GeriYılmaz COŞKUN Bir çığlık bir çığ
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir çığlık bir çığ

İZMİR günlerdir neyi konuşuyor?

Olaylı derbi, tribünde yangın, taraftara cop, karekodlu küfür, kırılan koltuklar, temsilci raporu, kulüplere ceza, vs, vs...
Ne ilginçtir, medya olarak biz de hem bu tablodan yakınıyoruz, hem de borazancılığını yapıp, rezilliğe çanak tutuyoruz.
Oysa konuşulacak, tartışılacak, yazılacak o kadar çok şey var ki...
Örneğin, Altay Başkanı Ömer Hızlıok’un TFF genel kurulundaki konuşması.
Spor etiğinden başlayıp futbolun marka değerine uzanan, TFF’nin basiretsizliğinden girip şikenin somut ipuçlarından çıkan müthiş bir tirad.
Son bölümdeki yumuşama ve bir kaç küçük geri adım olmasa, “Sokrates’in Savunması” gibi klasiklerin arasına koyabileceğiniz gerçek bir futbol manifestosu...

Ya Denizlispor Başkanı Yurdal Duman’ın, Elazığ yenilgisinin faturasını gariban hakeme kesmeye çalışan futbolcularına ve teknik kadroya verdiği ahlak dersine ne demeli?
Takım yenilmiş, iki futbolcu kırmızı kart görmüş, teknik direktör sahadan atılmış; yani tam hakeme giydirilecek ortam.
“Eyyy kara gömlekli adam...” diye gir lafa, taraftar ayaklanıp TFF’yi basmazsa ben de hiçbir şey bilmiyorum. 10-0 kazansan böyle prim yapamazsın. Ama ne diyor Duman?
“Yenilgiye değil, olaylara üzüldüm. Ortalığı germenin, hakeme tepki göstermenin ne anlamı var? Gol attık da vermedi mi? Bence iyi maç yönetti.”
Dedik ya ahlak dersi...

Akhisar Belediyespor Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu’nu da unutmamak lazım. Şampiyonluk mücadelesi veren takımı, lig sonuncusuyla sahasında berabere kalmış, tribünler suçlu, ilahlar kurban arıyor.
Veeeee elinde şahane bir malzeme var.
En iyi futbolcunu oyundan atan, çaldığı ya da çalmadığı düdüklerle taraftarı öfkeden kudurtan bir hakem.
Sakatlanma ayaklarıyla sürenin yarısını çalıp, ‘dan-dun’la futbolu katleden bir rakip.
Maça en önemli rakiplerinden birinin bölgesinden hakem atayan bir MHK.
Bundan iyisi, Şam’da kayısı.
Gir basın toplantısına, koy hedef tahtasına hakemi, rakibi, MHK’yi; sonra saydır Allah saydır.
Yemin ederim galip gelmiş gibi omuzlarda terkedersin stadı...
Ama ne diyor Hamzaoğlu:
“Ben hakemden memnunum. Biz neleri yapmadık, asıl sorun burada. Kürşat’ın hareketi kırmızı karttı. Rakibin vakit geçirmek istemesi de gayet doğal. Hakemlerin Karadenizli olduğu konusuna girmek dahi çok yanlış. Biz kafamızdaki düşünceleri olumluya çeviremezsek, bu böyle sürer gider.”
Hamza Hamzaoğlu değil, Hazreti Hamza sanki...

Özetlersek, etrafımızı çepeçevre saran zihni fukara, aklı ukala dümbükler korosundan farklı şeyler söyleyenler de var bu alemde.
Biliyorum, “Bir Ömer, bir Yurdal, bir Hamza’yla düzelir mi bu işler?” diyeceksiniz. Haklısınız ama unutmayalım.
Bir çığlık, bir çığ meydana getirir...

 

 

X

Hangi mucize

GÜNLERDİR sabırla izliyorum; eline kalemi alan “Akhisar mucizesi” diye başlıyor döktürmeye.
Yok efendim kasaba takımıymış, bütçesi üç kuruşmuş, stadı avuç içi kadarmış, hocası gençmiş, futbolcusu yaşlıymış, taraftarı uzunmuş, yöneticisi kısaymış, mış mış da mış mış...
Beyler, bırakın bu hikayeleri.
Ortada mucize falan yok.
İşin özeti şu:
Bir avuç insan kafa kafaya verdi.
Planını, programını yaptı.
Parasını pulunu denkleştirdi.
Aslanlar gibi bir takım kurdu.
Takır takır şampiyon oldu.
Bu kadar basit.
Attıkları tek bir gol, kazandıkları tek bir puan, galip geldikleri tek bir maç bile tesadüf değil.
Alın teri, göz nuru.
Haaaa, illa da yazmak istiyorsanız:
Şampiyonluk 100. yılında 15 milyon TL harcayıp averajla ligde kalmayı başaran (!) Karşıyaka’yı.
İki sezonda beş takım kuracak kadar futbolcu transfer edip, küme düşmediği için sevinen Göztepe’yi.
Süper Lig piyangosundan gelen 35 milyon TL’yi futbolcu simsarlarına kaptırıp, 10 milyon TL borçla kös kös 1. Lig’e dönen Bucaspor’u.
İsmen ikinci, resmen üçüncü ligde değil şampiyon, beşinci bile olamayı beceremeyen Altay’ı.
Senelerdir, “Küçük olsun, benim olsun” diyen üç-beş yöneticinin elinde oyuncak haline gelen Altınordu’yu.
Amatör kümede sürünmekten kurtulamayan, dahası bundan da şikayet etmeyen İzmirspor’u.
Bu sezon önce “PİK” yapıp, ardından “KÜT” diye çakılarak futbol tarihine geçen Manisaspor’u.
Uzak ara şampiyon olacak kadrosuyla haftalarca kümede kalma mücadelesi veren Denizlispor’u yazın. .
Bence asıl mucize bunlar...
Yazının Devamını Oku

