Bizimki zaten nefret-aşkıydı

Biz onları Küçük Oteller Kitabı’yla tanıdık. O kitapla birlikte o aileyi de sevdik. Sonra Şirince Evleri projesiyle sevgimize biraz da hayranlık karıştı. Müthiş bir çifttiler.

Mükemmel projeler yaratıyorlardı, birlikte hayata geçiriyorlardı. Üç güzel çocukları oldu. Köyde mütevazı fakat siyası anlamda iddialı bir hayatları vardı. Nişanyan Evleri uğruna Sevan Nişanyan hapis bile yattı ama parmaklıkların ardında bir etimoloji sözlüğü yarattı. 6 dil bilen farlı bir adam. Ama sonra ne olduysa oldu aynı çift yaşadıkları boşanmaya yol açan hadiseyle literatüre geçtiler. Sevan Nişanyan, o 6 dil bilen entelektüel dahi adam, bir kovada topladığı bokları, kavanoza doldurup karısının kafasından aşağı boca etti. Bu olay sadece bu çifti değil, Türkiye’yi sarstı. Önüne gelen bu davaya dahil oldu. Her kafadan bir ses çıktı. Ama Müjde Nişanyan, ilişkileri üzerine ilk kez konuşuyor...
/images/100/0x0/55eb3562f018fbb8f8b26682
Sevan Nişanyan’la nerede, nasıl tanıştınız?

-
Kuzguncuk’ta. Amerika’dan gelmişti, ortak bir arkadaşımız tanıştırdı. 47 model bir jipim ve kızıl saçlarım vardı. Beni görünce "Bu kadında iş var" demiş, birkaç gün sonra da "Evlenelim" dedi.

Aşk, tutku, şefkat? Yaşadığınız neydi?

- Ben hayat boyu dostluk sürdürebileceğim adamı bulmuştum. Bundan daha önemli ne olabilir? Aşk, seks benim için ikincil şeylerdi.

İyi de nesine vuruldunuz, çarpıldınız, tutuldunuz?

- Olağanüstü bir hatiptir mesela. 198’inci kez aynı şeyi anlatsa da her seferinde aynı keyifle, aynı zevkle sanki ilk kez duyuyormuşum gibi dinlerim. Felsefe bilir, matematik bilir, siyaset bilir, satranç bilir, 6 dil bilir, müzik bilir, resim bilir. Müthiş bir adamdır, derin bir adamdır. Beni etkileyen canlılığı. Olayları şablonlar dışında görebilmesi, değerlendirmesi. Yeni tanıştığımızda Latince bildiğini öğrendim, dalga geçiyor zannettim, gittim Latince Deyimler Sözlüğü aldım, bazı deyimlerin anlamını sordum, hakikaten biliyordu, bunlar da etkiledi beni. Çok çok büyük bir enerjisi vardır Sevan’ın. Bu enerjiyi pozitif kullandığında, Şirince’de olduğu gibi muhteşem bir dünya yaratabilir. Ama negatif kullandığında, yandınız, dehşetengiz bir tahribat gücü vardır. Ortalığı yakar yıkar. Bu gücü karşısında hep irkildim.

Onun bu özellikleri sizi hemen evlenmeye ikna etti mi?

- Tabii, tabii. Sadece evlenmeye değil, çocuk yapmaya da. Benim bir özelliğim de biraz saf olmam. "Sen güzel ve sağlıklı bir kadınsın, harika çocuklarımız olur" dedi. "Tamam o zaman yapalım" dedim. Birlikte seyahatlere de çıktık. Onunla birlikte seyahat etmek de olağanüstüdür. Ansiklopedinizi sürekli yanınızda taşırsınız, Sri Lanka’da da İtalya’da da size hep anlatacak bir şeyleri vardır. Ben eski kocamla Pink Floyd ve rock dinlerdim, Sevan’la klasik müziğin en derinliklerine inebilme şansım oldu. Donizetti ve Bach’ın dünyasına girdik. Bir ara, "Bach gibi 12 çocuk yapalım!" diye tutturdu, bütün dehalar gibi tohumlarını saçmak istiyordu, Allah’tan biz 3’te kaldık.

