film, hakkında onca şey yazıldıysa pekala seyredilmeden de eleştirilebilir. Sinematografisi, kurgusu gibi sanatsal özelliklerini eleştiremezsiniz seyretmeden tabii ama hakkında güvendiğiniz imzalarca yazılanlardan yola çıkarak içeriğini ve konusunu eleştirebilirsiniz.

Vakit Gazetesi yazarı 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kızı taciz etmesini eleştirmek için, taciz anlarını seyretmemiz mi gerekiyordu da; Dündar’ın filmini eleştirmek için Atatürk’ün itibarına yönelik tacizini illa seyretmemiz gereksin?

Atatürk’ü gönülden sevdiğinden kuşkum olmayanlardan bazı isimler, filmi masum bulduklarını, filmi seyrettikten sonra Atatürk’ün kalplerindeki yerinin değişmediğini söylüyorlar. Atatürk’ü anlayanlar, bilenler için sorun yok tabii. Atatürk’ün onların kalbinde edindiği yerin, kalitesiz bir belgeselle sarsılacak hali yok ya. Sorun belgeselin Atatürk’ü, onu sadece heykellerden, sınıflara asılı tablolardan ve basmakalıp ders kitaplarından tanıyan, yani hiç tanımayan yeni nesillere nasıl tanıtacağında...

Kimse kusura bakmasın, Atatürk’ün insani yanını göstereceğim diye sadece içki ve sigara içmesini gösteren Can Dündar’da art niyet arayanları art niyetli olmakla suçlamak hiç de makul değil.

Atakan ailesinin ikinci nesil büyüklerinden Mustafa Atakan, soyadımız "Atakan"ı Atatürk’ün sofrasında Atatürk’ün önerisiyle alan Rahmi dedemden bizzat dinlemiş... Geçen haftaki yazımdan sonra telefonda aktardı.

Amcası, dedem Rahmi Atakan Ankara Halk Evi’nin kurucu müdürlüğünü yaptığı yıllarda, Atatürk sık sık ziyaret ettiği Ankara Halk Evi’nde zaman zaman yemek de yermiş. Bu ziyaretlerinden birine gelmeden önce dedemi arayıp, "Rahmi, bugün ne yemek var?" diye sormuş. Dedem günün yemeklerini sayınca, "Kuru fasulye yoksa yemekten sonra geleyim" demiş.

Dedem "Paşam hemen yaptırayım" deyince de, "Yok, israfa gerek yok, bugün ne piştiyse o tüketilsin. Sen beni ne gün kuru fasulye pişirilirse o gün ararsın" cevabını vermiş.

Dedem Rahmi Atakan o günden sonra kuru fasulyeyi günün mönüsüne sık sık koymaya başlamış ve her seferinde de Atatürk’ü haberdar etmeyi ihmal etmemiş. Atatürk de Ankara Halk Evi’nde çok daha sık yemek yer olmuş.

Atatürk’ün kuru fasulyeye olan düşkünlüğü, içki sofraları kadar bilinen bir gerçek. Can Dündar Atatürk’ün her akşam içtiği bir, iki kadeh içkiyi ve tellendirdiği sigarayı insani yanlarını vurgulamak için kullanıyor da, dayanamadığı kuru fasulyeyi neden bu denli vurgulamıyor filminde acaba? Kuru fasulyeyi önemsiz bir ayrıntı, içkiyi başrol sanatçısı yapan özellikleri neler?

Atatürk’ün insani yanı, içki, sigara ve Can Dündar’ın amatör psikanaliz bilgisiyle, hokkabaz numarası gibi şapkasından çıkartıverdiği yalnızlığı ile kindarlığından mı ibaret?

Kirliliği görmeyen o gözler balıkları nasıl görecek

TBMM Çevre Komisyonu’ndan 14 kişilik milletvekili heyeti, Bodrum Güllük Körfezi’ndeki balık çiftliklerinden açıkta kurulu ikisini inceledikten sonra "kirlilik göremedik" demişler.

Bu arada Komisyon Başkanı, Ankara’ya dönerlerken temiz bulduklarını söyledikleri çiftliklerin sahibi Kılıç Balıkçılık tarafından otobüslerine yüklenen 125 kilo çiftlik çipurasını da görmediklerini söylemiş. Balıkların yarattığı kirliliği görmeyen gözler için doğaldır.

Büyülübağ’ın ilk büyülü şarabı

Büyülübağ şaraplarını ilk kez geçen sene Topaz’da tatmış ve çok beğenmiştim. Büyülübağ bu şarabı, kendi bağları henüz çok genç olduğu için Çeşme bağlarından hasat edilen seçme üzümlerden yapmıştı.

Büyülübağ’ın tamamen Avşa’daki kendi bağlarından yaptığı ilk şarap olan Büyülübağ Cabarnet Sauvignon 2006’yı, yine Topaz’da ancak bu kez Büyülübağ’ın kurucusu Alp Törüner’in sunumuyla piyasaya çıkmadan önce tatma fırsatı buldum. Henüz üç yıllık bir bağdan böylesine başarılı bir şarap nasıl çıkmış, inanılır gibi değil. İşin sırrı Törüner’in iyi şarap bağda başlar felsefesine sıkı sıkıya bağlı kalması ve bağlarına büyük özen göstermesinden kaynaklanıyor.

Törüner iyi şarabın temeli olan iyi üzüm yetiştirmeye özen göstermekle de kalmamış, bağlarının içine Türkiye’nin ilk yerçekimine uyumlu akışlı çok katlı şarap üretim tesisini de kurmuş. Bu teknik kullanıldığında, üzüm tanklara sıkılmadan, tepeden dökülüyor ve suyu kendi ağırlığıyla sıkılarak alttaki fermantasyon fıçılarına akıyor. Bu da üzümün narin aromalarının diğer sıkma ve pompalama metotlarında yaşandığının aksine kaybolmasını önlüyor.

Törüner, bu genç bağlardan 14,1’lik alkol derecesine rağmen alkolün fazla hissedilmediği, güçlü ve kompleks aromalı böylesi bir şarap üretebildiyse, birkaç yıl sonra dünya piyasalarında da büyük ilgi görecek şaraplara imza atacaktır, adım gibi eminim. İşin en güzel yanına gelince. Daha önce sadece restoranlarda satılan Büyülübağ’ı, Cabarnet Sauvignon 2006’sıyla Carrefour raflarında 33 YTL’lik etiketiyle görebileceğiz artık. Büyülübağ, Carrefour’da diğer bazı çeşitleriyle de satılıyor olacak.
Yazının Devamını Oku

İsteyene içki servisi yapılması dini bütünlüğün yeni şartı

"Dini bütün" ve "isteyenlere içki servisi yapıldı"... AKP döneminde literatürümüze giren iki saçma ve saçma olduğu kadar saldırgan iki yeni ifade biçimi. İki ifade de çirkin ve çirkin olduğu kadar ayrımcı, toplumu bölücü ifadeler. "Dini bütün" sıfatı genellikle "İslam"a AKP vizöründen bakan, Müslümanlığı AKP bakışıyla yaşanları ifade etmek için kullanılıyor.

Müslümanlığını AKP tarzında yaşayanları "gerçek", farklı bir tarzla yaşayanları "sahte" Müslümanlar olarak sınıflıyor. Müslümanlık yorumunu AKP ideolojisi çerçevesinde yapanları "dini bütün", farklı tarzlarda yapanları "dini yarım" olarak etiketliyor.

Ne demek "dini bütün"? Başörtüsü takanların dini yarım da, türban takanların mı dini bütün? Allah’a dua edip, Kur’an okuyan ama başını örtmeyenin dini hepten mi sıfır?

Ramazan’da oruç tutan ama arada bir içki içenin dini dörtte üç mü, beşte bir mi?

Müslümanım diyen ama ne oruç tutan, ne hacca giden, ne namaz kılan birinin dini yüzde bir mi, binde bir mi yoksa milyonda bir mi?

Başını örten, oruç tutan, namaz kılan, hacca giden ama Şeker Bayramı’nda vişne likörü içen ninem zındık mıydı? Ramazanda oruç tutan ama iftardan sonra rakı içen bir arkadaşım vardı. Zaman zaman namaz kılar, arada bir Kur’an okurdu. Onun dini yarım mıydı?

Fikret Hakan, Karaf dergisine verdiği söyleşide, "Ben de Müslümanım ama içkiye karşı değilim", demiş, "Bu konuya radikal karşı olanların da özürlü olduklarını sanıyorum.

İçtiğinize hakim olamıyorsanız, zaaflarınızı ortaya çıkartır". İçkinin aslında insanın içyüzünü çıkartığını söyleyen Fikret Hakan’a "Hayır, sen Müslüman değilsin", deme hakkı ahiretten önce kimde olabilir?

Dini bütün olmak için Allah’a ve elçisi Hazreti Muhammed’e inanmak yetmiyor da, dini kendilerine göre yorumlayan bir takım hacılara, hocalara, tarikatçılara da mı iman etmek gerekiyor?

"Dini bütün" yakıştırması gibi yaşamımıza AKP sonrası dönemde giren bir başka çirkin söylem ve eylem de; isteyenlere içki servisi yapılması.

Başbakan bir yemek daveti veriyor, isteyenlere içki servisi yapılıyor. Gazeteciler Başbakanlık uçağıyla yurtdışına götürülüyor, uçakta isteyenlere içki servisi yapılıyor. Başbakan ’yakını’ bir karikatürcü evinde Tayyip Erdoğan’ın da davetli olduğu bir yemek veriyor, isteyenlere içki servisi yapılıyor.

Akıllarınca şöyle demek istiyorlar. Biz "dini bütün"ler olarak kimseye içki sunup günaha girmeyiz ama isteyen olursa da veririz, günahı onların boynuna.

İçki içen misafirlerini aşağılamaktan başka bir şey değil bu. Bir davette ya içki servisi yapılmaz ya da yapılır. Gerçekten medeni olmak istiyorsanız içki servisi yaparsınız, isteyen içer istemeyen içmez. Bu kadar basit.

Türkiye’nin en iyi "steak"i yeni adresinde

Türkiye’de iyi dana eti yok ama herşeye rağmen eldeki kötü malzemeyle "steak"in en iyisini yapmaya çalışan çok az sayıda restoran var. Günaydın, Borsa, Mövenpick Azzur ve Masa Türkiye’de "steak" yiyebileceğim ender restoranlardan. Ama bir tanesi var ki yeri benim için her zaman farklı. Daha önce de yazmıştım, Cevahir alışveriş merkezinin en üst katındaki Katris, ızgara dana dendi mi Türkiye’deki en favori mekanım.

Sahibi Haluk Baykan Gürbey Katris’i yaratırken her ayrıntıya büyük bir itina göstermiş. Bir restoranla ilgili aklınıza gelebilecek her detayı oya gibi işlemiş.

Cevahir’deki Katris geçenlerde maalesef kapandı. Doğru restoranı yanlış yerde açmanın hak edilmemiş cezası olmalı. Sırf Katris için Cevahir’e gittiğimiz çok olmuştu ailemle. Daha geçen gün Haşmet Babaoğlu ile telefonda konuşurken, Haşmet "Uzak kaldık. Bir gün buluşup şu senin methettiğin Katris’e gidip dana ızgara yiyelim", diye önermişti. Nasip olmadı.

İşin bir de sevindirici yanı var neyse ki. Katris’in yaratıcısı Haluk Baykan Gürbey Levent’te Katris’i yeniden açmış. Kanyon’un yanıbaşındaki Pol Center’ın altında bahçeli bir mekan. Bahçe bu kış sezonuna yetişmemiş, Haluk Bey de tüm enerjisini ve deneyimini iç mekana akıtmış.

Henüz gitme fırsatı bulamadım ama Cevahir Katris’teki başarısı Haluk Bey’in teminatı.

Mutfak ve servis ekibi Cevahir’deki aynı ekip. Üstelik yeni yerin Cevahir’dekine göre çok büyük bir avantajı da var. Alışveriş merkezlerinin içindeki restoranlarda kömür ızgara kullanmak yasak. Bu yeni yerinde ise etler kömür ızgarada pişiriliyor. Cevahir’de kömür ızgarasından mahrum yarattığı o muhteşem dana ızgaralar, kömür ateşinde kimbilir nasıl bir nefasete bürünmüştür? New York’tan döner dönmez, gidip deneyeceğim günü iple çekiyorum. Bu arada siz gidip denerseniz, izlenimlerinizi beklerim.
Yazının Devamını Oku

Siyah başkan finansal krizi, yaratacağı yeni zengin siyahlarla mı kurtaracak

New York Battery Park’taki restorandan otel odama döndüm. Şikago’daki spikerin hologramik görüntü vasıtasıyla New York’taki CNN stüdyolarına ışınlanarak yayına çıktığı ABD seçimleriyle ilgili izlenimlerimi ben de New York’taki otel odamdan İstanbul Hürriyet binasındaki odama ışınlanarak yazıyorum.