Boş işler

HER geçen gün biraz daha soğuyor, kendimi biraz daha uzaklaşmış buluyorum futbol denen bu “ayak oyunu”ndan.

Nereye baksanız bir kokuşmuşluk.
Neye el atsanız bir çürümüşlük.
Tepeden tırnağa çamura batmış bir yapı.
Kuralsızlık kural, sistemsizlik sistem olmuş.
“Futbolun adaleti” orta malı. Kim tutarsa öpüyor...

Rüşvet verip delege ayarlamak futbolda.
Maç satmak futbolda.

Yazının Devamını Oku

Tecrübe

“Puan olarak başarılı görünsek de, oyunsal açıdan geleceği kötü gördük. Yönetim olarak sorumluluk aldık, elimizi taşın altına koyduk...”

Altay Başkanı Ömer Hızlıok’un, Teknik Direktör Mehmet Altıparmak’ı görevden aldıktan sonra yaptığı bu açıklama, Türk futbolunda yöneticilik anlayışının değişmekte olduğunun önemli bir göstergesiydi.
Üç haftada 7 puan kaybettiği bir dönemde sahip çıktığı antrenörü kazanılan iki maçın ardından, “Kötü futbol oynatıyor” diye kapının önüne koyan Hızlıok, başarıyı salt puanla ölçen klasik yönetici profilinin ötesinde bir tavır sergiledi.
Daha önemlisi, taraftar kadar, yöneticinin de kaliteli futbol beklentisi içinde olduğunu ortaya koyup, gelecek teknik adama büyük bir sorumluluk yükledi.
Bu kararı pek çok boyutuyla tartışabiliriz.
Ancak hiçbir tartışma, futbolumuzda kulüpçülük parametrelerinin değişmesi gerektiğini ve Hızlıok’un yaptığı açıklamalarla bu tartışmaya ışık tuttuğu gerçeğini değiştirmez.
İşteeee, tam bunları söylemeye hazırlanırken...
Aynı Ömer Hızlıok’un yeni teknik adam seçiminde sergilediği tavır, tokat gibi patladı suratımızda.

Yazının Devamını Oku

Eşkıya ve Hızlıok

YAVUZ Turgul’un başyapıtı Eşkıya’nın insanı savuran, darmadağın eden sahnelerinden biridir.

35 yılını zindanlarda geçiren Baran (Şener Şen), hapisten çıkınca geçmişin izini sürer, kendisini jandarmaya ihbar edip altınlarına el koyan, dahası büyük aşkı Keje’yi (Şermin Hürmeriç) ailesinden satın alan en yakın arkadaşı Berfo’nun (Kamran Usluer) karşısına dikilir:
- Bana niye ihanet ettin Berfo?
2004’te kaybettiğimiz Usluer, Berfo’nun cevabını, Türk sinema tarihinin en müthiş oyunculuk performanslarından biriyle verir (özetle):
“Sen yapabilir miydin benim yaptığımı ha? Arkadaşının altınlarını çalabilir miydin? O altınlarla arkadaşının sevdiği kadını satın alabilir miydin? Arkadaşını ölüme gönderebilir miydin? Ama ben yaptım. Şimdi söyle bana. Hangimizin aşkı Keje’ye daha büyük ha? Hangimiz Keje için bu kadar günaha girmeyi göze alabildi? Bu aşk için ben cehennemde yanmaya hazırım. Ya sen?”
Ömer Hızlıok’un zaferiyle sonuçlanan Altay kongresi, nedense bu sahneyi çağrıştırdı bende.
Yanlış anlaşılmasın; Ahmet Taşpınar’ı imza toplayarak seçime sürükleyen Hızlıok’un kulüp sevgisiyle yoğrulmuş başkanlık sevdası ile Berfo’nun ihanetle kirlenmiş aşkı arasında bir benzerlik kurma çabasında asla değilim.
Yalnızca o koltuk için harcadığı enerjiyi, inanılmaz hırsı ve bitmeyen tutkuyu anlatmaya çalıştım.

