GeriKanat ATKAYA Bir dahi ile tanıştım: Efe Çakarel
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir dahi ile tanıştım: Efe Çakarel

SİZE açık çek, beni kıskanabilirsiniz.<br><br>İstanbul’un yapışan ve gitmeyen/gidemeyen sıcağından 3 günlüğüne de olsa kaçmayı başardım.

Gri, soğuk, yağışlı bir kente sığındım.

Irak Kürt’ü taksi şoförü, aslen Süleymaniyeli olan ama 3 yıl yaşadığı İstanbul’u yere göğe sığdıramayan Behzad’a göre “gay kenti” olan Köln’deyim.

Belli ki kısa bir süre önce Almanya’nın bu güzide kentinde yapılan “Eşcinsel Olimpiyatları”na sinir olmuş.

Gecenin bir vakti Sony’nin Play Station cicilerini tanıttığı partiden otele dönerken Köln hakkında “homofobik” değerlendirmeler yapan Behzad, akıcı konuştuğu Türkçesiyle “Sen oyun oynamaya mı geldin Köln’e?” diyor.

“Evet” diyorum. “Oyunlar oynamaya geldim...”

Hakikaten durumum bu. Köln’de düzenlenen dev “Oyun Fuarı”nı, “gamescom”u yerinde inceleyeceğim.

Yılda 60-70 milyar dolarlık bir hacme ulaşan oyun sektöründeki heyecan verici gelişmelere, insanı şaşkına çeviren yeni teknolojilere şahitlik edecek binlerce kişi arasında eriyip gitmeyi planlıyorum.

* * *

Play Station’cılar yeni oyunları, on milyonlarca satan konsollarıyla kapı aralayacakları dünyaları tanıtıyorlar.

Little Big Planet, Gran Turismo gibi milyonlarca satmış oyunların yeni versiyonları dünya medyasına tanıtılırken “Mubi”den de bahsediliyor.

Çoğu “genç irisi” gibi benim de PS1’den PS3’e uzanan bir maceram var fakat bir uzmanı sayılmam. “Mubi” ilgimi çekiyor hemen.

Mubi bir oyun değil, “sanal bir sinematek”./images/100/0x0/55eb462cf018fbb8f8b69793

Klasikler, bağımsızlar ve “art house” yani sanat filmlerini barındıran bir platform.

Hali hazırda 1200 film var ve bu sayı giderek artıyor.

Dizüstü bilgisayarınızla dünyayı dolaşabileceğiniz müthiş bir film arşivi, bulunması zor bir Brezilya klasiğini evinizde seyretmenize imkan tanıyan bir sinemasever düşü.

Tanıtım toplantısının ardından sektörün parlak isimleriyle laflarken “Mubi şahane bir şeymiş. Türkiye’ye de gelme ihtimali var mı acaba?” diye soruyorum.

Aldığım cevap ve sonrasındaki gelişmeler şahane: “Mubi’yi bir Türk kurdu, Efe Çakarel” diyorlar.

“A-a! Ne harika” diyorum; “Ulaşabilir miyim, kimdir, necidir, nerede yaşar, elektronik posta adresi bulunabilir bir kimse midir?”

“Gelmiş olabilir aslında Köln’e, tam bir dâhi” diyorlar, “Ah bir bulsam” diyorum...

Şanslı bir gazeteciyim, Efe Çakarel yarım saat sonra karşımda duruyor.

Kalın çerçeveli gözlüğünün ardından cin gibi bakan, çok cana yakın, sempatik, güleryüzlü, konuşurken heyecanını ve enerjisini çevresine yayan genç bir adam.

* * *

“Aşırı, hatta had safhada memnun oldum. Kimsiniz?” diyorum, anlatmaya başlıyor müthiş başarı öyküsünü:

- İzmirliyim doğma büyüme. Üniversite için MIT’ye (Massachusetts Isntitue of Technology) gittim. MIT’de elektrik mühendisliği ve bigisayar okudum. Arkasından Goldman & Sachs’de Londra ve New York’ta yatırım bankacılığı yaptım, high-tech üzerine. Sonra Stanford’da işletme master’ı, arkasından Mubi’yi kurdum.

- Çok da gençsiniz.

- 34 yaşındayım o kadar da genç değilim yani. 3 sene önce kurduk şirketi. Çok seri bir şekilde büyüdü çünkü vizyon çok kuvvetli. Vizyon, dünyada şu ana kadar çekilmiş, yapılmış en iyi filmleri bir database’de (veri tabanı) toplamak ve farklı aygıtlarla dünya çapında, anında size sunmak. Bu play Station olsun, i-pad olsun, internet olsun, anında, istediğiniz zamanda sunmak.

* * *

Tanıtımda sayılan ülkeler arasında Türkiye yoktu. “Düşünmüyor musunuz Türkiye’yi? Günahımız ne?” diye soruyorum.

- Türkiye’de Mart ayında devrede olacağız. İlk etapta Play Station ve PC üzerinden başlatacağız ama arkasından i-pad aplikasyonumuz da aynı zamanlarda geliyor.

- Klasikler ve bağımsız filmler taşıyıcı ayak herhalde.

- İyi bir filmse, klasik, bağımsız, art-house (sanat filmi) bizde olur. Ama bazı bir takım büyük filmler de bu platformda olacak. Mesela Coen Kardeşler’in filmleri, Tarantino’nun filmleri. Ama mesela bir Sex & The City 2’yi hiçbir zaman görmeyeceksiniz bu platformda. Tamamen eğlence amaçlı filmler yerine daha çok seyircinin ulaşmakta zorluk çektiği filmlere odaklanıyoruz.

