GeriYener SÜSOY Beyin kanaması aşırı heyecandan
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Beyin kanaması aşırı heyecandan

Emniyet Müdürü Recai Birgün, 6 yıldır yanında çalıştığı Bülent Ecevit’in sadece Koruma Müdürü değildi. Onun en yakın can yoldaşı, manevi evladı, sırdaşıydı aynı zamanda.

Onun içindir ki, son seçimde Birgün’ü Zekeriya Temizel’in önündeki sırada aday göstermişti. Birgün Ailesi, Ecevitler’in eski evlerinde konuk olarak yaşıyor hayli zamandır. Oran, No: 69, Kat: 3. Hey gidi günler hey... Ecevitler’in yaşadığı Kütüphane Ev bir koşu uzaklıkta. Salona giriyoruz, tablolardan halılara, koltuklara kadar her şey Bülent Ecevit kokuyor. Birgün; güler yüzlü, dünya beyefendisi, diplomat görünümlü, şık bir salon beyefendisi. Görünüşüne aldanmayın, o terörist avcısı yaman bir Özel Harekátçı. 100 metre şampiyonu bir atlet. Sesine aşık olarak evlendiği eşi Emine Hanım’la mutlulukları ikisinin de gözlerinden okunuyor. Buna bir de kızları Tuğçe Beyza ve oğulları Bülent Efe’yi ekleyin. Girişi burada kesmek lazım, çünkü buraya Recai müdürden Ecevitli günlerini dinlemeye geldik. İlk kez bize anlatacak. Rahmetli Bülent Ecevit’in ’Yargı’ şiiriyle söze girmek geldi içimden.

"Öldürenle katiliz çalanla hırsız, tümümüz sanığız tümümüz savcı, tümümüz suçlu tümümüz yargıç, kimi aklar kimi suçlarız, kimi bağışlar kimi asarız/ kendimizi başkasında, her gün bıçak saplı, birinin arkasında, vurulan da biziz vuran da."

CENAZEYE GİTMEK İÇİN ISRAR ETTİ

Rahmetli Özbilgin’in cenaze töreninin öncesi ve sonrasında merhum Ecevit’le neler yaşadınız?


18 Mayıs 2006, Danıştay üyesi merhum Mustafa Yücel Özbilgin’in cenaze töreni günü. "Benim bildiğim Beyefendi buna gider" deyip arkadaşları Kocatepe’ye gönderdim. Sabah hiçbir şey demedi. Oh dedim, herhalde gitmeyecek. Partide oturuyorum, cenazenin kalkmasına 40 dakika falan var. Beyefendi aradı; "Recai Bey, cenazeye gitmemiz lazım, hemen gelin" dedi. Eve geç gitmek için her şeyi yapıyorum, trafiği bahane edeceğim. Baktım, giyinmiş bekliyor kapıda. Hanımefendi de gitmesini hiç istemiyor. Bende bahane bol; "Efendim şimdi orası dolmuştur, yetişemeyiz." Cevap: "Olsun, yolda oluruz hiç değilse." Çok yavaş gidiyoruz, uzatıyorum yolu. Ara sokaklar, çıkmaz sokaklar. O kadar oyalanmama rağmen, cenazeye yetiştik. Durduğumuz yerle cenaze arasındaki mesafe uzun. "Efendim kaldırıyorlar, yetişemeyiz" diye yalan söylüyorum. "İnelim, hiç değilse aşağıda karşılarız" diyor. İnip yürümeye başlıyoruz, Sayın Ecevit’in hiç böyle alkışlandığını görmedim. Alkışlar bizle beraber çoğalıyor, slogansız, sevgi dolu. İnanılmaz, müthiş bir duygu yoğunluğu. Doktorlar da beyin kanamasının aşırı heyecandan olduğunu söyledi zaten.

VEDA DONDURMASI VE ÜSTÜNE ÇAY

Ecevit’in Kocatepe’nin merdivenleri çıkarken görüntüsü hálá gözümüzün önünde.


Beyefendi, caminin merdivenlerini aksine gayet rahat çıktı. Çünkü heyecanlandığı zaman müthiş güçlenirdi. Arabaya dönerken Beyefendi halsizleşmişti, artık ayakları tutmuyordu. Birkaç dakika dinlense, rahatlayacaktı. Bizi dinlemedi, ısrarla cenazenin peşinden gitti. Sonunda arabaya döndüğümüzde yorgundu ama, rahatlamıştı. Yolda giderken; "Recai Bey bize dondurma ısmarlar mısın?" dedi. Bizim buradaki pastanede dondurmamızı yedik, üstüne de bir çay içti. Sonra onları eve bıraktım. O gece yardımcım Tolga Yılmaz’lardaydık. Hanımefendi aradı, "Bülent biraz iyi deği" dedi. Hemen Tolga’yla eve gittik.

ÖPTÜRMEDİĞİ ELİNİ SON KEZ ÖPTÜM

İlk tablo neydi?

İçeri girdiğimizde, Beyefendi yatağında çok değişik bir yüz ifadesiyle yatıyordu. Gözleri açıktı, bizi anlamıyor, cevap vermiyordu. Hemen GATA’da Hanımefendi’nin hayatını kurtaran Necmettin Hoca’yı aradım. Bulamayınca aynı ekipten Hayati Hoca’ya durumu anlattım. Mücahit Bey hemen geldi. Beyefendi’nin tansiyonu 20 küsurlardaydı. 112’den ambulans da çağırmıştım. Mücahit Bey suni teneffüs yaptı önce. "Beyin kanaması geçiriyor, hemen hastaneye kaldırmamız lazım" dedi. Eski tip bir tansiyon aletinin lastik hortumunu koparıp, onunla Beyefendi’nin gırtlağını temizledi. O sırada ambulans geldi, GATA’ya gittiğimizde zaten her şey hazırdı. 172 gün direndi ama, şuuru hiç açılamadı. Beyin ameliyatından sağ çıkmasını büyük bir mucize olarak gördü doktorlar. Definden önce onu son kez; Hanımefendi, ben ve yardımcım Tolga gördük. Yıkama işleminde yardımcı olduk, son kez kimselere öptürmediği elini öptüm.

BÜYÜKANIT PAŞA ISRAR ETTİ...

Rahşan Hanım’ı Devlet Mezarlığı için kim, nasıl ikna edebildi?

Ben de çok eminim ki, Sayın Ecevit Devlet Mezarlığı gibi bir yerde yatmak istemezdi. Hayatı sadelik içindeydi, kendisini asla ayrıcalıklı bir yerde görmedi. Rahşan Hanım istemedi ama, yukarıdan biraz baskı oldu. Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt eve taziyeye geldiğinde dedi ki: "Hanımefendi, arzu ettiğinizi sonra yapabilirsiniz. Fakat şimdi biz devlet töreni yapalım. Sayın Ecevit’e son görevimizi yerine getirelim. Biz ona layık, çok büyük bir tören yapmak istiyoruz."

ERBAKAN TAZİYEDE KURAN OKUTTU, RAHŞAN HANIM MEMNUN OLDU

Necmettin Erbakan taziyede Kuran okutmuş, ya Başbakan ne yaptı? Rahşan Hanım kızmadı mı olan bitene?


Sayın Erbakan taziye ziyaretine geldi, içlerinden birisinin Kuran okumak istediğini, bunun mümkün olup olmayacağını sordu. "Burası cenaze evi, çok da memnun oluruz" dendi ve okundu. Hanımefendi odasında, kapısı kapalı olduğu için haber vermedim. Birden Kuran sesi duyulunca, Hanımefendi kapıyı açtı. Bir gün önce; "Bir hoca bulalım da, evde Kuran okutalım" demişti. Bana; "Yoksa hoca mı getirttiniz?" dedi. Durumu anlattım, "Çok güzel oldu, bırakın okusunlar. Ama, ben yanlarına çıkamadım ne olacak?"dedi. "Önemli değil ben kendilerine söylerim" dedim. Zamanı /images/100/0x0/55ea7fe8f018fbb8f883fce5gelince hem evde, hem de camide mevlit okutulacak. Hanımefendi’nin Devlet Bahçeli’ye kafasını çevirdiği de doğru değil, görmedi ki. Öyle olsaydı bana; "Recai Bey, Devlet Bey’in kardeşi vefat etmiş, adamcağız bize taziyeye de geldi. Hemen kendisine başsağlığı telgrafı çekelim" demezdi. Sayın Başbakan ziyarete geldiğinde Hanımefendi’yle güzel kedi muhabbeti oldu, sonra ayrıldılar. Biliyorsunuz, bizim evde 3 kedimiz var. Halbuki ben; "Hanımefendi Tayyip Bey’e çıkmaz" diye düşünüyordum.

Beşiktaş değil, Özel Harekát kartalı

BİRGÜNLER’in salonunun başköşesinde Bülent Ecevit’in fotoğrafının yanı sıra bir de kartal heykeli var. O kartal Beşiktaş’ın değil, Özel Harekát’ın simgesiymiş meğer.

Sırdaşı, can yoldaşı

KORUMA Müdürü Recai Birgün, Ecevit’in Rahşan Hanım’dan sonra en yakınındaki kişiydi, can yoldaşıydı. Birgün, "Sayın Ecevit’in bıraktığı hiçbir sözlü ve yazılı vasiyeti yok. Ben ve ailemin hiçbir ferdinin mirasla ilgisi yok. Yani manevi evlatlık falan söz konusu değil. Sadece bu evlerinde kira vermeden oturuyoruz" diyor.

YARIN: Onları burjuvalaştırdım
X

Gazi’nin masmavi gözlerini unutamam

Namık Kemal’in torunu, Türkiye’nin ünlü diplomatı Turgut Menemencioğlu, bugün 97 yaşında. 88 yaşındaki eşi Nermin Hanım’ın baktığı Turgut Menemencioğlu, Churchill, Roosevelt ve İnönü’nün katıldığı ünlü Kahire Konferansı’nın yaşayan son tanığı. Eşi Nermin Hanım, tarihe tanıklık etmiş ortak anılarını Yener Süsoy’a anlattı. - Her yaz olduğu gibi kardeşim Ekmel’le birlikte o yaz da, babamın senelerden beri aza olduğu Büyükada Yat Kulübü’ne tatilimizi geçirmek için gitmiştik. 26 Haziran 1938 günü akşam yemeğine bir okul arkadaşımı davet etmiştim. Galatasaraylı bir arkadaşımızı bize kavalyelik yapması için bekliyorduk. Bir iki çift dans etmeye başlamıştı ki, birdenbire ışıklar yanıp sönmeye başladı.

Birden neşeli çığlıklar koptu; "Gazi geliyor, Mustafa Kemal Paşa geliyor" diye. Garsonlar telaşla oyun binasına koşup briç masalarını içerdeki camlı kapıların önüne dizmeye başladılar. Birdenbire bahçe tarafından yavaş yavaş içeriye kalabalık bir grubun ortasında Gázi Mustafa Kemal Paşa girdi. Hepimiz ayağa kalktık. Bembeyaz giysiler içindeydi. Gömleği, pantolonu, ayakkabıları, ceketi bembeyazdı. Çok şık, ince, genç ve çok yakışıklıydı. Saçları altın gibi parlıyordu.

O oturunca, hepimiz alkışladıktan sonra oturduk. Bütün kapılar kapatıldı, önlerinde de süngülü askerler nöbet tutuyordu. Kavalyemiz içeri girememişti. Gazi’nin karşısında oturuyorduk. Çok heyecanlıydım, sanki rüya görüyordum. Müziğin tekrar çalmasını emrettiler ve yavaş yavaş dans edenler dönmeye başladı. Bir müddet sonra Mustafa Kemal Paşa etrafına bakmaya başladı. Birdenbire ateş gibi, masmavi iki göz bize dikildi. Yanındakilerle konuşmalar oldu, Heybeliada Bahriye Okulu’nun amirali de koştu geldi. Sonra danslar ve sohbetler eskisi gibi devam etti.

Aradan belki 15 dakika geçti, içeriye beyaz bahriye üniformalı iki yakışıklı genç girdi. Gazi’nin önünde selam durup, elini öptüler. Gázi bizi gösterdi, bahriyeliler dosdoğru yanımıza gelip bizi dansa kaldırdılar. Dans ederken anlattılar; "İskeledeki pastanede dondurma yiyorduk. Birdenbire babamız geldi, bizi faytona bindirdiği gibi buraya getirdi" dediler.

Meğer, Gazi, bizim dans etmeyip oturmamızı fark etmiş. "Bu genç kızlar neden ötekiler gibi dans etmiyor" diye sormuş. Kavalyelerimizin içeriye alınmadığı söylenince, "Hiç burada oğulları olan kimseler yok mu" demiş. Amiral de bir faytona binip oğullarını getirmiş. Böylelikle neden bütün hanımların ve genç kızların Gazi’ye hayran olduklarını daha iyi anlamış olduk. Büyük bir gurur ve iftiharla, ömrümün sonuna kadar bu müstesna geceyi hep hatırlayacağım.

Prens Philip’in Ağrı Dağı sorusu

- Turgutcuğum, Washington Büyükelçiliği’nden sonra 1968’de CENTO Genel Sekreteri oldu. 1972’de ise Londra Büyükelçisi olarak tayin edildik. Bir gün haber geldi ki, Kraliçe Elizabeth bizi kendi evi olan Windsor Sarayı’nda akşam yemeğine ve gece yatısına davet ediyor. Doğrusu büyük onur, o daveti almak öyle kolay değil. Tabii muhteşem bir saray, muhteşem bir yemek salonu. Ben Prens Philip’in sağında oturuyordum. Turgut da Kraliçe’nin yanındaydı. Turgut, Kraliçe Elizabeth’i, CENTO Genel Sekreterliği yaptığı yıllardan beri tanıyordu. Masada Prens Charles da vardı, o zaman bekardı. Bir ara "Ben arkeoloji okudum, araştırma yapmak için Anadolu’ya gelmek istiyorum" dedi. Prens Philip’in çok keskin bir şakacı olduğunu biliyordum. O yüzden hazır bekliyorum, bakalım ne gelecek diye. Bana "Sizin memlekette Ararat Dağı var değil mi" dedi. "Evet" deyince, devam etti. "Madem ki, Allah’ın kainattan kurtulmak için böyle bir fırsatı vardı, ne diye bir ruhsat daha verdi?.." Suale bakın, ben o zamandan beri düşünüyorum, neden acaba?
Yazının Devamını Oku

Kahire’nin son tanığı

Tanıdığım diplomatlara soruyorum; "Turgut Menemencioğlu acaba nerede" diye. Çoğundan aldığım cevap, ya "Sizlere ömür" ya da "Hiç gören yok." O ki Namık Kemal’in kızı Feride’nin eşi, Osmanlı’nın son Meclis-i Ayan Reisi Rıfat Menemencioğlu’nun torunu... O ki son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin Saruhan Mebusu, Fenerbahçe Spor Kulübü’nün kurucu ve başkanlarından Muvaffak Menemencioğlu’nun oğlu... Oysa Turgut Menemencioğlu, eşi Nermin’le birlikte Gümüşsuyu’nda tarihi bir apartmanın en üst katındaki emektar dairesinde yaşıyor. Turgut Bey, 92 yaşında ve hálá 1943 Kahire Konferansı’nın hayatta olan tek tanığı. Varsın Parkinson hastası olsun, varsın konuşamasın, varsın kendi başına yürüyemesin. 62 yıllık eşi Nermin Vahid Hanımefendi, yardımcılarıyla birlikte Turgut’una gözü gibi bakıyor. Onu yalnız bırakmamak için, evden dışarı adımını atmıyor. O ki Sultan II. Abdülhamid’in 13 yıl Dahiliye nazırlığını yapan Memduh Paşa’nın torunu... 1924’te "İngilizce-Türkçe Mükessef Lügat"ı yazan Ahmed Vahid Moran’ın kızı... Edebiyatçı, ressam, piyanist... Buram buram Mustafa Kemal Atatürk kokan, 88 yaşında, zarif, bilgili, bakımlı, kibar bir Cumhuriyet kadını. Sorgusuz, sualsiz Nermin Menemencioğlu’nu dinleyelim. (Not: Bu röportajı, vefayı Fatih’te bir semt sananlara ithaf ediyorum.)

Halide Edip Adıvar’la Paris’te mutlu günler/images/100/0x0/55eac469f018fbb8f89567aa

- Turgut’la, Moda Deniz Kulübü’nde bir baloda tanıştık. Çok yakışıklı, çok hoş bir beyefendiydi. Bugün hasta yatağında bile, benim için öyledir. Turgut, Robert Kolej’i bitirdikten sonra Cenevre’de hukuk tahsil etmiş. 1939’da Ankara’ya dönüp Hariciye’ye girmiş. Ben de Paris’ten gelmiştim, harp yüzünden sınırlar kapandığı için geri dönememiştim. 1944’te yıldırım nikahıyla evlendik, çünkü Romanya’ya tayini çıkmıştı. Evlenmemizden bir sene önce de, meşhur Kahire Konferansı’na katıldı. Roosevelt’in, Churchill’in olduğu o konferansta, İsmet Paşa ve Türk heyetinin mütercimiydi. Ben leyli olarak Notre Dame de Sion Lisesi’nde okudum. Sonra Galatasaray Lisesi’nde olgunluk imtihanını verip Paris Sorbonne Üniversitesi’ne gittim. Çok sevinçliydim, Paris’te hayatımın belki de en mesut dönemini yaşayacaktım. Edebiyat okuyordum, lisans almak için 4 sertifika almak lazımdı. Türkçeyi alayım dedim, kabul ettiler. Bir sınıfa girip oturdum, Türk öğretmen ders veriyordu.

Sınıftakiler beni gösterip "Hocam, yeni bir öğrenci geldi" dediler. Öğretmen bana Fransızca olarak "Ayağa kalkın, siz nerelisiniz" dedi. Türk olduğumu söyleyince, ters bir şekilde oturmamı söyledi. Çok şaşırmıştım, sınıftakiler ise kahkaha atıyordu. Meğer, kendisiyle alay ettiğimi sanmış. Kimmiş o öğretmen biliyor musunuz, Halide Edip’in kocası Prof. Dr. Adnan Adıvar. Sonra benden özür diledi, kalbimi aldı. Halide Edip’le de Paris’te çok sıkı dost olduk. Çok yaşlıydı ama, çok hoştu. Beni çok severdi, onun hayalindeki cumhuriyet kızıydım. Avrupa’da okuyan bir Türk kızı olmam pek hoşuna giderdi. Paris’te talebeyken, bindiğim taksinin şoförü bana nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, otomobili durdurdu. Bana dönüp "Ne şanslı bir talebesin, Kemal Atatürk’ü tanıdın" dedi.