Yazının Devamını Oku

Çare başkanlar koalisyonu

ALTAY camiasının merakla beklediği bugünkü “Divan Kurulu-Yönetim Kurulu randevusu” ilki gibi “havan”la “su”yun buluşmasından öteye gitmeyecekse... “Meraklısı değilim” dediği koltuğa dört elle sarılan Ahmet Taşpınar, kongreyi zaman aşımına uğratmak için yine topu taca atacaksa...
Dost meclislerinde yağıp gürleyenler, “Aman ihale bana kalmasın” diye yan çizecekse...
Benim bir önerim var!
Bu sadece bir öneri değil, aynı zamanda bir samimiyet testi...
* * *
Süleyman Seba’yı hatırlamayan yoktur; Beşiktaş’ın efsane futbolcusu ve efsane başkanı. Seba’yı tanıyanlar, onun nasıl başkanlık yaptığını da bilirler. 1984 yılında kulüp sancılı bir dönemden geçerken camianın mali ve idari açıdan güçlü isimlerinden oluşan bir yönetim kuruldu, “mühür” de “Muhteşem Süleyman”a, yani emekli MİT İstanbul Bölge Müdürü Süleyman Seba’ya verildi.
Başkanlık koltuğunda oturduğu 16 yıl boyunca Türk futbolunda gücün, otoritenin ve en önemlisi saygınlığın simgesi haline gelen Seba’nın döneminde Beşiktaş en parlak günlerini yaşadı. Süleyman Seba 2000 yılında görevi bırakırken, geride 5 lig, 4 Türkiye şampiyonluğu ile 4 Cumhurbaşkanlığı, 2 Başbakanlık ve 6 TSYD Kupası’ndan oluşan dev bir hazine bıraktı.
* * *
Şimdi de daha yakın bir tarihe gidelim ve önceki sezon Bank Asya 1. Lig’de parasız-pulsuz şampiyon olan Bucaspor’dan da bir örnek aktaralım.
Buca’yı 2. Lig’den Süper Lig’e taşıyan süreçte kulübe gönül vermiş pek çok eski başkanın apoletlerini sökerek, kendilerinden çok daha az kıdemli, çok daha genç, çok daha az tanınmış isimlerin emrinde gerçek bir nefer gibi çalıştığı, sanıyorum hafzılardan silinmemiştir...
O insanlar, başarının sadece parayla pulla değil, kulüp sevgisiyle, renk aşkıyla ve en önemlisi özveriyle elde edebileceğini cümle aleme göstererek Bucaspor tarihde kendilerine 24 ayar altından birer sayfa açtılar.
* * *
İşte bu iki örnekten hareketle...
Altay’ı hem kalbi hem de beyniyle seven, kulüp aşkı koltuk aşkından önce gelen, apoletsiz üniforma giymekten gocunmayan, egolarına teslim olmayan ve en önemlisi, 97 yıllık çınarın uçurumun kıyısına geldiğini görebilen herkesi Beşiktaş-Buca modeli bir yönetimde buluşmaya çağırıyorum...
Hanri Benazus’tan Hayri Yorgancıoğlu’na, Erdinç Altınyeleklioğlu’ndan Nafiz Zorlu’ya, Mehmet Erdoğan’dan Niyazi Konuşmaz’a, Melih Tandoğan’dan Sabri Sevenoğlu’na, Ahmet Ertem’den Erdoğan Tözge’ye, Ahmet Taşpınar’dan Tuğrul Koparan’a kadar o koltukta oturmuş herkesi...
Ve dahi Kemal Zorlu’yu...
Ellerini değil, bedenlerini taşın altına koymaya davet ediyorum.
Kurun bir yönetim; kıdemliler danışman, gençler icracı olsun. Yetmezse camiadan takviye alın... Yeter ki el ele, omuz omuza, sırt sırta verin. Böyle bir yönetim değil Altay’ı, İzmir’i uçurur.
* * *
Unuttum sanmayın, bir de Süleyman Seba lazım bu yönetime...
“Mustafa Denizli” diyenleri duyar gibiyim.
Ama gerçekçi davranmakta fayda var.
Benim favorim Hanri Benazus.
Efsane Başkan Benazus önderliğinde bir başkanlar yönetimi.
Düşüncesi bile insanı heyecanlandırıyor...
Olur mu peki?
Altay’ı ne kadar sevdiklerine bağlı.
Dedim ya, bu bir samimiyet testi...
Yazının Devamını Oku

Nefsi müdafaa...

MEŞREBİMİZDE düşene vurmak yoktur.
Zalimden değil, mazlumdan yana olmak, baba mirasımızdır.
Kin gütmeyiz, çetele tutmayız, hesap kesmeyiz.
Yanlış yapmaz mıyız? Ooooo, alasını yaparız.
Ama kastımız olmaz kimseye...
Hal böyle iken, kardeş saydığımız, dost bildiğimiz insanlar, kalemin ucunu azıcık sivrilttik diye, “İçindeki kini yazıya dökenler... Gerçekleri bilmiyormuş gibi yorum yapanlar” cümlesiyle başlarsa söze...
Elmalarla armutları ayırmadan; işini namusuyla yapan bilumum gazeteci tayfasıyla, küfür edip tesis basan güruhu aynı kefeye koyarsa...

Yazının Devamını Oku

Şifre skandalı (!)

MALUMUNUZ, kamuoyu günlerdir YGS’de yaşanan şifre skandalı ile çalkalanıyor.
Eğitim dünyası, öğrenciler, veliler ayakta.
Savcılık mavcılık da işin içine girmiş vaziyette.
Ortalık böyle toz duman olur da, biz boş durur muyuz?
İşte size bir vatandaşlık (!) hizmeti.
Altay Kulübü’ne üyelik başvurusunda bulunan adaylar için hazırlanan soru kitapçığını çaktırmadan siz değerli okurlarımıza sızdırıyoruz.
Soruları görüp de, “Hani bunun cevap anahtarı?” diyen olursa, yeminle kafasını gözünü yararım ona göre.

Yazının Devamını Oku

Ah Truman ahh!

BU tür mevzulara mal bulmuş Mağribi gibi atlamayı sevmem ama mesleki refleks bazen prensiplerin önüne geçiyor...
Malumunuz; yeşil sahalarla vedalaştıktan sonra “esame listesi”nden silinen adını, “100 ünlü Türk büyüğü” listesine yazdıran “futbol uleması” Hakan Şükür’ün ricasını kırmayıp, geçende TRT’de, “1’e 1 Futbol”a konuk olan Başbakan Erdoğan, büyükçe bir çam devirdi.
Sohbet sırasında söz statlardan açıldığında, “İzmir’in Süper Lig’de bir tane takımı yok” diyen Erdoğan, Bucaspor’u bir kalemde sildi attı.
Tabii “Gavur” takımı hop oturup hop kalktı.
Ancak Başkan Şeref Üstündağ uyanık adam; hiç topa girmedi. “Valla programı seyretmedim” deyip sıyırdı.
Basın Sözcüsü Timur Yaykıran’ın tepkisi de, “Ebelek, gübelek”ten öteye gitmedi: “Talihsiz bir olay... Dili sürçmüştür... Kem... Küm...”
İşin ilginç yanı, Yaykıran haklı.

Yazının Devamını Oku

Keskin Kılıç

BİR yandan İzmir’den Mardin’e uzanan barış köprüleri inşa edip Türkiye’ye, hatta dünyaya örnek olacaksın; diğer taraftan, iki günde bir “İstemezük” diye kazan kaldırıp, yeniçeri ağalığına soyunacaksın...

Sabah kalkıp “temiz tribün” parolasıyla taraftar manifestosu hazırlayıp statlarda çığır açacaksın; akşam olduğunda skor tabelasına bakıp kelle avcılığı yapacaksın...
“Bu ne yaman çelişki” diyerek “Taraftarın açmazları”  başlıklı yazılar attırmak, ya da bu ilginç değişkenlik üzerinden uzun tartışmalar yapmak mümkün.
Fakat nedense beni olayın bu boyutundan öte, internet sitelerinde çarmıha gerilen Teknik Direktör Kemal Kılıç’ın tavrı cezbetti.
Kabul etmek gerekir ki, Kılıç son dönemlerin en başarılı değilse de, en formda teknik adamlarından biri.
Ama benim kalemim değil...
Statlarda sigara yasağının başladığı dönemlerde kulübede sigara tellendirip, yardımcılarına kül tablası muamelesi yaptığı gün sildim defterden.
Şimdi var mı bilmiyorum, ama bir dönem kulaktan kulağa yayılan uğur-uğursuzluk takıntılarını da antipatik buldum hep.

Yazının Devamını Oku

Nerede bu devlet?

LAFI eğip bükmeden...<br><br>Önüne arkasına yaldızlı, yıldızlı sıfatlar eklemeden... Bu kentte yaşayan, yasalara bağlı, uygar olma çabasındaki sade bir vatandaş kimliğimle...
İzmir Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz’a bir soru sormak istiyorum:
* * *
Sayın Yılmaz;
Sessiz, sakin, sıradan bir günde; şehrin en kalabalık caddelerinden birinde, eşinizle el ele dolaşırken...
Ara sokaklardan birinden çıkıp, en galiz, en aşağılık, en iğrenç küfürlerle yürüyüşe geçen 15-20 kişilik bir taraftar grubunun ortasında kalırsanız ne yaparsınız?
* * *
Eminim ilk anda bu rezil koroyu susturacak bir polis ekibi var mı diye çevrenize bakar; göremeyince de öfke, utanç ve çaresizlik içinde en yakın sokağa sapıp oradan uzaklaşırsınız.
Ben de öyle yaptım.
Yaptım yapmasına da alı al, moru mor evime giderken, Kıbrıs Şehitleri Caddesi gibi İzmir’in en hareketli noktalarından birinde, ağızlarından salyalar akan 15-20 holiganın böylesine pervasızca davranabilmesini...
Kentin göbeğinde terör estirip, insanları taciz edebilmesini...
Bu ülkenin yasalarını, bu toplumun ahlak kurallarını hiçe saymasını...
Üstelik (esnafın ifadesine göre) bu çirkin oyunun her maç öncesi sahnelenmesini içime sindiremedim.
* * *
Elbette, ar damarı çatlamış bu güruhu terbiye etme görevini yalnızca polise yükleyemeyiz.
Ancaaaak; bu kitlesel taciz, nüfusu 4 milyona dayanan bir kentin en işlek caddelerinden birinde yaşanıyorsa...
Anlık bir olay olmaktan çıkıp, yol boyunca devam eden bir gösteriye dönüşüyorsa...
İnsanlar çaresizce olaya müdahalede edebilecek bir “güç” arıyorsa...
Ortada bir sorun var demektir.
* * *
Kimseye akıl vermek, işini öğretmek; hele hele güvenlik gibi çok kritik bir konuda ahkam kesmek haddim değil.
Yine de hak aramak için sokağa inen işçinin, memurun, emeklinin, öğrencinin anasından emdiği sütün burnundan getirildiği bir ülkede, futbol fanatiklerinin anlaşılmaz bir hoşgörüyle, sokağı böylesine terörize etmesini kabullenemiyorum.
Hayatımın hiçbir döneminde polis devletini savunmadım.
Ama üç-beş baldırı çıplak, şehrin göbeğinde, karımın gözlerinin içine baka baka ana-avrat küfür ediyorsa, işte o zaman isyan ederim:
Nerede bu devlet?
Nerede bu polis?
NOT: Eminim bu terbiye yoksunlarının hangi takımın taraftarı olduğunu merak edenler olmuştur.
Fark eder mi?
Yazının Devamını Oku