- Kimler karar veriyor filmlere?

- Çok çok önemli, film dünyasında saygın konumdaki seçicilerle çalışıyoruz. Mesela Avrupa filmleri bölümümüz Marie-Pierre Duhamel’in kontrolünde; Venedik Film Festivali seçim komitesinde. Venedik için seçen kadın -ki en önemli festivallerden biri- Mubi için de seçiyor. Latin Amerika bölümümüzü Peter B. Schumann seçiyor. Berlin Film Festivali’nin başındaki adam. Bu adamdan daha önemli bir adam yok dünyada Latin Amerika filmleri alanında. Seçtiğimiz filmlerde kaliteye çok önem veriyoruz./images/100/0x0/55eb462cf018fbb8f8b69795

* * *

İnternet üzerinde önce “The Auteurs” olarak nam salan, yüz binlerce kayıtlı kullanıcısı olan Mubi sadece film seyredilen bir araç değil.
Aynı zamanda bir sosyal paylaşım platformu.

İlk başlarda dertlerini anlatmak için zorluklar çekmişler ama işler Martin Scorsese gibi bir devin destek vermesinden sonra “çığırından çıkmış!”

“İlk başladığımız zaman çok yavaştı. Film dünyası çok muhafazakar bir dünya, internet üzerinde filmleri göstermek istemiyordu.
Zamanla ‘Bu konuya önem veren ve özen gösteren adamlarız’ noktasında ikna ettik. Sonra çok önemli şirketler, insanlar gelmeye başladı; Celluloid Dreams, Criterion Collection...”

Criterion Collection aynı zamanda Mubi’nin de yatırımcısı. Film meraklıları son derece pahalı DVD’lerine ulaşmak için dağları aşmayı göze alır ve bu şirket filmlerini Mubi’ye vermekle yetinmemiş, ortaklık da yapmış. Vaay!

“Arkasından Martin Scorsese geldi ve World Cinema Foundation’la ortak oldu bize. Scorsese gelince yavaş yavaş bütün sinema dünyası bizi tanımaya başladı. Tabii bu prestijle Sony bize yaklaştı.

Playstation’ı şu anda sadece bir oyun konsolu olarak değil bir eğlence platformu olarak konumluyorlar. Var olan gişe canavarı filmlerin yanında sanat filmlerine, bağımsızlara ve klasiklere yer açmak istediler. Bu alanda dünyadaki en önemli, en büyük platform biziz. Bugün Portekiz’den İspanya’ya Fransa’dan İngiltere’ye, Japonya’dan Amerika’ya Meksika’dan Arjantin’e dünyanın en önemli filmlerini bu ülkelerde biz topluyoruz. Böylece dünya çapında bir konsol imzaladık Sony’yle...”

- Sistem nasıl çalışıyor. Gidip yapımcılarla mı temas kuruyorsunuz?

- Tabii, teker teker. Kazancı yüzde elli elli paylaşıyoruz. Hem izle/öde, hem abonelik sistemimiz var. Mubi’ye üye olduğunuz anda bütün filmler elinizin altında oluyor. Şu anda mesela Fellini’nin 8 1/2’unu tak diye seyredebiliyorsunuz...

* * *

Efe Çakarel’i daha fazla esir almam mümkün olmuyor çünkü bu dâhiyle tanışmak için baskı kuran dünya medyası var sırtımda.

Daha geniş bir röportaj için sözünü ve kartını alıyorum.

Kaliforniya’da Palo Alto’da birkaç yakın arkadaşı ve hafif aile desteğiyle kurduğu Mubi, bugün Paris ve Londra’da da ofisleri bulunan “en popüler” sinema konu başlıkları, en paylaşılamayan şirketler arasında.

Aylık abone ücreti ABD’de 12.99 dolar, Avrupa’da 12.99 Euro, İngiltere’de 9.99 pound. Türkiye’ye çılgın bir rakamla “9.99 TL”ye girmek azminde.

Scorsese’nin üzerine titrediğini bildiğimiz Türk Sineması klasiği “Susuz Yaz”, bazı Yılmaz Güney filmleri listesinde. Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerin filmleri de yoldaymış.

Konuşmaya doyamıyorum ama vakti gerçekten kısıtlı Efe Çakarel’in; röportaj sözünü de koparmışım zaten, rahat bırakıyorum.

Bir dâhi ile, müthiş bir girişimciyle tanışmış olmanın mutluluğu ile ayrılıyorum partiden.

Şoför Behzad “İyi oyunlar var mı bari?” diye soruyor, “Sen filmleri gör bir de Behzad” diyorum otelin önünde inerken, “Şahane filmler var kardeşim, pek yakında!”
X

Gitar da gitarmış ha...

Rolling Stones’un gitaristi Keith Richards aynı zamanda dünyanın sayılı gitar koleksiyonlarından birine sahiptir.

3 binden fazla gitarı olduğu bilinen Keith Richards, bir koleksiyoncu refleksiyle “yeni hazinenin” peşinde koşmayı sürdürüyor.

Dün Instagram hesabında yeni keşfini gururla paylaşıyordu: 1955 model bir Les Paul TV...