Kennedy’nin vurulduğu gün

- Turgut’un ilk büyükelçiliği 1959’da Ottawa oldu. 1963’te ise Washington büyükelçisi olduk. O zaman Amerikalılar bizi çok tutardı, Türkiye’yi Avrupa diye bilirlerdi. Washington’da, Jacqueline Kennedy’nin annesi Janet Auchincloss’la aynı kulüpteydik. Birbirimize isimlerimizle hitap ederdik. Bizi New Port’taki muhteşem malikanelerinde de ağırladılar. 22 Kasım 1963 Cuma günü arabamızla Boston’a gittik. İdil Biret Amerika’daki ilk konserini verecekti. Bütün Boston sokakları Türk bayraklarıyla donatılmıştı, o kadar güzeldi ki. İdil konserin ikinci bölümde sahneye çıkacaktı. İlk sanatçıdan sonra antrakt olmadan, salon müdürü sahneye çıktı. "Bayanlar, baylar size çok kötü bir haber vereceğim. Başkan Kennedy vuruldu" dedi. Orada bayılanlar, düşenler, telefona koşanlar. Hemen İdil’in yanına koştuk, hüngür hüngür ağlıyordu. "Ben şimdi nasıl konser veririm" diyordu. Yetkililer "Vermelisiniz" diye ısrar etti. İdil de çıktı ve çok güzel bir konser verdi.

Esir olursak önce hanımları sonra da kendimizi vuracağız

- Bükreş’e, Sirkeci’den kalkan hususi bir vagonla hareket ettik. Müsteşar, askeri ataşe de bizimle beraberdi. Bulgaristan’dan gece geçerken birden durdurulduk. Bizim vagonu tek olarak ormana doğru çektiler. Sabaha kadar vagona kurşun yağdı, çok korktuk. Askeri ataşe, beyleri topladı; "Esir olursak evvela hanımları, sonra da kendimizi vuracağız" dedi. Sabah Sovyet askerleri gelip bizden özür diledi. Bükreş, o zamanlar bizim bildiğimiz İstanbul’u andırıyordu. Fransızca konuşanlar, güzel lokantalar çok hoştu. Ama çok da tehlikeliydi tabii. Sovyet askerleri ellerindeki silahlarla istediklerini öldürürdü. İki oğlumuzu da Bükreş’te dünyaya getirdim. Ekber 1945, Namık Kemal ise 1948 doğumlu. Ekber, Cenevre BM’den yeni emekli oldu. Kemal ise İstanbul’da yayıncılık yapıyor. Japonya’ya atom bombası atıldığında Bükreş’teydik.

/images/100/0x0/55eac469f018fbb8f89567acİkinci Kahire Konferansı

4-7 Aralık 1943 tarihinde Mısır’ın kahire kentinde ABD Başkanı Roosevelt, İngiltere Başbakanı Churchill ve Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir araya geldi. Churchill ve Roosevelt, Türkiye’yi müttefikler safında savaşa sokabilmek için İnönü ve Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile görüştüler. İnönü, iki lidere ilke olarak müttefiklerin yanında savaşa katılmaya karşı olmadığını, ama ordunun donanımının yetersiz olduğunu, ayrıca savaş sonrası siyasal durumun belirsizlik taşıdığını belirterek savaşa taraftar olmadığını bildirdi.

Yanan köşkün tavanında koşuşturan ’yılanlar’

- Ben 1918’de Berlin’de doğdum, babam Ahmet Vahit Moran sefarette deniz ataşesiydi. Cemal Paşa’nın yaveriymiş, o göndermiş 1916’da Berlin’e. Babam bahriye subayı, hem de çok iyi bir ressamdı. Talebeliğinde İngilizce lügat almaya parası yetmemiş. Durmadan resim yapıp satarak sonunda lügatin sahibi olmuş. O zaman kendi kendine karar vermiş, İngilizceyi çok iyi öğrenip herkesin ucuza alabileceği bir lügat yazmaya. Dediğini yaptı, lügati Oxford’da da kabul edildi. Cumhuriyetin ilanından önce, Hamburg’dan vapura binip İstanbul’a geldik. Doğru Arnavutköy’deki köşkümüze taşındık. Memduh Paşa Köşkü’ydü adı. Bir gece bizim köşk yandı, ben o zaman 4,5 yaşındaydım. Çok korkmuştum. Yatak odamın tavanında yılanlar koşuşuyordu, dışarıda kar vardı. Çocukluk işte, herhalde alevlerin gölgesiydi. Bunu Fransızca olarak kitap yapmıştım, "Boğaziçi’ndeki Kırmızı Köşk" ismiyle.

YARIN: GAZİ’NİN UNUTAMADIĞIM MAVİ GÖZLERİ
Yazının Devamını Oku

Chicago’nun en hızlı neşter çeken cerrahı

Tıp dünyası, her yıl 300 bine yakın kadının ölümüne yol açan "rahim ağzı kanseri"ni önleyen aşının Amerikan FDA’dan sonra Avrupa Birliği’nce de onaylanmasının heyecanını yaşıyor. Aşı, aynı zamanda FDA’nın bugüne kadar onayladığı ilk kanser aşısı olma özelliğini de taşıyor. Bu önemli konuyu, hazır İstanbul’a gelmişken, jinekolojik kanserin ABD’deki ünlü otoritelerinden Prof. Dr. Coşkun Tunca’yla konuşalım dedim. "Josh" Tunca, 2003’te ABD’li meslektaşları tarafından "En iyi 500 cerrah" listesine alınmış. Ünlü cerrah, 5 saat süren kanser ameliyatlarını 1 saatte yapmasıyla da ünlü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni 1968’de bitirip kazandığı bursla Illinois’nin yolunu tutmuş. Gidiş, o gidiş. 16 yıllık eşi Bahtışen ise, ABD’deki en girişimci Türk işkadınlarından biri. Ataköy Galleria’ya, Kıbrıs Türk Havayolları’na talip olan, Best Air’in sahibesi Mardinli ünlü patroniçe. Kızları Gizem, oğulları Tamçelik’le birlikte Tunca Grubu olarak Chicago’da sağlık, turizm, gıda, işletmecilik ve emlak alanlarında şirketleri var. Buyurun "Josh" hocam, o tatlı Türkçenizle söz sizin.
/images/100/0x0/55eaa4a5f018fbb8f88d68c6
Josh hocam, HPV virüsü kimdir, nedir, nasıl bulaşır?

- HPV (Human Papilloma Virus) cinsel ilişki ile geçen bir virüstür. Rahim ağzı kanseri ve kanser öncesi değişikliklerin yüzde 80’ine bu virüs neden olmaktadır. Son yıllarda önemi daha çok anlaşılan HPV virüsünün ABD’de yapılan bazı çalışmalarda, cinsel olarak aktif kadınların yüzde 60-70’inde var olduğu görüldü. Bu virüs, yüzde 99 erkekten kadına, kadından da erkeğe bulaşıyor. Erkeklerin ve kadınların yarısı, hayatlarının bir döneminde mutlaka HPV’ye yakalanıyor. İnsanın bağışıklık sistemi bu tür enfeksiyonları birkaç yıl içinde kendiliğinden temizliyor. Ama, daha dirençli HPV türleri rahim ağzı kanseri veya genital bölgede başka kanserlere yol açabiliyor. Bağışıklığı zayıf ve sigara içenlerde bu hastalık kolaylıkla ilerliyor. Gebelik, AIDS, kortizon tedavisi gibi kişinin bağışıklık sisteminin çok iyi çalışmadığı durumlarda hastalık hızla ve yaygın olarak seyredebilir. Ayrıca, 5 yıldan uzun süre doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda da rahim ağzı kanseri gelişme riski var.

Hasta, virüsün varlığını ne gibi belirtilerle anlayabilir?

- En önemli belirtiler; genital bölgedeki kaşıntılar, kanama ve siğiller çıkması. Kadınlar rahim ağzı kanserine karşı her yıl mutlaka pap-smear testi yaptırmalı. Özellikle genç kadınlar arasında HPV (Human Papilloma Virus) nedeniyle rahim ağzı kanseri sıklığı arttı. Son derece basit bir yöntem olan Pap-smear testiyle kanseri erken evrede saptayabiliyoruz. Bunun için, rahim ağzından hücre alarak HPV virüsü olup olmadığını anlıyoruz. Eğer sonuç 16-18 olarak çıkarsa yüksek kanser riski var demektir. Virüsü tespit edip bu aşıyı vurduğunuz zaman, kadında bağışıklık meydana gelip, süreç durduruluyor. Ayrıca siğilleri de tedavi edip yok ediyor. Ama, eğer rahim ağzı kanseri meydana gelmişse, çok geç demektir.

Bir salisede düğüm atarım

Ameliyatlardaki el çabukluğunuz dillere destan, Chicago’nun en hızlı neşter çeken cerrahıymışsınız.

- Ben ve benim gibi özel eğitim alanlar, batına girdiğimiz zaman kanserin bulaştığı tüm organlara müdahale edebiliriz. Bunun için jinekolojinin üstüne bir de "orkoloji cerrahisi" eğitimi aldım. Bağırsaktan mideye, karaciğerden dalağa kadar tüm kanser ameliyatlarını yaparım. Bu eğitimi almayanlar, yetkileri olmadığı için genel cerrah çağırmak zorundadır. Gerçek insan anatomisini Amerika’da öğrendim. İlk geldiğimde bir kadın kadavrasını 3 ay boyunca tek başıma kestim, inceledim. Bu arada ellerimi muazzam geliştirdim, devamlı dikiş attım. Ameliyattayken kullandığım aletleri kimse göremez, sol elimle 1 salisede atarım düğümü. Hocamız "Ben asistanımın kibrit kutusunda düğüm atması isterim" derdi. Başka hemşireler bana ayak uyduramadığı için, özel hemşiremle girerim ameliyatlara. Bunca yıllık cerrahlık hayatımda masada tek bir hasta kaybetmedim.

Her yıl 240 bin kadın rahim kanserinden ölüyor

HPV virüsünün tehlikeleri neler?

- Tüm dünyada kadınlar arasında kanserden kaynaklanan ölümlerin birinci sırasında meme, ikinci sırasında ise rahim ağzı kanseri var. Her yıl yaklaşık yarım milyon teşhis var, bunun 240 bini ne yazık ki, ölümle sonuçlanıyor. Ayrıca, düşük dereceli riske sahip belirli HPV tipleri, genital siğillere ve anormal pap sonuçlarına yol açabiliyor. Her yıl dünya çapında yaklaşık 32 milyon genital siğil vakası ortaya çıkıyor. ABD’de, her yıl yaklaşık 15 bin kadın, rahim ağzı kanserine yakalanırken, bunlardan yaklaşık 6 bini ölmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ise bu problem çok daha büyük, çünkü kadınlar kansere yol açan ajanların gelişimini hastalığa yakalanmadan kontrol ettirmiyorlar.

Dünyayı sarsan HPV aşısı sadece koruma amaçlı mı?

- Evet, genel olarak koruma amaçlı bir aşı. HPV’nin 6, 11, 16, 18 tiplerinin bulunmadığı kadınlarda, rahim ağzı kanserine karşı yüzde 100 koruma sağlıyor. Şu anda sadece 9-14 yaş grubundaki hanımlara uygulanabiliyor. Ancak çok yakın bir zaman içinde 26 yaş üstü hanımlar ve erkekler için de kullanımı mümkün olacak. Fiyatını sorarsanız, 1’inci, 2’nci ve 6’ncı ay olmak üzere kullanılan üçlü kitin fiyatı ABD’de 400 dolar civarında. Amerikan hükümeti bu aşıyı genç hanımlara ücretsiz yapmayı programına aldı, AB de onun izinde. Ne diyelim, darısı bizim de başımıza. Yener beyefendi, aşı HPV 6, 11, 16, 18 tiplerini içermiyor. HPV 16 ve 18, dünyadaki rahim ağzı kanserlerinin yüzde 70’den fazlasına neden olurken, HPV 6 ve 11 ise genital siğillerin yüzde 90’nından sorumlu. Aşının HPV ile temas öncesi uygulanmasını öneriyoruz.
Yazının Devamını Oku

Tayyip Bey seviliyor ama halk Çankaya’ya çıkmasını istemiyor

Ciddi bir araştırmacının en büyük özelliği, kapalı kutu olmasıdır. Çok fazla bilgi sahibidir ama bu bilgileri başkasının adına öğrendiğini hiç unutmaz. Hani, "ser verir, sır vermez" derler ya. İşte 30 yıllık araştırma ustası Bülent Tanla tıpatıp böyle biridir. Hep güler yüzlüdür, çok konuşmaz, not tutmaz. Yıllarca Turgut Özal’la beraber olmuştur. Demirel’in hem başbakanlık, hem de cumhurbaşkanlığı dönemlerinde danışmanlığını yaptı.

Şimdi ise CHP İstanbul Milletvekili. Sahibi olduğu PİAR-GALLUP, seçim sonuçlarını yüzde 100’e yakın bilmesiyle literatüre geçti. 1983 seçimlerinde herkes MDP derken, o ANAP dedi, aynen çıktı. 1987’de "ANAP yüzde 36.3" dedi, aynen çıktı. 1991’de

"1. DYP, 2. ANAP, 3. SHP" dedi, o da

aynen çıktı. Tanla ile Mahmut Şevket Paşa dolaylarındaki bir sitedeki görkemli villasının salonunda konuşuyoruz.

CHP artık sine-i millete dönmeli /images/100/0x0/55ea23e8f018fbb8f86da93e

Tayyip Erdoğan’ın dışında herkes, onun cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağını konuşuyor. CHPli bir milletvekili olarak görüşünüz, duruşunuz, eyleminiz nedir?

Tayyip Bey, siyasal ve toplumsal mutabakatı sağlayabilmek amacıyla derhal TBMM’de grupları olan Baykal ve Mumcu’yla görüşmeli. Ocak ayı ortalarına kadar bir mutabakat sağlanamadığı takdirde CHP sine-i millete gitme kararı almalıdır. Yöneticilikle liderlik arasındaki fark da burada zaten. Bir işi iyi yapmak yöneticilik, iyi bir iş yapmak ise liderliktir. Eğer partim bunu yapmazsa, ben ve arkadaşlarım sine-i millete dönmeye kararlıyız. CHP olarak, toplumun tepkisini beklemek yerine, biz toplumu harekete geçirmeliyiz. Toplumdan gelecek baskı sonucunda sine-i millete gitmek başka, sine-i millete giderek toplumsal hareketi sağlamak başka. Elbette bu yetmez, bütün meslek oda ve kuruluşlarının, Anayasal kuruluşların, üniversitelerin, yargının, akademik kurumların, sivil toplum örgütlerinin de bu konuda görüş ve beklentilerini açıklamaları beklenir. Bugünkü şartlar devam ettiği takdirde, 2007 gergin, gerilimli geçer ve demokrasimizin intiharı ile sonuçlanır. Tekrar söylüyorum ki, Türk demokrasisi intiharın eşiğindedir. Şunu da ekleyeyim, Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’nin en güvenilir kurumudur. Özellikle Silahlı Kuvvetlerimizin yıpratılması Türkiye’yi içte ve dışta güçsüz kılar. İktidarın yönetim hataları, muhalefetteki yetersizlik ve becerisizlik, sivil toplumun kayıtsız ve çekingen davranışları, zaman zaman toplumun Silahlı Kuvvetler’den beklentilerini arttırıyor. Bu durum Türk demokrasisi ve Türkiye’nin geldiği seviye bakımından tehlikeli ve utanç vericidir.

Başbakan’ın popülaritesi partisinin 12 puan önünde

Sayın Tanla, siz, 73 milyonluk Türkiye’de, ayağına kadar gelen cumhurbaşkanlığını reddedecek birini tanıyor musunuz?

2023 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılını kutlayacağız. Bence, bunu kutlama heyecanımız ve kutlayacağımız cumhuriyetin özellikleri, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yatıyor. Ben 2007 yılını ve cumhurbaşkanlığı seçimini bu anlamda çok önemsiyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ardından yapılacak genel seçimleri de doğrudan etkileyecek. Ayrıca sonuçlarını da doğrudan belirleyecek özellikleri olacak. Hem Merkez Bankası Başkanı’nın, hem de DAVOS Başkanı’nın, hem de birçok etkili yerli ve yabancı kamuoyu önderinin ifadeleriyle, 2007’de Türkiye üzerinde karabulutlar gezecek. Dünyanın her yerinde bu seçimler oluyor, neden oralarda karabulutlar yok? Elimde dört farklı grubun yaptığı son araştırmalar var, AKP’nin yaptırdığı dahil. Erdoğan, hepsinde "popülaritesi ve güvenirliliği en yüksek liderler" arasında, partisinin de 12 puan önünde olarak yüzde 38’ler civarında. Ama, aynı araştırmalardaki, "Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmalı mı?" sorusunun cevaplarında ise dördüncülüğe düşüyor. Özal da, Tayyip Bey gibi, popülaritesi partisinin önünde bir liderdi. Çankaya’ya çıktıktan sonra partisinin ne hale geldiğini gördük. Tayyip Bey, partisinin başından ayrılırsa, AKP oylarının 6-8 puan arasında düşeceğini tahmin ediyorum.

Nuri İyem’in en güzel tablosu kızı Müjde

DUVARLAR , Nuri İyem’in hüzünlü, iri gözlerle bakan Anadolu kadını resimleriyle dolu. Müjde Tanla, şömineye birkaç odun daha attıktan sonra kahvelerimizi getirdi. İlk yudumla birlikte bastım teybin start düğmesine. Aaa, bir de ne göreyim, Bülent Tanla dolmuş da, taşmış bile. O ki, bugüne kadar gördüklerini, duyduklarını kimselerle paylaşmamış. Kayınpederi, büyük ressam Nuri İyem’in belki de en güzel tablosu olan sevgili eşi Müjde’yle bile.

Erdoğan bence Köşk’e çıkmayacak

Türkiye’deki genel kanaat ve beklenti, Erdoğan’ın Köşk’e çıkmaya kararlı olduğu noktasında.

Ben aksini düşünüyorum. Başbakan Erdoğan ve kurmayları Türkiye’yi çok sevdiğini söylüyor. Bugün, cumhuriyet değerleri çok yüksek, Atatürkçü, laik bir cumhurbaşkanı var. Buna karşılık, İslami referansı olan bir hükümet var. Gerginliğin nedeni, iktidarı ele geçiren siyasi olarak küçük zümrenin, çoğunluğa karşı dayatmacı bir siyaset yapma anlayışı. Eğer önümüzdeki dönem, Erdoğan cumhurbaşkanı, hükümette de koalisyon olursa bugünün tam tersi yaşanır. Bana göre önümüzdeki dönem parlamentomuz dört partili ve birtakım bağımsızlardan oluşan bir yapıda olacak. Türkiye böyle bir gerginliği yedi yıl kaldıramaz. Başbakanlık otomobilin direksiyonu ve gaz pedalı, cumhurbaşkanlığı ise fren ve vitesi. Erdoğan’ın kişiliği, heyecanı, gelişimi, yaşı ve beklentilerinin başbakanlığa daha uygun olduğu kanaatindeyim.
Yazının Devamını Oku

Bir Disneyland bir milyar dolardan aşağı değil

İşte eğlence... İşte hayalleriniz... İşte Orlando... Ve işte Walt Disney World... Birbirinden ilginç eğlence parkları, çılgın eğlenceler. Dilerseniz Walt Disney dünyasında büyülü bir yolculuğa çıkıp, geçmişle gelecek arasındaki köprüde yol alın. Dilerseniz Sea World’ün en ıslak maceralarına katılın. Ya da, Walt Disney’in unutulmaz sevimli kahramanlarıyla Epcot Center ve MGM stüdyolarında buluşun. Kendinize güveniyorsanız, "Mission: Space" ile Mars yolculuğuna çıkın. Bu arada, esmer, uzun boylu, yakışıklı, kibar, güleryüzlü bir genç adam görürseniz durup iyice bakın. Gözünüzün önüne Hürriyet’in şehit Genel Yayın Müdürü Çetin Emeç gelsin.

Tıpkısı ise, o gencin adı Mehmet Emeç’tir. Bilge-Çetin-Mehveş üçlüsünün sevgili Memo’ları... Sevgili Memo, çocukluğundan beri hep saklar kendini. Başkalarına lüks mevki bileti alır, kendisi 2. mevkide oturur. Alabildiğine sessiz ve alçakgönüllüdür, konuşurken yüzü kızarır. Babasını kaybettiğinden beri ABD’de kendi alınteriyle, kimseden yardım istemeden bugünlere geldi. Başını dik tuttu, boynunu eğmedi. Onun için bu röportajı, Çetin Emeç’in oğlu Memo ile değil, Walt Disney World EPCOT’un bölge müdürlerinden Mehmet Emeç’le yaptım.

"Onların peşinden gidecek cesaretiniz varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir. Her şeyin bir fareyle başladığını asla unutmayın. (Walt Disney)

- 1970 İstanbul doğumluyum. Moda Lisesi’ni bitirdikten sonra bir yıl İngiltere’de okudum. Oradan Amerika’ya geçip Indiana’da işletme okudum. Sonra da Wisconsin ve Orlando’da master ve MBA derecelerini aldım. Wisconsin’de bir gün okula Disney’den bir ekip geldi. Seçecekleri öğrencilerle mülakat yapıp, başarılı olanlara iş teklif edeceklermiş. Ben de Türkiye’ye dönüp dönmemekte kararsızdım. Beni de mülakata çağırdılar, kazandım ve Disney maceram böyle başladı. Disney’de çeşitli eğitimler aldım, neredeyse bir üniversite daha bitirdim. Daha sonra otel departmanında, ön bürodan başlayıp proje müdürlüğüne kadar yükseldim. Ardından, otellerin dış ilişkiler proje müdürlüğüne getirildim. 2000’de Disneyland’ın bilgi ağı projesini baştan sona ben dahil üç kişi yaptık. Bu proje üç sürdü, sonraki iki yıl da bilgi iletişim ağının proje müdürlüğünü yaptım.

TÜRKİYE BU YILKİ FUARIN YILDIZIYDI

EPCOT Center, ABD’nin Florida Eyaleti’nin Orlando şehrinde, Disney World’den Seaworld’e kadar uzanan onlarca tema parkından biri.

- Türkiye, Epcot’ta 11 yıldır düzenlenen Uluslararası Yemek ve Şarap Festivali’ne ilk kez bakanlık düzeyinde katıldı. Bunda az da olsa benim payım olduğu için kendimi çok mutlu sayıyorum. 12 Kasım’da sona eren festivale Türkiye, Fas ve Fransa daimi pavyonlarının arasında 315 bin dolara kiraladığı 150 metrekarelik bir alanda katıldı. Yaklaşık iki milyon ziyaretçi yemeklerimizle, şaraplarımızla, zeytin yağlarımızla tanıştı. Maket Kapalıçarşı’dan alışverişlerini yaptı, üç boyutlu peri bacalarını gördü, İstanbul yalılarını tanıdı.

Türkiye’de Disneyland ha kuruldu, ha kurulacak. Sevgili Emeç, bu konuda ne biliyorsan söyle de, kurtulalım.

- Hep böyle söylentiler çıkıyor ama, bence Disneyland’in Türkiye’ye gelebilmesi pek mümkün değil. Çünkü Hong Kong yeni kuruldu, onun kendini kurtarması lazım. Türkiye’de şimdilik belki bir maket Disneyland projesi gerçekleşebilir. Bir Disneyland projesi, neresinden bakarsanız bir milyar dolardan aşağı değil. Orlando’dakinde dört ana park, iki su parkı, 18 otel, içinde beyzbol dahil bütün oyunlar olan bir spor kompleksi var. New York Manhattan’ın iki katı yani. Yılda 40 milyon kişinin ziyaret ettiği, dünyanın bir numaralı tatil beldesi. Bizim otellerin en ucuzu odası 170 dolar, o da sadece dört duvar. 35 bin yatak kapasitemiz var, en küçüğü 1000 yataklı. Buna rağmen yüzde 97 doluluk oranıyla çalışıyoruz.

Aynı yerde iki Miki göremezsiniz

"Disneyland’ların temel felsefesi nedir, nasıl ederler de dünyanın dört bir yanından mıknatıs gibi insan çekerler?

- Bizim görevimiz, gelen insanları bir şekilde o muhteşem şovun içine dahil etmek. Disney’in temel karakterlerin kılığında dolaşacaklar boy ve kiloya göre seçiliyor. Mickey Mouse, Minnie, Donald Duck, Goofy, Pluto’ya kadar hepsinin kendine özgü el yazıları vardır. Kahramanlar 20 dakika çalışır, 20 dakika dinlenir. Çünkü, giydikleri tüylü kostümlerin içi yaz sıcağında neredeyse 90 derece olur. Disneyland’larda bir prensip daha vardır, Mickey tektir. Onu değişik yerlerde görürsünüz ama, asla aynı yerde iki Mickey Mouse olmaz.

Parkların altı tünellerle dolu

Sanmayın ki, Disney parklarının sadece üstünde hayat var.

- Orlando’yu her yıl dört-beş kasırga vurur. Öyle olur ki, ağaçları kökünden söküp atar. Diyelim, kasırga 16.00’da gelip, ertesi gün 04.00’de gidecek diye haber geldi. 1200 kişilik temizlik ordusu, iş aletleriyle birlikte bir gün önceden parkların altındaki tünellere yerleşir. Her türlü yiyecek, içecek, yatak, yorgan hazırdır. Hatta, isteyenler evcil hayvanlarını bile getirebilir. Kasırga geçer geçmez, bütün personel ellerinde süpürgeler, testereler, küreklerle dışarı çıkıp parkları tertemiz hale getirir. Sabah 09.00 olduğunda, kapılar hiçbir şey olmamış gibi açılır.
Yazının Devamını Oku

Elimde olsa Türkiye’yi şu an AB’ye alırdım

Adı: Socrates P. Kokkalis. Doğum tarihi ve yeri: 1939 Atina. Eğitimi: Berlin Humbolt Üniversitesi Fizik ve Elektronik. Yatırımları: Şans oyunları, telecom, elektronik savunma sanayii sistemleri. Görevleri: Intracom (Yunanistan’ın uluslararası telekomünikasyon devi) Holding’in kurucusu, CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkanı; Intralot (Gelir olarak dünyanın 3. büyük şans oyunları operatörü) Yönetim Kurulu Başkanı; Pire Oliympiyakos Futbol ve Basketbol Kulübü Başkanı. Serveti: 2 milyar dolar. Bildiği yabancı diller: İngilizce, Almanca, Rusça, Rumence, İtalyanca ve Fransızca. Türkçe’yi anlıyor ama, konuşmuyor. Medeni hali: Eleni Kokkalis ile evli ve 3 çocuk sahibi. Bay Kokkalis’le, Süzer Plaza Rezidans’ın en üst katlarından birindeki muhteşem rezidansında buluştuk. Kalın kaşlı, güler yüzlü, tonton görünüşlü bir komşumuz Bay Kokkalis. Futboldan iş dünyasına, Kıbrıs’tan AB’ye kadar uzun uzun sohbet ettik. Birlikte Türk kahvesi içtik, antepfıstığı yedik. Yanarım ki masadaki enfes yaprak sarmadan birini ona kendi ellerimle yediremedim. Her neyse, belki gelecek sefere. Ne demişti Socrates; "Galip asker, hiçbir zaman mağlup askerin üzerine eğildiği zamanki kadar yüksek değildir."

Yunanlı işadamları son zamanlarda Türkiye’ye pek merak sardı. Bizi salam gibi doğrama niyetiniz yok değil mi?

- Yok canım. Yunanistan küçük bir ülke. Türkiye çok büyük ve önemli bir ülke. Biz bir Yunan şirketi olarak /images/100/0x0/55ead092f018fbb8f8986f63Türkiye’deki en büyük yatırımı yaptık. Şu ana kadarki yatırımlarımız 100 milyon doları buldu. Şimdi Milli Piyango’nun özelleştirilmesini bekliyoruz. Yüzde 45’ne sahip olduğumuz İddaa oyununun fonunu artıracağız. Ayrıca Türkiye’de Telekom özelleştirmelerini takip ediyoruz. Özellikle Broadband (geniş bant internet hizmeti) var gündemimizde. Buna Wi-Max de dahil. Benim için İstanbul’a gelmek ile Selanik’e gitmek arasında hiçbir bir fark yok. Ama Selanik’te hiç iş yok, İstanbul’da çok iş var. Türkiye özel bir ülke. Hem İslam ülkesi, hem de demokratik. Bu açıdan eşsiz bir ülke. Bu da Kemal Atatürk zamanında gerçekleşti. Türkiye bölgede çok önemli bir rol oynuyor, çok büyük kalkınma potansiyeli var. Bence Türkiye’ye yakın zamanda birçok yabancı yatırımcı gelecek.

ERDOĞAN TAM BİR LİDER

İstanbul’da yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşmacıydınız. Bu arada Başbakan Erdoğan ve Maliye Bakanı Unakıtan’la özel görüşmeleriniz oldu. İkisiyle de aranız pek çok iyi, gördüğüm kadarıyla.

-Sayın Erdoğan’ı ve Gül’ü dinledim. Erdoğan, bence şu anda hem Avrupa, hem de dünya genelinde en önemli liderlerden biri. Tam bir lider. Geçmişine bir bakın, nereden başlamış, şu anda nerede? Türk insanının nasıl düşündüğünü bence çok iyi biliyor. Ve Türkiye’nin geleceği için bir görüşe sahip. Onu iyi bir lider yapan da bu özellikleri zaten. Ayrıca bir liderin duruşu da çok önemlidir. Erdoğan’da bu da var. Yanlış bilmiyorsam, Türkiye’de yıllardır ilk kez bir parti tek başına iktidarda. Bu da gösteriyor ki, Türk halkı Erdoğan’ı takdir ediyor. Erdoğan bence güçlü bir kişilik. Türkiye’yi ekonomik açıdan çok açık bir ülke haline getirdi.

KIBRIS KÜÇÜK BİR SORUN

AB’ye girmemize hep karşı çıkıyorsunuz, hani dosttuk? Güney Kıbrıs’a sözünüz geçmiyor mu? Bu nasıl komşuluk beyefendi?

- Başlangıçtan beri ben hep "Türkiye AB’ye üye olmalıdır" diyorum. Türk-Yunan İş Konseyi toplantılarda da bu görüşümü hep anlattım. Benim elimde olsa Türkiye’yi hemen bugün AB’ye alırım, neden almayayım ki? Kıbrıs, AB ve Türkiye birlikteliğini stratejik açıdan ele alırsak çok küçük bir sorun. Politikacı olsaydım ve o gücüm olsaydı, iki tarafa da "Annan ya da her kimin ne teklifi varsa hepsini unutun, birleşin" derdim. AB daha çok bir ekonomik birlik. Siyasi olarak AB’nin çok güçlü bir geleceği olduğundan da emin değilim. Her ülkenin başbakanı, ülkesinin patronu olmak istiyor. AB de Brüksel’den onları kontrol etmek istiyor. İşte burada bir çatışma var. Bugün, herkesin kendi ülkesini yönetmesi bir anlam taşımıyor. 

BALKAN DOSTLUĞU BURSU

Harvard Üniversitesi John F. Kennedy Okulu’nda Kokkalis Vakfı programı var. Sadece Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, Makedonya ve Türkiye ile sınırlı. Bu programdan amacınız ne?

- Balkanlar sorunlu bir bölge ve modern vizyon eksikliği var. Bu programlarla; sadece kendi ülkesini değil, tüm bölgeyi görebilen insanlar yaratmayı amaçlıyoruz. Bence ABD, modern toplumların nasıl olduğunu, nelere önem verdiğini görmek için iyi bir yer. Bu programın herhangi bir ara amacı yok, sadece bir hizmet. Öğrenciler ABD’de iyi bir eğitim aldıktan sonra kendi ülkelerine dönüyor. Birbirini tanıyan bu insanlar sayesinde belki daha iyi ilişkiler kurabiliriz. Birbirleriyle konuşarak anlaşırlar, böylece kavga olmaz. Birlikte daha güçlü bir bölge yaratabiliriz. Bir projem vardı, futbolda olduğu gibi, basketbolde de bir Avrupa ligi yaratmak. Böylece 500 milyon insan için çok iyi bir rekabet imkanı oluşacaktı. AB buna izin vermedi, o zamanki FIBA Başkanı Stankowitz "Bu projeyi unutun" dedi.

Emre ve Hasan Şaş hayranı

Gelelim Olympiyakos futbol ve basketbol kulüpleri başkanlığınıza. Bunca işiniz arasında onlara nasıl zaman ayırabiliyorsunuz?

- Ben çocukluğumdan beri Olympiyakos fanatiğiyim. Küçük bir çocukken tribünlere çıkar, sesim kısılana kadar takımım için bağırırdım. Olympiyakos’un amansız bir taraftarıyım, kulüp başkanlığını ticaret için yapmıyorum. Televizyonda her gece ya futbol, ya basket maçı izlerim, dizi falan bilmem. Evimde kulübümüzün kocaman bir bayrağı asılı, kırmızı-beyaz. Karamanlis dışında tüm başbakanlarımız bizim kulübün taraftarıdır. Atina’da "Georgios Karaiskakis" adlı 33 bin kişilik çok güzel bir stadyum yaptık. Olympiyakos, Yunan tarihinde üst üste 7 yıl şampiyon olan tek takım. Bundan dolayı 7 benim uğurlu rakamımdı. Ama Juventus’e 7-0 yenildikten sonra bundan vazgeçtim. Kulübümüzde bir de Türk oyuncu var, Alman vatandaşı Erol Bulut. 22 sırt numaralı başarılı bir genç savunma oyuncusu. Sizin ülke içinde ve dışında oynayan birinci sınıf çok futbolcunuz var. Mesela Emre ve Hasan Şaş benim favorilerim. Aynı şekilde, basketbolde de son yıllarda müthiş bir çıkış yaptınız.
Yazının Devamını Oku

Allah’a can borcum var gerekirse o da gitsin

Koruma Müdürü Recai Birgün, Ecevit’in hastalığının TOBB’daki yemekle başladığını belirtiyor. Doktorları "Kıpırdarsanız felç olursunuz" demişler. Ama Ecevit, evde 3 ay boyunca mutfakta kahvaltıdan sonra, mavi koltuğunda gazetelerini okumuş. Doktorların geldiğini telsizden öğrenince de gidip yatağına yatmış. TOBB’DAKİ YEMEK

Sayın Ecevit’in hastalıkları peş peşe geldi. Başlangıç noktası neydi?

Beyefendi’nin ilk büyük rahatsızlığı, TOBB’un 4 Mayıs 2002’de verdiği resepsiyondan sonra başladı. O akşam gelen pilav dönerin ne şekli, ne tadı güzeldi. Benim şahsi kanaatim, beyefendiye o yemek dokundu. Başbakanın yiyeceklerini tatma uygulamamız yok. Ancak, servis ilk noktadan itibaren gözetim altında olurdu. Ayrıca, içeceklerinin kapağını ilk biz açarız. Ertesi gün görevli değildim, anons edilince fırladım. Beyefendi evde yatıyordu, "Sırtım ağrıyor" diyordu, Başkent Hastanesi’ne götürdük.

