Bitlis’te beş minare

Van Gölü’nün etrafında yaptığım gezinin geçen hafta yayınlanan ilk bölümünde, Edremit’teki asırlık su yollarını, Gevaş’taki kümbetleri, Ahdamar Adası’ndaki Kutsal Haç Kilisesi’ni, Nemrut Dağı kraterindeki gölleri, yüzyıllardan beri parıl parıl parlayan siyah lav taşlarını ve yörenin damak çatlatan yemeklerini anlatmıştım. Yolculuğa bu hafta da devam ediyorum.

Tatvan’dan sonra gölü çevreleyen yoldan ayrılıp, direksiyonu Bitlis’e doğru kırdım. Niyetim kendime büryan ziyafeti çekmekti. Özel yapılmış fırınlarda pişen süt keçilerini düşündükçe ağzım sulanıyordu. Bu muhteşem yemeğe kavuşmak için acele etmedim. Önce çevredeki görüntülerin keyfini çıkarmak istiyordum. Yol üstünde kimi yıkılmış, kimi hala ayakta duran hanların önünden geçtim. Asya’ya giden veya Asya’dan gelen yüklü kervanların soluklandığı yerlerdi bunlar. Geçmişteki yolculukların ne kadar zor olduğunu düşündüm.

Bitlis, siyah bazalt taşlardan yapılmış tek katlı evleri, camileri, tepedeki Ortaçağ kalesi ile dört nehrin oluşturduğu derin vadilerde kurulmuş resim gibi bir kentti. Sırtını, yüce dağlara yaslamıştı. Antik dönemdeki adı Balaleison olan Bitlis, 641 yılında Halife Ömer komutasındaki Arap orduları tarafından işgal edilmişti. Bu, aynı zamanda Araplar’ın Bizans İmparatorluğu’na düzenlediği ilk seferdi.

Kentte ilk göze batan tarihi eser Bitlis Kalesi. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre kalenin yapılış öyküsü şöyle: "İskender, Bitlis’te nehrin suyunu içip, hastalığından kurtulur. Bunun üzerine Bidlis adındaki hizmetkarını çağırıp şöyle buyurur: Ey has kölem, hasların hası!.. Benim kesemden binlerce kese para harcayarak bana bir kale yap ki, ben Çamapur ülkesinden gelinceye kadar tamamlansın. Ben bile o kaleyi kuşatsam almakta güçlük çekeyim..."

Kaleden sonra kentin en önemli tarihi eseri olan Ulu Cami’nin ne zaman inşa edildiği ise bilinmiyor. Bitlisliler, 1150’de restore edilen bu caminin, Anadolu’daki en eski Selçuklu camilerinden biri olmasıyla övünüyorlar.

AHLAT’IN MEZAR TAŞLARI

Büryan ziyafetinden sonra gerisin geri dönüp, "Bitlis’te Beş Minare" türküsünü mırıldanarak Van Gölü’ne doğru yol almaya başladım. Ahlat’a vardığımda gün çoktan yerini geceye bırakmıştı. Gökyüzündeki yusyuvarlak ay, gölün yüzüne simler saçmıştı. Van Gölü’nün gece yüzünü ilk kez görüyordum. Davetkar bir görüntüydü bu. Otelimin balkonundan bu muhteşem tabloyu uzun uzun seyrettim./images/100/0x0/55ea2043f018fbb8f86cd1d5

Doğu’da gün erken başlıyordu. Ahlat’ın çarşısına girdiğimde, İstanbul’da henüz perdelerin açılmadığını biliyordum. Burada ise esnaf çoktan kapısının önünü süpürmüş, vitrininin camını silmiş, çayını yudumlamaya başlamıştı. Ahlat, Anadolu’ya giren bütün istilacıların paylaşamadıkları bir yerdi. Eyyubiler, Harzemşahlar, Selçuklular, Moğollar, Gürcüler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Persler ve Osmanlılar tarafından işgal edilen Ahlat, Anadolu’nun uzak bir köşesinde unutulan bir ilçeye dönüşmüştü artık.

Çayımı içtikten sonra soluğu Ahlat mezarlığında aldım. Burası türbeleri ve mezar taşlarının çeşitliliği ile ünlü. Özellikle Selçuklular’dan kalma kümbetlerin görünümleri çok etkileyici. Mezarlıktaki kimi taşlar küçük, kimi taşlar ise 2-3 metre uzunluğunda. Hepsinin üstünde oyma yazılar, çiçek desenleri var. Üstleri bakır renkli yosunlarla kaplı bu mezar taşları çok geniş bir alana yayılmış. Taşları, sırlarıyla baş başa bırakıp yolculuğuma devam ettim.

SÜPHAN’IN ETEKLERİNDE

Yolumun üstünde Urartu’nun eski başkenti Adilcevaz vardı. Ceviz diyarı Adilcevaz, sırtını Türkiye’nin üçüncü büyük dağı Süphan’a dayamış. Yüce dağın zirvesi hala karlıydı. Bunlar geçen kıştan kalma karlardı. Daha aşağıdaki zirvelere bulutlar takılmıştı. Masallardaki dağları andıran bir görüntüsü vardı.

Evliya Çelebi’nin anlattıkları, bu yüzden, gerçekten çok bir masalı andırıyor: "Yer yüzündeki 148 büyük dağdan biri de budur. Bu dağın en yüksek tepesine her sene Türkmen, Çekvani, Zaza, Lulu, Zibari, Pesani ve Kargari Kürtleri yüzbinlerce hayvanları ile çıkıp yayla faslı yaparlar. Bu dağda otlayan hayvanların çoğu çift kuzu doğurur. Buranın tavukları günde ikişer yumurta yumurtlar. Movul Secah adındaki bir adamın karısı bu dağda bir batında kırk çocuk doğurmuştur. Bu hadise sicillere kayıt edilmiştir."

Adilcevaz’ın ünlü ceviz reçelinden bir kavanoz alıp yoluma devam ettim.

Gölün kıyısından kıvrım kıvrım kıvrılan kimsesiz yolda az gittim uz gittim, sonunda Erciş’e ulaştım. İlçenin neden gölün kıyısında değil de üç kilometre içeride kurulduğunu sordum soruşturdum. Aldığım yanıt ilginçti. Göl bundan bir asır önce aniden yükselmiş, kıyıdaki kasabayı yutuvermişti. Bu afetten kurtulanlar 1838’te Erciş’i şimdiki yerinde kurmuşlardı.

Erciş’i sevmek için, ona bir tepeden bakmak gerektiğini öğrendim. Çünkü o zaman ilçe tüm yeşilini, ağacını ortaya seriyor, pırıl pırıl parlayan çinko damlı evleriyle güzelliğini cömertçe sergiliyor.

Erciş’ten sonra yolumun üstünde Muradiye vardı. Burada Urartu Hisarı’nın harabelerini gezdim, nehrin iki yakasını birleştiren Şeytan Köprüsü’nü geçtim, şelaleyi seyrettim ve son durak Van’a doğru hareket ettim.

URARTU’NUN BAŞKENTİ

Urartu’nun başkenti olduğu yıllarda adı Tuşba olan Van’a vardığımda, güneş Süphan’ın arkasına saklanmıştı. Göl akşama hazırlanıyordu. Mavi suların üstündeki kızıl yansımalar, turuncu tonlu bulutlar, morarmaya başlayan dağlar, göl çevresinde yaşayanları yeni bir masalın içine doğru çekiyordu. Ben de bütün gece bu masalın içinde dolaşıp durdum.

Sabah erkenden soluğu Sütçü Fevzi’de aldım. Kahvaltı masasında bir kuş sütü eksikti. Bir tabaktan diğerine sıçrayarak Van’ın ünlü kahvaltısının tadını çıkardım. Sonra kentin güneyinde yükselen akropol kayasının zirvesini kaplayan kaleye gittim. Hala göz kamaştıran kaleye ilk giren yabancı, 1827 yılında Alman bilim adamı Schulz olmuştu. Schulz kaleye girebilmek için epey yüklü bir rüşvet ödemek zorunda kalmıştı. Bu rüşvet sayesinde de Van’ın bütün geçmişi gözler önüne serilmişti. Çünkü Alman bilim adamının burada kaydettiği antik Van metinleri, 1840 tarihinde yayınlanmış, 1846 yılında ise çözülebilmişti. Bu metinlere göre Van’ın, Urartu’un başkenti Tuşba olduğu ortaya çıktı. Kalenin içindeki yegane Türk yapısı ise Süleyman Han camii idi. Bu cami, Van’ı İranlılar’ın elinden alan Kanuni Sultan Süleyman için 1539’da Mimar Sinan tarafından yapılmıştı.

Kaleden sonra Van’ın cıvıl cıvıl sokaklarını gezdim, kulakları duymayan dünya güzeli kedilerini sevdim, damak çatlatan yemeklerini yiyip, gölün çevresindeki gezimi noktaladım.

LEZZET DURAKLARI

Van Gölü’nün çevresi, ilginç görüntülerin yanı sıra birbirinden lezzetli yemekleriyle de insanı kendine çekiyor. Bu gezi sırasında benim ilgimi çeken adresleri sizlerle paylaşacağım:

BİTLİS: Bu kentin en ünlü yemeği büryan kebabı. Kuyuyu andıran fırının içinde, hava almadan uzun süre pişen etin tadına doyum olmuyor. Bitlis’te bu kebabın en lezzetlisi Azmi Usta’nın yerinde hazırlanıyor.

AHLAT: Lezzetli patatesleriyle ünlü Ahlat’ın mutfağı çok zengin, ama bu lezzetli yemekleri bulabileceğiniz adreslerin sayısı pek fazla değil. Van Gölü Restoran ilçenin en güvenilir lezzet duraklarından biri. Burada kavurma yemenizi öneririm.

ERCİŞ: Otantik Ev Yemekleri lokantasında yöre yemeklerinden örnekler bulabilirsiniz. Bana sorarsanız yahni köftesini öneririm. Erciş’e kadar gitmişken Mutlaka Ali Usta’ya gidip ünlü kuru fasulyenin tadına bakmak gerekir.

VAN: Van denince akla hemen kahvaltı gelir. Sütçü Fevzi kentin en bilinen kahvaltı salonu. Kazım Karabekir Caddesi’ndeki Aşiyan Ev Yemekleri lokantasında ise yöre yemeklerinin tadına bakabilirsiniz. Size burada Kürt köftesini öneririm. Milli Egemenlik Caddesi’ndeki Omca lokantasında da Van’ın ünlü yemeği keledoşla tanışabilirsiniz.

Yazarın Tüm Yazıları