Bir ölümle geçmişe yolculuk!

ATEŞ düşen ocaklar...

Yani... Acının yaşandığı.

Bunun tesellisi ne ölçüde mümkün?

Zor, zor mu zor!

Zaman zaman gündeme gelir; Hastane skandalları...

Ya da... Sağlıkta yaşanan çeşitli sancılar.

Belki onlarca olay yaşanmaktadır da bir kaçı kamuoyu gündeminde tartışılır...

Aslında birçok yerde "ölen ölür - kalır".

Ne ses çıkar, ne bir tepki...

Sıradandır... Unutulur gider...

Geçen hafta İstanbul’da yaşanan bir sağlık skandalı çok konuşuldu.

Bir özel hastanede ilgisizlik ve yanlış tedavi nedeniyle 26 yaşında vefat eden bir genç; Serhan.

Türkiye’nin yakından tanıdığı başarılı bir müzisyenin oğlu...

Pırıl pırıl, gelecek vaat eden bir genç.

Göz göre göre gitti!

Arkasında derin bir acı bırakarak...

Ve sevenler...

İzmir’in, Ege Bölgesi’nin de çok yıllar önce gençlik ve çocukluk döneminde tanıdığı iki isim; Burhan ve Serhan Şeşen.

1990 yılıydı sanırım; o dönem Kuşadası’na ciddi bir prestij sağlayan Altın Güvercin Şarkı Yarışması'na katılmışlardı.

Baba oğul... Serhan o zaman 8 - 10 yaşlarında mıydı? Öyle; sanırım.

Sevimli, hayat dolu, ama müzisyen babası gibi "müzisyen bir çocuk".

Ünlü yarışmada 2. olmuşlardı galiba.

Ama gönüllerde "birinci".

İşte, o Serhan’ın yıllar sonra yaşadığı olay, yaşattığı acı beni "baba - çocuk" ilişkisine götürdü.

Sevgisini göstermek ister de... Nedense tam anlamıyla yapamaz baba...

Çocuğunun iyi gününde iyi, kötü gününde çok kötü olur da; gözyaşlarını ya karanlığa ya da yalnızlıklara gömer baba...

Sevgi sözcükleri diline gelir dolanır da eveler geveler bir türlü anneler gibi açık açık söyleyemez baba...

Özlemleri en derinden, en hasret dolu yaşarda, anlatamaz baba...

Gecesini gündüzüne katarken, daha mutlu bir gelecek için yorulup hastalıklarla mücadele ederken, varını yoğunu ailesine, çocuklarına adar da, gösteremez baba...

Bütün günün yorgunluğu, yaşamın zorluğu ve acımasızlığı onun sırtında yüktür, bu yüzden gerçek duygularını dile getiremez, zaman zaman kalp kırar da, en büyük acıyı yaşadığını, bir söz için bin sancı yaşadığını kimseye kabul ettiremez baba...

Genelde... Yapamaz, edemez, söyleyemez baba...

Ama... Sevginin yoğunu... Hasretin büyüğü... Yüreğin temizi ondadır da...

Burhan Şeşen’in bir baba olarak yaşadığı dram ünlü yazar Kafka’nın babasına yazdığı mektupları anımsattı bir anda...

Sevgi ve saygının yanında öfke de taşıyan o mektupları...

Babasına ulaşmayan...

Ve şu satırlar:

"Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı: Bütün ömrün boyunca, canını dişine takarak çalışmış, neyin varsa çocuklarının, en çok da benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle beyler gibi rahat bir yalan sürerek, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde bulundurmuş, özetle tasa, kaygı nedir bilmemiştim. Sen ise, bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin benden. Çocukların minnettarlığını bilirsin, ama hiç değilse onların sana biraz güler yüz göstermelerini, bir ortak his belirtisi açığa vurmalarını istemiştin. Oysa ben bunların hiçbirine yanaşmayarak, senden hep korkup bir köşeye sinmiş, odama, kitaplarıma, o zirzop dostlarıma ve delice düşüncelerime sığınmıştım."

Yıllar sonra ancak okuyucu ile buluşan...

Babasını yeterince tanımış mıydı, anlamış mıydı ünlü yazar?

Burhan Şeşen’in TV’deki, gazetelerdeki konuşmalarında, yorumlarında "Baba ve oğul" portresi belirdi beynimde.

Farklı farklı şekillerde...

Ama çoğunda "sevgi ve saygı" ekseninde...

O yüzden de Cemal Süreya’nın "Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum..."

Hem hastane dramlarına...

Hem çevremizdeki sevgisizlik zincirlerine, ihmallere...

Hem de at gözlüğü takmış gözlere inat!
Yazarın Tüm Yazıları