Yenilsen de yensen de

SÖZÜN bittiği yerdeyiz...

Bir şehrin kaderi, sarı-lacivert formalarıyla sahaya çıkacak 11 delikanlının ayaklarında artık. Sevince ve kedere dair ne varsa, onların kramponlarında şekillenecek bugün. Önceleri bir semtin tutkusuyken, sonrasında koca bir kentin umudu oldu bu çocuklar. Demem o ki, omuzlarındaki yük çok ağır. Ben bütün kalbimle inanıyorum başaracaklarına. Ama ya tersi olursa? Olsun... Unutmayın, bir ihtimal daha var. Ayrıca boşuna mı bağırıyoruz tribünlerden, “Yenilsen de yensen de”
diye...

Yazının Devamını Oku

Yadigâr

BAKMAYIN genç gösterdiğine. Cumhuriyetle yaşıttır. 1923’ün sonlarında kurulduğunda ismi Altınay,renkleri turuncu-siyahtı.
1930’da Sakarya ile birleştikten sonra İzmirspor adını aldı. Renkleri mavi-beyaz oldu. 9 Eylül’de İzmir’e ilk giren süvari alayının komutanı Fahrettin Altay Paşa, “Yunan bayrağının renkleri” diye veto edince lacivert-beyaza dönüştü.
1937’de Göztepe ile Doğanspor
tabelası altında bir araya geldi. Evlilik yürümedi. Bir süre Ateşspor adıyla sahalarda boy gösterdikten sonra aslına rücu etti.
21 Şubat 1959’da Beykoz’la Türkiye  1. Ligi’nin ilk resmi maçını oynadı.
11. dakikada Beykoz kalecisi Sıtkı’yı da çalımlayıp topu ağlara gönderen Özcan Altuğ,Türkiye 1. Ligi’nin ilk resmi golünü attı.
Karşılaşmayı 2-1 kazanarak Türkiye
1. Ligi’nin ilk resmi galibiyetini elde etti.
‘İlk’lerin takımıdır yani.
Kimler yetişmedi ki o ocaktan. Yazmaya kalksak, sayfalar almaz. Ama biri var ki, of of offf...
Metin Oktay.
Damlacık ve Yün Mensucat’ta parladı, İzmirspor’da vitrine çıktı. 19’unda İstanbul’a gitti. Galatasaray deyince Metin, Metin deyince Galatasaray geldi hep akıllara. Ama İzmirspor’un adı geçtiğinde burnunun direği sızlar, göz pınarlarına yaş yürürdü rahmetlinin.
Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Şimdilerde Süper Lig dediğimiz
1. Lig’in demirbaşları arasındaydı önceleri. Sonra 2. Lig’in kıdemlisi oldu, derken 3. Lig’e sürüklendi.
Artık amatör kümenin eşiğinde; gitti gidecek.
180 dakikası kaldı yalnızca.
Kendi kaderini belirleme hakkı bile yok.
Kurtuluşu, rakibinin kaybedeceği puanlara bağlı.
İşi zor ama imkansız değil.
Biraz moral, biraz destek yetecek belki.
Haftalardır Bucaspor’u, Altay’ı, Karşıyaka’yı konuşurken, İzmir’in adını taşıyan tek kulübü unuttuk.
Bugün Buca Stadı’nda saat 15.30’da Ispartaspor ile oynayacak.
Hangi takımı tuttuğunuz önemli değil. Koşun tribüne,“Şimşek”diye bağırın.
Unutmayın.
Cumhuriyetin yadigârı bize bu kulüp.
Yazının Devamını Oku

Sessiz, sitemsiz

MEHMET Atilla Özcan... Bildiğiniz Atilla Özcan.
Akhisar mucizesini yaratan adam.
Bakmayın fotoğraflarda gülen yüzüne; eskiden huysuzun önde gideniydi.
Çalıştığı kulüplerde, “Uğursuzluk getirir” diye gazetecilere takım fotoğrafı bile çektirmezdi.
Ama tam bir futbol emekçisidir.
Otuz yıla dayanan meslek yaşamında Manisa’dan Burhaniye’ye, Uşak’tan Salihli’ye, Soma’dan Altınordu’ya kadar çalıştırmadığı takım, gezmediği ilçe, tozunu yutmadığı saha kalmadı Ege’de.
Doğruyu söylemek gerekirse, 2006-2007 sezonunda Akhisar’a geldiğinde kimse ondan böyle bir performans beklemiyordu.
İlk işi “huysuzluğu” bırakıp, “dervişliğe” soyunmak oldu.
“Azıcık aşım, ağrısız başım” deyip, sadece futbola odaklandı.
3. Lig’de düşme potasından aldığı takımı, dört sezonda Bank Asya 1. Ligi’ne taşıdı.
Bu başarının temelleri atılırken Salih Hızlı’nın, Ömer İşçi’nin, Hüseyin Eryüksel’in ve diğer Akhisarlıların taşıdığı harcı gözardı edemeyiz.
Ama onun hakkı ödenmez.
Bizler, senelerdir karavana atmaktan bıkmayan Altay’a, Karşıyaka’ya, Göztepe’ye gazete sütunlarında methiyeler düzerken.
Yani, eskimiş ayları kırpıp, yıldız yaratmaya çalışırken.
O sadece işini yaptı.
Sessiz, sitemsiz.
Sahtelerine bakarken, gerçek yıldızları göremedik.
Affet bizi hocam.
Schiller’in dediği gibi:
Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır.
Yazının Devamını Oku

1964 - 2010

YIL 1964...

Altay’ın Büyük Altay olduğu seneler.
Ligde rakiplerini hallaç pamuğu gibi atan siyah-beyazlı ekip, Türkiye Kupası’nda da fırtına gibi esmektedir.
Önce Ülküspor’u, ardından Gençlerbirliğini silkeler. Çeyrek finalde Beykoz’u eledikten sonra yarı finalde Beşiktaş’ı devirip, adını finale yazdırır.
Finaldeki rakibi Galatasaray’dır.
21 Haziran’da Alsancak Stadı’nda oynanan ilk maç 0-0 biter.
Hesap 28 Haziran’daki rövanşa kalır.
O sezon ligde Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın çok gerisinde kalan Galatasaray, kupayı müzesine götürmeye kararlıdır.

Yazının Devamını Oku

Yaman çelişki

İTİRAF etmek gerekirse, Fuat Yaman’ı pek sevmem. Aslında sevmem lafı da tam yerine oturmuyor...
Çünkü, “Sevmem” deyince işin içine öfke, nefret gibi ilkel kavramlar da karışıyor ki asla böyle tavrım yok.
Belki, “Fuat Yaman’dan pek haz etmem” sözü daha doğru olabilir.
Muhtemelen bunda, Dardanelspor’u çalıştırdığı dönemde aramızda geçen tatsız bir olayın yanı sıra, iyi bir teknik adam olmadığı yolundaki (ön) yargımın etkisi vardır.
Haaa, benim sevip sevmemem Yaman’ın çok mu umrunda?
Hiç sanmıyorum. Ayrıca olmamalı da.
O işini yapar, ben işimi yaparım; aynı geminin farklı güvertelerinde ekmeğimizi kazanar gideriz.
Bugüne dek olduğu gibi...
Altay son haftalarda tepetakla gidiyor ya.
Bu girizgahın ardından, her kelimesinden kan damlayan bir “idam yaftası” okumayı bekleyenler avuçlarını yalasınlar.
Eğer gelinen noktada ille bir yazısı yazılacaksa, bu bir “Fuat Yaman güzellemesi” olmalı.
Evet, koskoca Altay kulübü meteliğe kurşun atarken, bir gün olsun ağzından para lafı çıkmayan...
Takımdan gönderdiği futbolcular yüzünden recme uğrarken, onları korumak adına ağzına kilit vuran...
“Ben buraya geldiğimde Altaylı değildim ama şimdi benim diyen Altaylı ile sevgi kriterine göre tartışırım” diyebilen...
Elbette en önemlisi, 16 yaşındaki Okay’a, 18 yaşındaki Oğulcan’a, Metin’e, Atakan’a, 19 yaşındaki Abdülkadir’e formayı gözü kapalı teslim etme cesaretini gösteren bir adama ancak güzelleme yazılır..
Sakın kimse kalkıp, “Sakat çoktu, adam kalmamıştı, ondan gençlere sarıldı” demesin.
Sezon başında kadro planlaması yapılırken yönetim ve teknik heyet, 18’lik, 19’luk, 20’lik bu çocuklara güvenerek yola çıktı.
Ve bu cesur hamleler neticesinde 20 yaşındaki Musa Çağıranlara Mehmet Saklara, 21 yaşındaki Buraklara, İsalara, 23 yaşındaki Alplere, Cenk Ahmetlere, Musa Sinanlara bile, “yaşlı oyuncu” gözüyle bakar olduk.
Kendi çocukları kuru ekmeğe talim ederken, Beşiktaş’ın Mehmet Sedef’ine, Can Erdem’ine trilyonlar döken, bu hatasının bedelini “transfer yasaklısı” damgasını yiyerek ödeyen Altay, yetiştirici kulüp olduğunu yeniden hatırladı.
İşte bu yüzden, 2 puan kaçtı diye tribünde sahaya sırtını dönenler mi, yoksa 16 yaşındaki çocukları sırtında taşıyan Fuat Yaman mı daha Altaylı derseniz, ben Fuat Yaman derim...
Ve ne ilginçitir, yine bu yüzden sevmeye başladım Yaman’ı...
Yazının Devamını Oku

Fıkra gibi

Altay transfer yapamıyor.