Bu paylaşımı benim için daha eğlenceli hale getiren hikâye, Mazhar Alanson’un Keith Richards’a yazdığı cevaplar oldu.

“Bir eski tüfekten diğerine” tonundaki mesajlarda özetle şunları söylüyordu Mazhar Alanson:

“Biz Türkiye’den, sizin kadar eski bir topluluk olan MFÖ’yüz. Paris’te kayıt yaptığınız dönemden sizin Andy olarak çağırdığınız Türk arkadaşımızı hatırlayabilirsiniz. Onda size ait bir Martin gitar vardı, şimdi İstanbul’da Fuat’ın evinde... Çalmıyoruz, yalnızca seyrediyoruz ve ‘Bu Keith’in gitarı’ diyoruz...

İstanbul’a ailenizle geldiğiniz zaman kime sorsanız bizim nerede olduğumuzu söylerler. Özellikle Güney çok güzeldir...”

Yazının Devamını Oku

90 model magazin polemiği

Bir “Medyum Memiş-Keto” vakası veya bir Hülya Avşar’ın Ricky Martin’in poposunu çimdiklemesi tadında, 1990’ların dev magazin haberleri, polemikleri tadında gelişiyor Bülent Ersoy-Mustafa Keser kavgası...

Birlikte başladıkları televizyon programını apar-topar bitiren iki ismin arasındaki “hadise”, Mustafa Keser’in ağır bombardımanı sayesinde “görülmemesi/duyulmaması” imkânsız boyuta taşındı.

1990’larda görürdük böyle büyük ve sevgili ‘Şokopop’un analizine muhtaç haberleri. Kopan gümbürtüden suni gündem maddeleri köşelerine kaçışırdı bir “Hülya-Gülben” veya türevi çatışmalarda...

Mustafa Keser’in Ersoy’a yönelik “Diva değil, divan”, “Zaten ses kalmamış, rezalet bir okuyuş” gibi örneğine pek rastlanmayan ağırlıktaki konuşmasını izlerken magazin manasında bir 1990’lar nostaljisine tutulduğumu fark ettim.

Bu nostalji atağının tek tetikleyicisi kavganın “televolik” tonu değil elbette, taraflar zaten var olan şöhretlerini 1990’larda daha da büyütmüştü...

Bülent Ersoy ve Mustafa Keser arasındaki vaka, dün sabah ‘Müge ve Gülşen’le 2. Sayfa’ yayınından anladığım kadarıyla yargıya intikal edecek.

Umarım iki isim bir noktada uzlaşmayı başarır diyeceğim ama Müge ve Gülşen’e bakılırsa Bülent Ersoy, avukatlarıyla sabaha kadar toplantı yapmış bile...

Bülent Ersoy-Mustafa Keser

Yazının Devamını Oku

Koşun Beşiktaş’a sahaflara!

22 adet çeşitli tarz ve ebatta kitap/dergi ile döndüm eve. Tövbeli halim bu...

Birkaç ay önce kim bilir kaçıncı kez “Artık işime yaramayanlar, niye aldığımı hatırlayamadıklarım, okumayacaklarım ve asla okumayacaklarım” şeklinde ayırdığım kitap ve dergilerle vedalaşmıştım oysa.

Ama bu işlere meraklı olanlar bilir, çoğunlukla yeniden doldurmak için boşaltılır o raflar, dolaplar...

Hem almayacaksın da ne yapacaksın mesela şu güzelim Hey dergilerini?

1971 model, Hey’in ilk yılları... Kapaklarda Erkin Koray ve Yeraltı Dörtlüsü, Fikret Kızılok, Durul Gence, Şenay-Şerif Yüzbaşıoğlu var.



Yazının Devamını Oku

Mucizelere inanınız!

‘Bitti’ denilen anda gelen son salise golü Galatasaray’a derin bir nefes aldırdı.

Galatasaray zirveyle arasındaki puan farkını makul seviyede tutmak için Karadeniz seferinden 3 puan almak durumundaydı.

8 haftada 8 puan geriye düşmek hâlâ erken sayılan şu dönemde ‘büyük bir felaket’ olmasa da, umut verici de değil.

Umut demişken... Bir maçta umutlanan, iki maçta enseyi karartan Galatasaray taraftarı bu gel-git halinden yorgun düşmüş vaziyete gelmiştir herhalde.

Dün de maça 5’inci dakikada öne geçerek başlayarak yeşeren umutlar 20 dakika içinde 2-1 geriye düşmenin şokuyla yine soluverdi...

Galatasaray yine rotasyon, mecburi değişiklik derken hızını, etkinliğini ve bu sezon elinde beliren en güçlü silah konumundaki baskı özelliğini kaybetmiş bir halde buldu kendini sahada.

Geçen sezonla bu sezonun harmanlanmasından oluşan ‘hibrit’ kadronun ilk yarıda ortaya koyduğu oyun, hepsi başka dilde konuşan 11 oyuncunun sahneye çıktığı bir oyunu veya filmi seyretmeye benziyor.

İkinci yarıya değişikliklerle giren sarı kırmızılılar üst üste net pozisyonlar buldu (48’de Mostafa, 54 ve 60’ta Halil vb.) fakat 5’te bulup 25’te kaybettiği gol için 75’e kadar beklemesi gerekti.

Mostafa Mohamed’in golüyle yeniden maça tutunan, ligde hem puan hem moral olarak büyük anlam ifade edecek galibiyet golünü aramaya çıkan Galatasaray az kalsın beraberliği de kaybediyordu.

