GeriAyşe ARMAN Bir annenin, insanın kanını donduran çaresizliği Siz söyleyin… Aysel K, küçük kızını cinsel istismardan nasıl korusun?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir annenin, insanın kanını donduran çaresizliği Siz söyleyin… Aysel K, küçük kızını cinsel istismardan nasıl korusun?

Nefret edeceksiniz…<br><br>Lanet edeceksiniz…

Okumak istemeyeceksiniz…
Tiksineceksiniz, mideniz bulanacak…
Hatta, belki de bir noktadan sonra, bu röportajın devamını getiremeyeceksiniz...
Ama hayır!
Öyle yapmayın, zorlayın kendinizi!
Aysel K’ye kulak verin, acısını yüreğinizde hissedin.
Onun, kızı C.İ’nin ve bu ülkede binlerce cinsel istismara uğrayan çocuğun acısını…
Çocuk cinsel istismarında, dünyada ikincisiyiz!
Yuh olsun bize!
Bu rezilliği yapabilen adamlar, babalar, amcalar, kardeşler, abiler, dayılar -samimi hissimdir- cehennemi boylasın!
Ama yaşadıkları sürece, önce cezalarını çeksinler, cezaevine mi girecekler girsinler ve oradan hiç çıkmasınlar…
Parmakla gösterilsinler, alınlarına yazılsın, “Bu adam, küçük bir kıza bunu bunu yaptı. Onun ruhunda onarılmaz yaralar açtı! Bu küçük kız büyüdü, hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramadı, bir erkeğe güvenemedi, anne olamadı. Hepsi, bu insan müsveddesi yüzünden!”

KİM DEMİŞ BABALAR YAPMAZ!

Bir annenin, insanın kanını donduran çaresizliği Siz söyleyin… Aysel K, küçük kızını cinsel istismardan nasıl korusun

Ve lütfen, toplum olarak, “Babalar yapmaz!” algımız değişsin.
Çünkü bal gibi yapıyor bazı babalar.
Bu fiili sevmiyorum, ama ‘kıyıyorlar’ kızlarına.
Hayatlarını mahvediyorlar.
Aysel K’nın kızı C.İ, iki buçuk yaşında uğruyor cinsel tacize.
Abisi ve öz babası tarafından.
Baba, varlıklı bir adam.
Eli, kolu uzun.
Milyon dolarları çok, korkusu yok.
Dava sürdüğü ve gizlilik kararı olduğu için ismini veremiyorum ama isterdim, Aysel de konuştuğum annenin gerçek ismi değil…
Ama olay, yüzde 100 gerçek.
Öğrendiğim pek çok ayrıntıyı da buraya yazamadım, yazılacak gibi değildi, gazeteyi elinizden atardınız, o kadar feci, insanlık dışı ayrıntılardı…
Ama “Bütün bunlar oldu da, bu adam ne ceza aldı?” derseniz…
Şimdilik hiçbir şey!
Bu röportajda bahsi geçen küçük kızın, cinsel istismara uğradığına dair tam 11 rapor var. Hem de Çapa’dan, Cerrahpaşa’dan Adli Tıp ana bilim dallarından…
Dahası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden koruma kararı var…
Konunun uzmanlarından ve C.İ’ye rapor verenlerden biri gelecek hafta, bu sayfalarda konuğum olacak…
O röportajı da dehşetle okuyacağınıza eminim.