Diz üstü bilgisayarım New York’taki otel odamda açık, önümde duruyor. Ama ben İstanbul’daki odamda masamın üzerinde duran bilgisayarı kullanıyorum. Gazetenin altyapısındaki yazı programıyla çalışıyor, ajanslardan gelen haberleri sanki İstanbul’daki gazete binasındaymış gibi okuyabiliyor, İstanbul’daki bilgisayarımda tuttuğum bilgileri karıştırabiliyorum. Tüm bunları Microsoft’un yeni duyurduğu ve şimdilik herkese açık olmayan deneme aşamasındaki Mesh teknolojisi ile yapıyorum.

Otelim, Manhattan adasının en alt ucunda. Penceremden Hudson Nehri ve karşısındaki New Jersey’in ışıl ışıl muhteşem gece manzarası görünüyor. Biraz önce CNN’de yayınlanan seçimin ilk sonuçları eşliğinde güzel bir akşam yemeği yediğim restoran da otelime 5 dakikalık yürüme mesafesinde.

Restorandan çıkıp otele yürüyene kadar yani beş dakika içerisinde seçimin galibi neredeyse belli olmuş gibiydi. Gelen öncü sonuçlar Barack Obama’nın kazanacağını gösteriyordu. Oysa daha beş dakika önce restoranın barında otururken, çoğunluğu Cumhuriyetçi olduğu anlaşılan borsacı kılıklı müşteriler Georgia, Kentucky, Virginia’dan gelen McCain’i önde gösteren sonuçlar açıklandıkça kadeh kaldırıp, "Yippie" çekiyorlardı.

South West Restaurant, 11 Eylül terörist saldırısında yıkılan İkiz Kuleler’i de içinde barındıran Dünya Ticaret Merkezi kompleksinde ayakta kalmayı başarmış Winter Garden alışveriş merkezinin içinde. Burası dünyanın finans merkezi. Müşteriler de doğal olarak civarda çalışan finansçılardan, borsacılardan oluşuyor.

11 Eylül’de yerle bir olan kompleksin ayakta kalan bölümlerinin adı Dünya Finans Merkezi. Restoranın bar kısmını dolduran finansçılar çalıştıkları Dünya Finans Merkezi’nin, kardeşi Dünya Ticaret Merkezi gibi yerle bir olduğunun farkında değilmiş gibiler. Finans sistemini çökerten politikalardan 8 yıllık Cumhuriyetçi iktidarın sorumlu olduğunu unutmuşçasına Cumhuriyetçiler lehine gelen geçici iyi haberleri coşkulu tezahüratlarla karşılıyorlar.

Restoran çalışanları ise hayli tedirgin. New York’ta sokaklarda dolaşırken şehirde sadece göçmenlerin yaşadığı hissine kapılırsınız. Nedeni, şehrin dükkanlardan, restoranlardan, mağazalardan oluşan alt katlarındaki düşük maaşlı işlerde hep göçmenlerin ve göçmen kökenlilerin çalışıyor olmasıdır. Beyaz Amerikalılar ise binaların üst katlarındaki ofislerinde çalışırlar ve bunlara öğlen tatilleri dışında rastlamak pek mümkün değildir.

Şehrin alt katlarını temsil eden restoran çalışanları belli ki Obama’yı destekliyor. Gözlerinde; tıpkı sabah New York sokaklarında dolaşırken sık sık karşıma çıkan, göğüslerinin arasına sıkıştırdıkları Obama yazılı temsili oy kartıyla verdikleri oyla övünenlerin gözlerinde gördüğüm gurur pırıltısı var. Finansçıların ilk sonuçlar karşısındaki erken sevinç taşkınlıklarını tepkisiz izlemekle yetiniyorlar.

Garsonlardan birine oy verip vermediğini soruyorum. "Vermez olur muyum" diyor. Ancak sonra ekliyor, ilk kez sandığa gidiyormuş. Bu seçimin çok önemli olduğunu söylüyor. Bu yüzden oy vermek için sabah kuyrukta iki saat beklemeye bile katlanmış. "Kime verdin oyunu?" diye soruyorum, gururla "Obama’ya tabii ki" diyor.

Dakikalar ilerledikçe gelen yeni sonuçlarla Cumhuriyetçilerin havası sönmeye başlıyor. Gelen ilk rakamlarda McCain’in önde olduğu Florida’da Obama arayı açmaya başlayınca, yenilgiyi kabullenen finansçılar birer ikişer terk etmeye başlıyorlar mekanı.

Yanımdaki finansçıya nerede çalıştığını soruyorum. Hemen yan binadaki batık Merrill Lynch’te çalışıyormuş. Finansal enstrümanlarla ilgili bir iş olduğunu söylüyor. Yabancısı olduğum bir dünya olduğu için tam anlayamıyorum ama zaten merak ettiğim de o değil.

"Şimdi ne olacak?" diye soruyorum, "Obama başkan seçilirse her göreve siyahları mı getirecek? Tamamen siyahlardan oluşan bir yeni zengin kitlesi mi oluşturacak? Ve en önemlisi kendi işini de tehdit altında görüyor mu, yaptığı işi bir siyaha kaptırmaktan korkuyor mu?"

Anlamsız gözlerle yüzüme bakıyor. Tek gözünü kısıp, tek gözünü açıyor, dudağını kıvırıyor ve "What?" (Ne?) diye tıslıyor.

"Türkiye’de öyle oldu da diyorum."

Anlamıyor ve ciddiye bile almıyor, hiçbir şey sormuyor. Sadece garip garip bakıyor. Benim de zaten anlatmaya hiç halim yok. Deli mi bu diye soran bakışları altında yerimden kalkıp, yazımı yazmak için otele doğru yürüyorum.
Yazının Devamını Oku

Atatürk’ün içki sofrasının kurbanıyım

Romantik belgeselcinin ve şakşakçılarının Atatürk’e yaptıkları sarhoş yakıştırmasına bakılırsa, soyadımın Atakan değil Peker olması gerekiyor. Yıllarca boşuna övünmüşüm demek ki, soyadımızın bizzat Atatürk tarafından sofrada verilmiş olmasından. O akşam yemeğinde Atatürk, Recep Peker’in de soyadını vermiş. Can Dündar, her gece bir şişe rakı deviriyordu dediğine göre Atatürk o akşam da zil zurna sarhoş olmalı. Ve o sırada Ankara Halkevi Müdürü olan eski silah arkadaşı dedem Rahmi Bey’le, diktatörlük eğilimleri olan dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Bey’i karıştırmış; Recep Bey’e uygun gördüğü Atakan soyadını dedeme, dedem Rahmi Bey’e uygun gödüğü Peker soyadını genel sekreterine vermiş olmalı yanlışlıkla.

Bu kuşkumun başka dayanakları da var tabii.

Kurtuluş Savaşı’nda tek kurşun atılmamış, tek bir şehit vermemişiz, tek bir neferimiz yaralanmamış. Ortalıkta dolaşmaya başlayan son model anti-efsaneyi yayanlar aynen böyle diyorlar.

Geçenlerde bir tanıdığım, ayaküstü sohetimizde söyledi de ondan duydum. Dedemin Kurtuluş Savaşı Gazisi olduğunu öğrenince de, "Bizim kendi kendimize attığımız kurşunlarla yaralanmıştır, gerisini de sonra anlatırım" deyip uzaklaştı.

Romantik belgeselci Can Dündar’ın Atatürk’ü sarhoş bir korkak gösteren "Mustafa" filmi tam da 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda piyasaya sürülünce içime kurt düşmesinin bir nedeni de bu anti-efsane.

Düşünsenize, ayyaş ve korkak Atatürk’ün baş komutanlığında zaferden zafere nasıl koşmuş olabiliriz ki? Can Bey’in savları doğruysa, Kurtuluş Savaşı gazilerinin, şehitlerinin aslında birbirlerini vuran gafiller olduğu iddiası da anlam kazanıyor.

Atatürk’ün silah arkadaşı ve Ankara Halkevi’nin kurucu müdürü dedem Rahmi Atakan da yanlış biliyordu herhalde. Ya babama, iki ablasına ve onların amca oğullarına her şeyi yanlış anlatmış olmalıydı ya da hem babam, hem halalarım, hem de amca oğulları her şeyi bize yanlış aktarmış olmalılardı.

"Mustafa’yı yaşayan tanıkların anlattıklarına değil yazılı belgelere dayanarak çektik" diye övünen romantik belgeselcimize mi inanayım, soyadlarının rakı sofrasına meze edildiği ortaya çıkan aile büyüklerimden aktarılanlara mı?

Belgeselcilerin birincil belgesi olan yaşayan tanıkların ifadeleri hálá orada karşısında dururken, tarihçilerin malzemesi olan yazılı belgeleri, tarihçi yetkinliği olmadan yalap şap okuyan koca yazar kasa belgeselcisinin iddiasına karşı çıkacak halim yok ya! Demek ki soyadım Atakan değil Peker olmalı. Dedem de Gazi filan değilmiş meğer. Ondan miras kalan İstiklal Madalyası’nı Can Dündar’a göndereceğim. Kokteyllerde göğsüne takıp dolaşsın. Yeni sponsorlar bulmasına katkısı olur.

Küresel Isınma gerçekmiş, İnternet sansürü yokmuş

Kuşku duymakta ve yazmakta haksızmışım. Küresel Isınma gerçekmiş ve tartışılacak bir yanı yokmuş.

Neredeyse üç yıldır "Küresel Isınma teorisi gerçek olmayabilir, tersini iddia eden teoriler ve bu teorileri destekleyen bilimsel bulgular da var" diye bağırıyor olmama rağmen artık eminim. Küresel Isınma hiçbir şekilde karşı çıkılmayacak bir gerçek. Nereden mi biliyorum?

"Küresel Isınma"nın gerçekliğini sorgulayan bir haber geçtiğimiz hafta gazetelerin kapağında sürmanşete kadar çıktı da, ondan eminim.

Artık kimse bana "Küresel Isınma"nın çevrecilikten rant kazananların bir kumpası olduğunu sorgulatamaz. Küresel Isınma yalan mıymış başlıklı bir haberin bir Türk gazetesinin birinci sayfasında sürmanşete çıkması, Küresel Isınma teorisinin gerçek olduğunun yeterli ve kesin bir bilimsel kanıtıdır. Bundan böyle artık kimse Küresel Isınmayı yadsıyamaz.

Aynı nedenlerden dolayı İnternet’in Türkiye’de sansürlendiğine de artık inanmıyorum. "İnternet’e sansür geliyor" diye yıllardır avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

Yedi yıl önce birlik.com adresinde "İnternet sansürüne hayır" başlıklı bir kampanya açtım. Bine yakın İnternet sitesinden destek, 50 bin İnternet kullanıcısından imza topladım, basının umrunda olmadı.

Onlarca defa yazdım, kimse tınlamadı. Sakallılara olan itibar artınca köşemdeki fotoğrafa "photoshop"la sakal taktırdım, yine dinletemedim. En son bir buçuk yıl önce, türban moda olunca türban takıp, "İnternet’e sansür geliyor, hep birlikte karşı çıkmazsak geç olacak" diye yırtındım, yine kimseden yüz bulamadım.

Ve işte şimdi İnternet sansürü basında herkesin dilinde. Demek ki bu konuda da yanılmışım, herkes İnternet’te sansür var diye yakınmaya başladıysa bu İnternet’te sansür filan olmadığının kanıtı olmalı.

Bu kadar çuvallamak fazla. Hadi bana eyvallah!
Yazının Devamını Oku

Ekonomik krizin kalkanı Teradata

Müşteriyi tanımanın ve bir sonraki adımını tahmin etmenin kritik önem kazandığı kriz döneminde Teradata çözümleri öne çıkıyor. Las Vegas’ta yapılan Teradata Partners 2008 etkinliğinde duyurulan ürün ve çözümler, kalabalık müşteri kitlelerine hizmet veren büyük şirketlere dünyayı saran ekonomik krizle daha etkin başa çıkma yolları sunan teknolojiler olarak dikkat çektiler.

Veri ambarı ve iş zekası uygulamaları sunan Teradata çok yüksek miktarlardaki veri yığınlarını çok büyük bir hızla işleyip, analiz etme ve iş kararlarında kullanılabilecek anlamlı bilgilere dönüştürmedeki başarısıyla tanınıyor.

Teradata geçtiğimiz günlerde yapılan etkinlikte "petabyte" seviyesinde veri miktarını analiz edebilen ürünüyle bir bakıma kendi adını da aşmış oldu. Bilindiği gibi "tera" 10 üstü 12 birimi ifade ederken, peta 10 üstü 15 birimi ifade ediyor.

Teradata Extreme Data Appliance 1550, tam 50 petabytelık bir veri analiz gücüne sahip. Teradata Extreme Data Appliance 1550’nin sunduğu güçle şirketler eskiden olduğundan çok daha büyük miktarda veriyi çok daha hızlı analiz edebilecek ve kritik iş kararlarını çok daha isabetli verebilecekler.

Teradata’nın Partners 2008’de tanıttığı çözümler Extreme Data Appliance 1550’ye ek olarak geçen baharda duyurduğu bir dizi ürün ailesinden oluşuyor.

Bu ürün ailesinde Teradata Data Warehouse Aplliance, Active Enterprise Data Warehouse 5550, Data Mart Appliance 500 ve Teradata in a Box bulunuyor.

Teradata genişleyen ürün ailesiyle müşterilerine hem bir platform, hem ürün hem de çözüm sunduğu için artık çok daha farklı büyüklükteki şirketlere hitap ediyor.

Teradata’nın tanıttığı bir diğer yeni uygulaması da, danışmanlık hizmeti olan "Data Quality Scorecard" oldu. Veri kalitesindeki çok küçük ölçekli değişikliklerin bile kurumların karlılık oranlarında ciddi bozulmalarından hareket eden bu inovatif hizmet, hızlı bir şekilde aksiyon planı oluşturulmasına yardımcı oluyor.

eBay’in tercihi Teradata

2002 yılında toplam 14 terabaytlık verisi ile Teradata çözümlerini kullanmaya başlayan dünyanın en büyük e.ticaret sitesi eBay, bugün günde 40 terabyte verinin eklendiği veri ambarı ile dünya devleri arasına girmiş durumda. Teradata’nın eBay’e sunduğu çözümün en önemli artısı paralel işleme becerisi. eBay’in hız ve kullanım kolaylığı açısından tercih ettiği bu çözüm, her gün dünyanın her yerinden milyonlarca insanın 50 bin farklı kategoride alım-satım yaptığı bir İnternet sitesine ait tüm verileri saklamayı sağlıyor.
Yazının Devamını Oku

Kriz fırsat kapısını iki kere çalar

Ekonomik krizler çoğunluk için günlük yaşantısının zorlaşması anlamına gelse de, birikmiş değerleri olanlar için büyük bir fırsat kapısı. Krizlerde çok kişi işsiz kalabiliyor. İşsizlik birikimsiz yakalananlar için en büyük felaketlerden biri kuşkusuz. Ancak başarısı bulunduğu şirkette yeterince takdir edilmeyen, yetenekleri ve birikimleri şirket tarafından kullanılmayan kişiler için krizler önemli iş değişikliği fırsatlarını da doğurabiliyor.

Aynı durum şirketler için de geçerli. Refah döneminde güçlerini bulundukları konumu korumak için kullanan lider şirketler, kriz sırasında ellerindeki birikmiş gücü yenilikçi yatırımlara yönelterek krizden çok daha güçlü çıkabiliyorlar.

Geçen gün Microsoft Türkiye’nin Girne’de düzenlediği basın toplantısında, şirketin Genel Müdürü Çağlayan Arkan’ın olağanüstü başarılı ciro ve kár rakamlarını verdiği konuşmasını dinlerken, dünyayı esir alan ekonomik krizin Microsoft için ne kadar büyük bir fırsat yarattığını düşündüm.

Microsoft’un mobil İnternet’e yıllardır yaptığı araştırma, geliştirme yatırımlarının sonuçları hızla gelmeye başladı. Kıbrıs’taki toplantıda açıkladıkları "mesh" teknolojisi Microsoft’a hem cep telefonu hem İnternet sektörlerinde büyük avantaj sağlayacak bir silah.

Mesh.com’a üye olduğunuzda İnternet üzerinde, dünyanın her yerinden ulaşabileceğiniz bir ev sahibi olmuş gibi oluyorsunuz. Sisteme işinizdeki masaüstü bilgisayarı, dizüstü bilgisayarınızı, akıllı telefonunuzu, kısacası İnternet bağlantısı olan her türlü elektronik aletinizi dahil edebiliyorsunuz. Ve artık bilgisayar ortamında kullandığınız tüm bilgileriniz İnternet’teki evinizde duruyor. Dünyanın herhangi bir yerinden, herhangi birinin bilgisayarını kullanarak ofisinizdeki bilgisayarı, sanki iş yerinizdeki masanın başında oturuyormuş gibi kullanabiliyorsunuz.

Öte yandan krize astronomik kár rakamlarıyla giren Microsoft, nakit gücünü krizde zor duruma düşen başarılı ama başarısını henüz nakite yeterince çevirememiş bir çok şirketi satın almak için de kullanacak. Bu satın almalardan birinin daha bir süre önce alamayı başaramadığı Yahoo olması da ihtimal dahilinde.

Kısacası her krizde olduğu gibi bu krizden de, kriz döneminde yatırım ve atılım yapabilecek güce sahip olanlar çok daha güçlenmiş olarak çıkacaklar.

Özgürlük için kapanır sansür için soyunurum

İnternet’i Türk sansüründen Orhan Pamuk’un Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılışında yaptığı konuşma da koruyamadı.

Orhan Pamuk, fuarın açılış konuşmasıyla aydın duruşunun, Türkiye’de sansür karşısında sus pus duranlardan ne kadar önde olduğunu da kanıtladı.

Ancak Pamuk’un "Youtube ile birlikte yüzlerce yerli ve uluslararası web sitesine girmek siyasi nedenlerle yasaklı" serzenişi de ne yazık ki yetmedi kendimize gelmemize.

Pamuk’un konuşmasının üzerinden henüz birkaç gün geçmedi ki, özgür düşüncenin ve Bilgi Çağı’nın simgesi olan dünyanın en büyük blog siteleri de yasaklandı Türkiye’de mahkeme kararıyla.

Artık aydınlarımız, aydın geçinenlerimiz de bir an önce uyanmalı ve İnternet sansürü karşısına dikilip, AKP’nin çıkartığı 5651 sayılı sansürcü yasanın değiştirilmesi için avazı çıktığı kadar bağırmalı. Söz siz İnternet sansürüne karşı çıkmaya soyunun ben de üniversitede başını kapatma (türban değil) özgürlüğü için kapanacağım günlerce.

Ya gerçekten hastaysa

Geçen gün Cengiz Semercioğlu, oğlunun hastalığından yakınan şoförlerin çokluğunu yazıyor ve "Aman dikkat aldatılmayın" diyordu.

Çocuğunu sırtına alıp ölümcül bir hastalık raporu eşliğinde dilenenlere, çocuğunun acıklı sağlık durumundan yakınan taksi şoförlerine dayanamam. Elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım. Acaba kazıklanıyor muyum, çocuğunun gerçekten hasta olduğu ne malum diye aklıma düşen düşüncelere de aldırmam.

Şöyle derim kendi kendime. Ben bu yardımı çocuğun iyi olması için yapmıyor muyum? Eh çocuk zaten hasta değilse, o parayı verirken Allah’tan dilediğim şey de gerçek olmayacak mı? Çocuk hasta olmasın, Allah onu sevenlerine bağışlasın da benim gönlümden kopan para varsın hastalığın tedavisine değil yoksulun başka bir ihtiyacına gitsin. Hatta keşke öyle olsun da çocuğun hastalığı hiç olmamış olsun.

Sizce de öyle değil mi? Sizi dara sokmayacak bir yardımı o para için sahtekarlığa başvurabilecek kadar düşmüş birine vermekten mi, yoksa gerçekten hasta olan bir çocuğa edebileceğiniz bir yardımı sahtekarlıkların yol açtığı bir kuşkuyla yapamamış olmaktan mı daha fazla sızlar vicdanınız?

Ben olsam öyle de çizmezdim

Emre Aköz, Salih Memecan’ın naz yapan demokrasi kızının peşinden koşan cumhuriyet delikanlısı karikatürünü beğenmemiş.

O olsa daha gerçekçi olması için ’Cumhuriyet’ adlı adam, kafasını gözünü patlattığı ’Demokrasi’ adlı kıza, "Israr etme, seninle evlenmeyeceğim", derken çizermiş.

Oysa katıksız bir gerçekçilik için ben o karikatürü şöyle çizerdim:

’Cumhuriyet’ isimli adam kafası, gözü yarılmış ve elleri bağlanmış bir şekilde yerde çaresizce oturuyor. ’Demokrasi’ isimli kız üstü başı yırtık masada yatıyor. Emre Aköz, arkasında AKP’li bir takım bürokratlar ve yandaş medya yöneticileri onları seyrederken ’Demokrasi’nin içine ediyor ve kıza "Ne yapalım arkamda yüzde 47 var, onlar öyle istiyor, demokrasi adına katlanacaksın", diyor.
Yazının Devamını Oku

Ahmak palyaçolara yenilmeyin

Pazarlama dahisi Guy Kawasaki ile Borsa Boğaziçi restoranda öğle yemeği için buluştuğumuzda ilk sürpriz giydiğimiz tıpa tıp aynı ceketlerle pişti olmamızdı. Bir saat kadar önce Lütfi Kırdar’da yaptığı konuşmayı seyrederken fark edememiştim, çünkü konuşmasına ilgi o kadar büyüktü ki balkonda en arkada, ayakta ve uzaktan izlemek zorunda kalmıştım.

Kawasaki gerçekten muhteşem bir konuşmacı. Dinleyicilerini ilk saniyeden avucunun içine alıyor ve bir daha bırakmıyor.

Pazarlama dahisi Guy Kawasaki’yi, Perakende Günleri’nin düzenleyicisi Soysal’a, Silk&Cashmere’in kurucusu, bizim pazarlama dahimiz Ayşen Zamanpur önermiş ve gelişine ön ayak olmuş.

Öğle yemeğinde Kawasaki, Zamanpur ve Soysal’dan Deniz Akalın’la birlikte dört kişiydik. Yemek sohbetimiz Kawasaki’nin sahnedeki konuşmasının bittiği yerden, "bozo"lardan başladı.

Bozo, Amerikan argosunda "ahmak" anlamında kullanılan bir sözcük. Bozo isimli çok ünlü bir palyaço kahramanları da var. Kawasaki, zavallılar (loser) dışında ikinci bir ahmak (bozo) türünün daha olduğunu söylüyor. Kawasaki’nin tanımına göre Ferrari kullanan, Armani giyen, Bulgari takan "bozo"lar (görünüşe göre sonu ’i’le biten markaları seviyorlar) çok tehlikeli, çünkü bunların havasına bakanlar dediklerinin de doğru olacağı yanlış fikrine kapılıyorlar.

İşte bu ahmaklardan sakının diyor Kawasaki başarılı olmak isteyenlere. "Bu öyle yapılmaz, bu çok denendi, bunun dünyada başka örneği var mı ki, bunun için çok erken" diyen ahmaklara asla yenilmeyin diyor.

Dünya tarihinin ünlü ahmaklık örnekleri olarak da telgraf şirketi Western Union’ın telefonu, bir zamanların bilgisayar devi Digital’ın ise kişisel bilgisayarları geleceği olmayan birer icat olarak nitelemelerini veriyor.

Kawasaki’nin konuşmasının üzerinde en çok konuşulan bölümü kuşkusuz "bozo"lardı ama ben asıl kendilerini yenilemekte geç kalan şirketlerle ilgili söylediklerine takıldım.

Kawasaki "ne kadar başarılı olursanız olun, zamanı geldiğinde o büyük adımı atmakta gecikmeyin" diyor. Önce buzullardan buz toplayanlar vardı diyor. Sonra buz fabrikaları açıldı. Sonra buzdolapları çıktı, her eve girdi. En sonunda da Starbucks üzerinde logosuyla kendi reklamını yaptığı bardakların içinde isteyen herkese bedava buz vermeye başladı.

İşin kritik noktası, bir sonraki adımı hep başkalarının atmış olması. Buz toplayıcıların fabrika açanlar, fabrika açanların buzdolabı üreticileri, buzdolabı üreticilerinin Starbucks olmaması.

Bunun nedeni kendilerini kendi kendilerinin yaptıkları tanımlar içine sıkıştırmaları diyor Kawasaki. Yani kendilerini "buzcu" olarak tanımlamaktansa "buz toplayıcısı", "buz fabrikatörü", "buzdolapçı" olarak tanımlamaları ve kendi çizdikleri sınırların içine hapsolmaları.

Ne kadar da haklı. Şöyle bir düşünüyorum, İnternet’in dönüştürdüğü bazı sektörlere bakıyorum da, İnternet’in doğurduğu devler hep bu dönüşüme ayak uyduramayan eski devlerin yerini alanlardan oluşuyor.

Amazon, Barnes&Noble geç kaldığı için doğdu. Google, Digital’ı alan Compaq’in Altavista’yı ihmal etmesi sayesinde yeşerdi. Ünlü müzayede şirketleri hantal kalmasalar eBay kendine yol bulamazdı. Turizm devleri uyanık olsa Expedia büyüyemezdi.

İnternet zamanında dönüşmesini bilmeyen daha çok devin başını ağrıtacak.

Dijital olarak dağıtılabilen ürünlerle iş yapan şirketlerin tamamı bu değişime ayak uydurmak ve gerekli sıçramayı şimdiden yapmak zorundalar.

Borsa’nın yeni değeri: Ispanak püresi

Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki Boğaziçi Borsa Restoranı’na gitmeyi epeydir ihmal etmiştim. Önce geçen hafta sonu ailemle, ardından Perakende Günleri’nde Guy Kawasaki yemeği için giderek kaçırdığım lezzetleri telafi ettim.

Boğaziçi Borsa Türkiye’nin en iyi restoranlarından biri. Sahibi ve işletmecisi Rasim Özkanca, işletmeci şef (executive chef) sıfatını hak edecek kadar işine aşık ve hakim bir yeme-içme üstadı. Bununla da kalmamış, oğlu ve kızını da bu işin içine sokmuş. Hem de New York’da French Cullinary Institute’da ve Cordon Bleu’de işin eğitimini aldırtarak. Kızı Bahar Özkanca İstanbul Modern Kafe’yi, oğlu Umut Özkanca İstinye Park’taki Masa’yı işletiyorlar. Her iki restoran da çok başarılı mekanlar.

Rasim Bey, yemekte Guy Kawasaki ile birlikte olcağımızı duyar duymaz her zamanki misafirperverliğiyle masaya özel bir şeyler hazırlatma telaşına kapıldı. Misafir yabancı olunca sunulan lezzetler de Türk mutfağından seçmeler oldu doğal olarak.

Yediğimiz su böreğini tarif etmek için referans alabilecek başka bir su böreği yok dünyada. Fındık lahmacun, fındık boyutlarını hayli aşmasına rağmen lezzetinin doruğundaydı ve pazarlama dahisi misafirimize İtalyan pizzası mı güzel bu mu diye sorabilme cüretini gösterebilmemizi sağlayacak güzellikteydi. Pırasa bu nedir diye sordurtacak kadar farklı bir lezzet kazanmıştı. Haşlama içli köfte şaşırtıcıydı.

Asıl önemli lezzet ise ana yemeklere eşlik etmek üzere gelen ıspanak püresiydi. Rasim Bey’in New York’taki efsanevi "steak"çi Peter Luger’ın ıspanak püresini analiz ederek yarattığı bu lezzet, Borsa’nın yeni spesiyalitesi. Ben Peter Luger’dekinden bile lezzetli buldum. Borsa restoranlarından birine gidip de dana bonfile veya "t-bone" yiyecek olursanız, yanında ıspanak püresi istemeyi ihmal etmeyin.
Yazının Devamını Oku

Dolu sepetle beklerken ekspres kasayı seyretmenin dayanılmaz ıstırabı

Mahallemizin bakkal amcası iyi müşterilerini tanır, ona göre davranırdı. Bisküvi, peynir ve deterjan kokularının birbirine karıştığı loş dükkana iyi müşterilerinden biri girdi mi, kaç kişi olurlarsa olsunlar diğer tüm müşterileri çırağına bırakır, tezgáhın arkasından çıkar ve iyi müşterisiyle bizzat ilgilenirdi. Çocukluğumun kahraman bakkal amcası süpermarketlere yenilince dizi dizi kasalar iyi müşteriler yerine kötü müşterileri kayırır oldular. Sepeti ağzına kadar dolu müşteriler upuzun kuyruklarda bekletilirken, üç kuruşluk iki kalem mal alanları kayıran ekspres kasalar yaratıldı.

Geçtiğimiz salı günü Ortaköy Feriye’de düzenlenen "krize karşı iş zekası" konulu Teradata toplantısında Migros’un sunumunu izlerken, milyonlarca müşteriden akan veri yığınlarını anında işleyip anlamlı ve değerli bilgiye çeviren teknolojiye sahip Migros gibi market zincirleri, bu teknolojiyi müşterilerini daha iyi tanımak için neden çok daha verimli kullanmazlar diye düşündüm.

Örneğin az ürün alan müşteriyi kaçırmamak için bile özel ekspres kasalar açılabiliyorsa, çok mal alan iyi müşteriyi kasa kuyruğunda beklemekten kurtaracak VIP kasaları neden açılamasın ki?

Teknolojiye başvurmaksızın bile bazı çözümler üretilebilir bunun için. 200 YTL’yi aşan alışveriş yapan müşteriye bir dahaki 200 YTL’yi aşan alışverişinde kullanabileceği bir VIP kasa bileti verilebilir örneğin.

Teknolojiyi kullanınca üretilebilecek çözümlerin ise sınırı yok. Uç uçabildiğin kadar.

Her süpermarket zincirinin, çeşitli avantajlar sunan bir üyelik kartı var. Bu kartlar çok daha etkili kullanılabilir. VIP kasaları bu kartların müşterilerce daha fazla kullanılması için çok iyi bir araç da olabilir.

Kartların müşterilerce daha fazla kullanılması, müşterilerden daha fazla veri toplanması ve bu verilerin promosyon amaçlı kullanılacak yararlı bilgilere daha fazla dönüştürülmesi demek.

Müşteri hakkında daha çok bilgi sahibi olmak da, müşteriyi daha iyi tanımak ve bakkal amcanın iyi müşterilerine verdiği özel hizmeti süpermarketler çağında verebilmek demek.

Krizin Las Vegas bilmecesi

Geçen cuma günkü yazımda krizin Las Vegas’ı vurmadığını yazmıştım. Hemen ertesi gün gazetelerde, küresel krizin Las Vegas’a tarihinin en kötü dönemini yaşattığını iddia eden bir haber vardı.

Las Vegas krizden etkilenmemiş görünüyor derken dayanağım yerinden, taze gözlemlerimdi. Küresel kriz yüzünden Las Vegas tarihinin en kötü dönemini yaşıyor diyen haberde ise kaynak verilmemişti.

Haberi sonuna kadar okuyunca ayrı düşmemizin nedeni anlaşıldı. Haberin dayandırıldığı istatistiki rakamlar aylar öncesinin rakamlarıydı. Yaz ayları verilerine bakılarak, eylül sonunda patlayan krizin Las Vegas’ı batırdığı iddia ediliyordu.

İnternet’ten araştırıp, Las Vegas Üniversitesi’nce yayınlanan istatistiki verilere ulaştım. Las Vegas geçen yıla göre gerçekten kötü bir yaz yaşamış. Ancak istatistiklerdeki olumsuz değişim öyle felaket boyutlarında değil. Las Vegas’a turistik amaçla gelenlerin sayısı geçen yıla göre artmış bile. Yaz aylarındaki olumsuz değişimin en önemli nedeni fuar ve kongre turizminin geçen yıla göre azalmış olması. Bu da toplam gelirleri olumsuz bir şekilde etkilemiş tabii.

Kısacası küresel ekonomik krizin Las Vegas’ı tam olarak nasıl etkilediğini analiz edebilmek için sonbahar istatistiklerini beklemek gerekiyor. Şu andaki veriler ışığında bir neden-sonuç ilişkisi kuracak olursak "küresel kriz Las Vegas’ı batırdı demek yerine "Las Vegas küresel krizin ilk işaretlerini yazdan vermişti" demek daha doğru olur.

Bugünkü durum içinse benim kişisel gözlemim, küresel krizin ardından Las Vegas’a gelen turist sayısının arttığı yönünde. Zaten bundan önceki tarihi trendlere bakınca da Las Vegas’ın ekonomik krizlerden hep en az zarar gören yerlerden biri olarak çıktığını gösteriyor. Bu kez de illa öyle olacak demek değil tabii ki bu ama, güncel istatistikler belli oluncaya kadar güncel kişisel gözlemlerin değeri, geçmiş verilerden daha fazladır kuşkusuz.

Mamma Mia’dan Allah da korumamış

"Mamma Mia Allah korusun" başlıklı yazımla meğer ne çok kişinin yarasına parmak basmışım. Meğer Mamma Mia’ya gitmiş bulunup da sonunu binbir ıstırap içinde getiren ne kadar çok kişi varmış.

Bir dokun bin ah işit misali, "Mamma Mia"zedelerden mesaj yağdı. Hepsi de bu okul müsameresi benzeri oyunun basında yere göğe sığdırılamamış, tek bir olumsuz eleştirinin çıkmamış olmasından şikayetçi. Etraflarında kopartılan fırtınaya bakarak "Acaba tek ben mi böyle düşünüyorum? Sanattan bir tek ben mi anlamıyorum? Müzikal zevkim mi yok?" diye içleri içlerini yerken yazım imdatlarına yetişmiş.

Tam da artık yaşadıkları bu deneyimden sonra hayatları boyunca bir başka müzikale gidip gitmeme konusunda kuşkuya düşmüşlerken, kendileriyle aynı fikirleri paylaşan bir yazıyı gazetede görmekten mutlu olmuşlar, teşekkürlerini yolluyorlar.

Mamma Mia’yı beğenmeyenler, hiç merak etmeyin. Sizinle aynı fikri paylaşan tek kişi ben de değilim. Gelen mesajlara bakılırsa müzikal zevki Mamma Mia’yı beğenmeyecek kadar gelişmiş bizim gibi daha çok ama çok kişi var. Ve unutmayın daha görülmesi gereken o kadar çok iyi müzikal var ki, Mamma Mia’yı seyrettim diye müzikallere küsmek olmaz.
Yazının Devamını Oku

İyi sanat ya da kötü sanat işte bütün mesele bu

Geçtiğimiz pazar günü biten Contemporary İstanbul sergisini gezme fırsatını bulamayanlardansanız çok şey kaçırdınız.

Eşim ve dört yaşındaki oğlumla cumartesi günü gezerken bulutlarda uçtuk. Hatta Tibet o kadar etkilenmiş ki akşam uyandı ve "Rüyamda tablolar gördüm, köprülerden geçerek seyrediyordum, çok güzeldi" dedi. Bedri Baykam’ın üç boyutlu tablolarından birindeki, karşısında konum değiştirince kıpırdayan "kaplan"ı da görmüş rüyasında, anlattı.

Baykam’ın yıllar önceki tablolarındaki graffitolardan birinde "This has been done before" diyerek işaret ettiği gibi günümüzde şaşırtıcı ilklere dayalı sanat yapmak gittikçe zorlaşıyor artık. O kadar çok şey yapıldı, o kadar çok yenilik denendi ki ilk kez yapılacak olanı düşünüp, estetik bir şekilde uygulamak artık iyice zorlaştı.

Sanatı sadece estetik boyutu ve formuyla değil, yenilikçi boyutu ve içeriğiyle de değerlendirenler için geçmişin büyük ustalarının eserlerinin sergilendiği müzeler yeterli olamıyor. İstanbul Modern bu açıdan Türkiye’deki sanatseverler için çok büyük bir boşluğu dolduruyor. Ancak tek başına yetmiyor tabii ki. Türkiye’deki sanatseverlerin İstanbul Modern’e ek olarak geriye kalan tek seçeneği galeriler.

Contemporary İstanbul, işte tam bu noktada kendini gösteriyor ve sanat galerilerini bir araya getiren bir sanat şenliği olarak tabloyu tamamlıyor, çağdaş sanat meraklılarını hazzın doruklarına taşıyor.

Contemporary İstanbul’da bu yıl yer alan galerilerin sergiledikleri eserlerin hepsi birbirinden etkileyiciydi. Ancak aralarından birkaçı vardı ki, insanı gerçekten şaşırtıyor ve hayran bırakıyordu.

Sergideki en etkileyici çalışmalardan biri Bedri Baykam’ın "Dream Captions" isimli üç boyutlu tablolarıydı. Çocukluğumuzun "kitsch" kartpostallarından, cikletlerden çıkan plastik kartlardan hatırlayacağımız üç boyutlu derinliği olan resimlerin dev boyutlarda yeniden yaratımından oluşuyor bu tablolar. Bedri Baykam resimde üç boyut başka formlarda ve tekniklerle de kullanıldığı için, haklı olarak üç boyutlu veya 3D olarak değil de 4D olarak adlandırmış yapıtlarını. İki boyutlu plastik tuvalin içine katman katman çalışılan resimler, tablonun içindeki düşler dünyasına davet eder bir etki yaratıyor bakanlarda. Baykam aynı tekniği birkaç ay önce açtığı Fenerbahçe’nin tarihi temalı "Efsanenin Yüzyılı" isimli sergisindeki tablolarında da kullanmıştı ama temasından dolayı o kadar etkileyici gelmemişti bana açıkçası. Evet teknik yeni ve şaşırtıcıydı ama içerik herkes için estetik olmayabilecek, herkeste aynı heyecanı duyurmayacak bir içerikti. Ancak aynı teknik bu kez çok daha fazla insana hitap edecek bir estetikle bütünleşince etkisi kat kat artmış.

Gelecek yıl kaçırmayın

Serginin ikinci şaşırtıcı durağı KunstBüroBerlin sanat galerisinde sergilenen Bubi’nin iki tablosuydu. Bubi resimde üç boyutu kendi stiliyle yakalamış ve stilini imzası yapmayı başarmış olağanüstü bir ressam. Bu stili yıllar önce yaratmış olmasına rağmen, karakterini koruyarak yenilemeyi ve ileri götürmeyi de çok iyi başarıyor üstelik.

Yazının Devamını Oku

Krizden muaf Las Vegas’ta Teradata mega para

Çok yüksek miktarda (örneğin milyonlarca müşteriden toplanan) veriyi büyük bir hızla işleyen ve anlamlı bilgiye (örneğin 25-35 yaş arası kadın müşteriler X ürününü hangi rafta duruyorsa daha çok satın alır) çeviren teknolojisinin sahibi Teradata’nın uluslararası bir konferansına katılmak üzere Las Vegas’tayım. Görünen o ki ABD’yi kasıp kavuran ekonomik kriz Las Vegas’a uğramamış.

Las Vegas, ekonomisi ABD’den bağımsız bir şehir gibi. Çöl ortasında yoktan varolmuş, kendine has ekonomik dinamikleri olan bir ada.

Öyle ki, Las Vegas’taki oteller bile dünyanın ünlü otel zincirlerinin parçası değil. Dünyanın en büyük yatak kapasitesine sahip şehirlerinden biri olan Las Vegas’ta dünyaca ünlü otel zincirleri değil ismi Las Vegas dışında pek duyulmayan dev otellerin gövde gösterisi var.

Las Vegas’ı yoktan var edenler şehrin patronları. Yani tematik otel konseptini keşfeden yatırımcıları, mafyaya soluk aldırmayan şehir konseyi ve bu konseyi yönetime getiren halkı.

Las Vegas ekonomisinin kalbinde kumarın yattığı sanılır. Belki büyükçe bir kasabadan ibaret olduğu on beş yıl önce doğruydu bu.

1995’te şehrin tüm gelirlerinin yüzde 70’i kumardan geliyordu. Bugün artık kumar gelirleri şehrin o zamandan bu yana katlanarak artan toplam gelirinin yüzde 30’undan azını oluşturuyor.

Las Vegas’ın bugünkü güçlü ekonomisinin ardında potansiyel müşterilerini tutkularıyla, tüketim alışkanlıklarıyla iyi tanıma becerisi yatıyor. Kumar tutkusu bunlardan ilkiydi ve insanların kumar tutkularına hitap ederek Las Vegas ekonomisinin ilk temelleri atıldı.

Kumarla atılan temellerin üzerinde lüks oteller, lüks alışveriş merkezleri, lüks restoranlar ve görkemli şov merkezleri kuruldu. İşin püf noktası tüm bu şatafatın, lüksün dünyanın başka herhangi bir yerinden çok daha makul fiyatlarda sunulmasıydı.

Las Vegas satın alınabilir, erişilebilir lüksün markası oldu.

Müşterilerine bir takım ayrıcalıklar sağlayan özel kulüp üyelikleri sundular. Kumarda kaybetseler bile şov bileti, ücretsiz konaklama, lüks bir restoranda akşam yemeği gibi ödüller kazandıran kartlar verdiler.

Bu kartlar sayesinde müşterilerinin attığı her adımı izleyebilir hale geldiler. Ön planında milyonlarca doların aktığı Las Vegas otellerinin arka planında milyonlarca müşterinden gelen veriler akıyor. Oluşan devasa veri yığınlarından anlamlı bilgiler süzen bilgisayarlar çalışıyor.

Benzer bilgi teknolojileri bankalar tarafından da kullanılıyor. Son krizde de bu teknolojiyi kullanmayan veya kullansa bile verim almasını bilemeyen bankalar batarken, müşterilerini iyi izleyen, bir sonraki adımlarını önceden sezmesini bilen bankalar ayakta kaldı.

Tıpkı müşterisini iyi tanıyan ve teknoloji ile izleyen Las Vegas gibi.

James Bond’un yengeçcisi

Las Vegas’a her gelişimde James Bond’un favori yengeç restoranı olarak nam salan "Joe’s Seafood Prime Steak & Stone Crab"a gitmek istemişimdir ama o kadar çok iyi şef var ve hiç durmadan o kadar çok iyi yeni restoran açılıyor ki burada bir türlü sıra gelmemişti.

Yeni açılan restoranları bir ay sonraki ziyaretime bırakıp nihayet gidebildim bu kez Joe’nun yerine. James Bond’un favori yengeci, Dalyan’lı balıkçıların uydurduğu gibi mavi yengeç değil, Stone Crab’dir (Kaya Yengeci). Stone Crab’in lezzetini 1920’de keşfeden ve ilk restoranını Miami’de açan Joe Weiss, Meksika körfezinden tutulan Stone Crab’leri kendi özel pişirme tekniğiyle hazırlayıp, sunarak ünlenmiş. Joe’s için tutulan yengeçlerin önemli bir özelliği de hepsinin elle hasat edilip, sadece tek bir kıskaçlarının kopartılarak tekrar denize salınmaları. Böylece doğaya da minimum zarar vermiş olunuyor. Joe’nun Stone Crab’leri gerçekten muhteşem bir lezzete sahipmiş. San Francisco’nun ünlü Dungeness yengeci kadar lezzetli olmasa da, bugüne kadar tatmadığıma hayıflandım.

Mamma Mia Allah korusun

Las Vegas’ta geçen sene The Hotel isimli yeni bölümünde kaldığım Mandalay Bay otelinde kalıyorum. The Hotel’in asansöründeki likit kristal ekranda dönüp duran Mamma Mia tanıtımı herkese öylesine gına getirmişti ki tüm müşterilerin alay konusuydu.

Bu sene asansörde hálá aynı tanıtım filmi dönüyor ama çok şükür sesini kapatmışlar. En azından o demode şarkıları duymuyorsunuz.

Mamma Mia’nın tanıtım filminin sinirimi bu kadar bozmasının bir nedeni de şeytana uyup iki sene önce seyretme gafletine düşmüş olmam. Broadway şovundan çok bir okul müsameresini andıran gösterinin otuzuncu dakikasında uçuş sarhoşluğu ve saat farkının da etkisiyle uyuklamaya başlamış, rahatsız koltuk yüzünden uyuklayamamış ve saatler süren işkencenin sonunu zor getirmiştim.

Asansörde karşıma çıkan görüntülerle o işkenceyi tekrar hatırladıktan sonra odama girip İnternet’e bağlandım ve ne göreyim? Meğer Mamma Mia İstanbul’da da sahneye konmaya başlamamış mı?

Onca başarılı şov dururken nereden bulmuşlar İstanbul’a getirmek için bu Mamma Mia’yı? İlla nostaljiyse Beatles’ın Love’ını getirselerdi keşke. Bu işin piri Cirque du Soleil’in elinden çıkma hiç değilse.

Hani İstanbul’a bundan önce Broadway, off-Broadway veya Las Vegas şovlarından çok başarılı örnekler gelmemiş olsa, bu tür şovları hiç görmeyenler bari bunu görüp heyecanlansa diyeceğim ama o da değil. Stomps geldi İstanbul’a, De La Guarda geldi, David Copperfield geldi. Bu muhteşem gösterilerden sonra Cirque du Soleil’in şovlarından en iyilerinden birinin, tercihen ilk çıkış yaptıkları şov olan Mystere’in gelmesi yakışır İstanbul’a...
Yazının Devamını Oku

Marmaray istasyonunda Bizans oyunları

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Marmaray kazıları sırasında keşfedilen Antik İstanbul Limanı’nın Marmaray için feda edilmesi gerektiğini söylemiş. Yakınçağ’ın gemicilikle ilgili en büyük keşfinin yapıldığı alan için, "Bu alanda kazı çalışmalarını kazma kürekle yıllarca sürdürmemize imkan yok. Marmaray gibi İstanbul için önemli bir projenin de yürütülebilmesi için anlayışlı olunması gerektiğini düşünüyorum" demiş.

Milletlerin, kurumların hatta bireylerin medeniyet ölçütlerinden en önemlisidir tarihlerine verdikleri değer, atalarına duydukları saygı. İnsanlık, bilginin geçmişten geleceğe aktarılması sayesinde ilerler hep.

Medeniyet insanlık mirasına sahip çıkmakla eş anlamlı. Geçmişine sahip çıkmayanlar, geleceği asla inşa edemezler.

İstanbul’da yapılan bu önemli arkeolojik keşfe olan ilgisizliğimizi, yaklaşık bir yıl kadar önce "Antik İstanbul Limanı kimin umurunda" başlıklı yazımla eleştirerek, gündeme getirmeye çalışmıştım.

Kimsenin umurunda değildi tabii ve aradan geçen bir yılda da olmadı.

AKP’nin bu çok önemli arkeolojik keşfe olan ilgisizliğinin nedeni malum.

AKP zihniyetine göre insanlık tarihi ortak değerlerin, ülkülerin üzerinde yükselen tek bir dünya medeniyetinden değil, farklı medeniyetlerin savaşından ibaret.

Alemin 100 yıl önce çoktan yaptığı deniz altından geçirilecek bir tünel projesini, 1700 yıllık antik Theodosiacus Limanı kalıntılarından önemli bulmanın altında da bu zihniyet var.

O zihniyet, Bizans tarihini kültürel mirasımızdan saymayan, İstanbul’daki Bizans döneminden kalma tarihi eserleri çürümeye bırakan zihniyettir.

Dünya medeniyetinin Kültür Başkenti olmayı hedefleyen İstanbul’a yakışan, 1700 yıllık kültür mirasını koruyabilmek uğruna Marmaray projesinin Yenikapı bölümünü neye mal olacak olursa olsun kaydırmaktır.

Marmaray’ı bir sonraki seçime yetiştirebilmek uğruna 1700 yılık tarihi mirası, metro istasyonunun temellerine gömmek ise olsa olsa medeniyetle sorunu olanlara yakışır.

1400 metrelik yürüyüş mü önemli 1700 yıllık tarihin siinmesi mi

Kopartılan fırtınaya bakınca sanırsınız ki Başbakan Erdoğan Boğaz’ı denizin 60 metre altından 1.400 km yürüyerek değil de, Atlantik’i okyanusun 1000 metre altından 10 bin km hadi yürüyerek olmasın trenle geçmiş.

21 yüzyıla girmişiz, elalemin 19. yüzyılda yaptığı işleri şimdi yapmakla övünüyoruz. Dünyanın yüzyılın arkeolojik buluşu olarak nitelediği 1700 yıllık antik İstanbul Limanı, Marmaray projesi bir sonraki seçimlere yetişsin diye feda edilecek... Medya 1700 yıllık limanı değil 1400 metrelik yürüyüşü öne çıkartıyor.