Neden?
Geçen sezon Feyyaz Uçar’ın Beşiktaş’tan getirdiği Can Erdem ve Mehmet Sedef, paralarını alamayınca kulübü Federasyon’a şikayet ettikleri için.
Altaylılar diş biliyordur şimdi Feyyaz’a.
Yok, geçen hafta kulübe teknik danışman yaptılar.
¡ ¡ ¡
KSK’nin da transfer yasağı var.
O niye?

Yazının Devamını Oku

Hepimiz Levent’iz

EĞER ben, ben olsaydım; Tarık Almış Tesisleri'nin önünde, sırtından hançerlendiğin gün haykırırdım, ’’Hepimiz Levent'iz’’ diye. Ama çıkmadı sesim nedense.

Şairin dediği gibi, ’’Lal oldu dillerim de söyleyemedim.’’

Yüreğimde yanan isyan ateşi, beyin kıvrımlarının arasında söndü gitti.

Çünkü ne ben eski bendim, ne sen eski sen.

* * *

Elbette benim suskunluğum sana yapılanın büyük bir haksızlık olduğu gerçeğini değiştirmez.

Manisaspor yönetimi, daha doğrusu Başkan Kenan Yaralı, Sinan Engin'in tezgahına gelip seni harcamakla çok büyük bir ayıba imza attı.

Öyle ya da böyle, bu takımı şampiyon yapan, Sezer'i, Nizamettin'i, Ufuk'u vitrine taşıyan, Yiğit İncedemir'e, Yiğit Gökoğlan'a sahip çıkan, Erman'ı, Tufan'ı, Güven'i yeniden parlatan bir teknik adama böyle bir davranış reva görülmemeliydi.

Ama görüldü. Hem de ikinci defa.

Dört sezon önce de selefin Mustafa Denizli'nin çıkaramadığı takımı, çok daha mütevazı bütçelerle Süper Lig'e taşımış; sekiz hafta sonra da kapının önüne konmuştun.

Bu kez sekiz haftayı bile çok gördüler sana.

* * *

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Televizyonda izliyoruz, gazetelerde okuyoruz; falanca okulun müdürü filanca yere atandı diye millet kıyametleri koparıyor.

Ya da ne bileyim X köyünün imamı, Y köyüne gönderildi diye cemaat ayaklanıp, müftülüğü basıyor.

Ama Manisaspor'u 7 yılda 3 kere şampiyon yapan Levent Eriş arkadan vuruluyor, bir iki cılız ses dışında kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Taraftar, futbolcu, yönetici, personel, meslek odaları, medya hatta kendi meslek örgütü sahiplenmiyor.

Bir Allah'ın kulu çıkıp, ’’Hepimiz Levent'iz’’ diye bağırmıyor.

Neden?

* * *

İşte bu sorunun yanıtını sen vermelisin eski dostum, sen.

İnsan zaman zaman durup soluklanmalı, bir duvarın dibine çöküp hayatın muhasebesini yapmalı.

Yanlışlarını, eksiklerini, hatalarını ortaya döküp günah çıkarmalı.

Yaşananlar böyle bir hesaplaşma için fırsat olabilir.

Her şey üstüne üstüne geliyorsa, bilki sen ters gidiyorsundur.

Unutma bu sözü...
Yazının Devamını Oku

Duvar yıkıldı

MUSTAFA Necati Uğural. Eski Bayındırlık ve İskan Bakanı. Altay Spor Kulübü'nün ilk başkanı... Hüseyin Vasıf Çınar. Eski Milli Eğitim Bakanı. Altay Spor Kulübü'nün ikinci başkanı...

Baha Esat Tekand. Eski Sanayi Bakanı. Altay Spor Kulübü'nün üçüncü başkanı.

Niyazi Konuşmaz. Eski futbolcu menajeri. Altay Spor Kulübü'nün 70. başkanı.

Bu ilginç sıralamayı yaparken amacım ne menajerlik kurumunu küçümsemek, ne de Niyazi Konuşmaz'ı incitmek. Yalnızca 95 yılda Türk futbolunda yönetici profilinin nereden nereye geldiğini anlatabilmek için verdim bu örnekleri.

Ayrıca Niyazi Konuşmaz, menajerliği döneminde, ’’futbolcu simsarı’’ olarak tanıdığımız pek çok hokkabazın aksine işini son derece düzgün yapan, ilkeli, prensipli bir isim olarak hafızalarda iz bırakmıştır. Bugün de kamp ve maç organizasyonları ile taşımacılık sektöründe dev bütçelerle çalışan ciddi bir işadamıdır.