BÖĞÜRE BÖĞÜRE AĞLADI

Aysel K. bütün röportaj boyunca böğüre böğüre ağladı.
İnanılmaz içim acıdı.
Sadece ona değil, onu çaresiz bırakan sisteme de…
Resmen isyan ettim!
Okuyun, siz de edeceksiniz.
Şimdi de adalet aradığı hukuk sistemi, onu suça teşvik ediyor. Asla kızını o babaya vermeyeceğini söylüyor. Vermiyor diye bu sistem, onu suçlu da ilan eder.
Günün birinde tutuklarlar da...
Ama söyleyin…
Böyle bir durumdaki hangi anne, bile bile çocuğunu verir?
Huzurlarınızdan ayrılmadan…
Tabii ki ben de şüpheciyim, Aysel K.’yı dinledikten sonra şeytanın avukatı görevini üstlendim, ‘karşı taraf’ın iddia ettiği gibi, “Ya bütün bunları, zengin kocadan para sızdırmak için yapıyorsa? Ya küçük kız vasıtasıyla iftira atıyorsa, ya küçük kızın ağzına laflar veriyorsa…” diye düşündüm.
Bir annenin, insanın kanını donduran çaresizliği Siz söyleyin… Aysel K, küçük kızını cinsel istismardan nasıl korusun

Ve İ. Ü. Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Profesör Dr. Şevki Sözen’le konuştum.
Zerre kadar şüphem kalmadı.
Sizin de olmasın…
Gelecek haftayı bekleyin…

Adınız?
- Aysel K.
Sizin başınıza gelen nedir?
- (Ağlıyor) Çok korkunç şeyler yaşadım, yaşıyorum. Tek çarem, olan biteni, sizin aracılığınızla kamuoyuyla paylaşmak. Fakat dava devam ettiği ve gizlilik kararı olduğu için ismimi veremiyorum…

2.5 YAŞINDAYKEN

Anlatın lütfen…
- 2 buçuk yaşındaki kızım, üvey abisi tarafından cinsel istismara uğradı. Biz, olay sadece abisiyle sınırlı zannederken, öz babasının da işin içinde olduğu ortaya çıktı. Baba, çok varlıklı ve güçlü. Herkesi etkileyebilecek kadar güçlü. Tonla dava açtık, nafile! Çapa ve Cerrahpaşa’dan tam 11 tane, “Cinsel istismara uğramıştır ve geri dönüşü olmayan travma yaşamıştır” raporu almamıza rağmen, mahkeme görmezden geliyor. Hakimler, “kızlık zarı bozulmadı” diye, ortada delil olmadığını düşünüyorlar. Üniversite hastanelerinin adli tıp uzmanlarına, cinsel istismar konusunda uzman olan koca koca profesörlere itimat etmiyorlar. Oysa kızıma yapılanlar, tecavüzden bin beter! Raporu veren adli tıp profesörlerinden biri, mahkemeye gelip iki buçuk saat anlattı, vız geldi, tırıs gitti. Bu ülkede genel anlayış, “Küçük kızlar, flört etmeyi ve cinsel oyunları sever” yönünde. Dört senedir hukuk savaşımız sürüyor. Kızımın mahkemeye gelip ona yapılanları anlatmasını istiyorlar. Uzmanlar, bunun daha da korkunç bir travma yaratacağını söylüyor. Böyle bir şeye izin veremem. Kızımın yaşadığı acıları size anlatamam. Babasının ve abisinin adını taşıyan insanların isimlerini bile duyduğunda travmaya giriyor. Yürürken sürekli arkasına bakıyor. Sabahlara kadar kabuslar görüyor. “Bizi öldürecekler” diyor. Evinin dışında tuvalete gidemiyor, kimsenin kendisine dokunmasına izin vermiyor. Kızım böyle belalı sorunlarla başa çıkmak zorunda ve henüz 6 yaşında. Elimizde AİHM’den, cinsel istismar riskinden koruma kararı var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye için verdiği ilk cinsel istismar riskinden koruma kararı. Buna rağmen, Ağır Ceza, “2 buçuk yaşındaki bir çocuk, cinsel istismarı algılayamaz, ayrıca şikayet geç yapıldı” diyerek, babayı beraat ettiriyor ve mahkemeler, babayla görüşmesinin devam etmesini uygun buluyor. Cinsel istismarı yapan kişiyle! Perişan vaziyetteyim. Kızımı, onun hayatını kaydıran, onun ruhunu öldüren, o adama teslim etmek istemiyorum. Onu, babasından korumak istiyorum. Fakat ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyorum...