Dünyada eşi benzeri olmayan bir limanın Marmaray metro durağının temellerine gömülecek olması değil, elalemin yüzyıl önce yaptığı tüp geçit medyada konuşulan.

Dünyanın en önemli tüp geçitleri

Tünelin AdıYeriUzunluğu İnşa Tarihi

Thames TunnelLondra396 mt1842

Holland TunnelNew York2610 mt1927

Queens TunnelNew York1955 mt1940

Tingstadstunnelnİsveç454 mt1968

Manş TüneliManş Denizi50,5 km1994

AqualineTokyo9,6 km1996

Hvalfjörğurİzlanda5,8 km1998

Nil TüneliKahire380 mt1999

Marmarayİstanbul1400 mt2012 (tahmini)

Yüzyılın en önemli arkeolojik keşfi

Theodosiacus Limanıİstanbul4. Yüzyıl
Yazının Devamını Oku

Bilişim bayramına sansür gölgesinde buruk merhaba

CeBIT Bilişim 08’le birlikte bir bilişim bayramına daha merhaba dedik. Dedik demesine ama bu seneki buruk bir merhaba. İnternet’i sansürlemeye yönelik AKP yasası, değiştirilmeden yürürlükte kaldığı sürece de hep buruk bir şekilde karşılayacağız bundan böyle bilişim bayramlarını.

İşin en vahim yanı ise bilişimle ilgili Sivil Toplum Kuruluşları’nın (STK) bu sansürcü yasa karşısında sessiz kalmaları. Sansürcü yasaya karşı çıkmaktan, sansürcü yasanın mimarı hükümete muhalefet etmekten korkmaları.

Daha da kötüsü Türkiye’nin en köklü bilişim STK’larından biri olan Türkiye Bilişim Derneği’nin (TBD) Başkanı Turhan Menteş’in sansürcü yasa tarafından kurulan İnternet Kurulu’nun başkanlık koltuğuna hiçbir beis görmeden kurulması.

Sığ bilgisayar sektörü piyasasında umudunu kamu ihalelerine bağlayan bilişim şirketlerinin, bu şirketlerin çıkarlarını kollamakla yükümlü diğer STK’ların sessizliğini anlayabiliyorum. Hiç değilse sansürcü yasaya destek vermiyorlar, sessiz kalmakla yetiniyorlar. Ona da şükür. Ancak şirketlerden bağımsız, bilişime gönül vermiş yüzlerce bireysel üyeden kurulu TBD’nin Başkanı’nın sansürcü yasa karşısında sessiz kalmak bir yana, bu yasa tarafından kurulan bir kurula başkanlık ederek sansürcü yasayı onaylamasını kabul edemiyorum. Asla etmeyeceğim de. Koltuk sevdasının bu kadarına da pes artık.
Yazının Devamını Oku

Sigara yasağı tam fiyasko

İnsanlara sigara dumansız ortamlarda yaşama özgürlüğü getiren yasa, AKP hükümetinin Türkiye’ye hediye ettiği en çağdaş yasa. Öte yandan yasanın uygulanması tam bir fiyasko. Yasa daha tasarı halindeyken, merkezi bir şikayet hattı ve yaptırım merci olmadığı sürece uygulanamayacağını yazmıştım.

Korktuğum başıma geldi maalesef. Yasanın ilk çıktığı günlerde insanlar büyük ölçüde uydular yasaklara. Sonra şikayet merci olmadığı, kimsenin ceza filan kesmediği görülünce iş laçkalaştı.

Belediyeler başlangıçta göstermelik birkaç ceza kestiler. Ancak bu cezalar hep yasak olan yerlerde sigara içenlere kesildi, kendi sorumluluğu altındaki yerlerde sigara içilmesine göz yumanlara tek bir ceza bile kesilmedi.

İş yerleri önce aman ceza yemeyelim diye ofislerde sigara içilmesini yasakladılar. Sonra baktılar ne valiliğin, ne belediyenin umurunda, kimi özel odalarda içilmesini serbest bıraktı, kimi yasak olmasına rağmen şirket içinde sigara içilebilir odalar açtı, kimi de tamamen serbest bıraktı. Bugüne kadar tek bir şirkete bile ceza yazılmadı.

Alışveriş merkezleri derseniz, birkaçı hariç hepsinde durum nanay. Hemen hemen hepsinde rahatça sigara içilebiliyor. Belediyeye şikayet ettiğinizde, şanslıysanız göstermelik zabıta gönderiyorlar. Onlar da üniformalı olduklarından, alışveriş merkezinin kapısından adımlarını atar atmaz içerdeki tüm dükkanlar uyarılıyor, zabıta hiçbir şey bulamıyor. Bulsa da cezayı sadece sigara içene kestiği, kafe sahibine ve alışveriş merkezine ceza kesmediği için sigara yasakları işletmecilerin umurunda olmuyor.

Laçkalık iyi niyetlileri de raydan çıkardı

Yasanın yeni çıktığı günlerde Barış Biner isimli okurumun sigara yasakları konusundaki sorumlu davranışı nedeniyle Kipa’nın Lüleburgaz şubesi için yazdığı bir teşekkür mektubuna yer vermiştim. Geçenlerde Barış Bey’den yeni bir mektup daha geldi. Bakın uygulamadaki laçkalık, işin başında sorumlu davranan Kipa’yı nasıl raydan çıkartmış:

"Dün Kipa alışveriş merkezinin Lüleburgaz şubesine gittiğimde, bu defa hayal kırıklığına uğradım. Sigara içenler için daha önce olmayan yeni kapalı bir bölüm oluşturmuşlardı. Kapısı da sürekli açık olduğu için ben, eşim ve üç yaşındaki çocuğum, birkaç metre daha ilerideki sigara yasağının uygulandığı açık alanda oturmamıza rağmen kapalı alanın açık kapısından sızan sigara dumanına maruz kaldık. O kadar ağır bir sigara dumanı sızıyordu ki açık kapıdan, genzim yandı ve rahat nefes almakta güçlük çektim. Buyrun işte sigara yasağı, bakın nasıl uygulanıyor!"

Bu medeni yasanın hálá vakit varken işlerlik kazanabilmesi için yapılması gereken çok açık. Merkezi bir şikayet ve koordinasyon merkezi kurulmalı. Vatandaşlar şikayetlerini Türkiye’nin neresinde olurlarsa olsunlar tek bir numarayı arayarak yapmalı. Şikayeti alan koordinasyon merkezi, şikayetin takibini yapıp Başbakanlık’a veya Sağlık Bakanlığı’na rapor etmeli.

Uçaklar ve taksiler duman altı

THY yasaya uyup pilotlarının sigara içmesini önleyecek önlemleri almadığı için THY uçakları da duman altı. Halbuki yasaya göre pilotlarının sigara yasağına uymasını sağlamak THY’nin sorumluluğunda. Bunun için THY uçaklarının kokpitlerine duman dedektörü ve alarmlarının konması, pilotlar üzerinde yaptırım uygulanması gerekiyor ama THY sorumluluğunu yerine getirmiyor. Ne Sağlık Bakanlığı’nın ne Ulaştırma Bakanlığı’nın umurunda.

Taksiciler önce "Aman gören, şikayet eden olur ceza yerim" diye otomobillerinin içinde sigara içmediler, içirmediler. Yasanın uygulanmasındaki laçkalığı görünce önce müşterileri "içebilirsiniz ama yakalanırsak cezayı siz ödersiniz" diyerek serbest bıraktılar. Oysa yasaya göre içilmesine müsade eden taksi şoförüne, takside sigara içenden çok daha ağır para cezaları öngörüyordu. Ardından hepten boşverdiler, kendileri de yaktılar sigaralarını. Trafik polislerinin gözünün içine baka baka tüttürdüler dumanlarını.Vatandaşlar şikayetlerini Türkiye’nin neresinde olurlarsa olsunlar tek bir numarayı arayarak yapmalı. Şikayeti alan koordinasyon merkezi, şikayetin takibini yapıp Başbakanlık’a veya Sağlık Bakanlığı’na rapor etmeli.
Yazının Devamını Oku

Yöresel Cehalet Küresel Isınmaya karşı

Geçen sene kuraklık haberlerini verirken "Küresel Isınma"yı dillerinden düşürmeyen gazetecilerimiz, yazarlarımız, editörlerimiz, spikerlerimiz bu sene sel haberlerini verirken "Küresel Isınma"yı unutuverdiler nedense. Oysa kuraklık kadar aşırı yağışların nedeni de Küresel Isınma olabilir. Küresel Isınma dünyanın her yerinde, her an kuraklık yaşanacağı anlamına gelmiyor. İklimlerin dengesinin bozulması, dolayısıyla hava durumunun kararsızlaşması anlamına geliyor.

Ancak Küresel Isınma’nın ne geçen seneki kuraklıkla, ne de bu seneki yağışlarla ilgisi var. İki senedir az karlı geçen kışlarla da, üç ve dört sene önce kar fırtınalarıyla geçen kışlarla da ilgisinin olmadığı gibi. Şu anda yaşadığımız meteorolojik olayların nedeni Küresel Isınma değil doğal iklimsel döngüler. Küresel Isınma’nın hissedilebilir etkilerini ısınma devam ederse bundan ancak yirmi, otuz yıl sonra sezebileceğiz.

Küresel Isınma da çok önemli bir sorun elbette ama bizim şu anda acilen savaşmaya başlamamız gereken çok daha önemli bir sorunumuz var. O da Yöresel Cehalet.

Küresel Isınma tehditini algılamaya başlamamız olumlu bir gelişme ve küreselleşmemizin bir sonucu. Dönemsel bir kuraklığı Küresel Isınma’nın sonucuymuş gibi algılamamız ise Yöresel Cehalet’imizin...

- Büyük şehirlerimizdeki hayatın canlanıp, renklenmesi küreselleşmenin; bu şehirlerdeki barajların doluluk oranlarının yağışlı geçen yaza rağmen artmaması Yöresel Cehalet’in...

- Gelişen temizlik kültürüyle birlikte su kullanma oranının artması küreselleşmenin; Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanı olmasından bu yana geçen 15 yıl boyunca İstanbul’un su ihtiyacını karşılamaya yönelik tek bir majör projenin hayata geçirilmemiş olması Yöresel Cehalet’in...

- Ağaç evler gibi farklı tatil seçenekleri sunan konaklama merkezlerinin açılması küreselleşmenin; bu kampların yöneticilerinin kamp alanı içinde riskli yerlere çadır kuran müşterilerini uyarmaması Yöresel Cehalet’in,

- Dev alışveriş merkezlerinin açılması küreselleşmenin; çocukların bu alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinden düşüp ölmesi ve kimsenin ceza almaması Yöresel Cehalet’in...

- Sigara dumansız yaşama özgürlüğü getiren yasanın çıkartılması küreselleşmenin; bu yasanın uygulanmasında çuvallanılması Yöresel Cehalet’in...

- Hızlı tren projelerinin devreye girmesi küreselleşmenin; hızlı trenin raydan çıkması Yöresel Cehalet’in,

- İnternet kullanımının yaygınlaşması küreselleşmenin; İnternet’in sansürlenmesine olanak veren AKP yasasının çıkartılması Yöresel Cehalet’in eseri. Küresel Isınma da çok önemli tabii ama Yöresel Cehalet’i aşmadan, Küresel Isınma için de hiçbir şey yapamayız.

Firefox’u boykot etmek için entelektüel birikim gerekir

Halkla ilişkiler şirketi sahibi Ali Saydam, "Firefox’u boykot ediyorum" diye ilan etmiş Akşam’daki köşesinde.

Hayırdır, ne alaka diyerek okudum yazısını. Efendim Ali Eren Bey diye bir dostu varmış da, mektup yazıp bilgilendirmiş kendisini.

İnternet tarayıcısı yazılımı Firefox’u açmış dostu. Karşısına "add-on"ların "dictionaries & language packs" bölümü çıkmış. Ve ne görsün Ali Bey’in dostu Ali Bey bu bölümde? Birkaç bin kişinin konuştuğu dillerin bile sözlükleri varmış da, dünyada 150 milyon kişinin konuştuğu Türkçemiz için bir "dictionary" layık görülmemiş. Ali’nin dostu Ali çok içerlemiş bu işe,"Bu durum size de ilginç geldiyse lütfen; Firefox veya Mozilla’ya da bu durumu sorgulayan mail’inizi yazıp gönderin", diye tavsiyede bulunmuş (Türkçe konusunda bu kadar hassas olan Ali Eren Bey’in Türkçeleri dururken "dictionary" ve "mail" gibi kelimeleri kullanmayı seçmesi de ayrı bir muamma ya, hadi neyse).