Tamam dehasını anladık... Nasıl bir eş, nasıl bir baba? Ne kadar şefkatli, sorumluluk sahibi...

-Ha işte onlar yok. Sevan, dünya liderliğine oynayabilecek kudrette bir insan. Böyle insanlar çocuk-mocuk yapmamalı, aile filan kurmamalı. Onlar bilgilerini, fikrî zenginliklerini, teorilerini, derin izahlarını kitlelerle paylaşmalı. Çünkü aile - çocuk, onlar için çok ikincil yani sıradan olaylar. Sevan için de öyleydi. Ben hep onun sağduyusu, freni olmak zorunda kaldım.

Ne yapıyordunuz yani?

- İtiraz ediyordum, kavga ediyordum, karşı çıkıyordum, onun deyişiyle dır dır ediyordum. Ben hep senin bir ailen var, üç çocuğun var’ı hatırlatan unsurdum, ama dinleyen kim? Mahkeme celpleri, jandarmalar... Hayatımız böyle geçti. O kafaya bir şey takıyor, ben onun aşırılıklarını engellemeye çalışıyorum. Hiçbir şeyden korkusu yok, inandığından vazgeçmez, taviz vermez. Bütün bu olan bitenler aramızdaki fikir ayrılıklarının tohumunu atmış oldu. Böyle sıradışı adamların önünde onları engelleyecek sağduyuları olmamalı aslında...

Çok abartmıyor musunuz onu!

- Yok valla, dürüstçe anlatıyorum. Budur Sevan.

Dikkatimi çekti onu müthiş bir yere koyuyorsunuz, kendinizi olduğunuzdan daha aşağı bir yerde konumlandırıyorsunuz...

- Evvel eski söylerler bunu. Ama hayır, ben de güçlü olmasaydım böyle bir adama 17 yıl dayanamazdım. Sadece güçlü değilim, sebatkar ve sabırlıyım da. Ama buraya kadarmış. Nasıl bir baba olduğuna gelince de, çocukların günlük ihtiyaçlarıyla ilgilenmezdi ama onlara dünyanın en güzel timsah hikayelerini anlatırdı, kafadan uydururdu, canı isterse satranç tahtasına oturup onlarla iki saat satranç oynardı. Çocuklar babalarından bir sürü şey öğrendiler, karizmatik bir babadır.

Evliliğiniz boyunca bir sürü projeyi hayata geçirdiniz: Küçük Oteller Kitabı, Nişanyan evleri. Omuz omuza mücadele ettiniz, Sevan hapislere girdi... Dava arkadaşlığı evliliğinizi ne yönde etkiledi?

- O davalara gönüllü sürüklenmedim ki. Ben daha orta karar, sakin bir yaşamı tercih edenlerdenim. Ama onun bu çarpıcı, hızlı yaşamının içine ister istemez dahil olmak zorunda kaldım.

Bakıyorsunuz Sevan bir tane daha tapuyla gelmiş... Öyle mi?

- Aynen öyle. "Oraya da ev yapacağım" diyor. "Mümkün değil izin vermezler" diyorum, "Yapacağım" diyor. "Olur mu, hak var, hukuk var" diyorum, dinlemiyor. Başlıyor inşaata. Bir süre küsüyorum ama sonra elden ne gelir, barışıyorum. Ama sabırsız ve maymun iştahlı, bir fikri ortaya atıyor, tamamlanma sürecini bana devrediyor çünkü sıkılıyor.

Yani fikir onun, projeyi hayat geçiren sizsiniz...

- Öyle de diyebiliriz. Çünkü Sevan artık çoktan başka bir projenin üzerinde çalışıyordur. Ama o kadar çok şey yarattık ki Şirince’de, o sürekliliğin sağlanması gerekiyordu. İş, çocuklar ve süreklilik, benim için belirleyici olan bunlardı. Zaten bunun dışında hiçbir şeye vaktim kalmıyordu. Kendimi tamamen rafa kaldırdım.

Geriye dönüp baktığınızda gördüğünüz ne?

- Çok yorulmuş bir kadın.

Evliliğiniz ne zaman çatırdamaya başladı?