Yazının Devamını Oku

Cimbom umut tazeledi

Marsilya karşısındaki oyunuyla eleştiri bulutlarını araladı.

Galatasaray Avrupa macerasının ikinci grup maçında Marsilya karşısına krizi fırsata çevirmek umuduyla çıktı. Güven sağlamak, camiayı genç takım etrafında kenetlemek, moral kotarmak için ideal fakat zorlukları da ortada bir maçtı.

Ateşli tribünler önünde genç kadronun nasıl bir direnç göstereceği ile ilgili endişeleri sıfırlayarak başlangıç yaptı sarı kırmızılı takım...

Benzerini Lazio maçında gördüğümüz türden bir baskıyla girdi oyuna ve ilk dakikalarda aksiyon önceliğini kazanarak diş gösterdi.

Topa hâkim oldu, maçı tribün baskısını da kıracak bir tempoda tutmayı başardı, uzun süre rakibin organize şekilde üstüne gelmesine fırsat tanımadı.

‘NET ÖTESi’ POZiSYON

Marsilya’nın ‘A Planı’nı sekteye uğrattıktan sonra rakibin kalesini de zorlamaya çalıştı ancak sürekli net pozisyonların kıyısından dönmekle yetindi. İlk yarının uzatma bölümünün son anında Kerem’le yakalanan ancak gole dönüşmeyen ‘net ötesi’ pozisyon kaçan en büyük fırsattı.

Öte yandan, 35’inci dakikada Cengiz’in mükemmel şutunu Muslera’nın daha da mükemmel şekilde kurtarması ve Taylan’ın kendi kalesini tehdit eden kafa vuruşu dışında büyük bir tehlike veya bunaltıcı türden baskı yaşamadı...

SAKiNLiKLERiNi KORDULAR

Yazının Devamını Oku

Greta’yı yalnız sanmayacaktınız

“Ölmek istemiyorum ama çocukları ve hayvanları önemsemeyen bir dünyada da yaşamak istemiyorum...”

Bu karamsar cümle, sonuçları yeni açıklanan geniş çaplı anketin katılımcısı gençlerden birine ait...

İngiltere’deki Bath Üniversitesi’ne 5 diğer üniversitenin de katkı sağlamasıyla yapıldı araştırma ve İngiltere, Finlandiya, Fransa, ABD, Avustralya, Portekiz, Brezilya, Hindistan, Filipinler, Nijerya’dan 16-25 yaş arasında 10 bin kişi katıldı.

Gençlerin iklim krizi üzerinden “dünya meseleleriyle” ilgili düşünceleri ve gelecek projeksiyonları sorulduğunda ortaya çok haklı olarak karamsar bir tablo çıkıyor.

“Gençlerin yaklaşık yüzde 60’ı, iklim krizi nedeniyle çok endişelendiklerini veya aşırı derecede endişelendiklerini, yüzde 45’i iklimle ilgili hislerinin gündelik yaşamlarını etkilediğini, yüzde 75’i geleceğin korkutucu olduğunu, yüzde 83’ü insanlığın gezegeni umursamakta başarısız olduğunu, yüzde 65’i hükümetin gençleri yüzüstü bıraktığını belirtti. Bu konuda hükümetlere güvenilebileceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 31’de kaldı...”

Araştırma sonuçlarına göre gençlerin “üzüntü, korku, öfke, keder, utanç ve anksiyete” hisleriyle karşıladıkları bu durumu dünya liderlerinin, dev şirketlerin doğru okuyabildiklerini sanmıyorum.

Şu anda eski ezberlerle, “eski kitleleri” motive edebilecek söylemlerle, eski numaraları yeniymiş gibi yutturmak çabasıyla yeni neslin, Z Kuşağı’nın, Alfa’nın peşinde geziliyor fakat kül yutmayabilir bu kuşak bizlerin yuttuğu gibi, benden söylemesi.

Çevresel felaketin tetikleyicisi, doğal kaynakların baş sömürücüsü sektörlerin janjanlı ambalaj giydirilmiş ürünlerini reklam kuşaklarında

Yazının Devamını Oku

Efsaneler, kavgalar, müjdeler

Barbaros Tapan’ın parlak yıldızlarla yaptığı röportajların sıkı bir takipçisiyim.

Çoğunlukla Hollywood’un erişilmesi güç isimleriyle konuşan arkadaşımız, bu kez direkt ilgi alanıma giren bir isme, ‘Pink Floyd’un “efsane” davulcusu Nick Mason’a yöneltmişti sorularını.



Nick Mason’dan “tırnak içinde efsane” şeklinde bahsetmem boşuna değil, ilk kadrodan grupta kalan son isimdir kendisi.

Syd Barrett ve Richard Wright sizlere ömür, Roger Waters ayrılalı çok oldu, David Gilmour da kuruculardan değildir, sonra eklenmiştir.

Böyle bir önemi var

Yazının Devamını Oku

Aslan’a bu da yeter

Bu galibiyet G.Saray’da herkesin sakinleşmesi için bir ilaç gibi geldi.

Dün akşam saat 19.45 civarı, İstanbul Seyrantepe’de biriken negatif enerji, teknoloji harikası ölçü aletlerini çaresiz bırakacak seviyeye ulaşmıştı.

Ligde 32 yıldır benzeri görülmemiş sancılı bir başlangıç yapan Galatasaray, Göztepe karşısında geriye düşmüş, taraftarın homurtusu protestoya doğru evrilmeye başlamıştı. Bir tür güven oylaması niteliğine bürünen maçta yükselen homurtunun nedeni sadece alınan kötü sonuçlar değildi.

Taraftar arada umut dolu enstantaneler sunmuş takımın yeterince savaşmadığını, rakibinin bileğini bükecek güçten uzak olduğunu ve sürekli tekrarlanan, her maçta daha fecisi gelen hatalar konusunda gelişme göstermediğini düşünüyordu büyük ihtimalle.

HALİL’İN GOLÜ HAVAYI DEĞİŞTİRDİ

Luyindama’nın protestoları tetikleyen ve nihayetinde “koruma amaçlı” oyundan alınmasına neden olan hatasına gösterilen tepki, birikmiş ve ne yazık ki sürpriz olmayan türdendi.

İkinci yarıya bir başka hedef oyuncu Feghouli’yi de sahadan çekerek başlayan Galatasaray, daha büyük bir krizi önleyecek erken gole duacı olarak başladı maça.

Halil’in neredeyse metro istasyonundan vurduğu topun yine bir hata sonucu gole dönüşmesi gecenin havasını değiştirmeye yetti.

KARA BULUTLARI DAĞITTI

Yazının Devamını Oku

Kimya, simya derken

Galatasaray'da genç kadronun fizikselden çok mental müdahaleye ihtiyacı var.

Hikmet Karaman Galatasaray’ın geçen haftalarda yediği 6 gole vurgu yapıyordu maç öncesi röportajında ve ekliyordu: “Goller bulmak gerekiyor...” Zaafları belli olan rakibini gözüne kestirdiğini bu sözlerle ilan eden Karaman’ın takımı, hocasını haklı çıkartacaklarına dair ilk işareti 17’nci saniyede çaktı. 5 dakika dolmadan iki kere sallanan Galatasaray kalesini bir şekilde koruduktan sonra maçla ilgili söyleyebilecek sözleri olduğunu fark etti biraz olsun.

FİKİR ALABİLECEK SÜRE VARDI

Ancak uyumsuzluğu ayan beyan ortada olan bu kadronun güçlükle bulduğu hassas denge devre tamamlanmadan hemen önce yerle yeksân oldu. 39’uncu dakikada Mensah’ın akılcı pasını Thiam gole çevirirken Galatasaray defansı sebil hane maşrapası gibi dizilmiş seyrediyordu. Emrah Başsan’ın harikulade şutuyla gelen ikinci golde de yanında yöresinde kimsecikler yoktu; neredeyse düşünüp, taşınıp, aile büyüklerinin de fikrini alabileceği kadar bir süre buldu...

Fatih Hoca felaket netice veren formülünü ikinci devre başında yaptığı değişikliklerle daha da karmaşık hale getirirken, Yedlin’in ceza sahasında taksi arar gibi elini kaldırması penaltıya, dolayısıyla hezimetin perçinlenmesine yol açtı: 3-0...

FUTBOL BÖYLE ÇALIŞIYOR

Bir takımın ‘kimyasal problemleri’ bu kadar sorgulanır hale gelince, formüllerde, teşhiste, tedavide bu kadar zincirleme kaza yaşanınca haliyle Fatih Terim eleştiriliyor, ‘kimyager’in hatalarına odaklanılıyor.

‘İnsafsız maç trafiği’ ortak problem ancak futbol makinesi 2021’de böyle çalışıyor. Kadro sızlanmalarının, sakatlık raporlarının bir bahane olarak ağırlığı yok; kaldı ki Kayserispor’da da benzer sıkıntılar yaşanıyor, diğer bütün takımlar da da...

Yazının Devamını Oku

Sonu malum: Bang bang!

2020’de, bir kısmını sokağa çıkma yasaklarıyla, kısıtlamalarla, karantinayla geçirdiğimiz bir yılda bile Türkiye kendi “silahlı şiddet rekoru”nu geliştirmeyi başardı!

Şiddet ve bireysel silahlanma karşıtı mücadele yürüten Umut Vakfı’nın basına yansıyan haberlerden hareketle hazırladığı rapora göre, 2020’de 3 bin 682 silahlı şiddet olayı yaşandı.

Pandemi koşulları bile 2019’daki olay sayısını 59 farkla geçmesine engel olamadı yani...



2040 can alındı bu saldırılarda ve olayların yüzde 85’inde ateşli silah kullanıldı...

Son 5-6 yılda, silahlı şiddette yüzde 60’ın üzerinde artış yaşandığını ortaya koyuyor istatistikler: Tepeden tırnağa

Yazının Devamını Oku

Özlenen kükreme

Uzun süredir bu kadar iyi bir Galatasaray görmemiştik.

Avrupa futbol cangılında aslan kükremesi duymayalı çok oldu; Galatasaray’ın son sezonlardaki karnesi ortada...

Bir zamanlar kral olduğu arenada dün akşam yeniden belirirken karşısında çetin ceviz tabir edilen türden bir takip olarak Lazio vardı. Maçın ilk bölümünde Lazio’nun tehditkâr bir tavırla oyuna hükmetme isteğini, Galatasaray’ın da dinamizmle karşılık vermeye çalışmasını izledik.