Ancak asıl önemlisi; Niyazi Konuşmaz, Esin Özgener'in vefatıyla kapanan bir dönemin ardından, Divan Kurulu'nun muhalefetine rağmen Altay Kulübü'ne başkan seçilen ilk isimdir.

Evet, Rıdvan Burteçin ve Mazhar Zorlu'dan sonra Esin Özgener'in de aramızdan ayrılmasıyla Altay'da yıllarca tartışılan, ’’İcazet dönemi’’ sona erdi.

Geçmişte, camia dışından (hatta içinden) birinin, bu ailelerden onay almadan değil başkan, yönetici olması bile söz konusu değildi.

Tuğrul Koparan ve Burhan Bıçakçıoğlu örneğinde olduğu gibi bir iki kez esnese de, kural hiç bozulmadı.

Bu yapıyı, ’’Kulübün dışa açılmasını engelliyor. Yeni isimlerin önünü tıkıyor. Kurumsal demokrasiyi hiçe sayıyor’’ diye eleştirenler de oldu.

’’Altay'a koruma kalkanı sağlıyor. Kulübü bozacak zararlı virüslerin bünyeye girmesini önlüyor’’ diye savunanlar da.

Ama son genel kurul da gösterdi ki bu duvar artık yok.

Ve doğal yollardan yıkılan bu duvarın kalıntısı olarak görev yapan Yüksek Divan Kurulu'nun da hükmi şahsiyeti sona erdi.

Bugün gelinen noktada Altay camiasının önünde iki yol var.

Ya icazet döneminin sona erdiğini kabul ederek, ’’Yaşasın özgürlük’’ nidalarıyla tehlikeli denizlere yelken açmak.

Ya da içindeki gereksiz taşları ayıklayıp, yeni ve güçlü bir duvar örerek ’’tutucu bir geleneği’’ devam ettirmek.

Seçim sizin...
Yazının Devamını Oku

Futboldan neden nefret edilir?

OTUZ yıldır ekmeğini spor yazarak kazanan birinin futboldan nefret etme noktasına gelmesi, anlaşılabilir bir ruh hali olmasa gerek. Ama oluyor...

Sokaklarda, statlarda, televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında gördüklerim, okuduklarım yüzünden nefret ediyorum artık futboldan.

Düşünün; biri 18, diğeri 23 yaşında iki genç, maça giden taraftarların minibüsten attığı bira şişelerinden kaçmaya çalışırken motosikletle kamyonun altına giriyor, biri ölüyor, diğeri hastanede yaşam savaşı veriyor.

Aklı, mantığı, vicdanı olan herkese soruyorum; Dünyanın hangi ülkesinde insanların yaşam hakları böylesine acımasızca, böylesine insafsızca, böylesine vahşice ellerinden alınır?

Hangi çağdaş memlekette spor karşılaşmalarına elde bira şişesi, cepte hap, zulada ’’emanet’’le gidilir?

21 yıllık yaşamı eli pompalı bir caninin namlusunda noktalanan Karşıyaka sevdalısı Özgür Soylu'nun arkadaşlarına soruyorum; Her maçta, ’’Özgür ölmedi, kalbimizde yaşıyor’’ diye haykıranlar, ondan üç yaş küçük Ramazan'a nasıl kıyar?

Bu soruların yanıtı olmaz.

Dahası, enerjisini bu sorular ve bu sorunlarla tüketen bir kent adam olmaz.

Gördük işte; ’’El ele Süper Lig'e’’ masallarıyla gittiğimiz Ankara'dan yine kös kös döndük köyümüze.

Atalar boşuna dememişler, ’’Alma mazlumun ahını’’ diye.

Ama bu söz Altay'a daha çok yakışıyor.

Sen Kayseri Erciyes maçına yedeklerle çıkıp Sakarya'nın ipini çekeceksin, sonra ’’İlahi adalet’’ten söz edeceksin.

Yemezler. İnsanın ayağına böyle dolanır.

2002-2003'te Süper Lig'den düştüklerinde kahroldum. Bir hafta ağzımı bıçak açmadı.

Bu defa üzüldüm dersem yalan olur.

2003'te Bursa maçında 7 as futbolcusunu tatile gönderip Altay'ı yakan Gençlerbirliği ile Gökhan'ı, Merter'i, Şehmus'u, Burak'ı nadasa yatırıp Sakarya'yı bitiren Altay arasında ne fark var?

Ben göremiyorum.

Haaaa, bu işlere çanak tutan sistemin, önceki sezon Antalya dayanışmasıyla Altay'ın Süper Lig yolunu tıkayan Sakarya'nın suçu yok mu diyeceksiniz.

Olabilir. Ama sui misal, emsal olmaz.

Ve bilirim ki, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.

NOT: İnternet sitelerinde göbek atan Göztepelilere de, ’’Başında zebani beklemeyen cehennem kazanı’’ fıkrasını okumalarını öneriyorum.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları