Bir hayat arkadaşının başucunda

KARŞIMDA her zamanki rahatlığı ile oturuyor.

Haberin Devamı

Dizlerini karnına çekmiş.
Üzerinde ince askılı bir tişört, altında asla pijama diyemeyeceğim capri benzeri bir penye...
Benim Yemen’den getirdiğim fuları bandana haline getirip başına takmış.
Çok da yakışmış...
Gözünde yeşile kaçan aynalı yuvarlak gözlükler var.

* * *

Bu kadın bana Dire Straits’i ilk dinleten insan, Supertramp’ı onun sayesinde tanımışım.
“Every breath you take”i ilk defa onun evinde dinlemişim.
1980’lerin başından itibaren biraz ıskaladığım pop müzik boşluğumu onun sayesinde doldurmuşum.
1960’ların efsane ayakkabısı “Sneakers” kültürünü içimizde hâlâ sürdüren arkadaşımız o.
Sevda Savcı...
Tansu
’nun çocukluk arkadaşı, benimse üniversite gençliğimin, sonrasının arkadaşı.
“Hayat arkadaşı” kavramının evliliğin veya beraber yaşamanın dar kalıbından çıkarıp ortak bir dayanışmanın adı haline getiren arkadaşımız.
Bize öğretmiş ki...
Hayat boyu arkadaşlıklar var, hiç bitmeyen, toplanılması gerektiği zaman sessiz bir davetle yeniden kurulan arkadaşlık yuvaları...
Mahalle komünleri...

* * *

Haberin Devamı

Dün Ankara Başkent Hastanesi’nin aydınlık bir odasında onun yanındayız.
Sevda bir operasyon geçirmiş...
Ne yapacağımızı bilmez haldeyiz.
Çünkü alışmışız. Hep biz hasta oluruz o bizim başımızda durur...
Hep yan oyuncusu olduğumuz bir oyunun sanki baş aktörü biz olmuşuz gibiyiz...
Beceriksiz, acemiyiz, oynayamıyoruz...
Anlayınca başrole yine o geçiyor.
Neşeli, enerjik sesiyle ve haliyle durmadan anlatıyor, bizlerse biraz şaşkın hallerle dinliyoruz...
Çok konuştuğunun farkında, “Efori harika bir ifade biçimidir” diyor...
Yatağının karşısındaki geniş pencereden Anıtkabir görünüyor...
Bahar henüz çiçekleri ve yaprakları ile Ankara’ya gelmemiş...
Yanında kız kardeşi Ferda ve çok sevdiği arkadaşı Gönül var.
Tansu bir gece önce onunla birlikte kalmış...
Durmadan konuşmuşlar...
İkisi de Güniz Sokak’la Bülten Sokak’ın kesiştiği köşenin kızları.
Tansu’yla o köşedeki bakkalın önünde tanışmışım.
Hayatımda ilk bourbon viskiyi Sevda’nın bazı geceler çocuklarına baktığı bir Amerikalı askerin evinde içmişim.
Küçük komünümüz yeniden kurulmuş gibi...

* * *

Haberin Devamı

Sevda neşeli...
“Türkiye daha iyiye gidecek” diyor...
“Tarihi geri çevirmek mümkün değil...”
Sonra başka konuya geçiyor...
“Menopozdan sonra göğüslerim büyüdü, çok memnunum...” diyor.
Yüzüne bakıyorum... 1960’lardan beri tanıdığım harika kız...
Başına hep buyruk, hep kafasının dikine, hep kimseyi takmaz haliyle karşımda...
Yüzünde o aynı muzip çocuk duruyor...
Sevda bu... Kırk yıldır bizi şaşırta şaşırta şaşırtmamayı bilen kadın...
Hepimizin karakter başöğretmeni...
O sırada kapı açılıyor ve içeri üzerinde beyaz önlükle güler yüzlü bir insan giriyor...
Etrafında bir ışıltı halesi var...

* * *

Prof. Mehmet Haberal’ı Silivri zindanındann çıktıktan sonra ilk defa görüyorum. Kucaklaşıyoruz...
Sevda, Prof. Haberal ve ameliyatını yapan Dr. Salih Gülşen’e çok güveniyor...

* * *

Haberin Devamı

Dün hepimiz o odadaydık...
Dışarıdan gelen eski arkadaşlar ve içeriden gelen büyük bir bilim insanı...
Bir hayat arkadaşının başucundaAnlıyoruz ki Sevda bize, insana ait hiçbir şeye şaşırmamayı öğretmiş...
Ama bir şeyi atlamış.
Onun hasta olmasına şaşırmamayı...

Tarihi kararın alındığı odadaki zindan maketi

PROFESÖR Haberal Başkent Hastanesi’nin zemin katındaki odasında ayakta duruyor.
Burası, eski Başbakan Bülent Ecevit’in hastalığı sırasında Türk ekonomisini kurtaracak o çok önemli kararı aldıkları salon.
Haberal eliyle işaret edip anlatıyor:
“Sayın Ecevit burada, Sayın Mesut Yılmaz yanında, onun karşısında Sayın Devlet Bahçeli ve yanında Kemal Derviş oturuyordu.”

* * *

O günleri çok iyi hatırlıyorum.
Türk ekonomisi batmış durumdaydı.
Bankalar ardı ardına kapanıyordu.
Türk ekonomi tarihinde müzeye konacak bir masa bu...
Ama benim gözüm, masanın kenarındaki makette...
Prof. Haberal, Silivri’de yattığı koğuşun bulunduğu binanın maketini yaptırmış. İki katlı binanın çatısı açılıyor ve bize tam 4.5 yıl yattığı o hücreyi gezdiriyor.

* * *

Haberin Devamı

Yan yana üç oda...
Sol tarafında bir yatak, karşısında masamsı bir şey var.
Demir kapıdan dar bir koridora çıkılıyor. Bu üç hücrenin açıldığı ortak koridor.
Koridorun sonunda küçük bir bölüm var ve oradan avlu gibi bir yere çıkılıyor.
Burası havalandırma denen yer.
Odalarda yatakla lavabonun arasındaki mesafe 70 santim...
Yanında hücrelerde eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve eski Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon da yatmış.
İnsan kendini onların yerine koymaya çalışıyor...
Ama hiç kolay değil...
Klostrofobik bir etkisi bile var.
Haberal büyük bir heyecanla anlatıyor...
Ama Silivri’yi değil, kurduğu hastaneyi, üniversiteyi...
Geçmişte çıkmasında büyük emeğe geçtiği Organ Nakli Kanunu’nu...
Yapacaklarını...

* * *

Haberin Devamı

Hayretle ona bakıyorum.
Bu insan 4.5 yıl hapis yatmış...
Hem de ne uğruna?
200 kişinin katıldığı ve kayda alınan açık bir toplantı için...
O toplantıyı nasıl olup da darbe için yapılmış illegal bir toplantı haline getirmişler. Hadi onlar getirmiş, koskoca hâkimler nasıl olup da bunu kabullenmiş...
Ve bu insanları 4.5 yıl içeride yatırmışlar?
Sadece bazı insanlar işini kaybetti diye 28 Şubat dönemini “postmodern darbe” olarak niteleyenlerin bunlara bakınca acaba demeleri gerekirdi?

* * *

Onlar diyemez ben diyeyim: Postmodern falan değil, basbayağı arkaik bir sivil darbe...
Sadece işlerini kaybettikleri için 28 Şubat’tan bitip tükenmek bilmeyen bir intikam ve garez rantı çıkaran insanlara bakıyorum...
Bir de 5 yıl yatıp da çıkan, tanıdığım şu insanlara...
Bütün kalbimle söylüyorum, hiçbirinde ne kin var, ne nefret...
Nedir bu öyleyse?
Kültür farkı mı?
Yetişme farkı mı?
Lütfen, ne bahane bulursanız bulun, sakın bana bunun “muhafazakârlık farkı” olduğunu söylemeyin.
Hiçbir gerçek Müslüman’ın vicdanı Silivri zindanlarında insanlara yapılan bu zulüm karşısında hiçbir şey yokmuş gibi duramaz.

İçişleri Bakanı’ndan açıklama

İÇİŞLERİ Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Fatih Dursun arayarak, “Bakanın polis balosuna 20 koruma ile gittiği” yolundaki haberin doğru olmadığını söyledi. Haberi 13 Nisan tarihinde bir gazetenin manşetinde okudum. O günden bu yana hiç ses çıkmayınca, üzerine yazdım. Bakanlık müşaviri, o gün gazeteye tekzip gönderdiklerini ama gazetenin bunu yayınlamadığını söyledi. Kendisine “Peki o korumalar kimdi?” diye sordum. TBMM Başkanı ve ABD Büyükelçisi de oradaymış. Onların korumaları olabilirmiş. Sorumun tam cevabını alamamakla birlikte, bakanlığın açıklamasını koyuyorum. Daha tatmin edici bilgiler verir, polis balosundaki 20 korumanın kimleri koruduğunu belirtirlerse o bilgileri de yayınlarım.

Yazarın Tüm Yazıları