Deneyimli Lazio karşısına henüz uyum problemleriyle uğraşan genç kadrosuyla çıkan Galatasaray zaman zaman sendelese de maça tutundu, topa sahip olan rakibi kendi zorlandığı kadar zorlayan taraf oldu.

Dakikalar ilerledikçe biriken özgüven Galatasaraylı oyuncuları hem bireysel hem de kolektif olarak yukarı çekti. Morutan’ın direği neredeyse kıracak şutu gibi aksiyonlar tribündeki taraftarı da ateşledi.

BİTİRİCİLİK KONUSUNDA EKSİKTİ

Kerem, Halil, Cicaldau, Morutan gibi isimlerle gol üretebileceği alanlara yaklaşmakta problem yaşamadı fakat bitiricilik konusunda, son hamlede eksik kaldı hep.

Maçın ikinci yarısında Galatasaray ısındıkça açılan bir görüntü çizerken, daha kolay bulacağını düşündüğü gol için sabırsızlanan Lazio daha fazla risk almaya başladı.

İki takımın da bol bol top kaybı yaşadığı ritmi yüksek maçta bir hata golü ihtimali büyük görünüyordu ancak gol çok daha büyük bir hata sonucunda geldi.

Yazının Devamını Oku

Gidiyorum bütün like’lar yüreğimde

Popüler müziğin günümüzdeki mühim yıldızlarından Lana Del Rey, siyah beyaz bir video ile sosyal medya hesaplarını kapatacağını duyurdu önceki gün...

“İşimde gücümdeyim, biraz mahremiyet ve şeffaflık istiyorum hayatımda” yollu mesaj eşliğinde milyonlarca takipçisine veda eden Lana Del Rey “Albümlerimde, şiirlerimde buluşuruz; rüyalarda kavuşuruz” diyerek giden ilk “meşhur” değildi.

Sosyal medya uygulamaları kadar eski bir tarihi var “Çekip gidiyorum sanal âlemden, insanı yılan gibi sokan bu âlemden” tavrının.

Kimi negatif enerji yüklü mesaj bulutlarını, takipçi yorumlarını, zorbalığı bahane edip ayrıldı, kimi “Sosyal medya detoksu canlarım, gidiyorum ve uzun süre dönmeyi düşünmüyorum” diyerek “sıkıldım” kartını masaya sürdü, kalkıp gitti.

Çoğu da fazla uzağa gidemedi zaten...

Justin Bieber’dan Kanye West’e, Rihanna’dan Cedi Osman’a pek çok tanınmış isim belli bir süre sonra yeniden hesaplarını aktive ettiler.


Yazının Devamını Oku

‘Takımyıldız’ hayali güzel ama...

G.Saray, zaafları çok olan bir ekip taraftarlar sabretmek zorunda.

Sezonun ilk ‘büyük maçı’ iki takım açısından da hem gücünü test etmek hem de sezonun kalan kısmıyla ilgili yüksek sesli bir mesaj vererek avantaj için fırsattı.

Sakatlıklar ve milli takım yolculuğu yorgunlarının iki takımda da oluşturduğu hasarlar vardı, yeni transferler vesaire derken kadrolar tam oturmamıştı belki fakat büyük maç büyük maçtır...

Galatasaray rakibine baskı kurarak başlamayı ve rakibin ilk hamle ezberini belli ölçüde bozmayı hedefledi ve bunda bir şekilde başarılı oldu. Dakikalar ilerledikçe esnemeye başlayan bu baskıya karşı Trabzonspor tam hücum hafızasını toparlarken Galatasaray iki darbe indirdi.

UYANIK VE GARANTiCi

Emre Kılınç ilk golünde savunmanın bireysel hatasını uyanıklığı ve takipçiliğiyle değerlendirirken, ikinci golde de doğru pozisyonda Halil’in çıkardığı topla buluştuğunda doğru ve garanti vuruşu yaptı.

Takımın saha içinde sallandığını ve tribünlerin gerildiğini gören Abdullah Avcı iki değişiklikle takımını harmanladı, skorun devre bitmeden 1-2’ye gelişiyle de bu hamlesinden bir kazanç elde etmiş oldu.

Galatasaray da ikinci yarıya iki değişikle başladı fakat ‘dur bakalım ne olacak’ tarzı bir anlayıştan ötesini gösteremedi.

Oyunu ve rakibi soğutmak konusunda beklendiği üzere çok başarılı olamadı ve Babel ile kaçırdığı pozisyonu takiben beraberlik golünü kalesinde gördü sarı kırmızılılar.

Yazının Devamını Oku

Hortlak görmüşe döndük, sağ ol Milli Takım

Kafa vuruşu ile açılmış perde, sonra bir sol kroşe, bir sol daha... Sonra iki sağ vuruş ve finalde yine bir kafa... Arada rakibin darbelerinden etkilendiği için iki vuruş da karambolden gelmiş...

Toplam 8 vuruşluk bu performans bir savunma sanatları üstadına veya bir aksiyon filmi yıldızına değil, İngiltere Milli Takımı’na ait.

Yıl 1984, Kasım’ın 14’ü...

Dünya Kupası bileti için Türkiye ile İngiltere İnönü Stadı’nda karşılaşıyor.

Bizde Teknik Direktör Candan Turhan sahaya Rıdvan Dilmen, İlyas Tüfekçi, Erdal Keser, Müjdat Yetkiner, Cem Pamiroğlu, Raşit Çetiner gibi bir kadro sürüyor. Kalede hayatının kalan kısmını bu maçın gölgesinde yaşamak durumunda kalan Yaşar Duran var...

Sonuç meşhur 8-0’ların birincisi; arada bir de 1985’teki 5-0 vardır...

İkinci 8-0’lık İngiltere mağlubiyeti 1987’de gelmişti. İlk şoku bizzat sahada yaşamış olanlardan yalnızca Erdal Keser vardı sahada fakat “yeni 11” de 8-0’ı bu kez Wembley’de soğuk duş şeklinde yaşamıştı.

TAM ARAMIZ DÜZELMİŞKEN

Yazının Devamını Oku

Spor kalmadı futbol verelim

Anlı şanlı haber kanalımızın spor bülteni kimi kesinleşmiş, kimi bildirim veya duyum aşamasında transfer haberleriyle başladı geçtiğimiz cuma günü...

Galatasaray kimi satmış, Fenerbahçe kimi almış, Beşiktaş kimi “kiralama yoluna gitmiş” tarzı haberlerin ardından nihayet dördüncü sırada A Milli Kadın Voleybol Takımı’nın o gün Sırbistan’la oynayacağı maça yer verildi.

Herkesin sabırsızlıkla beklediği maçı dördüncü sıraya atmak ancak ezbere yayıncılıkla, toplumun ilgisini ölçememekle filan ölçülebilir bir yaklaşım.

Aynı gün üst üste ikinci kez Olimpiyat Şampiyonu olan Goalball Kadın Milli Takımı’n bu başarısını çoğu kimse öğrenemedi bile...

Goalball’da bir dünya yıldızına, hatta bu sporun 1 numaralı oyuncusuna sahip olmamız bile pek ilginç gelmemiş olacak ki; neredeyse fısıltı yoluyla yayılabildi bu harika haber.

Sevda Altunoluk, “goalball” dünyası için futbolda Messi kim ise veya basketbolda LeBron James kim ise işte o kişi oluyor.


Yazının Devamını Oku

Gündeste rehberliğinde yaşamak

1980’LERİN ortalarını geçtiğimiz bir zamanda, çok problemli ve mütemadiyen buhranlı memleketin çok problemli ve mütemadiyen buhranlı bir ergeniyken tanımıştım Ferhan Şensoy’u...

‘Varsayalım İsmail’ sayesinde çat pat konuşur hale geldiğimiz “Ferhanca”yı, bulduğum bütün kitaplarını okuyarak, oyunlarını kaçırmayarak ilerletmeyi çalıştığım dönemdi...

Sahnede ilk kez İçimden Tramvay Geçen Şarkı’da izlemiştim “Ferhan Abi”yi; muhteşem Hümeyra ile birlikte...

Oyun çıkışı Küçük Sahne’nin daracık merdivenlerden Atlas Pasajı’na, oradan İstiklal Caddesi’ne karışırken “hippi çantam”ın içinde o gün aldığım “Gündeste” kitabı da bulunuyordu ustanın...

Gündeste’yle, o manzum günlükle hiç kopmayan bağım o gün itibarıyla başlamış oldu...

Kopmayan bağ demişken... 10 küsur sene önce, eşe, dosta, sevdiğim kişilere hediye etmekten çok hoşlandığım Gündeste bulunması çok zor kitaplar arasına girdi.

İlk baskısı 1986’da yapılan, sonra yanılmıyorsam 1990’da ikinci kez yayınlanan kitabın yeni baskılarını yapmıyordu kendince bir nedenden Ferhan Abi.

GAZETEDEN ÇIK MEKTUP

Yazının Devamını Oku

Çok pozisyon çok stres

Bu kadar çok gol fırsatı harcanmasını akılla, şansla, bahtla açıklayamayız.

Rakip öncelikle kendisini iyi tanıyan, iki maçtaki manzaraya bakınca rakibini de tanıma zahmeti gösteren o meşhur “düşük bütçeli Kuzey Avrupa belalısı” kontenjanından. Derli toplu oynayan Randers karşısında ilk maçta savunma zaafının faturasını yenilgiyle ödeyen Galatasaray, rövanşa oyunu rakip sahada oynayacağını net şekilde belli ederek başladı.

Evinde taraftarının desteğini de arkasına alarak baskıyı artıran sarı kırmızılar kuşatma sırasında gelişen karşı atağa yenik düştü yine...

TOZ ŞEKER GiBi DAĞILDI

Hışımla rakibin üstüne yürürken ilk maçta olduğu gibi gardını kolayca düşürdü, savunması her unsuruyla toz şeker gibi dağıldı ve golü kalesinde gördü.

Galatasaray takımı golün ardından yeniden toparlanmak, moral toplayan rakibi yeniden baskı altına almak konusunda yoğun çaba gösterdiyse de net pozisyonlarda bile başarı sağlayamadı.

Maçın ikinci yarısına vites artırarak, yıldırıcı boyutta bir baskıyla giren Galatasaray karşılığını da çabucak aldı.

Patrick Van Aanholt’un şık ve düzgün vuruşu takımı kamçıladı, atak sıklıkları Diagne’nin bir dakika içinde iki çok net pozisyonu heba edeceği düzeye kadar ulaştı.

G.SARAY’IN iKiNCi GOLÜNÜ BARIŞ ALPER’E YAZMALI

Yazının Devamını Oku

Centilmen rock ikonuna veda

Müzik dünyası, Rolling Stones’un davulcusu Charlie Watts’ı kaybetmenin üzüntüsünü ve şaşkınlığını yaşıyor.

80 yaşında, yaklaşık 15-16 yıl önce ağır bir hastalığı savuşturmuş rock’n roll yıldızının ölüm haberinin “şaşkınlık yaratması” beklenmeyebilir elbette fakat bu isim Charlie Watts olunca iş biraz değişiyor.

Mick Jagger ve Keith Richards’ın ardından “Stones”un en eski elemanı olan Watts, 1962’de “Bir yıl içinde patlar nasıl olsa bu grup” diyerek katıldığı macerada neredeyse 60 yılı devirdi ve bir konser bile kaçırmadı.

Çok iyi bir davulcuydu. İstanbul’daki Ali Sami Yen konserlerinde ve 2013 yazında Londra’da canlı olarak izlediğimde o sakin, mimiksiz, neredeyse cansız gibi duran adamın müthiş performanslarına bizzat şahitlik etmişliğim de vardı.

Çocukluk yıllarından itibaren koyu bir caz tutkunu olan, Rolling Stones’a biraz tepeden bakarak ve ayak sürüyerek giren Watts hakiki manada orijinal bir karakterdi.

Mick Jagger ve Keith Richards’ın “hızlı”, skandallarla dolu, çılgın bir parti şeklinde gelişen hayatlarıyla hiç ilgisi olmadı.

1964’te daha grup üne kavuşmadan tanıştığı aşkı Shirley Ann Shepherd ile evlendi ve grup arkadaşlarının aksine, hatta rock’n roll dünyasının neredeyse tamamının aksine ölene kadar eşi ve kız ve tek torunuyla mutlu bir hayat sürdü.

Ailesinden uzak kalmayı sevmediği için turnelerden nefret eden, kendi kurduğu caz gruplarıyla yaptığı çalışmalarda huzur bulan

Yazının Devamını Oku

Kriz ortamında başarı sayılır

İlk yarıda oyununu rakibe dikte ettiren Galatasaray, ikinci devrede kaderciydi...

Sezona kendi kendine kriz yaratarak başlayan Galatasaray, Avrupa macerasında kritik öneme sahip Randers maçına travmalarını da sırtına yükleyerek gitti. Sahaya genç, 6 yerli oyuncu barındıran bir kadroyla çıkan Galatasaray, kâğıt üzerinde oyunun ofansif tarafına abanacağını işaret eden bir 11 seçmişti.

Karşılaşmanın ilk yarısında hücumda zaman zaman başarılı formüller üreten sarı kırmızılılar işin savunma kısmına gelince çuvallayacağına dair çok güçlü sinyaller verdi.

Yaşadığı travmadan motivasyon üretmeyi bilen Kerem Aktürkoğlu takımını öne geçiren golü atarken, sezona çok kötü başlangıç yapmaktan kaynaklı travmasıyla uğraşan Muslera da özüne dönerek kalesini savunabildiği kadar savundu.

KOLAY DAĞILAN SAVUNMA

Muslera’nın gücü, kritik bölgelerde top kaybettiğinde B Planı olmayan, sürekli zor durumda kalan, savruk ve kolay dağılan savunmayı sırtlamaya 54 dakika yetebildi.

İlk yarıda oyununu rakibe dikte ettirdiğine şahitlik ettiğimiz Galatasaray, ikinci yarıda ‘daha kaderci’ bir hale büründü, hücum organizasyonlarını tesadüflere bıraktı, özetle etkili olamadı. Maçın son bölümünde deneyimli isimleri sahaya süren Galatasaray rakip sahada daha fazla varlık gösterse de bu ‘kamp sürecinin’ çok verimli olduğunu söylemek mümkün değil!

ÖNCE SAVUNMADAN BAŞLANMALI

Yeni şekillenen, gençlik aşısını tutturmaya çalışan bir takımın bu aşamada tıkır tıkır oynamasını beklemek elbette hayalcilik olur; zamana ihtiyaç var. Yine de işe ‘çalışır’ bir savunma sistemi, ortak savunma mantığı ve refleksi geliştirmekten başlamak gerektiğini söylemek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Satılık can olur mu?

Karaca, kızıl geyik, ceylan, yabandomuzu, yabankeçisi...

Bu güzelim canlıları öldürmek, eğer bir ödeme yaparsanız serbest... Hatta belirlenen ücreti ödeyenin yanına adam verip öldüreceği masumu bulmasına ve katletmesine yönelik servisimiz de mevcut.

“Biz” diyorum, kim bu biz? Biz, yani Türkiye’miz!

2019-2020 sezonunda 6 bin 944 karacanın, geyiğin, ceylanın, domuzun, keçinin canlarını 11 milyon 312 bin TL karşılığında satmışız.

Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün verilerine dayanarak bir haber hazırlamış Birgün’den İsmail Arı...

“Av Turizmi” diyerek “göz yumulur” türden bir hava verilen kanlı faaliyeti hızlandırarak sürdürüyoruz; maşallah bize...

2016-2017 sezonunda 1.317 canlının katli için onay verilirken, bu sayı 2018-2019’a geldiğimizde 4 bin 255’e, geçen sezon da 7 bine ulaşmış işte...

Eh yani, geliri de canını sattığımız güzelim hayvan sayısına bağlı olarak artıyor tabii... 4 kat fazla cana kıyılınca 4 kat fazla para geliyor...

Yazının Devamını Oku