- Son 5-6 senedir "takipçi" rolünden fazlasıyla yorulmuştum. Gerginlikten sıkılmıştım, sükûnet ve huzur istiyordum.

Bunu ona söylediniz mi?

- Pek dinlemez böyle şeyleri. Sevan, hayatını kolaylaştıracak insanlar ister. Ben de o konuda iyiydim. Bila ücret 15 saat çalışan, çocuklarına düzgün annelik yapan, yorulmayan, başı ağrımayan, migreni olmayan, adet ağrısı çekmeyen, hiç hastalanmayan bir kadın. Az buçuk da kültürlü. Şikayet etmez, kapris yapmaz, bir de azla yetinir. Kim istemez? Hakikaten öyleyim. Berbere gitmem, kıyafet almam, araba tutkum yoktur, gezdirilmek istemem. Azla yetinirim. Az yerim.

Allah Allaaaaaaaah! Bütün bu fedakarlıklarınızın karşılığında o size ne yapıyor? Sürprizler, hediyeler, romantik şeyler...

- Dalga mı geçiyorsun? Onun kendi dünyası zengindir, o kadar.

Bu yaşadığınız ego savaşı mı? Kim daha uzağa işeyecek mi?

- Herhalde. Biz yatakları filan da ayırmıştık zaten. Ben yeni bir yaşam modeli üzerine kafa yoruyordum. Tamam evliliğimiz eskidi, bayatladı, konuşacak mevzumuz kalmadı ama işimiz ortak ve dünya güzeli üç çocuğumuz var, o zaman evleri ayıralım, işi ortak yürütelim, çocuklar istediklerinde annede istediklerinde babada olsunlar.

Boşanmaya karşı mıydınız?

- Ben değildim ama Sevan istemiyordu.

E peki bu son hadise ne münasebetle yaşandı? Bütün bu patırtının sebebi başka bir kadın olabilir mi?

- Kuşkusuz Sevan farklı farklı renkler arıyordu, her alanda aradığı gibi. Arsız bir iştahı vardır çünkü. Yemek yerken önündeki ekmekle kavga eden bir adam. Onun için bu farklı renk arayışlarının içinde farklı sesler, farklı kokular ve farklı bedenler de aramak istemiş olabilir.

Tamam, o size korkunç bir şey yaptı, peki siz ona ne yaptınız da o böyle davrandı?

- Anlatması kolay değil. Bizimki nefret-aşkı. Almancası Hassliebe. Böyle bir kalıp içinde her şey yaşanabilir. Bu ayrılık sürecinde bir araya gelip konuşuyoruz, geçenlerde de konuştuk, "Kimse bana senin kadar acı çektirmedi hayatta" dedi. Benden hem nefret ediyor hem de seviyor. Biz bu iki duygu arasında gittik geldik, bazen biri ağır bastı, bazen diğeri...

Sevan bu hadisenin simgesel bir olay olduğunu söyledi. "Sen başkalarıyla ilgili bana bok atıyorsun ben şimdi sana gerçekten atıyorum!" filan mı demek istedi...

- Sanırım. Ama sormadım. Sorulmayacak ve üzerine konuşulmayacak kadar korkunç bir hadise.

Ama bu olay fevri bir olay değil, sandalyeyle birinin üzerine yürümek değil, hesap var, kitap var, yılansı bir soğukkanlılık var...

- Evet. Taammüden yapılmış bir şey. Düşünülmüş, tasarlanmış. Ama iki insanın ilişkisinde her şey olabilir. Her ne kadar bu gerçekten büyük bir iğrençlik olsa da. Geçen gün Sevan bana "Aynı şeyi sen yapmış olabilirdin, sence benim tepkim böyle mi olurdu?" dedi.

Onun tepkisi nasıl olurmuş?

- Çok ironik ve komik bulurmuş, güler geçermiş. Hatta "Vayyyy amma güzel numara, iyi planlamışsın!" dermiş. Ben de döndüm dedim ki, "Böyle bir şey ben sana yapsaydım, sen beni silahla kovalardın Sevan!"

Bu olayda size en çok ne koydu?

- Gazetelere düşmek! Çok utandım!

İyi de jandarmaya giden ben değildim herhalde! Bu hadiseyi bütün Türkiye’nin duyacağı aklınıza gelmedi mi?

- Hayır, hiç. Biz küçücük bir kasabada yaşıyoruz. Benim ailem filan yok ki burada, muhtemelen o anda jandarmayı koruyucu baba olarak gördüm, ondan aradım. Bir dahaki sefere daha detaylı bir şey yapacak olursa "Neden bizi aramadılar" demesinler diye hemen telefon ettim ve gelip fotoğraf çekmelerini, zabıt tutmalarını istedim. Ama meğer sen şikayetçi olmasan da, kadınlar bu ülkede çok şiddete maruz kaldıkları için otomatik olarak kamu davası açılırmış. E ben bunu bilmiyordum.

"Yıllar sonra geleceğimiz nokta bu mu olacaktı" dediniz mi?

- Öyle muhasebelere girmedim. Çünkü depresyona girecek, travma yaşayacak vaktim yok benim. Hayata devam. Ben hep öyle yaşadım.

Genellikle erkeğin kadına şiddet uyguladığı vakalarda "Kadın kuruluşları, feministler neden sahip çıkmıyor?" denir. Bu sefer sahip çıktılar, o da problem oldu...

- Benim feminist hareketle hiç bağlantım yoktu. İzm’ler mizm’ler bana uzaktır. Tanımam, bilmem, okumam. Sonuçta bir köyde yaşıyorum ben. Ama bu olay neticesinde sivil toplum örgütlerindeki kadınların ne kadar güçlü olduğunu gördüm. Gerçi bu olayın saçmasapan bir sürü açılımları da oldu, daha farklı yansımaları oldu.

HEM ESNAF HEM RADİKAL OLAMAZSIN

"Bu feministler de nereden çıktı şimdi?", "Kol kırılmalı yen içinde kalmalı, bu işler karı- koca arasında kalmalı" dediniz mi?


- Gazeteye düştüğüm için çok utandım. Ama burada feministleri suçlayabilecek bir durum da yok. Olay olmuştu zaten. Onlar düğmeye basmasaydı da biz basına çıkacaktık. Feministlerin başlattığı saf tepki sonradan fırsatçılar tarafından art niyetli noktalara çekildi. Bu yüzden ticari açıdan itibar kaybettik. En çok Sevan’ın repütasyonu zarar gördü. Tüm bunlar ortak ürettiğimiz şeylere de zarar verdi. Ama ben ona yıllardır şunu söylüyordum: Sen bir yandan esnaf kimliği taşımaya çalışıyorsun, Küçük Oteller Kitabının gururusun, bir yandan da Türk aydınlar camiasında sivrilen bir entelektüel olarak yerini almak istiyorsun. Bu ikisi bir arada olmaz. Hem esnaf hem siyasi radikal olamazsın, hayat müsaade etmez. Sonunda korkunç bir facia olacak demiştim. Oldu.

Herhangi bir şekilde onu affetme ihtimaliniz var mı?

- Evliliği sürdürmek anlamında hayır. Ama boşandıktan sonra aramızdaki saygıyı yeniden yapılandırabilirsek normal, medeni insanlar gibi konuşabiliriz belki. Ben buna açığım.

Son durum ne?

- Sevan’ın bütün kaleleri yıkıldı. Üniversitede ders veriyordu, televizyon programı vardı, Agos’a yazıyordu. Hepsi bitti. O olaydan sonra zaten Etiyopya’ya gitti, üç hafta çöllerde sürünmüş, manastırlarda kuru ekmek yemiş, münzevi bir hayat sürmüş. Dönünce benimle konuşmak istedi. "Gidecek başka gidecek yerim yok. Oteli birlikte işletmek zorudayız" dedi. Önce kabul etmedim. Onunla aynı yerde bulunmaya tahammülüm yoktu. Ama sonra düşündüm ki üç kuruşluk dünyada değer mi? Adamın bütün kaleleri yıkıldı, alsın o zaman oteli işletsin. "Ben ayağımı çekiyorum, otel senin" dedim.

Peki karşılığında?

- Çocukların nafakaları dışında, her ay 5 bin YTL.

Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

- Şimdiye kadar benim burnum Şirince dahil beni hep doğru yerlere götürdü, bundan sonra da götürür herhalde. Yine rehberlik yapabilirim. Bir de butik otel açmak isteyenlere danışmanlık ederim, çünkü bu işte bilmeden etrafa dehşetengiz paralar saçılıyor. Bir de İzmir’de bir dernek kurduk, kadınlar için bir şeyler yapmak istiyorum. Tacize uğrayan eğitimli kadınların sessiz kalmalarını engellemek için.

Bütün bu olaylara üç çocuğunuz nasıl tepki gösterdi?

- En küçükle çok az şey paylaştım, büyükler olan biteni biliyorlar. Kızımız 12 yaşında, zor bir yaş, zannederim o bir travma yaşıyor, olayı duyduğunda 2 hafta okula gidemedi ve bir temizlik obsesyonu başladı. Sürekli lavabo filan temizler oldu. Allahtan şimdi daha iyi. Büyük oğlum bana fikir veriyor, arkadaş ötesi danışmanım gibi.

Dünyadaki en egzantrik adamları hayat arkadaşı olarak seçmekte pek hünerliyim

Sevan tanınıyor ama siz çok bilinmiyorsunuz. Siz kimsiniz?

- Pek ahım şahım bir hikayem yok. 1962 doğumluyum. Çocukluğum İsviçre’de geçti...

Ne alaka?

- Bildiğin "gastarbeiter" (misafir işçi) hikayesi. Babam, Bursa Kemalpaşa’da bir eşraf ailesinin son çocuğu olarak dünyaya geliyor. Tabii son çocuk olmak kolay değil, herhangi bir mal- mülk kalmıyor. O da "Bari bir araba sahibi olayım, İsviçre’de iki üç yıl kalır sonra dönerim" diyor, 40 yıl kalıyor.

Annenizle İsviçre’de mi tanışıyorlar?

- Hayır, o da Bursalı bir ailenin kızı. Çok uzaktan akraba evliliği. Almış annemi gitmiş.

Aşk var mı bu hikayenin içinde?

- Yok./images/100/0x0/55eb3562f018fbb8f8b26684

Ailenizi nasıl hatırlıyorsunuz?

- Çok mutlu bir aile değil. Annemle babamı hep küs hatırlarım. Ben ulaktım. Mektuplar yazılır, ondan ona götürülür, daha küçükken bile "Ya, şu evliliğinize bir nokta koysanıza" derdim. Şaşkınlıkla bakarlardı. Saçmasapan şeylerden kavga ederlerdi. Diyelim ki bir yere gidiyoruz, babam anneme sorardı: "Sağa mı sapalım, sola mı?" Annem de "Sen bilirsin" derdi ve kavga başlardı. Sonra da küslük dönemleri...

Hikayenin devamı nasıl geldi?

- Anneciğim en küçük oğlumun doğumundan 20 gün önce öldü. Yani çok tuhaf, evlilikleri hiçbir zaman noktalanmadı. Babam hálá yaşıyor. Ama benim babamla bağım kopuk.

Neden?

- Ben çok örnek bir çocuktum, okulda başarılıydım, çok iyi arkadaşlıklar kurardım, ilişkilerim de fevkaladeydi ama hayatımda çok büyük bir hata yaptım. Babama göre tabii. Uzun saçlı, küpeli bir adamla evlendim. Babam da beni hiçbir zaman affetmedi.

Nasıl yani bundan dolayı sizi defterden mi sildi?

- Aynen. Ben en egzantrik adamları kendime hayat arkadaşı olarak seçme konusunda pek hünerliyim. Babam da bunu hazmedemedi. Bu tabii yüzyıllarca önce oldu. Bugün 46 yaşındayım, o zamanlar 22 yaşındaydım. O zamandan beri de onu hemen hemen hiç görmedim. Ama babam bana en büyük hayat dersini verdi.

Nedir o?

- Babama göre dünyadaki tek iyi odur. Onun dışında herkes, akraba, eş, dost, hatalıdır, yanlıştır. Buydu işte hayatımın en büyük ilk dersi: Yargılayıcı olmamamak. Bu dersimi çok iyi öğrendim. Çünkü babam insanları hep yargılardı, asla onları olduğu gibi kabul edemedi. Ve tabii sonunda yapayalnız kaldı. İki çocuğu da yanında değil.

Bu yaşadıklarınız ağır bir travma aslında...

- Bilmem ki. Travmalar benim yaşantımın bir parçası. Dolayısıyla olağan geliyor.

Babanızla yaşadıklarınız erkeklerle ilişkinizi etkiledi mi?

- Muhtemelen. Nerede normal biri var ilgimi çekmedi. Memur mu? Düzenden yana mı? Beyaz gömlekli mi? Ih ıh. Ama zaten ideal erkeğin olmadığını, aradığımız bütün özelliklerin bir adamda toplanamayacağını çok küçük yaşta öğrendim ben. Çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir fantezim var.

Nedir o?

- İstanbul’da Galasaray’da neo klasik bir apartman, 12-13 katlı. O apartmanın anahtarı da bende. Her bir dairesinde farklı bir adam yaşıyor, ben yerleştiriyorum aslında onları oraya. Mesela romansa mı ihtiyacım var 13. kata çıkıyorum, müzik ve mimari konuşmak istiyorsam 12. kata iniyorum. Ezoterik bir guruya mı ihtiyacım var, 3. kata gidiyorum. Life style ya da keyifli yemek mi konuşacağız 4. kat. Fantezinin en hoş tarafı da şu: Hepsinin divası benim. Neyse, umudum var, bir gün kuracağız apartmanı.

Bir de eğitiminizi sorayım...

Ben biraz amorf bir yaratığım. İnsanlar beni nereye yönlendirdilerse, "Tamam" derim, dedim. Türkiye’ye dönmek gerekiyordu "Eyvallah" dedim. 16 yaşında Bursa Kız Lisesi’ne yatılı verildim, canlı laboratuvar gibi geldi orası, İsviçre gibi özgürlükçü bir ortamdan gelmişsin, ama uyumsuzluk göstermedim, arıza da yaratmadım. Arkeoloji, sanat tarihi ve sanata yatkınlığım vardı, "Ama o işte ekmek kazanamazsın, mühendis ol" dediler, "Tamam" dedim, kimya mühendisliği okudum. Derken aşık oldum, babamın itiraz ettiği adamla, Mete Özgencil’le evledim. 7 yıl sonra boşandım. Bir rehber arkadaşım sayesinde Şirince’ye gittim, oradaki konukseverlik aklımı aldı, bayıldım o köye, bir ev alabilmekti bütün hayalim. Sırf bu yüzden rehber oldum. Ve Şirince’de bir ev aldım. Gerçi ev değil, ahırdı. İçinde keçileri ve koyunları vardı. Yavaş yavaş ustalarla düzeltmeye başladım orayı. Henüz sonraki 20 küsur yılımın Şirince’de geçeceğini bilmeden...

ÜNİVERSİTE HOCASI İZİN VERİRSENİZ BU VAKA LİTERATÜRE GEÇECEK DEDİ

Olayın üzerine İstanbul’dan çok değerli bir ceza hukuku profesörü aradı, Adem Sözüer, "Basından takip ediyorum sizin vakanızı, o kadar benzersiz ki, biz literatüre geçirmek istiyoruz, izin verir misiniz?" dedi. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. "Siz nasıl isterseniz" dedim. "Bu konuda gelip bir konuşma yapar mısınız?" dedi, "Hayır asla" dedim.

KİM İSTEMEZ BENİM GİBİ KADINI

Sevan, hayatını kolaylaştıracak insanlar ister. Ben de o konuda iyiydim. Bila ücret 15 saat çalışan, çocuklarına düzgün annelik yapan, yorulmayan, başı ağrımayan, migreni olmayan, adet ağrısı çekmeyen, hiç hastalanmayan bir kadın. Az buçuk da kültürlü. Şikayet etmez, kapris yapmaz, bir de azla yetinir. Kim istemez? Hakikaten öyleyim. Berbere gitmem, kıyafet almam, araba tutkum yoktur, gezdirilmek istemem. Azla yetinirim. Az yerim.
Yazarın Tüm Yazıları