Ali Saydam da hak vermiş Ali Eren dostuna. "Bundan sonra Firefox’a elimi sürmem", demiş.

Firefox açık kaynak kodlu bir sistem. Mozilla isimli kár amacı gütmeyen kamu yararına çalışan vakfın ürünü. Kodları herkese açık olduğu için dünyanın dört bir yanından binlerce gönüllü yazılımcı tarafından ortaklaşa geliştirilmiş bir yazılım. Firefox, günümüzün en önemli sosyal ve teknolojik ürünü olan İnternet’in insanlığın ortak malı olduğunu ve bu nedenle her zaman açık ve herkes tarafından erişilebilir olması gerektiğini savunan bir felsefenin ürünü.

Firefox’un kendisi gibi eklentileri de (Türkçe konusunda çok hassas olan Ali Eren Bey’in "add-on" dediği şeyler) dünyanın dört yanındaki gönüllüler tarafından geliştiriliyor. Yani Firefox’un sözlük eklentileri arasında Türkçe’nin olmaması Firefox’un ya da Mozilla’nın değil bizim kendi ayıbımız. Demek birkaç bin kişinin konuştuğu dilleri konuşanlar arasından bile kendi sözlüklerinin eklentilerini geliştirenler çıkıyor ama 150 milyonluk Türkçe konuşan nüfustan bir Allah’ın kulu çıkıp Türkçe sözlük eklentisi yazmıyor.

Ali Saydam bizim kendi ayıbımız olan bir konudan dolayı Firefox’u boykot etmeye kalkışmadan önce Türkçe harfleri inatla desteklemeyen cep telefonu markalarını boykot etsin, edebiliyorsa.
Yazının Devamını Oku

Efsanevi şarapçı Biondi Santi Türkiye’de üretime ilgi duyuyor

Türkiye’deki restoranlarda şarap seçimi yaparken Türk şaraplarına ağırlık vermenin akıllıca bir tercih olduğunu öteden beri savunurum. Nedeni basit. Eğer çok kaliteli ve dolayısıyla çok pahalı bir şarap seçilmeyecekse, en iyi fiyat/kalite dengesi Türk şaraplarında yakalanabiliyordu. Ancak Türk şarap sektörü son birkaç aydır, bence çok hatalı bir pazarlama stratejisine yönelmiş durumda. Büyük bir olasılıkla Corvus’un yüksek fiyatla imaj yaratma politikasıyla yakaladığı geçici pazarlama başarısına özenmiş olacaklar ki, belli başlı iyi şarap markalarımız fiyatlarını enflasyonun kat kat üzerinde artırma yolunu seçtiler.

Dolayısıyla artık fiyat/kalite terazisinin dengesi de bozuldu. Dünya ölçeğinde alt-orta kaliteye giren en kaliteli Türk şarapları, fiyat açısından rakipsiz değil artık Türkiye’deki restoranlarda.

Öte yandan kaliteli Türk şarapları ile en üst kalite ithal şarapların fiyatları arasındaki makas da kapanmaya başladı. Fiyatı içenlerin havasıyla balon gibi şişmiş Petrus’a takılıp kalmayanlar için fiyat açısından biraz daha makul, kalite açısından ise aynı seviyede şaraplar da gelmeye başladı Türkiye’ye.

Geçenlerde küçük bir grup yeme-içme kültürü yazarı ve restoran sahibi/işletmecisi ile Toskana’nın en iyi üç şarap bağını gezdik. Babil Şarapları’nın davetlisi olarak bağ bozumlarına katıldık, şatoların mahzenlerinde dolaştık.

Babil Şarapları’nın özelliği fiyat/kalite dengesi makul üst-orta kalite ve lüks şarapları bulup, Türkiye’ye getirmesi. Babil’in getirdiği şarapları şimdilik sadece restoranlarda bulmak mümkün.

Toskana’daki ilk durağımız efsanevi Sassicaia’nın üreticisi Tenuta San Guido şarap eviydi. Sassicaia’yı anlatmaya gerek yok. Kalitesi ve kalitesine değen yüksek fiyatıyla en üst düzey damak tadına hitap ediyor ve Sassicaia’nın hem kalitesini takdir edecek hem de bedelini ödeyebilecek denli şaraptan anlayan çok az sayıda şarapsever var zaten Türkiye’de.

Daha sonra İtalya’nın kütlesel üretim yapan şarap üreticileri arasında en kalitelilerinden biri olan Banfi’nin şatosunu ziyaret ettik. Banfi’nin hemen hemen her bütçeye hitap eden, orta kaliteden lüks seviyeye çeşitli şarapları var.

Üçüncü ve son durağımız ise Brunello tarzını keşfeden ve adını koyan Biondi Santi’ydi.

Dünyaca ünlü Brunello di Montalcino, yaklaşık bir yüzyıl önce, 19. yüzyılın sonunda dede Ferruccio Biondi Santi tarafından Sangiovese Grosso üzüm türünün özel bir klonu kullanılarak yaratılmış. BBS11 olarak tescil edilen Sangiovese Grosso klonu, geçmişten günümüze üretilen tüm Brunello di Montalcino’ların bazını oluşturuyor. BBS11 Sangiovese Grosso, Toskana’nın bir diğer dünyaca ünlü şarap türü Chianti’lerin üretildiği Sangiovese Piccolo’lardan daha kaliteli bir şaraplık üzüm türü olarak kabul ediliyor.

Toskana seyahatimizin son durağı Montepo Şatosu’nda, Biondi Santi ailesinin son kuşak temsilcisi Jacopo Biondi Santi ile birlikte yemek yedik.

Jacopo Biondi, dedesinin mirası efsane ile yetinmeyen, kendi efsanesini yaratmaya çalışan hırslı ve başarılı bir şarapçı. İşe önce Montelcino’dan göç etmekle başlamış. Uzun bilimsel araştırmalardan sonra Maremma bölgesindeki Montepo Şatosu’nun bulunduğu araziyi seçmiş ve şatonun topraklarını da yine yıllar süren araştırmalar sonucunda farklı üzüm türlerine göre sınıflandırmış.

Torun Jacopo, Montepo’da kendi tarzını yaratmayı ve şarap dünyasına kabul ettirmeyi başarmış. Yemek boyunca tattığımız Sassoalloro, Morellino di Scansano ve Morellino di Scansano Riserva hepsi çok başarılı şaraplardı. Ama yemeğin sürprizi Jacopo’nun tarzını en üst seviyeden yansıtan yüzde 40 Sangiovese Grosso BBS11, yüzde 40 Cabarnet Sauvignon, yüzde 20 Merlot harmanından üretilmiş Shidione idi kuşkusuz.

Asıl sürpriz ise Jacopo Biondi Santi’nin, Türkiye’yi geleceğin önemli şarap merkezlerinden biri olarak gördüğünü söylemesi ve Türkiye’de şarapçılık yapmak üzere araştırma yaptığını açıklamasıydı. Jacopo Biondi Santi gibi maceracı ruhlu ve aynı zamanda çok başarılı bir şarap üreticisinin Türkiye’de şarap üretmesi, Türk şarapçılığına birkaç lig birden atlatacaktır. Ama bunun için hükümetin şaraba uyguladığı fahiş vergi politikasını ciddi bir şekilde gözden geçirmesi şart. Kısacası biz yine Babil’in ithal ettiği Brunello di Montelcino’larla avunmaya devam edelim.
Yazının Devamını Oku

Türk Telekom Ali Sami Yen Stadı Alpaslan Dikmen Şeref Tribünü

Tribünlerin Son Mohikan’ıydı Alpaslan Dikmen. Öfkenin, kinin, nefretin beslediği tribünlere sevgi aşılamayı başaran bir tribün lideriydi. Rakip takıma beslenen düşmanca duygular yerine, tutulan takıma duyulan sevgi, tutku ve aşk hisleriyle coşmayı benimsetmişti kurucusu olduğu ve koordinatörlüğünü üstlendiği UltrAslan taraftar topluluğuna.

UltrAslan gerçek Galatasaraylılığa verdiği yeni addı Alpaslan Dikmen’in. UltrAslan adıyla yeniden diriltmişti gerçek Galatasaraylılığı...

Kötü ve beceriksiz yönetimler nedeniyle hızla tarihe karışmakta olan Galatasaraylılık ruhunu ayakta tutan isimdi Alpaslan Dikmen.

Galatasaray’ın efsane amigosu Karıncaezmez Şevki’yi Samatya SSK’da Galatasaray yönetimi değil o bulmuş, her gün ziyaretine gitmiş, hediye ettiği orijinal formayla ölü gibi yattığı yatağında, birkaç dakikalığına da olsa çocuklar gibi şenlenmesini, Re Re Re Ra Ra Ra diye şahlanmasını sağlamıştı... Öldüğünde mezarına Galatasaray Başkanı değil o indirmiş, kefenine parçalı GS formasını o örtmüş, kız kardeşine maddi yardımda o bulunmuştu...

Metin Oktay’ı vefatından itibaren her sene düzenli olarak Galatasaray yönetimi değil o anmış, atılan gollerin ardından tribünleri "Goool, Metin Oktay" diye o bağırtmış, Metin Oktay’ın dev formasını kapalının üstünden o sallandırtmıştı...

Çok sevdiği Metin Oktay gibi genç yaşında trafik kazasında, ama çok daha genç bir yaşta göçtü Galatasaray sevgisiyle dolu ruhu.

Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami Yen’in artık rahmetli olan eşi Fahriye Yen’i tüm GS camiası öldü bilip unutmuşken, onun huzur evinde olduğunu öğrenip yıllarca ziyaret eden ve her seferinde en az 30 liseli ve üniversiteli genç Galatasaraylıyı beraberinde götüren de oydu, Galatasaray yönetimi değil...

Ali Sami Yen’i her ölüm yıldönümünde mezarında ziyaret eden de oydu...

Türk Telekom isim hakkını kiraladığı Aslantepe’deki stadın adını "Türk Telekom Stadı" değil, "Türk Telekom Ali Sami Yen Stadı" koymalı diye yazdığımda, bu fikre hemen sahip çıkması, desteklemesi, tribünleri Türk Telekom’a baskı yapmak üzere harekete geçirmesi de Galatasaray’ın kurucusuna olan saygısındandı kuşkusuz.

Şimdi Galatasaray Yönetimi’ne ve Türk Telekom’a önemli bir görev düşüyor.

Aslantepe’deki inşası süren stadın adını "Türk Telekom Ali Sami Yen Stadı" koymak yetmez. Açık tribün mü, numaralı mı?.. Şeref tribünü mü, VIP locaları mı hangisi olur bilmem artık ama Türk Telekom Ali Sami Yen Stadı’nın bir tribününe "Alpaslan Dikmen Tribünü" adı verilmeli mutlaka.

Trafikte şark radarı

Hız kontrolü için kullanılan radarları uzaktan saptayıp sürücüyü uyaran radar dedektörlerinin Türkiye’de kullanımı yasak. Yasak ama zaten gerek de yok. Şark kurnazlığımızla en teknolojik radar dedektöründen daha iyi çalışan, sürücüyü radara gelmeden kilometrelerce önce uyaran bir sistemi biz çoktan icat etmişiz zaten.

Herkes Şeker Bayramı tatilinden istifade Güney’e kaçarken, biz tası tarağı topladık bayramdan önce, Bodrum’dan İstanbul’a kaçtık.

Yolda dikkatimi çekti. Bazı yerlerde, karşıdan gelen otomobiller birden bire selektör yapmaya başlıyorlar. Bir değil, iki değil. Önce acaba uzunlarım mı yanık diye düşündüm, farları kontrol ettim. Değil.

Kapım, bagajım mı açık acaba dedim, o da değil...

Sonra dikkat ettim yoldaki herkes birden yavaşladı. Birkaç kilometre önce sollanmaz şeritte deli gibi geçen BMW bile süt dökmüş kediye dönmüş. Selektörlerin manasını o zaman anladık.

Birkaç kilometre sonra baktık yol kenarında çevirme var. Polis, selektörcü ispiyonculara rağmen hız limitini aşan tek tük otomobili armut gibi topluyor.

Bu böyle yol boyu devam etti gitti. Nerede radarla hız kontrolü var, karşıdan gelenlerin yaptıkları selektörlerle kilometrelerce önceden öğrendik.

Bu da bir başka trafik magandalığı işte. Adamların işi yok, hız limitini aşıp kendi can güvenliğini tehdit edenlerin yakalanması için dua edeceklerine, karşıdan selektör yapıp ceza yemesin diye uyarıyorlar.

Üçüncü çevirmeden sonra biz de karşı taktik geliştirdik. Ne zaman virajı bol, tehlikeli bir bölgeden geçsek, düze çıkar çıkmaz karşıdan gelenlere selektör yapmaya başladık. Birkaç sürücüyü radar var diye kandırıp, o virajlı bölgeye hız düşürterek soktuysak belki bir kazayı önlemiş, birkaç canı kurtarmışızdır.

Uzun yola çıktığınızda size de tavsiye ederim. Virajlı bir bölgeyi geride bıraktığınızda karşıdan hızlı gelenleri radar kontrolü varmış gibi selektörle uyarın.
Yazının Devamını Oku

Cep telefonlarında Türkçe desteğine fiyasko erteleme

Telekomünikasyon Kurumu davul zurna ile duyurduğu Türkçe desteği getirme kararını sessiz sedasız erteledi. Telekomünikasyon Kurumu (TK) bir sene önce, Ağustos 2007’de aldığı kararla cep telefonu üreticilerine 1 Temmuz 2008’e kadar süre vermiş ve bu tarihten itibaren Türkçe karakterleri desteklemeyen telefonların Türkiye’yi ithaline izin verilmeyeceğini açıklamıştı.

TK bu cesur kararını, düzenlediği basın toplantıları ve gönderdiği bültenlerle medyaya duyurmuş ve bu müjdeli haber medyada kendine epey yer bulmuştu.

Biz de TK’nın bu yerinde kararını alkışlamış ve kamuoyuna duyurulmasına seve seve aracılık etmiştik. Ancak demeçleri ve bültenleri olduğu gibi alıp aktarmakla yetinenlerden olmadığımız için kararın uygulanmaya başlayacağı 1 Temmuz 2008 tarihini de bir kenara not etmiş ve beklemeye başlamıştık.

1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren çeşitli cep telefonu markalarının piyasaya sürdükleri yeni modelleri gözaltına aldık. Ve gördük ki Türkçe karakter desteği Türkiye’ye yeni giren modellerde hálá yok.

Bunun üzerine arkadaşımız Fırat İşbecer, TK ile irtibat kurup, işi derinden kurcalamaya başladı. Aldığı cevaplar TK’nın ne denli gayriciddi çalışan bir kurum olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu.

TK’dan aldığımız açıklamalara göre, TK Türkçe karakterleri destekleme zorunluluğu kararını yılbaşına kadar ertelemiş. Gerekçe evlere şenlik. İthal edecekleri cihazlara Türkçe karakter desteği koyma konusunda taa bir yıl öncesinden uyarılan cep telefonu üreticileri hazır olmadıklarını belirtmişler ve TK’dan ek süre istemişler.

TK’da sanki telefonlara Türkçe karakter desteği eklemek atla deve bir işlemmiş gibi üreticilerin bu gayriciddi talebini aynı gayriciddiyetle kabul etmiş ve zorunlu standart uygulamasını yılbaşına ertelemiş.

İyi ama TK’nın bu keyfe keder uygulamalarını bir kenara bırakıp, Türkçe karakter desteği zorunluluğu kararını yılbaşı geldiğinde bir kez daha ertelemeyeceği ne malum.

Çince, Japonca, Hintçe, Arapça desteğini yıllardır veren ama Türkçe desteğini bir yıl süreye rağmen veremeyen anlı şanlı cep telefonu markalarının, bunu yılbaşına kadar yapacaklarını mı bekliyor TK.

Eğer öyleyse bu laçka ve tavizkar tutumu sayesinde daha çok bekler.

Göreceksiniz yılbaşı gelirken cep telefonu markaları bir kez daha ağlayıp sızlanmaya başlayacaklar ve TK da bunların taleplerine bir kez daha boyun eğecektir. Zorunluluk kararını ertelemese bile yılbaşından itibaren satılan telefonlarda Türkçe desteği yalap şap verilecektir. TK standarları sağlam tutmayacağı için bu telefonlarda Türkçe karakterleri kullanmak ancak çeşitli cambazlıklarla mümkün olacak, yazılımlar Türkçe’yi desteklese bile tuş takımları desteklemeyecek, dokunmatik ekranlar Türkçe karakterleri tanıyamaz olacaktır. Farklı markalar farklı Türkçe karakter setlerini desteleyecek ve bir marka telefondan bir diğerine gönderilen mesajlar yine karman çorman olacaktır.

Yılbaşında görüşürüz... Umarım haksız çıkarım da, cep telefonu üreticilerinin Türklere layık gördüğü Türkçe işkencesi 2009’da sona erer.
Yazının Devamını Oku

Nükleer santrale evet ama ihmale hayır

- Türkiye’nin büyük bir enerji açığı var. - Nükleer enerji iyi kontrol edildiğinde en temiz enerjilerden biri.

- Küresel ısınma üzerinde negatif etkisi olmayan enerji türlerinden biri de nükleer enerji.

- Gelişmiş ülkelerin hepsinde nükleer enerji kullanılıyor ve bu ülkelerde nükleer enerji kullanılmasaydı bu kadar gelişmeleri mümkün değildi.

- Nükleer enerji orta ve uzun vadede en ekonomik enerjilerden biri.

Tüm bu nedenlerden dolayı gelişmek isteyen bir Türkiye için nükleer santrallerin kurulması ve kullanılması şart.

Ama...

- Nükleer santraller doğru işletilmedikleri zaman enerji santralleri arasında en tehlikeli olanı.

- Nükleer santrallerin işletilmesi sırasındaki en ufak bir ihmal bile büyük felaketlere yol açabilir.

- Enerji santralleri içinde en ufak bir kaza anında en büyük kalıcı zarara yol açanları nükleer santraller.

- Nükleer santrallerde olabilecek kazaların en olası nedenleri: Eski teknoloji kullanımı ve insan hatası.

Dolayısıyla...

- Milleti hızlı trene bindirip göz boyayacağım, oy kazanacağım diyerek 38 kişinin ölümüne yol açan bir faciaya neden olan...

- Sağlık reformu yaptım dediği hastanelerinde yeni doğan bebeklerin topluca ölümlerine neden olan salgınlara önlem alamayan...

- Bebek ölümlerine yol açan virüsün o hastaneden bu hastaneye dolaşmasını seyreden...

- Kuş gribine bu kadar çok kurban veren...

- Çıkarttığı sigara yasağı yasasını bile uygulatamayan. Alışveriş merkezlerinde, taksilerde, iş yerlerinde, konserlerde, spor müsabakalarında insanların zehirlenmeye devam etmesini engelleyemeyen...

- Tersanelerindeki kazaların önüne geçemeyen...

- Uçaklarını silahsız yolcuların bile elini kolunu sallayarak kaçırabildiği...

- Başbakanını makam otomobilinin içinde mahsur bırakan... Son model otomobilin içinden balyozla kurtarmaya çalışan...

- İnternet’te dolaşan bilginin önüne ülke sınırları getirmeye çalışan...

- İnternet’te yayın yapmak isteyen her site gelsin Türkiye’de ofis açsın diye saçmalayabilecek kadar teknoloji cahili bir bakanı olan...

AKP hükümetince yönetilen bu Türkiye’de nükleer santral kurulması mı?

Aman eksik kalsın.

Nükleer santrale evet ama AKP Türkiyesi’nde maazallah!

Ortak mirasımız Boğaziçi için ilgili belediyeler bir olmalı

Sevgili Hakkı Devrim ağabeyim, "Yepyeni bir Arnavutköy geliyor" başlıklı yazımdan yola çıktığı düşünce gezintisini, harika bir öneriyle noktalamış.

Boğaziçi hepimizin değil mi, diye soruyor Hakkı Devrim. Neden o zaman Üsküdar, Beykoz, Sarıyer, Beşiktaş belediye başkanları bir olup, Boğaziçi dediğimiz bu Dünya (buraya bir im koyuyorum, yazı sonu notumda geleceğim) cennetinin meselelerini bir bütün olarak ele almazlar?

Ve ekliyor, "Ortak çalışma gruplarına var gücümle katılmaya talibim. Aklımdan geçenleri bir söylesem, vay be bu ihtiyarda da ne hayal gücü varmış diye şaşar kalırsınız. (...) Biri düşse önümüze".

Ah keşke, ama biri değil, saydığı belediye başkanlarının hepsi atlamalı bu fikrin üzerine balıklama... Korkum o ki, biri lider olmaya kalkışırsa, siyaset gereği diğerleri geri duracaktır peşine takılan olmayayım diye.

Onun yerine önerim, liderin, fikir sahibi Hakkı Devrim olmasıdır. Belediye başkanlarına buradan sesleniyorum. Gelin bu fikre sıcak bakıyorsanız, Hakkı Devrim’i arayıp "Ben varım" deyin. Hakkı Devrim de "ilk şu aradı, sonra bu aradı" demesin. Hatta ilk kim ararsa, arasın beni, kimin aradığını söylemeden haberdar etsin. Birlikte tüm başkanları arayıp, "Fikre sahip çıkan başkanlar var, siz de bu fikrin ortak lideri olmak istemez misiniz?" diye soralım. Makul bir süre sonunda artık kaç başkan toplanmışsa fikrin etrafında, proje hayata geçsin.

Ben medyadan, diğer yazarlar arasından da epey katılımcı bulacağımızdan eminim. Ne dersiniz? Var mısınız?

Şerh notu: Hakkı Devrim "Dünya" diye büyük harfle yazmış. Tek ve biricik "Dünyamız"dan bahsettiğini vurgulamak açısından ne ustaca bir kullanım. Peki o zaman sevgili Hakkı Ağabey, anlaşmamış mıydık, tek ve biricik bilgisayar ağını kastettiğimiz zamanlarda "İnternet"i de büyük harfle yazmaya? "İnternet" dünya üzerindeki irili ufaklı pek çok "internet"in bir araya gelmesinden oluşan bilgi ağına verilen ad. Aklımda kaldığı kadarıyla bir ben, bir Hıncal Uluç, bir de bazen ihmal etse bile Doğan Hızlan kaldık "İnternet"i doğru şekilde büyük "İ" ile yazan. Halbuki sizinle uzun uzadıya tartıştıktan sonra siz de hak vermiştiniz bu şekilde yazılmasına.
Yazının Devamını Oku

Dayıseksüeller: 21. yüzyılın Türk erkeği modeli

Ne metroseksüel, ne teknoseksüel, ne de gastroseksüeller... Şimdi yeni moda onlar: Dayıseksüeller.

Metroseksüeller yıllardır o kadar konuşuluyor ki, kimler olduklarını artık herkes biliyordur herhalde.

Teknoseksüellerin tanımını 2004’te yazmıştım (tinyurl.com/4qewu7): Teknoseksüeller nur yüzlü metroseksüellerin transistörlü aletlerden hoşlananlarına deniyor. Teknoseksüel, metroseksüeller gibi bakımlı ama bu bakım işini onlar kadar abartmayan, stil sahibi, teknolojinin nimetlerinden yararlanmasını bilen adam gibi adamlara deniliyor. Yani metroseksüelden çok harbiseksüelin teknoloji görmüşü demek daha doğru.

Dayıseksüellere gelince, bunlar nur yüzlü metroseksüellerin kaba ağızlılarıdır.

Çoğunlukla metroseksüeller gibi bakımlıdırlar. İki dirhem bir çekirdek giyinmeye çalışırlar. Bıyıklıları da vardır ama her zaman tıraşlıdırlar.

Metroseksüellerden en büyük farkları marka düşkünlükleridir. Bazıları işi örneğin damgalı Louis Vuitton bavullarla seyahat etmeye kadar vardırırlar. Bazıları ise yabancı ünlü markalara fason üretim yapan cemaat terzilerinden giyinmeyi tercih ederler.

Metroseksüellerin ve teknoseksüellerin aksine kendilerine has bir stilden yoksundurlar çoğunlukla. İtalyan hazır erkek giyim sanayinin çizgisini takip ederler.

Klasik kalıplara sıkı sıkıya bağlıdırlar. Örneğin lacivert pantolon altına açık kahverengi ayakkabı giyerler. Takım elbiseleri köy düğünlerinde bile rastlayacağınız türden, bele oturan kesimli klasik damatlık kesimindedir.

En ufak bir eleştiriye gelemez, eleştirilmeye kalkıldıklarında hemen parlarlar.

Yazının Devamını Oku