GÜYA AİLEYDİK

Hikayenizi baştan dinleyelim. Eski eşinizle ne zaman tanıştınız?
- 2002’de.
Kaç yaşındaydınız?
- 39. Evlenip, ayrılmıştım. İlk evliliğimden bir oğlum vardı. Bir daha da evlenmeye niyetim yoktu…
Neden?
- Çünkü erkeklere güvenim kalmamıştı. İlk evliliğim güya aşk evliliğiydi ama aldatıldım.
Peki sonra n’oldu da, yeniden evlenmeye karar verdiniz?
- Yakın bir komşumuz aracılık etti, “Y.Z diye bir bey var. İlk evliliğinden iki çocuğu var. Kızı 20, oğlu 5 yaşında. Onlara annelik yapacak birini arıyor. Evlenmek istiyor. Biz seni düşündük. Ne dersin?” dedi. Olurdu, olmazdı derken, internet üzerinden yazışmaya başladık…
Mantık birlikteliği yani
- Tamamen. Zaten 39 yaşından sonra âşık olacak halim yoktu. “Maddi durumu da iyi” dediler, “Namaz da kılıyor…” Benim de manevi inançlarım kuvvetli. “Hem eş olurum hem de evlatlarına bakarım” diye düşündüm. Hayat beni hırpalamıştı, yorulmuştum, artık güvenli sularda yüzmek istiyordum. Bunları da açık açık kendisine söyledim.
O kaç yaşındaydı?
- Benden 6 yaş büyük. Üstelik geçmişimizde ortak bir nokta da vardı, o da eşi tarafından aldatılmıştı. Derken telefonla görüşmeye başladık, hatta telefonda beni annesiyle tanıştırdı. Birbirimize uygun olduğumuzu düşündük, buluştuk. Sonra da evlendik. Belki yanlış bir düşünce ama benim için belli bir yaştan sonra evlilik; yıldızınız tutuyorsa, aynı evi paylaşmak, aile olmak demek. Biz de aile olmuştuk. Kızımız doğana kadar, her şey mükemmeldi…
Sorunlar ne zaman başladı?
- Kızımız, 2 buçuk yaşına geldiğinde…
Ne oldu?
- 13 yaşındaki abisi, ona ‘cinsel sataşma’larda bulunmaya başladı.

Bir annenin, insanın kanını donduran çaresizliği Siz söyleyin… Aysel K, küçük kızını cinsel istismardan nasıl korusun

CİNSEL SATAŞMA

‘Cinsel sataşma’ derken, neyi kast ediyorsunuz?
- Elle dokunma. Kızı kanepenin arkasına alıyor, sürekli elleri üzerinde. Denizde, uzak yerlere götürüyor, orasına burasına dokunuyor. İkaz ediyorum, “Bu tarafa getir” diyorum. Getiriyor. Ama beş dakika sonra aynı şey. Yazlıktaki iki katlı evde, kızımı sürekli alt kata indiriyor. Ben de onların peşinden iniyorum. Öbürü de evladım, bir şey de diyemiyorum, konduramıyorum da…
Ama durumda bir tuhaflık olduğunu hissediyorsunuz…
- Hissetmez miyim? Annelerin hissetmemesi mümkün mü? Alıyor kızımı tuvalete götürüyor, “Yapma oğlum!” diyorum. Bir gece babasına, “Bana yardımcı ol, lütfen sen de uyar!” dedim. Bağırdı, çağırdı, “Sen ne diyorsun ya, onlar kardeş!” dedi, “Sadece oynuyorlar!” Ama abinin bu sataşmaları giderek arttı. Bacaklarını açarak oturuyor, kızım koşarak ona doğru geldiğinde, kafasını bacaklarının arasına bastırıyor. “Oğlum yapma, bu yanlış bir hareket” diyorum, “Tamam anne” diyor. Mutfağa gidiyorum, geri döndüğümde, bu sefer eli poposunda. Bir gün resmen, 2 buçuk yaşındaki kızımın dudaklarına yapıştığını gördüm. O, bardağı taşıran son damla oldu. Eşimle tartışmamız, şiddete dönüştü. Bana fiziksel şiddet de uyguladı. Jandarmayı aramak zorunda kaldım. Sonunda, “Boşanmak istiyorum!” dedim…
Peki eşiniz kabul etti mi?
- O istemedi, barışmak için araya aracılar soktu. “Hayır” dedim çünkü beni duvardan duvara vurmuş bir adamdan söz ediyoruz. Öfke kontrolü yoktu. Ama bütün bunlardan daha önemlisi, ben kızımı abisinden korumak zorundaydım çünkü babası önlem almayı reddediyordu. Boşanma aşamasında hâkim, kızımın, haftada üç gün babaya gitmesine kararı verdi. Çok canım sıkıldı çünkü kızım yine abisiyle aynı ortamda olacak, aynı sıkıntıları yaşayacaktı. Ve bir gün, korkunç bir şey oldu…

HUKUK SAVAŞI

N’oldu?
- Kızım, “Abim, elini hep burama sokuyor!” dedi. Mahvoldum! Müthiş bir öfke, kızgınlık, mide bulantısı, her şeyi birden hissettim. Korktuğum başıma gelmişti. Demek ki şüphelerimde haklıydım. Ama paniğimi, kızıma çaktırmamaya çalıştım, “Çiş yapıp yapmadığına bakmıştır abin” dedim. Fakat dünyam karardı. Çaresizlik içinde kıvranıyordum. Baba da, ısrarla almaya devam ediyor çocuğu. “N’olur ikisini yalnız bırakma” diyorum, resmen yalvarıyorum, “Tamam” diyor ama kızım döndüğünde, “Biz evde abim, babam, ben yalnızdık” diyor. Sonra bir gün, daha da korkunç bir şey söyledi: “Halının üzerinde oturuyorduk, abim elime ip verdi, orana sok” dedi. Bunu duyunca ölmek istedim! Korunmasız, küçük bir kız. “Ben de yaptım. O da beni seyretti. Bu aramızda bir oyun” demesin mi? Nefesim kesildi, “Peki baban n’aptı?” diye sorabildim ancak, “Salonda gazete okuyordu” dedi. Hemen babaya telefon ettim, “Nedir bu ip rezaleti?” diye çığlık çığlığayım. “Saçmalama, ip-mip yok” deyip telefonu suratıma kapattı. Bir gün gene gitti babaya, eve döndüğünde poposunu yıkıyorum, baktım kızarıklık var. “Kızım ne oldu, bir yere mi çarptın?” diyorum, hiçbir şey söylemiyor. Hemen avukatı aradım. “Bu konu, hukukla çözülmez. Önce sizi kurtaralım. Çünkü baba inatlaşır boşanmaz. Sonra da çocuğu da kurtararız” dedi…
Sonra…
- Boşanma işlemimiz gerçekleşti, anlaşmalı ayrıldık, velayet bende kaldı. Baba da, kızını belli sürelerde görebilecekti. Geldi, yaz tatili için yine aldı. Alırken, sözler verdi, “Diğer yazlığa götürüyorum. Yanımızda büyük kızım, yengesi ve iki bakıcı olacak, oğlan gelmiyor bizimle” dedi. Yine de sürekli bir itiş kakış ve stres. Ne dese güvenmiyorum ama avukatlar da, “Verin çocuğu, vermezseniz zorla alır. Babası o” diyor. Kızımı arıyorum, “Kim var yanında, bakıcı ablalar mı?” diyorum, “Yok” diyor, “Abim, babam ve ben. Başka hiç kimse yok!” Eski eşimi telefona istiyorum, “Niçin böyle yapıyorsun! Beni delirtmeye mi çalışıyorsun!” diyorum, “Bunda ne var ki, benim kızım o!” diyor. Döndüler geldiler, yine çocuğu teslim etmiyor. “Üç gün daha kızımla tatil yapacağız, otelde kalacağız. Merak etme, ben kızımla aynı odada yatıyorum. Oğlanla, ablası da yana odada” diye beni yatıştırmaya çalışıyor. İşte o tatil dönüşü, kızımda bir tuhaflık da hissettim. Nitekim, “Babam beni abimle aynı yatakta yatırıyordu” dedi. Babanın yanına gittim, bağrış, çağırış kavga ediyoruz. Buz gibi bir ses tonuyla, “Olacak olan yazlıkta olmuştur! Boşuna uğraşıyorsun! Biz orada, üçümüz hep yalnızdık” dedi. “Sizi, savcılığa şikayet edeceğim!” dedim. O da “Hiçbir şey halt edemezsin! Ben paramla her şeyi hallederim” dedi. O, kızımın, babasını son görüşü oldu. Hukuk savaşı başlattık...

Öz babası, kendi kızına, olamaz, yapamaz… Dedim ama…

Bir anne olarak, kızınızda fark ettiğiniz tuhaflıklar neydi?

- (Ağlıyor) Ablam, yurt dışından ona bir bebek getirmişti. Sürekli bebeğin cinsel organına bir şeyler batırıyordu. “Ne yapıyorsun kızım?” dedim. “Anne, o hasta. Onu iyileştiriyorum. Ona aşı yapıyorum” dedi. Sonra kafasını kaldırıp bana baktı, “Abim de bana yapıyor. Kimseye söyleme ama. Bu aramızda bir sır…”
Aman Allah’ım!
- Evet. Karşınızda bunları saf saf anlatan bir çocuk var. Bebek daha. Daha neler neler anlattı, öldüm, öldüm, dirildim. Bunların hepsi mahkeme tutanaklarında yer aldı, doktor raporlarında da. “Biz abimle doktorculuk oynuyoruz” dedi, “Külotumu çıkarıyor. Beni üstüne oturtuyor. Sonra elimi kolumu bağlıyor. Fotoğraflarımı çekiyor. Oramı elliyor, gıdıklanıyor musun?” diye soruyor. Kızımın anlattıklarını dinliyorum ama çaresizlikten de delirmek üzereyim. “Peki baban neredeydi kızım?” diyorum. “Bazen yürüyüşteydi” diyor, “Bazen de evde.” Başka bir şey de söylemiyor…

TAM 11 RAPOR

Siz n’aptınız peki?
- İçimden can çekildi. Suçum olmamasına rağmen, kafamı duvarlara vurmak istedim. O küçücük korunmasız kıza, neler yapmış abisi diye. Hemen kızımı bir pedagoga götürdüm. “Beni aşan bir durum. Boyutları hakkında endişeliyim. Lütfen konunun uzmanlarına götürün” dedi. Ben bu arada, babadan nefret ediyorum ama bu rezilliğe dahil olduğunu filan hiç düşünmüyorum. Adalet Bakanlığı’nın ‘Çocuk Koruma Bölümü’ denen bir birimi var, orayı aradım. “Hemen şikâyetçi olun” dediler. Sonra kızımı Çapa’ya götürdüm…
Onlar neler söyledi?
- (Ağlıyor) “Siz babadan hiç kuşkulanıyor musunuz?” dediler. Birden duyduklarıma inanamadım. “Yok” dedim, “Olamaz. Baba bu, nihayetinde kendi kızı, yapamaz!” “Ama” dediler, “Bu oyunları kendisiyle oynayan iki kişiden söz ediyor kızınız. İki isim veriyor, biri abinin ismi, diğerinin baş harfi babayla aynı ama değişik bir isim. “Ben size söyledim baba olamaz!” dedim. “Ama cinsel istismar vakalarında, çocuklar babayla ilgili duygusal bağları güçlü olduğu için onu ilk etapta saklarlar. Hemen dile getirmezler” deyince, benim bütün dünyam yıkıldı. Düşünsenize, yabancı biri bile değil, babası! Kabullenmesi o kadar ağır bir şey ki bu! Sonra kızımın terapileri başladı, bir yıl sürdü, Çapa ve Cerrahpaşa dahil olmak üzere tam 11 kez rapor aldık. Hepsi, “Cinsel istismar ve basit bir tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek travma yaşamıştır” raporu verdi.
Kızınızın yaşadığı travmaya siz nasıl tanık oldunuz?
- Bitmez tükenmez korkuları vardı. Geceleri kabuslar görüyor, çığlıklar içinde uyanıyordu. “Öldürecekler bizi!” diye sayıklıyordu. Saatlerce ağlıyordu, hiç susmuyordu. Her şeye, herkese güvenini kaybetmişti. Yürürken arkasına bakıyordu. Merdiven çıkamıyordu. Kapı açık kalamıyordu. 24 saat bitişik yaşadık, yan odaya çorabını almaya bile gidemiyordu. O kadar kötüydü. Kendisine dokunulunca, travmaya giriyordu. Asla evin dışında tuvalete gidemiyordu. Teyzesine, “Beni kesecekler, annemi de öldürecekler. Teyze sen bizi koru!” gibi laflar etmiş. Meğer ona bu rezillikleri yaparken, “Sırrımızı birilerine söylersen, anneni öldürürüz pislik!” demişler.

DAVAYI KAYBETTİK

Peki babanın cinsel istismarda bulunduğunu nasıl anlamış doktorlar?
- Onların yöntemi farklı. Soru sorup, cevap almıyorlar. Resimler çizdiriyorlar. Oyun odaları kuruyorlar. Günlerce, aylarca sürüyor. O yaşta bir çocuğun, babasının penisi çizmesi normal değilmiş. “Babamınki aslana, abiminki örümceğe benziyor” demiş. Bunları anlatırken ara ara fenalaşıyordu, ilaç veriyorlardı. Bu nasıl bir insafsızlıktır! Bunun bir tarifi var mıdır? Buna ona yapanlar, insan mıdır? İnsan, evladına nasıl yapar böyle bir şeyi? Nasıl olur da mahkemeler, bu adama ceza vermez? “Babam pipisine dokunuyordu” dedi. Zannediyorsun ki, “Tuvalette” diyecek. Hayır! “Yatakta” diyor. Kızı yanındayken. Gerisini anlatmayayım artık… (Ağlıyor)
Şu an mahkeme ne durumda?
- Birinci dava, kızımla babasının görüşmesinin önlenmesiydi. Yani ‘şahsi münasebet’in kaldırılması davası. Üç yıl sürdü. Kaybettik. Mahkeme, resmen kızımı, ona bu kötülükleri yapanlara teslim etti; “Babasıdır görüşecek!” dedi. Gerekçesi de, hakimin kanaatine göre, sosyal ve ekonomik koşulları iyi ailelerde böyle şeylerin yaşanmayacağıydı. Yargıtay’da temyiz aşamasındayken, baba hakkında ceza bilgisi dosyası sunmamıza rağmen, oyçokluğuyla babayla kızın görüşmesi uygun bulundu. İkinci dava, abinin, Ağır Ceza’da yargılanmasıydı. O hâlâ devam ediyor. Babanın de cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıktıktan sonra, yine Ağır Ceza’da, üçüncü bir dava açıldı. Ve ne yazık ki baba, uzmanların raporlarına ve tanıklıklarına rağmen, ondan da beraat etti. Gerekçesi de, “Yaşı itibariyle küçük kız, cinsel istismar eylemini algılayabilecek konumda değildir.” Bizi sadece, AİHM’in tedbir kararı koruyor. O karar yüzünden, şu an bize yaklaşamıyorlar. Ama abinin, ağır ceza yargılaması bitince, AHİM’in tedbir kararı da kalkacak. O zaman vay halimize!
Son olarak ne söylemek istersiniz?
- Pek çok şey söylemek isterim. Kanunlar çıkarılıyor, cezalar arttırılıyor ama yetmiyor, uygulanması gerekiyor. Benim çocuğum hakkında bu kararları verenler, kendi çocuklarını bu saldırganlara teslim ederler miydi? Verirler miydi? Ben vermemenin bir yolunu bulacağım! Bu ülkede vicdanlı hukukçuların da olduğuna inanmak istiyorum…

X

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku