Bir ocak meselesi

Hadi ULUENGİN
Haberin Devamı

Anasının gözü tezgahtar ‘illa elektrikli’ diye tutturdu. Daha temiz, daha kolay, daha tasarruflu olduğunu söyledi. İndirim yapacağını ekledi. O işi laf kalabalığına boğdu, ben tenzilat sevdasına kapıldım, nihayetinde papelleri bayıldım ve altı fırın üstü ocak eşyayı otomobil bagajında eve taşıdım. Fişi soktum, kahve suyunu kaynatmak için düğmeyi çevirdim ki...Bu ocağı bana kakalayan tezgahtarı yakalarsam ocağını söndüreceğim.

Belki biraz alargalıktan ama her halde bilhassa züğürtlükten, ‘beyaz eşya’ denilen edavatla hemen hiç aram olmadı.

Tamam fena sayılamayacak bir buzdolabım var, fakat onun dışında mutfağımı öyle şıkıdık aletlerle donatmak aklımdan geçmedi. Bir gaz ocağı, bir de pratikliğine dayanamayıp aldığım mikro-dalga fırın, hepsi hepsi bu...

Bulaşık aparatıymış, mayonez mikseriymiş, meyva sıkacağıymış, hak getire!

Banyo cihetinde ise çamaşır makinası edinmeyi asla düşünmedim. Gömlek bab'ında manyağım ve onların dışarıda temizlenerek jilet ütülenmesi gerekiyor. Elleri dert görmesin, eski kapıcımın karısı bunun üstesinden hakkıyla geliyor.

Diğer kirlileri evde paklamak da benim harcım değil. Umumi çamaşırhanelere müşteriyim. Zaten çok eski okurlarım hatırlayacaklardır, belki on beş sene var, daha romanı yazılıp filmi çevrilmeden önce kağıda döktüğüm bir makalede bu mekanların dayanılmaz erotikasından söz ettiğim için skandal kopmuştu.

Buralardaki cinsel cazibeyi betimlemem ahlak zaptiyelerini çıldırtmıştı.

Canları cehenneme, dediğim gibi ben beyaz eşya tutsağı olmadan yaşıyorum.

* * *

YANİ, ‘yaşıyordum’ demek istiyorum.

Çünkü, malum ev değiştirdim ve eski külüstür ocak yeni yere taşınamayacak ölçüde mortoyu çekmiş olduğundan mutlaka başkasını almam gerekiyor.

Tavsiye üzerine bu zavazingoları satan mağazalardan birisine girdim.

Havası, bütanı, doğalı, gözümü açtığım günden beri daima gazla çalışan aletlere alışmışım, tabii ki bu cins yakıt kullanan bir aparat bekliyorum.

Fakat anasının gözü tezgahtar ‘illa elektrikli’ diye tutturdu. Daha temiz, daha kolay, daha tasarruflu olduğunu söyledi. İndirim yapacağını da ekledi.

O işi laf kalabalığına boğdu, ben tenzilat sevdasına kapıldım, nihayetinde parayı saydım ve altı fırın üstü ocak eşyayı otomobil bagajında eve taşıdım.

Ama o ne, çok cereyan hortumluyor ya, trifaze priz bağlamak gerekiyor.

Elektrikçi çağırsam insanın ciğerini söker ve zaten fi tarihinde bu işi yaparak ekmek parası kazanmışlığım var, tuttum sistemi kendim değiştirdim.

Fişi soktum ve kahve suyu kaynatmak için düğmeyi çevirdim ki, bu sefer tüm sigortalar attı. Aşağıdaki ana kutuya inmek lazım ve yerini dahi bilmiyorum.

Elimde cep lambası, beddua savurarak kofrayı bulduğumda anladım ki kablolar çok incedir. Bütün tesisatı olduğu gibi yenilemek gerekecektir.

Kişi haddini ve melekesini bilmeli, altından kalkabileceğim herze değil.

İster istemez elektrikçiye telefon, haftaya randevu, işi çıkmış gelememiş bir dahaki haftaya yeminli söz ve sonunda sökül Allah sökül papelleri...

Bu ocağı bana kakalayan tezgahtarı yakalasam onun ocağını söndüreceğim.

* * *

HER şeyin yoluna girdiğini sandığım günün ertesinde oğullarım gelecekti.

Annelerinden her nasılsa izin çıkmış da, onlara karınca kararınca oda bile döşemiş olan babalarının yeni evinde ilk hafta sonunu geçirecekler.

Sevinçliyim. İstiyorum ki ağız tadıyla yiyecekleri bir yemek pişireyim.

Büyük on beşine vardı ve hadi bana çekmiş diye kendime pay çıkartayım, her ne kadar henüz Konfüçyüs okumuyor ve Şanghay'da geçen çizgi-romanlarla yetiniyorsa da Uzak Doğu uygarlıklarıyla yakından ilgileniyor. Damak bab'ında ise gayet usta kullandığı çubuklarla Çin mutfak zenginliklerine itibar ediyor.

Dolayısıyla, kafamda mönüyü yaptım. İstiridye soslu tavuğun yanında Kanton pilavı haşlayacağım. Önceden nevaleyi düzdüm ve sebzeleri milimetrik kestim.

Beyler buyurdular. Öpüş möpüş, odamız fena değil ve tabii karnımız aç!

Kendimi övmek gibi olmasın ama ben bu Çin sofra kültürünü bayağı bilirim ve ‘wok’ denilen özel tavayı kullanmak dahil yemekleri adabıyla pişiririm.

Demlensin diye elektrikli ocağın bir tarafına ve kısık dereceyle pirinci koydum, diğer tarafına orta harlı ölçekte buton çevirerek tavayı yerleştirdim. Aletten doğal reaksiyonlarını beklerken salonda oğlanlarla yarenlik ediyorum.

Birden mutfaktan kokular geldi. Fırladım ki kısık mıntıka kızıla kesmiş ve pilavın kavurmaya dönmesi bir yana, canım inoks satıh kararmış.

Küfürün bini bir para onu temizlemeye kalktım ve yağ ısınmadığından ‘wok’un altını açtım ki, ne oluyoruz demeye kalmadan sıvıdan dumanlar çıkmaya başladı.

İçindeki zencefil, sarmısak ve taze soğan milyon yıllık fosile benzedi.

Anladım, değil Kanton ziyafeti, benim bu alengirli ‘beyaz eşya’yı kullanarak lop yumurta haşlamam dahi imkansızdır. Mucizeye yer yoktur.

Üstelik, içerden gelen ‘acıktık’ sesleri artık asi slogana dönüşmektedir.

Ahizeye sarıldım ve kıtlıktan çıkmış kurtlar için hazır pizza ısmarladım.

Beni tongaya düşüren tezgahtarı da milyar voltla öldürmeye kadar verdim.

* * *

ŞİMDİ, pikniklere özel portatif bir tüpgaz ocağı aldım, o gün bugündür bunu kullanıyorum. Yeni mutfakta bir estetiksizlik abidesi olarak sırıtıyor.

Fakat pilavı kıvamında demliyorum ve tavadaki yağ asla kızmıyor. Ben kim ‘beyaz eşya’ kim, kulunuza mangal bile çok...

Yazarın Tüm Yazıları