Neden Başkent Hastanesi? /images/100/0x0/55eb3846f018fbb8f8b32631

Oranın doktorlarından Turgut Zileli, Beyefendi’yi Hindistan gezisinden sonraki rahatsızlığında tedavi etmiş. Böyle başlamış Başkent’le ilişkileri. Hastanede 1.5 saat içinde çok yoğun tetkikler yapıldı. Doktorlar sonunda; "Ne olduğunu anlayamadık, önemli bir şeyi yok ama, tedbiren bu gece burada kalması iyi olur" dedi. Önemli bir şey yoksa niye kalalım. Eve gitmeye karar verildi, doktorlar da peki dedi. Gazeteciler bekliyordu, fakat Beyefendi’nin konuşmasında sıkıntı vardı. "Başkent Hastanesi Başhekimi" diyemedi bir türlü. Neden diyemediğini sonra öğrendik ama, iş işten geçti.

Neden olmuş?

Mideye gastroskopi yapılmadan önce, hastanın ağzı ve boğazı uyuşturulurmuş. Bu yüzden hasta, bir süre felçli gibi konuşamazmış. Doktorlar bizi önceden ikaz etselerdi, onu arka kapıdan çıkarırdık. Neyse eve geldik. Beyefendi bir şey yaparken düşüyor, sırtını sandalyeye çarpıyor. Başkent’e gittik, "Kaburgada kırılma var ama, önemli değil. Kendi kendine kaynar" açıklaması yapıldı. Eve döndük, sonraki günlerde beyefendi düzelir gibi oldu. 10 gün kadar yattık. O arada giriş katındaki kütüphane evi hazırladık, merdiven çıkılmasın diye. Tam eve girerken Beyefendi’nin ayağı tökezledi. Ertesi gün "Sırtımda bir ağrı var" dedi, yine Başkent’in yolunu tuttuk. "Şu numaralı omurda çökme var, yatacaksınız, kıpırdarsanız felç olursunuz. Tuvalete bile gitmeyeceksiniz" diye uyardılar.

EVDEKİ 3 AYLIK YATAK OYUNU

Bülent Bey evde yatarken günleri nasıl geçmeye başladı?


Evde, her sabah ayrı branşlardan 8-9 doktor gelip Beyefendi’yi muayene ediyordu. Genellikle; "Kıpırdarsanız felç olabilirsiniz" deniyordu. Beyefendi ilk gün sözlerini dinleyip yattı. Ama, 2’nci günün sabahından itibaren gazetelerini salondaki mavi koltuğunda okumaya başladı. Her sabah kahvaltısını mutfakta yapıyordu. Doktorların gelme saatini telsizle takip edip kendisine haber veriyorduk. Gelmelerine yakın girerdi yatağına, kımıldamadan onları beklerdi. Niye mi, doktorlara karşı ayıp olmasın diye. Biz 3 ay boyunca, yatıyor gibi davrandık. Doktorlar gider gitmez beyefendi salondaki mavi koltuğuna geçip, çayını, kahvesini içer, muhabbetini yapardı. Bütün özel ihtiyaçlarını da kendisi giderirdi.
/images/100/0x0/55eb3846f018fbb8f8b32633
Hanımefendi’nin yanında kalacağım

EMNİYETTE 22 senem doldu, 16 Aralık’ta emekliliğimi isteyeceğim. Hanımefendi’nin yanında kalmaya devam edeceğim, emeklilik gerekçem de bu. Kendilerinden bir ücret almam asla söz konusu değil. 1966, Gümüşhane Köse doğumluyum. 3 yaşımdayken aile İstanbul’a göç etmiş. Soyadımız aslında Aygün, ATO Başkanı Sinan Aygün’le amca çocuklarıyız. 1970’lerde aile içi tartışma sonucu babam Birgün soyadını aldı.

Evde kalınca borsa inip çıkıyordu

SALI günü Bakanlar Kurulu olacak. Pazardan başlıyoruz sormaya; "Katılabilir miyiz?" diye. "Sorun yok, katılabilirsiniz" deniyor. Ben de kapıda bekleşen gazeteci arkadaşlara katılacağımızı açıklıyordum. Toplantı sabahı "Aman efendim, toplantıya katılmayın, baskı var sinire" deniliyor. Doktor olarak tolerans göstermemekte haklı olabilirler ama, neticede bu hasta bir başbakan. Gitmediğimiz zaman yine manşetler; ’Ecevit yine evden çıkamadı’ diye.

Kaç kez oldu bu erteleme?

Bu olay 3 kere geldi başımıza. Biri Milli Güvenlik Kurulu, biri Bakanlar Kurulu, bir de Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıs’la ilgili liderler zirvesi. Her gitmeyişimizde borsa karıştı, yer yerinden oynadı.

Doktorlara rest çekip konutta yaptığı bir toplantı var.

Başbakanlık konutunda koalisyon liderleriyle yapacağı toplantı günü yine; "Beyefendi, kesinlikle gidemezsiniz" denildi. Beyefendi yatağında doğrulup yeri indi, ayağa kalktı ve aynen şöyle dedi: "Ben çıkacağım deyip çıkmadığım her toplantıda borsa düşüyor, ortalık ayağa kalkıyor. Benim Allah’a bir can borcum var, başka bir şey yok. Gerekirse o da gitsin. Mutlaka katılacağım, siz bana ne yapmam gerektiğini söyleyin yeter." Sonunda bir korse taktılar, böylece toplantıya katıldık.

Onu burjuvalaştırdım

GÜLHANE’ye gitme fikrini ben verdim kendisine. İlginçtir, Sayın Ecevit, Gülhane’ye gidebileceğini dahi bilmiyordu. O kadar hassas, nazik, olağanüstü alçakgönüllü bir insandı. Bana; "Orası askeri bir yer, biz gidip onları rahatsız etmeyelim" dedi. Dedim ki: "Efendim siz başbakansınız, istediğiniz her yere gidersiniz. Herkes size hizmet etmek zorunda." İnanın, Sayın Ecevit’e hizmet ederken biz utanıyorduk, bazı düşüncelerimizden. O kadar mütevazı, o kadar sade Ecevitler’i ben biraz burjuvalaştırdım. Beyefendi asla yabancı arabaya binmezdi, ben bindirdim.

Aile hatırası

EMİNE-Recai Birgün çiftinin çocukları Tuğçe Beyza ile kardeşi Bülent Efe rahmetliye "Ecevit Dede" dermiş. Bülent’in adını da o vermiş. Bayramlarda, yeni yılda, doğum günlerinde çocuklara mutlaka bir armağan alırmış.

Mirası kravatları

ECEVİT’in Recai Birgün’e bıraktığı en büyük miras, onun kravatları. İngiliz malı ipek kravatları Ecevit yıllarca, hiç eskitmeden giymiş. Birgün onun kravatlarından birini takmadan sokağa çıkmıyor.
Yazının Devamını Oku

Bodrum’u balık figürüyle markalaştıran ressam

Figüratif resmin büyük ustası Prof. Adnan Turani der ki; "Sanat yapıtı, bataklıkta açıp serpilmiş, insanı büyüleyen bir nilüfer çiçeğine benzetilebilir. Bu güzel çiçek, yaşadığı ortamla ilişkisi olamayan bir yerde sergilenirse, onun bataklıkta büyüdüğü akla gelmez." O halde, Bodrum’u, yarattığı balık figürüyle markalaştıran asistanı Engin Dalyancı’yla konuşmalıyız. O balık ki, içine girdiği seramik, cam, metal, ahşap ne varsa hepsini birer senfonik şiire dönüştürüyor. Engin Dalyancı’yla Ortakent’teki Dalyancı Galerisi’nde buluştuk. Tatlı dilli, güler yüzlü, sakin bir genç adam. Her taraf kendi el emeği, göz nuru olan sanat eserleriyle dolu. Füzyon tekniğiyle yapılan birbirinden güzel, göz alıcı tabaklar, tablolar, fincanlar, lavabolar, masalar ve daha bilmem neler. Bodrum’un iştah kırbaçlayan ünlü simidiyle dolu masaya oturur oturmaz, "Benimkisi, yaşamın yorgunluğunu vıcık vıcık boyanın hamurunda arayan bir insanın serüveni" diye söze başladı Engin usta. Sonrası zaten kendiliğinden su gibi aktı, gitti. Halikarnas Balıkçısı’nın Gümbet tepesindeki ebedi istirahatgáhından Dalyancı’yı da gözlediğinden hiç şüphem yok. Balıkçı’ya bir merhaba yakışır şimdi....
/images/100/0x0/55ea746af018fbb8f8810a6e
- O balık benim kendi iç dünyam aslında. Sürekli deştiğim için kendimi çok iyi ifade edebiliyorum. İnsanlar ise benim dışımda. Balık, insanlardan kaçışımın bir simgesi. İnsanları, ancak gerçek yüzlerini gördüğümde resmedebiliyorum. Son dönemlerde insanlarla çok yoğun, içli dışlı yaşamadığım için onları yapmıyordum. Şimdilerde ise, balıklarla insanları aynı resimde buluşturmaya başladım. Yine en sonunda insanlarıma geri döneceğimin bir göstergesi. Balık, bana göre bir sınır tanımayan, kalıplara sığmayan özgür bir yaşam. Ben böyle yaşadığım sürece, o balık hep benim yanımda olacak. Renklerden de illa kobalt mavisi olacak. Beşiktaş taraftarıyım ama, siyahtan nefret ederim. Ankara’da yaptığım resimler ise gri ve siyahtı. Balığın ve özgürlüğün rengidir kobalt mavisi. 7 yıl öncesine kadar çok hızlı bir yaşamım vardı, alkolü de bıraktım. Çok iyi bir rock dansçısıydım, inanılmaz. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple, Scorpions hayranıydım.

SANAT CİDDİ İŞTİR

- Doğum yerim Çorlu, çocukluğum öğretmen olan babamın görev yaptığı köylerde geçti. Fazla konuşmayan, içe dönük bir çocuktum. Sürekli resim yapan, güleç yüzlü ilkokul öğretmenim beni resme tutkun etti. Ne var ki, aile koşulları beni Sanat Enstitüsü Motor Bölümü’nde okumaya zorladı. Mezuniyetten sonra bir fabrikaya girdim ama, bunun bana ait bir yaşam olmadığını anladım. 1983’te Ankara Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’ne girdim. Sanat eğitimini acayip ciddiye alırdım. Öteki dersleri ikinci plana atıp neredeyse atölyede yatıp kalkardım. İnsanların iç dünyalarında gizlediği gerçekleri yüzlerindeki çizgilerden yakalamaya çalışırdım. "Gerçek Yüzler" dediğim desenler işte böyle çıktı. Bilkent Üniversitesi’nde Prof. Adnan Turani’nin, Mustafa Ayaz’dan sonraki son asistanıyım. 1989’da askerlik görevini Iğdır’da öğretmen olarak yaptım. Boş zamanım çok olduğu için, köseleden çanta, kemer, sigaralık yapıp hafta sonları Doğu Beyazıt’ta satardım. Burada Anadolu insanının yaşantısının nasıl halıya, kilime döküldüğünü gördüm. Bitkilerden kök boya elde etmeyi ve kullanmayı öğrendim. Turani hocamdan öğrendiğim boya dili ve kompozisyon bilgilerini en iyi şekilde değerlendirmeye kararlıyım. Ama, yaşam hengamesinden bunların daha onda birini yapabilmiş değilim.

SOKAK RESSAMLIĞI

- Bodrum’a 1990’da yerleştim, 40 liraya güzel bir ev kiraladım. Uzun saçlı, barlardan çıkmayan, alkolü çok seven bir hippiydim o zamanlar. Belediyeye başvurup resim yapmak için Kale’nin karşısında yer istedim. Bana Raşit’in Kahvesi’nin önünde küçük bir yer verdiler. Sokak ressamlığının ilk günlerinde Bodrum Kalesi, Bodrum evleri, yelkenlileri resmediyordum. Sonra güneşi, denizi yaşamaya başladım ve balığımı keşfettim. Abdullah dedem, 1940’lı yılların Büyükçekmece’nin ünlü dalyancısı. Soyadımız da oradan geliyor, babamın hemen bütün akrabaları balıkçı. İstanbul’da bir büyük lodos fırtınasında çoğunu kaybettik. Bu olay beni derinden etkiledi, deniz tutkum oradan. Yaşam zenginliği giderek beni malzemede çeşitliliğe götürdü. Seramik, cam, ahşap, metal ve kağıt birbirini izledi.

YURTDIŞINDA SERGİLER

- 1992 kışında Hatice ile tanışıp evlendik. Hatice, bana çok inanan biri olarak benim en büyük yardımcım. Sadece resim yapıp satmak yetmeyince yeni çıkışlar aramaya başladım. Cam ustası Nasuh arkadaşım bana füzyon tekniğiyle can eserler yapmamı önerdi. Füzyon, pencere camının yüksek ısıda eritilerek yeniden biçimlendirilmesi, takıdan tabağa, mimari yapı elemanından sanat objesine kadar yüzlerce farklı nesneye dönüştürülmesini sağlayan bir teknik. Bu sayede, binlerce yıldır doğallığını koruyan camı, balıklarımla renklendirip biçimlendiriyorum. Yurt içinde ve dışında 20’nin üstünde sergi açtım. İhracat çok iyi gidiyor. Norveç, Hollanda, Avusturya ve Yunanistan’dan çok talep oluyor. Yeni bir anlaşma yaptım, Atina’da ünlü bir firmaya distribütörlük veriyorum. Türkiye’nin hiçbir yerinde bayilik vermedim, eserlerimin taklitlerinden sakının, çünkü sahtesi çok yapılıyor.

Cam üzerine kök boyayı ilk ben uygulayacağım

- Bodrum’a katkısı olsun diye Tuzla’da 13 dönüm arazi aldım. Amacım göz nuru dökerek yaptığım füzyon cam eserleri, burada kuracağım büyük bir atölyede seri olarak üretmekti. Yerli ve yabancı turistler gelip üretimi seyredebilecekti. Bodrumlu gençlere de bir iş olanağı çıkacaktı. İki yıl uğraştım ama, turizm bölgesi diyerek izin vermediler. Sanmışlar ki, Paşabahçe gibi bir cam fabrikası kuracağım. Sonunda İstanbul Çayırova’da bir yer kurdum, üretim orada yapılıyor. Seramiği ise Kütahya’da öğrendim. 4 yıl boyunca her kış Kütahya’da bir atölyede çalıştım. Yaptığım eserleri kendim boyuyor, sonra da sırlatıp fırınlatıyordum. Çok zor bir çalışma temposuydu, alkol de artınca sağlığım bozuldu. İstanbul’da bir dostla tanışıp seramik üretimini ona verdim. Seramikteki desenlerimi iki yılda bir, camdakileri ise sürekli değiştiriyorum. Gördüğünüz atölyemde sürekli resim yaparım, gece de olabilir, gündüz de. Genellikle yağlıboya, biraz da cam tablolar. Onların da hepsinde elbette benim balığım var. En pahalı tablomun fiyatı 1,5 milyar lira. Camda yeni renkler toprak rengi. Kök boyayı cama ilk defa ben uygulayacağım. Kök boyada renk dağılımı çok güzel oluyor, gren vermiyor.

Balık, kaçışımın simgesi

Ressam Engin Dalyancı, eserlerinde son derece basit çizimli, yalın ve sevimli balık figürünü kullanarak Bodrum’un adını tüm dünyaya sanatıyla duyurdu. "Balık, iç dünyamın, insanlardan kaçışımın bir simgesi aslında" diye konuşan Engin Dalyancı’nın en büyük yardımcısı ise 1992’de evlendiği eşi Hatice Dalyancı. Ailesi Girit göçmeni olan Hatice Dalyancı, bir halkla ilişkiler uzmanı ve satış elemanı gibi çalışarak kocasına eserlerini yaratacak boş zaman yaratıyor.
Yazının Devamını Oku

Nefreti yaşadık artık acılardan ders almalıyız

Satrancın en büyük ustası ve Rusya’daki muhalif Birleşik Sivil Cephe’nin Başkanı, Bakü doğumlu Garry Kasparov, çokkültürlü bir dünyaya inanıyor. Kasparov, "20. yüzyılda nefret, etnik temizlik ve diş bilemeyi yeterince yaşadık. 21. yüzyılda geçmişteki bu acı tecrübelerden ders alarak ilerlemeliyiz" diyor.

Yahudi bir babayla Ermeni bir annenin 13 Nisan 1963 Bakü doğumlu oğlusunuz. Niçin, Azerbaycan’da değil de Rusya’da yaşıyorsunuz? /images/100/0x0/55eb2299f018fbb8f8ad7d1f

- Ben farklı milletlerin bir arada yaşadığı bir ailede büyüdüm. Büyük halam Ermeni’yle, küçük halam ise Azeri’yle evliydi. Dolayısıyla farklı milletlerin bir arada olduğu büyük bir ailede yetiştim. Bakü’de eskiden etnik köken ikinci sırada gelirdi. Çünkü hepimiz Rusça konuşuruz. Rus kültürüyle yetiştik. Ben her zaman kendimi Rusya’nın bir parçası olarak gördüm. Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, içinde yetiştiğimiz ülkeye göç ettik. Fransız İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Cezayir’deki Fransızların Fransa’ya dönmeleri gibi. Başkenti Moskova olan bir ülkede doğdum, şimdi de başkenti Moskova olan bir ülkede yaşıyorum. 1990’dan sonra Karabağ konusu yeniden başlayınca ailece Moskova’ya yerleştik. Ben Bakü’yü çok sayıda etnik grubun bir arada yaşadığı bir yer olarak hatırlıyorum. Şimdi öyle olmadığı için de üzüntü duyuyorum. 1994’te savaş sırasında Saraybosna’ya gidip Bosnalılar yararına gösteri maçlarına katıldım. Bosna da çok sayıda etnik grubun bulunduğu bir yer. Ben çokkültürlülüğe derinden inanıyorum. 20. yüzyılda nefret, etnik temizlik ve diş bilemeyi yeterince yaşadık. 21. yüzyılda geçmişteki acı tecrübelerden ders alarak ilerlemeliyiz.

Türkiye, AB’ye alınmalı

Türkiye, Rusya’dan nasıl görünüyor gözünüze?

- 2002’de Wall Street Journal’a bir makale yazmıştım. Makalenin ana fikri, teröre karşı büyük mücadeleyi başlatmadan önce ortaya bir plan çıkarmanız gerektiği şeklindeydi. Bence bunun en önemli noktalarından biri de, bu savaşın Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasında bir savaşa dönüşmemesini teminat altına almaktı. Bu stratejinin anahtar bileşeni, Türkiye’ye, Avrupa entegrasyonunda yardım etmekti. Türklerin demokrasiyi Hıristiyan bir unsur olarak görüp Batı’dan uzaklaşmasının önüne geçmek şarttı. Ekonomisiyle, toplumdaki genel konsensüs ile Türkiye, Avrupa’ya İran ya da Suudi Arabistan’dan çok daha yakın. Türkiye’nin AB’ye katılması, demokrasinin bir Hıristiyanlık rejimi olduğu yolundaki inancı da değiştirecek.

Uzakdoğu’da Çin istilası korkusu

Komünizm, bir gün yeniden Rusya’nın kapısını çalamaz mı?

- Komünizm, 20. yüzyılda başarısız oldu, tek bir başarılı örneği bile yok. Çin de kademeli olarak komünizmden yarı-demokratik topluma geçme aşamasında. Bu kolay olmayacak bence. Barış içinde gerçekleşmesini dilerim. Son kalan sol diktatörlükler Küba ve Kuzey Kore, onların da bir cazibesi yok zaten. Sosyal konuları önemsemeden 21. yüzyılı yaşamamız mümkün değil. Günümüzde insana daha fazla kaynak ayrılması gerekiyor. Bence komünizm gibi aşırı rejimler bir daha asla geri gelmeyecek. Rusya’da Sovyetler Birliği dönemine dair belli bir nostalji var. Çoğunlukla sosyal garantiler, eski komünist idari yapı özleniyor. Çin hálá Rusya’nın en büyük düşmanı. Rusya’nın topraklarında gözü olduğunu saklamayan tek ülke. Uzakdoğu’ya ve Doğu Sibirya’ya çok sık seyahat ediyorum. Oralarda Çin istilasına dair büyük bir korku var. Irkutsk’ta şöyle bir şaka duydum; "Çinliler 100 bin kişilik küçük gruplar halinde sınırımızı geçiyor."

Petrol, terörü ateşliyor

ABD’nin Büyük Ortadoğu projesini desteklediğiniz doğru mu?

- Hayır efendim, Amerika’nın hiçbir projesine inanmıyorum. Ortadoğu politikaları ise tam bir başarısızlık. Hem demokrasi kurulması gibi idealist bir yaklaşımınız olacak, hem de çok yoğun kaba güç kullanacaksınız. Bugün dünyada sorunları bölge bölge çözemezsiniz, global çözümler bulmak zorundasınız. Haberler çok hızlı dolaşıyor. BM’nin bir bütün olarak neden çalışmadığına bakmamız gerekir. Petrolün çok büyük bir tehlike olduğunu görmeliyiz. Çünkü, petrol tam anlamıyla terörü ateşliyor. Rusya’da petrol ve gaz nedeniyle büyük problemler yaşanıyor, İran’da da öyle. Galonu 10 dolarken Hatemi vardı, 70 dolar olduğunda Ahmedinejad. Amerika, en güçlü ülke olarak sorunları diğer ülkelerle işbirliği içinde çalışarak çözmeli. Bush yönetiminin gözü çok kara olmasının sefil sonuçları ortada.
Yazının Devamını Oku

Putin’i Kremlin’den mutlaka atacağım

Garry Kimoviç Kasparov. Rusya’da ona kısaca "Garki" diyorlar. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük satranç oyuncusu. 9 Kasım 1985’te 22 yaşında Anatoli Karpov’u yenerek Dünya Satranç Şampiyonu oldu. Bu unvanını 15 yıl sonra Vladimir Krammnik’e devretti. Dünyanın en gelişmiş süper bilgisayarı IBM Deep-Blue’ya yıllarca meydan okudu. Ve 10 Mart 2005 günü bir daha satranç turnuvalarına katılmayacağını açıkladı. O günden sonra siyasete atıldı. Gorbaçov’un Perestroyka’sının ilk yılında dünya şampiyonluğunu ilan eden Kasparov, Rusya’nın en büyük muhalefet grubu "Birleşik Sivil Cephe"nin kurucusu. Moskova’nın merkezi Ulitsa Makarenko’daki ofisinde, dava arkadaşlarıyla birlikte Putin rejiminin sonunu getirme planları yapıyor. İstanbul’da olduğu gibi, korumaları onu her yerde gölgesi gibi izliyor. Kasparov, İş Bankası Kültür Yayınları’nın ülkemize kazandırdığı "Benim Ustalarım" kitabının tanıtımı için geldi İstanbul’a. Kasparov sadece satranç demek değil. O, aynı zamanda siyaset, eğitim ve sosyal reformlar konusunda sözü dinlenir bir uzman. Yıllardır Wall Street Journal’a siyasi ve ekonomik makaleler yazıyor. Son yıllarda tek hedefe kilitli: Vladimir Putin ve rejimini tuzla buz etmek. Zaman fukarası Kasparov’la 2,5 saati aşkın baş başa konuştuk. Bir ara İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’yi davet edip efsaneyle 4,5 saniye süren bir maç yaptırırdım. Sohbetimizin sonunda Kasparov’la bir oyunluk tavla oynayıp yendim. Sevgili Sinan kardeşimin çektiği "Kasparov’u yendiğimin resmi" bunun kanıtı. İşte 64 karede hayatın mükemmel bir yansıması olan satrancın gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu. İşte bilinmeyen Garry Kasparov...

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük satranç oyuncusu, 15 yıl dünya şampiyonluğunu elinde tutan biri, nasıl olur da satrancı bırakır?/images/100/0x0/55ea6f22f018fbb8f87faa75

- Satranç bilgim, muhtemelen dünyada en gelişkin olan, ama bence hálá çok yetersiz. Öğrenmek için hiçbir zaman geç değil. Dolayısıyla eğer birinden yeni bir şey öğrenebileceğimi görürsem o parçayı almaktan çekinmem. 43 yaşındayım ve öğrenmeye açığım. Satrançta yapacaklarımı fazlasıyla yaptım. Hayal ettiğimden daha çok başarıya ulaştım. Satranç dünyasında bütün değişimleri gerçekleştirdim. Oyuna çok büyük katkılarım oldu. Ben satrancı eğlence olsun diye oynamam. Oynarsam 1 numara olmak için oynarım. Satrancı oynayıp kazanmamak ya da kazanmaya çalışmamak, benim için kabul edilebilecek bir durum değil. Satranç tam konsantrasyon ister. Bunun için, başka hiçbir şeyle uğraşmamam gerekir. Benimse uğraşmak istediğim başka konular var. Yeteneklerimle, stratejik becerilerimle, satrançta kazandığım tecrübeyle başka şeyler yapmak istedim. Bugün de satrancı bırakmakla doğru yaptığımı düşünüyorum. Bulunduğum noktadan çok memnunum. Kazandığım her doların hesabını verebilirim. Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli param var. Bazı politik aktivitelerimi desteklemek için de yeterli paraya sahibim. Elbette, satrancı hálá seviyorum, izliyorum, analiz yapıyorum. Bu arada 4 kitap yazdım, çok büyük ilgi gördü. İstanbul’daki kitap fuarında tanıtımına katıldığım "Benim Ustalarım" gerçekten önemli bir yapıttır. 2007’nin başında da daha geniş konuları ele aldığım "Hayat Nasıl Satrancı Taklit Eder" (How Life Imitates Chess) yayınlanacak.

Rusya, Atatürk’ün yıllar önce yaptığını yapmaya çalışıyor

-Ben Atatürk’le ilgili bütün kitapları okudum. 1915’te Gelibolu’daki olağanüstü askeri başarısından, Kurtuluş Savaşı başarılarına kadar biliyorum. Atatürk, imparatorluk kavramından ulusal devlet kavramına geçişi sağlamada çok başarılı oldu. Rusya hálá, onun uzun yıllar önce yaptığını başarmaya uğraşıyor. Atatürk modern Türkiye Cumhuriyeti’ni yarattı. Kurduğu devletin bugün yaşıyor olması da, çabalarının boşa gitmediğini gösteriyor.

Putin kendisi ve klanı için para kazanıyor

Satranca veda ettikten sonra, hayatınızı Putin’in görevden alınmasını sağlamaya adadınız sanki. Başınıza bir şey gelmesinden korkmuyor musunuz?

- Korkmuyorum, Moskova dahil dünyanın her yerinde konuşuyorum. Türkiye’de de size açıklıyorum, Rusya’nın Putin rejimini devirmekten başka şansı yok. Putin, dünyadaki en yozlaşmış rejimlerden birinin başı. Rusya’yı şirkete çevirdi; kendisi, arkadaşları, klanı için para kazanıyor. Bir yandan hissedarlar için kárını arttırıyor, öte yandan da sosyal güvenlik, sağlık gibi şirket pasiflerini azaltmaya çalışıyor. Bugün Rusya’ya baktığınızda nüfusun yüzde 15’ini başka, yüzde 85’ini ise başka bir ülkede yaşıyor gibi görüyorsunuz. Rusya’yı ziyaret eden yabancıların çoğu, yalnızca birinci ülkeyi görüyor. Ülke fakir ama, Rusya hazinesi her gün biraz daha zenginleşiyor. Putin’e karşı halkın öfkesi her geçen gün büyüyor. Putin, bu negatif enerjiyi boşaltmak için milliyetçilik kartını sürüp Gürcüleri, Çeçen gibi etnik grupları suçlu gösteriyor. Rusya’da büyük medya, Kremlin tarafından sıkı bir şekilde kontrol altında. Ben de yazılı ve sözlü bütün büyük medyada yasaklıyım. Muhalif fikirler Rusya’da televizyona, radyoya çıkamıyor. Rusya’da iki hafta serbest tartışma olsun, hükümet yıkılır.

Rusya’da Turuncu Devrim bekliyorum

ABD, sizin gibi bir rejim muhalifini Rusya’nın başında görmekten mutlu olur sanırım. Rusya’da da bir Turuncu Devrim olabilir mi?

- Önce şunu söyleyeyim, Rusya bizim kendi meselemiz. Amerika’nın bizim için ne istediği umurumda değil. Ben ülkemizi değiştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Benim başkan olmaya çalışmam ya da bunun için bir başkasını desteklemem önemli değil. Evet, Rusya’da, Ukrayna’dakinin benzeri bir hareketin olacağını umut ediyorum. Rusya’daki pek çok kişinin Turuncu Devrim’den sonraki Ukrayna’yı kıskandığını biliyorum. Çünkü Ukrayna’da serbest politik tartışma ortamı var. Ukrayna’nın en büyük partisi ülkeyi idare ediyor, adil bir durum. Kimse hükümetin eleştirilmesini engellemiyor. Ukrayna, demokrasi açısından olarak Rusya’dan çok ileride. Yüksek petrol fiyatları ve hükümetin medya üzerindeki kontrolü yüzünden Ukrayna’nın çok gerisindeyiz. Batı politikasını 20 yıldır izleyen biri olarak, Rusya’yı kim yönetiyorsa onunla işbirliği içinde olduklarını görüyorum. Şimdi Putin’le işbirliği içindeler, çünkü Rusya’yı o yönetiyor. Irak’ta demokrasiyi kurmanın her zaman en öncelikli konu olduğunu söyleyen ABD başkanının, Rusya’da demokrasinin çökmekte olduğunu umursamaması çok şaşırtıcı.

YARIN: ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞE İNANIYORUM

İnsan, bilgisayarı daima yenecek

Dünyanın en güçlü oyuncusu, dünyanın en güçlü bilgisayarına karşı kazanmaya daha kaç yıl devam edebilecek?

- Daha çok uzun yıllar bu böyle devam edecek. Normal bir PC, saniyede 5-6 milyon pozisyonu hesaplar. Matematiksel olarak hamleler sonsuz olduğu için, bilgisayar ilgisiz pozisyonları da değerlendirir. Ben ise, sağduyumu kullanarak önemsiz olanları baştan elerim. Ben bir karara, yüzde 99 oranında anlama, yüzde 1 oranında da hesaplamayla ulaşırım. Bilgisayar ise bunun tam tersini yapar. Satranç sınırsız bir oyun. Satrançtaki olası tüm pozisyonların sayısı, kabaca güneş sistemindeki atomların sayısına eşit. Yaklaşık 10 üzeri 45 adet olası pozisyon var, çok büyük bir sayı. Bu nedenle, bilgisayar hiçbir zaman tüm hamleleri hesaplayarak üstünlük sağlayamaz. Bilgisayarların insan karşısında en büyük avantajı, çok istikrarlı olması. İnsan ise, aynı oyun içinde bile değişik reaksiyonlar gösterebiliyor.

Satrançta da şansa yer var

Maç öncesi ve sırasında neler olurdu zamanlar, bir gün evvelden ne gibi hazırlıklar yapardınız?

- Her zaman sinirli olurdum. Benim için her büyük maç, bir meydan okumaydı. Kazanmak isterdim, kazanırken de bir farklılık yaratmalıydım. 20’li yaşlarda maç öncesi çok yemek yerdim. Maç sırasında ihtiyaç duyacağım enerjiyi karşılamak için. Konsantre olmak için, kendimi bir şey yapmam gerektiğine inandırmam yeterli. Sezgilerim güçlüdür, reaksiyonlarımı bilirim, ne zaman hata yapmaya açık olduğumu hissederim. Satrançta şansa yer var m? Burada önemli olan, şansın ne kadarının sizin yatırımınız olduğu. 25 yıl boyunca profesyonel satrancın içinde olmuş biri olarak şansın var olduğunu söyleyebilirim. Şansla, yatırım arasında bir paralellik olduğunu keşfettim. Yani, çalıştıkça şansınız da artıyor. Profesyonel satranca başladıktan sonra şansın oranı bende yüzde 10-15 olmuştur belki.

Rus elitinin parası Batı bankalarında

Bay Vladimir Putin’e ne zaman "Şah" diyeceksiniz Bay Garry Kimoviç Kasparov?

- Bu benim kişisel meydan okumam değil. Muhalif gruplar olarak ortak hedefimiz; Putin rejimini söküp atmak. Putin iktidarda kalsa da, gitse de Rusya’da büyük dengesizlikler olacak. Bence Putin gitmek istiyor ama, ortaklarının işine gelmiyor. O giderse herkes birbirine düşüp olaylar çıkaracak. Eğer kalırsa meşruiyetini kaybedecek, Rusya global demokratik toplumun bir parçası olmaktan çıkacak. Yönetici Rus eliti parasını Batı bankalarında tuttuğu için, Batıyla ilişkileri kesemez. Önümüzdeki 12 ay içinde Rusya’da bir politik kargaşa yaşanacağı kesin ama, sonucunu bilmiyorum.
Yazının Devamını Oku

Sibel Can’ın poposu gulete ilham kaynağı

Bodrum’dayım. Dünyaca ünlü Bodrumlu tırhandil ve gulet ustası Erol Ağan, nam-ı diğer Çolak Erol’la konuşmaya geldim. Ona, "Guletlerin Babası" diyorlar. 1950’lerin büyük ustası, rahmetli Ziya Güvendiren’in yanında yetişip, onun sağ kolu olmuş. Ama Çolak Erol’la ha deyince konuşmak mümkün değil. Yıllar var ki, gazetecilerle konuşmamış. Neyse, sonunda kuzeni Bodrum Belediye Başkanı Mazlum Ağan dostumuz arabuluculuk yaptı. Mazlum Başkan’la, Sevgili Oğuz Tatış’ın Bardakçı’daki otelinde kahvaltıda buluştuk. Otelin ünlü şefi Özer Acar’ın kendi eliyle hazırladığı /images/100/0x0/55ea0b56f018fbb8f866a11eomlet ve gözlemeleri afiyetle yedik. Patron vekili Kayhan Tatış’a teşekkür ettikten sonra ver elini İçmeler. Ağanlar’ın tersanesinin yazıhanesinde, güler yüzlü iki gençle, çatık kaşlı, gözlüklü, ak saçlı bir çınar karşıladı bizi. Çolak Erol, dedesinin "Tramptana" (Yunanca’de sert poyraz) lakabının hakkını veriyordu. Gençlerden biri, Çolak Erol’un büyük oğlu Mazlum’du. Şirketin yönetim kurulu başkanıydı, babası gibi gulet ustasıydı. Küçük oğlu Erdem ise, ABD ve İngiltere’den mastırlı gemi inşa mühendisiydi. Erol usta, son birkaç yıldır işini oğullarını devrettiği için, Mumcular’da yaptırdığı yeni çiftliğinde yaşıyor. Gördüğümüz odur ki, "Guletlerin Babası"nın dilinde ve gönlünde hep deniz türküleri olacak. Tıpkı, guletlerin dilinde ve gönlünde "Çolak Erol" olacağı gibi.

Bodrum tipi üç değişik tekne var: Tırhandil (başı ve kıçı aynı, daha narin yapılı), Gulet (yuvarlak kıçı suda ve düşük), Ayna Kıç (kamaraları teknenin orta ve baş bölümünde olan geniş kamaralı tekneler).

- Benim yerim şimdiki Yetti Gari’nin yerindeydi. Karşıdaki kahveye oturup gelip geçen güzel turist hanımları seyrederdim. Ben o turist hanımların popolarından ilham alarak yaptım, guletlerin kıçlarını. Allah için, benim yaptığım gulet kıçını hiç kimse yapamaz. Bizim güzel Sibel Can hanım kızımızın poposundan ilham alarak güzel bir gulet yapmak isterim doğrusu. Yener Bey, ben gözümle kazandım her şeyi. Bir bakışta, teknenin milimetrelik hatasını görürüm, değil ki santimlik. Ama, şimdi gözlerim biraz zayıfladı, şeker hastalığı yüzünden. Bu kabiliyet bana Allah’ın bir lütfu, içimden geliyor. Yanımda bir şişirmeci kalfa vardı, bana, "Sen para kazanmasını bilmiyorsun" derdi. Benim parayla işim yok, yanlış yapılırsa, söktürür yeniden yaptırırdım. Şimdiye kadar mühendisler bizden ders alıyordu ama, şimdi onlar bizi geçti. Bilgisayarlar var, ağaçlar biçilmiş halde geliyor. O zamanlar omurgaları, elimizde baltayla düzeltirdik.

Sağ kolumu kasnağa kaptırdım

Erol Ağan kesik olan sağ bileğini hiç gizlemiyor, tam tersine onunla gurur duyuyor.
/images/100/0x0/55ea0b56f018fbb8f866a120
- Annem, babam Giritli, önce İstanköy’e, oradan da Bodrum’a gelmişler. Gelişleri iskánla, mübadeleyle değil. Ben 1936’da Bodrum’da doğdum. Babam Mazlum rahmetli, sevilen bir kaptandı. 60 tonluk teknemizle Antalya-Bodrum-Kos arasında yük taşırdı. Babamın seren vurdu kafasına, denizde boğuldu. Biz üç kardeş kaldık açıkta, ben 11 yaşındaydım. Annem beni rahmetli Ziya Usta’nın yanına koydu. Mesleğimde çok iyiydim, çalışmakta üstüme yoktu.

Askerden döndüğümde usta beni yanına istedi, gittim. İki ay sonra orada sağ kolumu kasnak kayışına kaptırdım. Ne kadar tedavi gördümse olmadı, mecbur kaldılar bilekten kesmeye. Herkes, "Artık eski işini yapamazsın, bakkal dükkánı aç" diyordu. Hiçbirine kulak asmadım, 1961’de kendi adıma ilk dükkánımı açtım. Küçük sandal, piyade derken işler büyüdü. Guletler, tırhandiller yapmaya başladım. Derken, oğullarım Mazlum ile Erdem yetişti, ben de işleri gönül rahatlığıyla onlara devrettim.

Dünyanın ikinci büyük guleti

Ağanların tersanesinin kapalı bölümündeki kızakta Türkiye’nin en büyük, dünyanın da ikinci büyük ahşap lamine guleti yapılıyor. Adı, "Annabella." Sahibi İzmir’in ünlü levanten mücevheratçıdan Franco Sponza. Ağanların web sitesindeki bilgilere göre, böyle bir teknenin anahtar teslim fiyatı 4 milyon 275 bin avro.

- Türkiye’nin en büyük, dünyanın da ikinci büyük ahşap laminat guleti. Yığma değil, yapıştırma sistemiyle yapıyoruz. Teknenin boyu 41, eni 9 metre. Kerestesi Afrika’dan, Akaju ağacından. Eskiden çam ağacından yapardık, çok güzel olurdu. Ben hep, "İnsan kandan, kayık çamdan" derim. Orman İdaresi reçinesini topladığından beri çamlar öldü. Çocuklar bana sorsalardı, yaptırmazdım bu tekneyi. Bunlar daha cesur çıktı benden, ikisiyle de iftihar ediyorum. Teknede beş misafir, dört de personel kabini var. Salonu ve mutfağı çok geniş ve çok modern.

Fırtınaya tutulmaya bayılırım

Benim en büyük zevkim, denizde büyük fırtınaya tutulmaktır. Bir gün baktım balıkçılar fırtına var diye geri dönüyor. "Ayıp size be, denizden korkulur mu?" dedim. Atladım benim tekneye, açıldım onların kaçıp geldiği yere doğru. Salıncak gibi sallanıyoruz. Ben ise o teknenin içinde zevkten geberiyorum.
Yazının Devamını Oku

Bayraklı Safiye ile Süslü Faik

Safiye Soyman ve Faik Öztürk...Ya da "Safiyeli Faik"... İşte Star TV’nin hafta içi her sabah izleyicilerin tiryakisi olduğu "Sabahlara Şenlik" programının iki yıldızı. Safiye Soyman’ı yıllardır Türk sanat müziği dünyasından tanıyoruz güler yüzüyle. 1986’da Devlet Türk Musikisi Korosu’na katılmıştı. Fakat bu Faik Öztürk adlı eniştemiz kimdir, nedir bilmiyoruz. Meğer içinde ne cevherler varmış, programın ilk günü yıldız olup çıktı başımıza, iyi mi. Bayram özel programının çekiminden sonra Kutup’la birlikte Yeniköy sırtlarındaki Boğaz’a nazır evlerine gittik. Gördüm ki, şu Faik Öztürk pek pek yaman bir Gakkoş. Şeytan tüyü olduğu kesin, tatlı diliyle bu dünyada bağlayamayacağı kimse olmadığına bahse girerim. Bakmayın siz saf Anadolu delikanlısı göründüğüne, aslında o cin oğlu cin.

Faik Bey her gün, her an iki dirhem bir çekirdek. Elbisesiyle aynı renk gömlek, kravat, kol düğmesi, çorap. Safiye Hanım bilir, iç çamaşırları bile o renktir. Evlerini gezdirirlerken, giyinme odasının önünde durdum. Gardıroplar ağzına /images/100/0x0/55ea8c16f018fbb8f8871bd1kadar Faik beyin kostümleri, ayakkabıları, saatleri, kravatları, gömlekleri, kol düğmeleriyle dolu. Öteki yanda da Safiye Hanım’ın tuvaletleri, ayakkabıları, bilmem neleri. Çaylar, kekler derken gündüz girdik söze, gece zor çıktık evden. Hayatı bu kadar gırgıra alan, kendisiyle bu kadar dalga geçen, canının kıymetini bu kadar bilen bir adam olabilir mi? Bırakalım soru faslını, onlar anlatsın, biz dinleyelim.

Unutmadan, Soyman’a okul yıllarında "Bayraklı Safiye" diyormuş arkadaşları; kavgacı ve çetin ceviz tavırlarından dolayı. Faik’in lakabı ise "Süslü"ymüş; giyime olan aşırı merak ve düşkünlüğünden ötürü.

Faik, tepeden tırnağa benim özel kreasyonum

- Faik, tepeden tırnağa benim özel kreasyonumdur. Onun modacısı da, akıl hocası da, yaşam koçu da benim. Onu giyiminden otomobillerine kadar kendi zevkime göre değiştirdim. Emeklerime fazlasıyla değdi, helali hoş olsun. Elbiselerinin, gömleklerinin renk ve modellerini bana seçtirir. Bütün gömleklerinde adı yazılıdır. Bazılarını ise, pembe bir kalp içinde Safiye- Faik diye yazdırırım. Televizyonda giydiği kıyafetlerin hepsi kendi gardırobundandır, saatinden, çorabına kadar. Ayakkabılarını Ankara’da yaptırır, değişik renklerde 2 ana modeldir. Kaymasın diye daima uzun konçlu çorap giyer. Eskiden mes gibi yumuşacık ayakkabı giydiği için çok kızardım.

Ayakları 39 numara olduğu için, ayağa kalkarken sallanırdı. Onun için ayakkabılarını 40 numara, uzun burun olarak yaptırdım. Bu arada 15 kilo verdi, şimdi tığ gibi delikanlı, gurur duyuyorum onunla. Taktığı kol saatleri de çok özeldir, kol düğmeleri de aynı şekilde. Faik benim hem çocuğum, hem sevgilim. 7 sene ona çatal bıçak kullandırmadım, kendi ellerimle besledim. İçimden gelen sevgiyle yapıyorum bunları, en küçük bir riya yok.

Huzuru Safiye’de buldum

- Polonezköy’de çiftliğini yaptığım bir işadamı bana dedi ki; "Sen akıllı, herkesin seveceği tipte bir adamsın. Ankara memur, bürokrasi şehri. Git Ankara’da çok lüks bir lokanta aç. Her gün cebine 10 milyar lira para koyup gezersen, yalaka derler, herkes senden kaçar. Lokantan olsun, her gün bedava bir tas çorba içmek için 50 kişi seni arar. Bir kilo kuşbaşı etten 5 porsiyon şiş çıkıyor..." Hakikaten, sözünü dinleyip Ankara’da çok lüks bir lokanta açtım "Beyler Sofrası" diye; Yukarı Ayrancı Son Durak’ta. Ondan sonra "Dedikodulu Meyhane", en sonunda da "Çorbacım". Atakule’nin karşısındaki 4 katlı Çorbacım günün 24 saati açık, her çeşit sulu, ızgara Türk yemeği var. Mekanımın hijyeni, yemeklerin lezzeti kadar ünlüdür.

Bunların yanı sıra, Dünya Bankası finanslı, yurt dışına ihraç işler yapıyorum. Bazı firmaların Türkiye temsilcisi olarak askeriyeye malzeme teminlerim oluyor. Ben çok yoksulluk çektiğim için, şimdi paranın keyfini çıkarıyorum. Altın tabakta yemek verseler umurumda değil. Kars’ta Safiye ile tanışana kadar, gece hayatı sicilim hayli bozuktu. Ben gerçek huzuru Safiye’de buldum, evimden hiç çıkmam. Tatilden nefret ederim, çalışmayı çok severim. Boş olduğum zaman hiçbir şey yapamazsam gidip araba yıkarım. Safiye ile 7 yıllık beraberliğimizde hiç ön plana çıkmadım. Evinde mutlu bir adam olarak hep geri plandaydım. Ta ki, Star’da yayınlanan televizyon programımıza kadar.

Hostese bahşiş

- Sene 1985. Hayatımda ilk defa uçağa bineceğim. En kral kıyafetlerimi giymişim, gıcır gıcırım. Arkadaşım "Uçağa binerken hostesin eline beş on kuruş sıkıştır, seni güzel bir yere oturtur" dedi. Uçağın kapısına geldim, önceden hazırladığım parayı hostesin eline sıkıştırmaya çalıştım. Kız bir zıpladı "Olmaz beyefendi" diye. Ben "Çekinme şunu al, beni de güzel bir yere oturt" diye ısrar ediyorum. Neyse, kibarca yerimi gösterdiler oturdum.

Tuvalet temizleyiciliği ve genel müdürlük

- Ben, 1962 Elazığ Ağın doğumluyum, Mehmet Ağar’la aynı köydeniz. Babam rahmetli İhsan Öztürk, karacı astsubaydı. Kars’ta görev yaptıktan sonra tayini Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na çıktı. Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildiğinde başkente geldik. Babam Muhafız Alayı’nda 11 sene kaldı; Yaşar Büyükanıt, Edip Başer gibi komutanlar onu çok severdi. Ben Çankaya Lisesi’ne gidiyordum ama, okumaya hiç niyetim yoktu. Aklım ticaretteydi. Babacığım tek maaşla hem kendi evindeki 6 nüfusa, hem de köydeki ana baba ve bacısına yetişmek zorundaydı.

Lise 2’de 3. senemdeydim. Sınıfımızın caddeye bakan camına kocaman harflerle "Kiralık daire" diye yazı astım. Yoldan geçen 6 kişi gelip okulda beni buldu, "Nerede bu ev" diye. En son okul müdürümüz rahmetli Cevdet Göktürk "Oğlum bu ev nerede" deyince film koptu. Bir kişi bile "Niye astın bu yazıyı" diye sormadı. Ben de "Bu kadar akıllı adam varken ben niye okuyorum" deyip okulu bıraktım. Mehmet Yazar’ın İstanbul yolundaki fabrikasında tuvaletleri temizleyip yerleri siliyordum. Aldığım para 600 liraydı. Bir buçuk sene sonra, el yazım çok düzgün diye Mehmet Bey beni muhasebeye aldırdı. 1982’de oradan ayrılırken, fabrikanın genel müdür yardımcısıydım.

Grevdeki sendikaya 110 milyon bağış

- O sırada Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’nde grev vardı. Balıkesirli bir asker arkadaşım "Bana hurda tren rayı bulabilir misin" dedi. Grev var, yurt dışından kütük getiremiyorlar, fabrikalar çalışmıyor. Hemen Ankara’da araştırdım, öğrendim ki Devlet Demir Yolları’nın hurdasını Makine Kimya alıyormuş. MKE’ye gidip bir dilekçe verdim, hurda rayları almak istiyorum diye. Orada Elazığlı bir hemşerime denk geldim. Bir yerlerden 1 milyon lira borç buldum. O tarihte Doğan marka bir araba, 6 milyon liraydı. Rayları, TIR’ların başında Balıkesir’deki haddehaneye kadar bizzat taşıdım. 6 ay sonra 185 milyon param vardı. Şansıma bak ki, grev 6 ay daha uzadı. 6 ay sonra devlete olan borcumu kuruşuna kadar ödedikten sonraki kazancım, 285 milyon liraydı. Şimdinin parasıyla 5-6 trilyon yani.
Yazının Devamını Oku

Tabancayla başımın üstünde bardak kırdı

Yılmaz Güney ile evliliğini anlatan Nebahat Çehre: Başımın üstünde bardak kırdı.

Tarih: 30 Ocak 1967 Pazartesi. Saat: 18.30. Yer: İstanbul Hilton Oteli Roof salonu. Nebahat Çehre ile Yılmaz Güney’in nikah töreni var. Ses Dergisi’nin genç bir muhabiri olarak, rahmetli Erol Dernek ve Enis Olcayto ustalarla beraberim. Salonda canlı, cansız hiçbir müzik yok. Nebahat’in gelinliğini Mualla Özbek dikmiş, adını da "Unutma beni" koymuş. Söylendiğine göre 10 bin lira almış. Çehre’nin şahidi Mualla Özbek, Güney’inki ise yapımcı Kadri Kesemen. Nikah memuru okumaya başladı: "Giresun’un Alucra ilçesinin Mindeval Nahiyesi’nin Köroğlu Köyü’nden nüfus sureti Ocak 1943 doğumlu olarak gelen Nebahat Çehre. Adana Yeşilyuva Mahallesi’nin 10 sayılı adresine kayıtlı Yılmaz Pütün..."

Yıldırım nikah için alınan sağlık raporunda; Nebahat Çehre’de akut apandisit olduğu yazılıydı. "Evet"lerden sonra imzalar, biraz içki, biraz çerez ve saat 20.00’de davet bitti. Nebahat-Yılmaz çiftini, gerdeğe girecekleri Hilton’un 753 No’lu odasına kadar bile götürdük...

Nebahat Çehre’nin hálá eskimeyen güzelliği, içinin, pırlanta kalbinin dışarıya yansıması aslında. Swissotel’in yeni fondü restoranı Chalet’de bizi ağırlayan otelin Halkla İlişkiler Müdürü Yeşim Dilmen’in ağzından bir ara şu sözler döküldü: "Allah nazardan saklasın, Nebahat hanıma bakmaya doyamıyorum." Nebahat Çehre, ne Kumru’dan, ne Nihan’dan, ne de Yılmaz Güney’den ibarettir. Nebahat Çehre, 90 küsur filmde başrol oynamış, Türk sinemasının ünlü bir sanatçısıdır.

Tabancayla başımın üstünde bardak kırdı

<B> "Bir sanatçı olarak ’Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Soyadım Pütün ise, bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir." (Yılmaz Güney)

</B>- Ümit Utku’nun Kervan Film’iyle hesabımı kestikten sonra Yılmaz Güney’li bir teklif geldi. Filmin adı "Kamalı Zeybek"ti. Senaryosunu Esat Mahmut Karakurt’un eserinden Yılmaz yazmıştı. Onunla ilk defa bu filmi konuşmak üzere gittiğim Televizyon Film yazıhanesinde tanıştık. Kişiliği beni çok etkiledi, benim yaşadığım çevreden çok farklıydı. O zamanlar ben ondan çok daha meşhurdum, dolayısıyla beni etkileyen tamamen kişiliği oldu. Film boyunca beğenimi, üzerimdeki etkisini çok ortaya koydum. Baktım o da bana cevap veriyor. Saf, temiz bir flört başladı aramızda. Filmin seti için Adana’ya gittik, orada beni annesiyle tanıştırdı. Annesi beni gösterip, ona Kürtçe bir şeyler söyledi. "Ne diyor" dedim, "Bembeyaz, çok güzel bir kız, onu çok beğendim. İnşallah gelinim olur" demiş. Her şey müthiş güzeldi, hayatımın erkeğini bulmuştum, çok mutluydum. Ta ki İstanbul’daki sete bir hanım gelinceye kadar.

BİRLİKTEYAŞADIĞI KADIN<B>

Yazının Devamını Oku

Dini siyasete alet etmek dinsizliktir

PKK ile Mücadele Özel Koordinatörü Emekli Orgeneral Edip Başer, günümüzde dini siyasete alet edenlerin çoğaldığı görüşünde ve bu kişiler, sürekli "Ordu dine karşı" anlayışıyla TSK’yı yıpratmaya çalışıyor. Edip Başer, cumhurbaşkanlığı makamının "cumhuriyetin temellerini savunduğu" görüşünde. Çankaya ve türban... İşte bütün mesele...

- Türbanın Çankaya’da oturmaması gerektiğini, oturamayacağını o insanların kendilerinin idrak etmesi lazım. Başbakanlık siyasi bir makam, partiyle ilişkili. Haliyle o siyasi partinin programını, düşüncesini savunacak. Bunu doğal karşılamak lazım. Ama Cumhurbaşkanlığı makamı dediğiniz zaman bambaşka bir olaydan bahsediyorsunuz. Orada ne bir ideolojik yapıyla beraber olabilirsiniz, ne bir dini anlayışın, ne de herhangi bir umdenin savunucusu haline gelebilirsiniz. Sizin orada savunacağınız tek değer vardır; Cumhuriyet. Yani tüm kurum ve kurallarıyla beraber, devlet. Devletin kurumlarını savunabilmeniz için, o kurumların üzerinde oturduğu temelleri savunmak zorundasınız.

Din, siyaset ve ordu...

- Dini siyasete alet etmek ahlaksızlıktır, dinsizliktir. Ne yazık ki, Türkiye’de var olan şeriat tehlikesi her geçen gün hızla büyüyor. Başta Milli Eğitim olmak üzere bakanlık ve bürokrasideki kadrolaşmalara bakın. Benim bir amcam camide imamdı. Çocukluğumda Sivas’ta Şeyh İsmail diye biri vardı, ona çok saygı duyarlardı. Bir de Darende’de Hulusi Efendi adlı biri vardı, ona büyük saygı duyarlardı. O zatlar Gürün’e geldiklerinde bir yerde toplanırlar, hem çay içer, hem de sohbet ederlerdi. Ben hiç içeri girmezdim, neler konuştuklarını da bilmem. Kuran’ı Arapça’dan okumasını biraz beceriyorum hálá. O kadar sene, hiçbir amcamdan bir tek gün "namaz kıl, oruç tut, kızlar başını örtsün" sözü duymadım. Utanmadan "Ordu dine karşı" diyorlar. Böyle bir şeyin olması mümkün mü? Ordu analarımızın, bacılarımızın taktığı başörtüsüne karşı değil. Ordu, başörtüsünün belli bir biçimde siyasi amaçlarla istismar edilmesine karşı. Ordu, dini inançların sömürülmesine karşı.

Kitap İstediğimde fakir amcam dönüp ağladı

Olamazsın 3 beldenin birinden, Gürün’den, Eğin’den, Darende’den...


- Rahmetli babam, İstanbul Polis Mektebi’ni bitirdikten sonra İskenderun’a tayin olmuş, oradan da Nizip’e. Ben 1942’de orada dünyaya gelmişim, 2,5 yaşımdayken de babam vefat etmiş. Ondan 6 ay sonra da annem rahmetli olmuş, Nizip’ten baba ocağımız Gürün’e dönmüşüz. Küçük yaşta para sıkıntısı çektiğimiz için yaz tatillerinde marangoz amcalarımın yanında çalışırdım. Düvenlerin altına çakmak taşı çakardım. Amcalarım kendi çocuklarını bile okutmakta çok zorluk çekerdi. Bir gün öğretmen bir kitap almamızı istedi ama, bende para ne gezer? Çaresiz amcama söyledim, arkasını dönüp ağladı. "Gel bakalım" deyip o önde, ben arkada damadının bakkal dükkanına gittik. Damadından borç aldığı 5 kuruşu koydu avucuma. Çok iyi hatırlıyorum; bir bakır tabağın içine yengem zeytinyağı dökerdi biraz. Akşam yemeği olarak, tandır ekmeğini zeytinyağına banar yerdik. Sabahları çay içerken dut kurusu kullanırdık, şeker alınamadığı için. Ortaokul 1. sınıfa kadar Gürün’de, okudum. Sonra İstanbul Nişanca’da oturan dedemin yanına gelip Gedikpaşa Ortaokulu’na yazıldım. Bu arada sınıfta çocuklara ders verirdim, ayda 40 lira para alırdım. Yazın dedemin Gürün Han’daki küçük çay ocağında çalışırdım, 10 lira haftalık verirdi.

Namık Gedik’in intihar ettiği gün

27 Mayıs 1960... Yaşa, varol Harbiye...

- 27 Mayıs’ta Harp Okulu 1. sınıf öğrencisiydim. Okulda bana üst kattaki revirde nöbet verildi. Koğuşlarda Ethem Menderes, Namık Gedik, Rüştü Erdelhun ve bazı kabine üyeleri yatıyordu. Verilen emre göre koğuşların kapıları açık tutulacak, içerde ve kapıda birer nöbetçi olacaktı. 29 Mayıs 1960 günü, ben Namık Gedik’le Ethem Menderes’in kaldığı odanın kapısında nöbetçiydim. Namık Bey çok kötü durumdaydı, başını ellerinin arasına almıştı, saçları dimdikti. Odaya sırtım dönüktü ki, büyük bir şangırtı koptu. Hemen içeri daldım, baktım arkadaşımın ellerinden kanlar akıyor. Meğer Namık Gedik pencereden atlamış, arkadaşım da onu tutayım derken elini cam kesmiş. Hemen yan odaya geçip pencereyi açtım, aşağıdaki arkadaşlara ambulans çağırmalarını söyleyeceğim. Camı açmamla beraber, bir mermi kafamın üstünden geçip pencerenin pervazına saplandı. Meğer birisi daha atlıyor sanıp ikaz atışı yapmışlar.
Yazının Devamını Oku

Dost ihaneti deyince aklıma Johnson’un mektubu geliyor

Türkiye’nin "PKK’yla Mücadele Özel Koordinatörü" Emekli Orgeneral Edip Başer’in adının önündeki "Dr" unvanı sizi şaşırtmasın. O, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk doktoralı orgenerali. Ankara Üniversitesi’nde verdiği doktorasının konusu, 1918-20 yılları arasında İstanbul hükümetlerinin Trakya politikası. O, ABD’nin ünlü askeri okulu US Army War College’de okuyan ilk Türk subayı. Üstüne, bir de İngiltere Kraliyet Askeri Akademisi eğitimi var. Brüksel NATO Karargáhı’ndan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığı’na, Napoli NATO Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı’ndan Kara Harp Okulu Komutanlığı’na, Başbakan Tansu Çiller’in askeri danışmanlığından NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay 2. Başkanlığı ve 2 Ordu Komutanlığı’na /images/100/0x0/55ea96caf018fbb8f889d381kadar birçok önemli üst görevde bulundu. Artık Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Askeri Şûra’da hep 1. sıradan terfi etmişti, mümtazen terfileri de cabası. Ama dönemin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, büyük sürpriz yaparak Edip paşaya komutanlık yerine emekliliğin kapısını açtı. O Edip Başer ki, Kıvrıkoğlu’nun en yakınındaydı, Genelkurmay 2. Başkanı’ydı.

Hülya-Edip Başer çifti, Fenerbahçe Askeri Kampı sınırları içindeki korumalı lojmanlarında oturuyor. 38 yıllık sevgili eşi Hülya hanım, öz be öz dayı kızı. İki oğulları var, büyüğü yurtdışındaki temsilciliklerimizin birinde diplomat, öteki ise mimar. Edip Paşa’yla iftar sonrası buluştuk lojmanında, başladık sohbete. Az kalsın sahuru bulacaktık. Paşının emsalsiz anılarını, Hülya Hanım’ın leziz ikramları süsledi. Gece yarısı eve döndüğümde, Gürün’ün web sayfasında "Günün sözü" olarak Voltaire’in şu cümlesi vardı: "Bir gün her şeyin daha iyi olacağını düşünmek umudumuz, bugün her şeyin iyi olduğunu düşünmek yanılgımızdır."

Demokrasi, ordu ve siyaset...

- Bu ülkede siyaset tam anlamıyla soysuzlaşmış durumda. Böyle dediğim için mahkemeye verirlerse gidip, söylediğim lafı aslanlar gibi savunurum. Bunun adı demokrasi olamaz, bu millete layık olan demokrasi bu değil. PKK’nın 3-5 Kalaşnikoflu adamı dağdan köye, mezraya inecek. Oradaki insanlara "Seçimde filancaya oy vereceksiniz, başka birine bir tane oy çıkarsa mezranın tamamını gider" diyecek. Örnek olarak da, birkaç mezrayı tamamen ortadan kaldıracak. Ondan sonra da, orada bilmem kaç tane belediyeyi bilmem hangi parti kazanmış diyeceksiniz. Bu gerçeği kimse anlatmıyor, vatandaş da bunu demokrasi zannediyor. AB, ordunun siyasi alandaki etkinliğinin azalmasını, aksi halde demokratik olamayacağımızı buyuruyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetçi ordu, ilk gününden beri demokrasi ideali temeline oturmuştur. Ordu her zaman laik demokrasinin koruyuculuğunu yapmıştır yapacaktır.

Yeniden Kuvayı Milliye ruhu

AB, Sevr ve Kuvayı Milliye...

- Ulusal bilinçte de çok hızlı bir erozyon var. Şeriatı arzu eden çevrelerle bölücü destekleyicisi çevreler, bunun için el ele çalışıyor. AB’nin bizi Sevr koşullarına getirmeden almayacağı da artık kesin. Getirdikleri son koşullara bakın, Pontus’tan Süryanilere kadar neler var. Bu cesareti nasıl buluyorlar? Demek ki onlara öyle görünüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti öyle ucuza kurulmuş bir devlet değil. Yunanistan, hayatı boyunca bir sürü savaşa girmiş, hiçbirinden galip/images/100/0x0/55ea96caf018fbb8f889d383 çıkamamış ama, barışta toprak kazanmış. Biz öyle bir devlet değiliz, biz santimetrekaresi için nice şehitler verdik. Vatanını seven aydınlarımız artık ortaya çıkmalı, halkı örgütlemek için öne düşmeli. Yeniden Kuvayı Milliye hareketinin başlama zamanı geldi de, geçiyor. Silahtan, kaba kuvvetten bahsetmiyorum. Ben, ulusal bilincin yeniden kazanmak ve güçlü hale getirmemizin şart olduğunu söylüyorum.

Büyükanıt, şiir Atatürkçüsü değil

Onu bir de en yakın dostundan dinlesek...

- Kara Harp Okulu’ndan çok yakın sınıf arkadaşım olan Yaşar’la hukukumuz oldukça farklıdır. Harp Okulu’ndan beri ilişkimiz hiç kopmadı. Harp Akademisi’nde birlikte okuduk, o birincilikle bitirdi, ben de ikinci oldum. Yaşar paşa, Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, laik Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir güvencedir. Her işinde aklı önde tutar, çok iyi muhakeme ve öngörü yeteneği vardır. Enfes bir insan, enfes bir lider, enfes bir komutandır. O makama da fevkalade yakışan bir insandır. Söyleyeceğini çekinmeden söyler, hiçbir gizli hesabı yoktur. Çok kararlıdır, karar verdiğini mutlaka yapar, takipçidir. Karargáh çalışmasına ve kolektif akla çok önem verir. "Şiir Atatürkçüsü" değildir, laiklik konusunda da hepimiz gibi fevkalade hassastır. Koordinatörlük görevi için, Yaşar bana telefon etti, "Hükümet benden bir isim sordu, sana sormadan ismini söyledim. Bu görevin bana çok büyük katkısı, desteği olacak" dedi. Bu görev benim için bir risk ama, bazı insanlar bazı riskleri almak zorunda. Tünelin ucunda çok cılız da olsa bir ışık gördüğüm için kabul ettim. Muhatabım Joseph Ralston vasıtasıyla Amerikan tarafına bu konunun Türkiye ve Türk-Amerikan ilişkileri konusundaki önemini anlatacağıma inanıyorum.

ABD’nin gücünü kullanmamız şart

Avrupa değil, illa ki ABD...

- PKK’ya karşı askeri harekát her gün yapılsa yeridir. Ama, terörün beslenme kaynaklarını kesemezseniz sonuç alamazsınız. Karşınızdaki onurlu bir düşman değil, onursuz, haysiyetsiz, cibilliyetsiz, şerefsiz bir güruh. Türk askerinin geleceğini duyar duymaz dağdan aşağılara inip, halkın arasına karışıyorlar. Onun için bunların finansal, lojistik kaynaklarını kesmemiz şart. İşte burada Amerika’nın siyasi gücünü kullanmak zorundayız. Çünkü, Avrupa ülkelerinden hiçbirine güvenim yok, zaten onlar işin içinde. ABD bizim Avrupa Birliği’ne girmemizi istiyor gözüküyor ama, ben bunda samimi olduklarından emin değilim. Çünkü, ABD eskiden beri genel olarak Türkiye’yi daha çok kendi nüfus sahasında tutmak ister. Keşke, hiçbirinin nüfuz sahasında olmasaydık da, onlar bizimle dost olabilmek için yalvarsalardı.

Silah ambargosunun acılarını unutmadık

Dost ihaneti denince...

- ABD kamuoyu, 1 Mart tezkeresinin TBMM’de kabul edilmemesinden sonra Türkiye’ye karşı çok değişik duygular içine girdi. ABD medyası, Türkiye’yi "İhanet eden bir eski dost" gibi gösterdi. Uluslararası ilişkilerde zaman zaman yol kazaları olur, bu da onlardan biri. Tezkerenin reddinden kısa bir sonra Amerika’da bir panele davet edildim. Orada dedim ki "Bunu bu kadar büyüttünüz ama, Türk halkı da sizin sebep olduğunuz birçok yol kazasının acısını hálá unutmuş değil. Buna rağmen böyle tepkiler vermiyor, çünkü dostluğa saygılı. Bizim dostluk, arkadaşlık anlayışımız sizinkinden çok farklı." Amerikalılar, dost ihanetinin ne olduğunu daha iyi görebilmek için biraz geriye gitmeli. Bir Küba krizinin, bir Johnson mektubunun, bir silah ambargosunun acıları hálá içimizde. Dolayısıyla, bu tür yol kazalarında, ilişkileri böylesine etkileyecek tepkiler vermenin manası yok.

YARIN:ÇANKAYA’DA TÜRBAN OLUR MU?
Yazının Devamını Oku

128 yıllık güllaççı ailesi

"İftarın ilk lokması zeytin, son lokması zeytindir"; "Güllaç, Ramazan sofrasının sultanıdır." Öyleyse, birlikte gidelim, Abdullah Efendi’nin 4. kuşak torunlarına. Öğrenelim güllaç dedikleri nedir, nicedir? Abdullah Efendi; 1878 Osmanlı-Rus Harbi günlerinde Kırım’dan İstanbul’un Şehremini semtine göç etmiş. Bekir adlı bir Arap tatlı ustasının yanında iş bulmuş. Bir gün Bekir kendi memleketine gitmiş, geri dönmemiş. Abdullah Efendi de, Şehremini’deki evinde başlamış "güllaç dökme"ye. Derken, namı yayılmış, padişah bile tutkunu olmuş. Abdullah Efendi 40 yıl sonra, anahtarı oğlu Saffet’e devretmiş. Saffet Efendi de bir o kadar çalıştıktan sonra, bayrağı oğulları İlhan ve Yalçın Arseven’e teslim etmiş. "Kırımlı Saffet Abdullah" markası bugün 128 yaşında, İlhan oğlu Gürsel ve Yalçın oğlu Erdal Arseven’e emanet. 1881’de Şehremini’de küçücük bir atölyede başlayan güllaç imalatını, bugün toplam 3200 metrekarelik iki ayrı tesiste sürdürüyorlar. Haydi, doğru Sultanbeyli’ye. (Meraklısına not: Rüyada güllaç yediğinizi veya tatlıcıdan güllaç aldığınızı görmek; ev halkı için sevinilecek bir hareket yaptığınıza, dost ve akrabaları /images/100/0x0/55ea342df018fbb8f87130d3ağırlamak için hazırlık içinde bulunduğunuza, evliyseniz yeni bir çocuğunuzun dünyaya geleceğine, bekarsanız evlenmek üzere hazırlık yaptığınıza delalet edermiş!)

Abdullah Efendi’nin 3. kuşak torunu Yalçın Arseven, aynı zamanda eski bir milli futbolcu. Şehreminispor’un 4 numarası olarak, Süleyman Seba’ya attığı çalımlarla övünüyor. Genç Milli Takım’daki arkadaşları arasında K. Ahmet, pop şarkıcısı Alpay, Kutlu Payaslı, Varol Ürkmez var.

- Güllacın ana maddeleri, 5 ölçek mısır nişastası, 1 ölçek buğday unu ve su. Bunları atadan kalma bir formülle karıştırıp sulu hamur haline getiriyoruz. Sonra bu hamuru kepçeyle kızgın tavaların üstüne döküp ateşe tutuyoruz. Eskiden tavalar bakırdı, şimdi dövme alüminyum tavalar var. Kızgın tavada hamurun suyu uçup güllaç yaprağı haline geliyor. Parlak tarafları üste gelecek şekilde önce prese, oradan da kurutmaya gönderiyoruz. Ocaklarda eskiden kömür kullanılırdı, şimdi ise doğalgaz. Eskiden bir kadın işçi oturduğu yerde 3 tavaya bakardı. Bugün erkek işçiler, ayakta 6 tavaya bakabiliyor. Nişasta eskiden kolay bulunmazdı. 1942 Alman Harbi’nde ne un vardı, ne buğday. Evdeki değirmeni elle döndürüp çıkarırdık nişastayı. Ocaklarımız 12 ay, her gün sabah 06.00’dan akşam 18.00’e kadar fasılasız yanardı. Fakir kadınlar hem güllaç döküp para kazanır, hem ısınır, hem de çocuklarını yanlarında büyütürdü. Bazen şeker boyası katıp kırmızı güllaç yaptığımız da olurdu. Anadolu, beyaz kağıt yerine çiçekli kağıt ambalaj isterdi. İyi güllaç nasıl olur derseniz; kırılmalı, beyaz renkli, ince ve parlak olmalı.

Müjgan-Yalçın Arseven çiftinin oğulları Erdal, işletme öğrenimini yapmış. Firmanın finans ve pazarlama konularına o bakıyor.

- Güllaç imalatı bir asrı aşkındır ailemize sabrı öğretti diye düşünüyorum. Çünkü bu iş gerçekten başından sonuna kadar sabırla yapılması gereken bir iş. 11 ayda yaptıklarımızı bir ayda satıyoruz. Ramazan bitiyor, biz yine güllaç yapmaya devam ediyoruz. Ayda 10 ton güllaç ürettiğimizi düşünürseniz, yılda 100 bin ton üzerinden 4 milyon yaprak eder. Türkiye’de yaklaşık 250 ton güllaç yaprağı tüketiliyor. Bu rakamın 110 küsur tonunu biz satıyoruz. Üretimimizin yüzde 90’nına yakını ramazanda satılıyor, öteki aylarda pek aranmıyor. İnsanlarımız güllacı yemek için bir yıl bekliyor, halbuki marketlerde bütün yıl bulmaları mümkün. Güllaç; havadar, aşırı güneş almayan, rutubetsiz ortamda 10 yıl saklanabilir. Ama, biz yine paketlerin üstüne saklama süresinin 2 yıl olduğunu yazıyoruz. Çünkü nasıl ortamlarda saklandığını bilmemize olanak yok. Güllacın baş düşmanı rutubettir. Bir de, kokulu bir maddeyle yan yana saklanmamalıdır, yoksa aynı kokuyu alır. Aslına bakarsanız, güllacın bozulmadan kuruyanı makbuldür. İyice kuruduğu için, daha çok süt emer, daha lezzetli olur.

Usta Müjgan Hanım’ın tarifleri/images/100/0x0/55ea342df018fbb8f87130d5

Müjgan Hanım, Yalçın Arseven’in 46 yıllık eşi. Güllaç tatlısını ondan daha iyi yapan var mıdır acaba?

- Güllaç tatlısının birbirinden farklı 20’den fazla yapılış ve sunuş şekli var. Üzerindeki meyvelerden, içine konan malzemelere, pişirilişine kadar. Ben Hürriyet okurları için en güzelini vermek isterim size. 3 kilo sütü, 1 kilo şekerle hafif göbek atıncaya kadar kaynatın. Soğumaya bırakın, serçe parmağınızı yakmayacak hale geldiğinde tek tek güllaç yapraklarının üstüne kaşıkla dökün. Süt güllacın bir parmak kadar üstünü kaplamalı. Güllaçta esas olarak ceviz kullanılır. Ben cevizi yaprakların arasına koymam, üstüne serperim. Ceviz, güllacı, bir de buzdolabında kalırsa çok karartır. Güllaç tatlısının üstüne hindistancevizi, nar ve gülsuyu yakışır. Benim tavsiyem, bunları masaya servis ederken güllacın üstüne ilave etmek. Yazın sade, kaymaklı dondurmayla tadına doyum olmaz.

Bağışıklık sistemini kuvvetlendiren tatlı

Ağabey İlhan Arseven’in oğlu Gürsel ise enfeksiyon hastalıkları uzmanı bir doktor.

- Güllacımız, mısır nişastası, un ve sudan oluşan, tamamen doğal bir üründür. Aynı zamanda iyi bir diyet tatlısıdır. Prof. Dr. Ali Uras hocam, cerrahi ameliyat geçiren mide ve bağırsak hastalarının normal beslenmeye geçmelerini güllaçla sağlardı. Güllaç, içerdiği protein, B ve E vitaminleri nedeniyle vücudun bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor. Güllaç tatlısı içindeki glikoz, orucun ilerleyen saatlerinde glikoz eksikliğinden kaynaklanan sinirlilik, baş ağrısı ve uyku halini ortadan kaldırıyor. İçerdiği besin maddeleri vücutta depolanmadığı halde, bir tokluk hissi yaratıyor. Bildiğiniz gibi, eskiden kinin gibi bazı acı ilaçlar güllaç içine dökülerek satılırdı. Ben bir hekim olarak gayet rahatlıkla söylüyorum ki, güllaçlarımızda kesinlikle hiçbir katkı maddesi yoktur. Gönül rahatlığıyla ister bebeğe yedirin, ister 90 yaşındakine. Katkı maddesi kullanmamızı bize teklif eden oldu ama, kabul etmedik. Mesela, paketlerin içine azot gazı basmayı önerdiler. Küflenmemesi, dış ortamdan hiç etkilenmemesi için. Kimileri antibiyotik ya da falanca vitamini eklememizi söyledi. Biz bunların hiçbirini kabul etmedik, doğal haliyle bıraktık.
Yazının Devamını Oku

Fiorentina’yı yarı yolda bırakmadım

Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim, Yener Süsoy’a verdiği röportajda, İtalya’da 3’üncülüğe kadar taşıdığı Fiorentina’yı asla "yarı yolda bırakmadığını" belirtti. Terim, Milan’ın teklifine "Fiorentina’dan ayrılmadan mukavele imzalamam" karşılığı verdiğini söyledi. Firenze Artemio Franchi Stadı’nı donatan "Imparatore Terim" pankartları, neden San Siro Giuseppe Meazza Stadı’na taşındı?

- Galatasaray’la UEFA yarı final maçı oynayacağımız gün Milan’ın sportif genel müdürü Ariedo Braida özel uçağıyla Leeds’e geldi. "Sadece sizinle tanışmaya geldim. Maçı da seyretmeden Milano’ya döneceğim" dedi. Tanıştık, konuştuk ama, asla "Galatasaray’dan ayrılacağım" diye bir söz söylemedim. İnsanın hoşuna gidiyor, gurur duyuyor. UEFA şampiyonluğundan sonra Fiorentina’dan teklif geldi, gittim. Tesadüf bu ya, İtalya Kupası’nda yine Milan çıktı karşımıza. Kupada 2-2, 2-0, lig maçında da 4-0’la geçtik. Bir ara ligde 3. sıraya çıktık, kupada ise finale kadar geldik. Milan sezon içinde yine haber yolladı bana. "Fiorentina’dan ayrılmadan Milan’la mukavele imzalamam" dedim. Dünyada bunu imzalamayacak bir antrenör düşünemiyorum. Fulya da imzalamamı istedi, ama "Böyle bir davranış bana yakışmaz" deyip imzalamadım.

Berlusconi, kolundaki saati bana hediye etti

Başbakan, medya imparatoru, Milan’ın sahibi ve de Bilal beyimizin nikah şahidi Silvio Berlusconi’yi bir de Fatih hocadan dinleyelim.

- Milan’a gittikten iki ay sonra başbakan ve kulüp başkanı Berlusconi, beni Milano’daki villasında bir öğle yemeğine davet etti. Arcone’deki San Martone adlı villaya, Başkan Yardımcısı Adriano Galliani ve Spor Direktörü Ariedo Braida ile beraber gittik. Berlusconi, futbolla müthiş haşır neşir bir adam, konuyu çok da iyi biliyor. Gerçekten dünyanın en güçlü insanlarından biri, müthiş biri. Çok düzgün, işini çok iyi bilen bir adamın masasında harika bir 3.5 saat yaşadım. Takımla ilgili ne bir şey sordu, ne bir şey istedi. Ayrılırken, kolundaki kendi imzasını taşıyan saatini bana hediye etti. "Sevgili Terim, sizden iyi oynayacak ve zafer kazanacak bir takım istiyorum" dedi. Ondan sonra birkaç defa daha beraber olduk, San Siro’da. İnter maçından sonra beni şampanya içmeye davet etti. Maçlara başbakan olarak gelmediği için yanında 40 tane koruma olmazdı.

52 gün sonra İtalyanca basın toplantısı

Bir İtalyan atasözü der ki, "Chi non risica non rosica" (Riske girmeyen, bir şey koparamaz.)

- Fiorentina’yla mukavele imzalarken bir İtalyan gazeteci, "Dilimizi bilmiyorsunuz, oyuncularla nasıl iletişim kuracaksınız" diye sordu. Dedim ki "Göreve başlamama 52 gün var. O gün geldiğimde, basın toplantısını İtalyanca yapacağım." Burada Bayan Donatella’yı (Piatti) bulduk, müthiş öğreten bir kadın. Ama Allah için ben de iyi bir talebeydim. Yaz günü, güneş, sıcak demeden her gün 5 saat çalıştık. Floransa’da göreve başladığım gün basın toplantısını, söz verdiğim gibi İtalyanca yaptım. O güne kadar birçok İtalyan gazetesine tercümansız röportajlar bile verdim. İtalya’da pratiğim de çok gelişti, iyi konuşur oldum. Birçok toplantı, yemek ve konferansa tercümansız katıldım. İtalya’da Türk olmanın gururu içinde, İtalyan gibi yaşadık.

Milli takımla pazarlık olmaz

- Dünyanın hiçbir tarafında Milli takım teknik direktörlerinin maaşı konuşulmaz. Hele bu adam, o federasyona bir teklif sunmamışsa konuşmak daha da ayıp. "Kurtarıcı" diye geldiğime göre, istediğim teklifi de sunabilirdim. Halbuki ben "Milli takımla pazarlık etmem, ne yazarsanız kabulümdür" dedim. Ben oralara gidip sadece antrenörlük yapmadım. Hangi Türk’ün başı sıkıştıysa ben oradaydım. Başı sıkışan birinin "Terim" dediği zaman birçok yerde işi hallolmuştur. Hálá da olabilir, isteyen deneyebilir. Başaran Ulusoy bana niye turizm ödülü verdi? İtalyan turistlerin gelişi yüzde 27’ye ulaştı diye. Hayatım boyunca, para konusu bende hiç ön planda olmadı. Türkiye’de hiçbir antrenörün düşünmediği dönemde, benim İtalyan menajerim vardı. Para konusunda konuşamadığım için zarar ediyorum. Şimdi duyuyorum ki, herkesin menajeri olmuş, çok iyi.
Yazının Devamını Oku

İtalya’ya mutlaka döneceğim

Fatih Terim’i kimi antipatik bulur, kimi sevecen. Kimi "Helal Adanalı" der, kimi "Kendini beğenmiş", kimi de "kabadayı". Kimi yürüyüşüne hayrandır, kimi kaşmir paltosuna, kimi de ipek gömleğine. Kimi "Piontek’in mirasını yiyor" der, kimi "İkinci gelişinde Galatasaray’ı batırdı. " Ne dersek diyelim, Fatih Terim’in Türk futbolunun zirvesindeki portre olduğu gerçeğini değiştiremeyiz. Adana Demirspor’un "Ringo Fatih"i, Galatasaray’ın "Büyük Kaptan"ı ve "İmparator"u, milli takımın "Avrupa Fatihi", artık İtalya’nın da "Grande İmparator"u... Terimler’in Maslak’ta ünlü bir sitedeki evinin büyük salonundayız. Fatih hoca, kokulu purosunu tüttürüyor. Eşi Fulya ile kızları Merve ve Buse karşımızda, çıt çıkarmadan bizi dinliyor. Fatih hoca, her zamanki gibi son derece fit ve şık. Çörek, kurabiye, pasta, çay, kahve derken akşamın bir vaktini bulduk. Sevgili Terim dörtlüsüne teşekkür ederim. Evlerini ilk defa bir gazeteciye açtıkları için. Türkiye’nin yoksul çocukları, asla ümitsiz olmayın. İşte size ibret almanız gereken bir başarı öyküsü daha. Adanalı seyyar satıcı Topal Talat’ın Motor Sanat 2’den terk oğlu Fatih. Çocukken simit alacak parası yoktu, şimdi ise hem zengin, hem çok ünlü. Floransa’da onun adını taşıyan yol bile var. Sizler de yarının Fatih Terimlerisiniz. Yeter ki onun gibi ter dökün, yılmayın, /images/100/0x0/55ea46cdf018fbb8f87582dckaybetmekten korkmayın. Gücünüzü sabır ve çalışma hırsından alın.

"Ulusal ve uluslararası kim bu iki hakemi savunuyorsa, futbolla ilgisinden şüphe ederim. Hakemleri savunanlara sesleniyorum, bu ikisi de Türkiye’ye kıymıştır. Yazık etmiştir. Hırsızdır bunlar, emek çalıyorlar." (Fatih Terim-17 Kasım 2005)

- İtiraf edeyim ki, yüzde bin haklı olmama rağmen, İsviçre maçından sonra hakemler hakkında verdiğim bu beyanat bana hiç yakışmadı. Çok üzüldüm, ne kadar haklı olursam olayım onları söylememeliydim. Sanki böyle bir bahanenin arkasına sığınmış gibi oldum. Ben normal hayatımda böyle fevri, asabi bir adam değilim. İşimi çok konsantre olduğum için öyle görünüyorum herhalde. Ciddi bir adamım, beni öyle ha ha, hi hi göremezsiniz. Ama, makaranın de en kralını yaparım. İçime girmeyen, benim ne olduğumu bilemez. Durup dururken gülemem; ne suratım, ne karakterim buna müsait. Bazılarına bakıyorum, bütün fotoğraflarında ağzı kulaklarında. Bu, taammüden gülmek bana göre. Adanalı espri yapmak için kendini zorlamaz, zaten konuşmaları esprilidir. Dost canlısıyım, dostluğum ve dostlarım ölünceye kadardır. Sevgisini çok fazla belli etmeyen bir adam olabilirim; ama yaptıklarımla, duruşumla, hareketlerimle bunu dile getirebilirim. Sevginin halledemeyeceği hiçbir şey yok, ondan hiç vazgeçmedim, vazgeçmem de.

Terim ile Fiorentina Başkanı Gori’nin yıldızları bir türlü barışmadı.

- Gori’yle anlaşamayacağımız baştan belliydi zaten. Ben o kadar çok sevildim, o kadar çok istendim ki. Belki de, beni istememesinin nedeni, ondan biraz daha fazla sevilmemdi. Düşünün; bir Türk antrenörü İtalya’ya gelip Fiorentina gibi bir takımı İtalya Kupası finaline getiriyor. O an şöyle bir planlı düşünce içinde olabilirdim; "Ne olursa olsun burada kalayım. Şu kupayı alıp CV’me yazdırayım." Bunu asla düşünmedim, o an bırakma anıydı. Bıraktığım zamanki cümlem şuydu, hatırlamayanlara hatırlatayım: "Tünelin ucunda ışık göremiyorum." Bu kararımdan da hiç pişman olmadım. Biliyordum ama, eylem yaparken insanın aklına gelmiyor. Orada kulüp başkanları bizdeki gibi seçimle gelmiyor. Dikildiğim adam kulübün sahibi. Benden sonra futbolcular dağıldı, kulüp iflas etti, Gori de gitti, güzelim Mor Menekşeler soldu. Bir gün mutlaka İtalya’ya döneceğim, Yener Ağabey. Önce buradaki görevimizi bitirelim, şu Avrupa Şampiyonası’na gidelim hayırlısıyla. Firenze, benim için çok başka anlamı olan bir yer. Hırsım, bazı hayallerim içimde yarım kaldı, onun için mutlaka döneceğim.

Milan’da maaşım 2.5 milyon dolardı

17 Haziran 2001 günü Milan Teknik Direktörü olan Terim, İtalyan medyasının yürüttüğü yıpratma kampanyasına 9 hafta dayanabildi. Bunda Ancelotti’nin parmağı yok mu dersiniz?

- Bilemem, anlamam o işlerden, ilgilenmem de. Bir insanın beğenilip istenmesi ne kadar doğalsa, beğenilmeyip istenmemesi de o kadar doğal. Ben tam profesyonelliği İtalya’da öğrendim. Haklı da olsa feveran etmemeyi, centilmence ayrılmayı, birtakım şeyleri kendine saklamanın faydalarını öğretti bana İtalya. Şampiyonlar liginin galasında Milan, Fulya ile bana kendi masasında yer ayırmıştı. Galliani, o gece eşime bir gümüş hediye de verdi. UEFA şampiyonluğu dahil her şey unutulabilir ama, Milan antrenörlüğünüz unutulmuyor. Ben Milan’dan senede 2,5 milyon dolar alıyordum. Çalışmasaydım da, bu parayı almaya devam ederdim. Çalışırken ayın 1’inde alıyordum maaşımı. Ayrıldıktan sonra ise, önceki ayın 28’inde ödemeye başladılar. Bir sene istirahat edeceğim dediğimde dünyanın her yerinden teklifler aldım, hiçbirini kabul etmedim. Özhan Canaydın, "Sana ihtiyacımız var" dedi, kıramadım.

Çalışmaktan güzel ’uğur’ olur mu

Sahaya çıkarken öyle uğurum filan yoktur. Çalışmışım aslan gibi, kendime güveniyorum, yüreğim var. Bir de inancım var. "Bismillah, Ya Allah" der çıkarım. Bundan güzel uğur olur mu?

Seyirci çok lüzumsuz yere, tempo halinde birinin ismini bağırlarsa, o oyuncuyu hemen değiştirmem. Herkes 11 kurar dışarıda ama, onların takımı hiç sahaya çıkmamıştır. Bir şeyde bilgi sahibi değilsek, nasıl fikir sahibi olabiliriz? Maşallah, bilgimiz yok ama, fikrimiz müthiş. Bunları davula benzetiyorum; ikisi de çok ses çıkarıyor ama, ikisinin de içi/images/100/0x0/55ea46cdf018fbb8f87582de boş.

Fulya gibi, kızlarım da bugüne kadar bir defa bile bana "Şunu niye oynatmadın, bunu niye oynattın" dememiştir. Fulya, birçok gizli toplantımda bulunmuştur, harika bir seyahat arkadaşıdır. Birlikte herhangi bir maçı seyretmeye gittiğimizde, konsantrasyonumu bozmamak için 90 dakika hiç ağzını açmaz.

Fulya’ya hálá ilk günkü gibi aşığım

- Evet, 4 Eylül’de 53 yaşıma bastım. Şöyle geriye doğru baktığım zaman çok şeyler olmuş, 53 yıl içinde. Çok hareketli, dolu dolu bir hayat yaşamışım. 6 yaşında hayat mücadelesine girmişim, 17 yaşında hayatımı kazanmaya başlamışım. 21 yaşında İstanbul’a gelmişim, 32 yaşında 1. lig takımına teknik direktör, 35 yaşında milli takım hocası olmuşum. Çok kritik bir dönemde Fulya’yla tanışıp evlenmişim. Fulya, benim en büyük şansım. Ona hálá ilk günkü gibi aşığım. Evliliğimizin huzurlu geçmesi, çocuklarımızın mutlu olarak yaşaması onun eseri. Aile kurmak, onu bir arada tutmak, aile kavramının önemini devam ettirmek için önemli mesai harcadım.

YARIN: Fiorentina’yı yarı yolda bırakmadım
Yazının Devamını Oku

İnsan yeniden kodlanabilir

"Yaşamınızı sınırlayan, engelleyen, siz fark etmeden sizin olan düşünce kalıplarınızın farkına varıp bunların yerine, gücünüze güç katan ve bilinçle sizin olan aydınlığı koyabilirsiniz. Yaşamınızda arzu ettiğiniz her şeyi gerçekleştirilebilir, hastalıksız yaşayabilir, yaşlanma sürecini tersine çevirebilirsiniz. Korku, kaygı, öfke, suçluluk gibi duygu kalıplarınızı bir kenara bırakıp, evrensel sevinci hissetmek istiyorsanız Kuantum Düşünce’yle tanışmanızın zamanı geldi." Mademki bu kadar iddialısınız, o halde tanışalım, Bakü 1959 doğumlu, Rus kökenli Azeri kardeşimiz Nathalie Zayoud. Maşallah, uzmanlık dallarınızın ucu bucağı yok. Budizm, astronomi, uzay bilimleri, insan beyni ve evrenin yapısı ve işleyişi, evrensel enerji, DNA kodları ve deşifre yöntemleri, DNA aktivasyonu, kristal ve minarellerle terapi, Neo-Şamanizm... Vay, vay, benim de aklım şaştı! Sizin gibi bir deryanın buralarda ne işi var? Şu anda ya NASA’da, ya da Rosaviakosmos’ta olmalıydınız. Her neyse... Güzel Türkçenizle, şu her derde deva "Kuantum Terapi"yi bizim anlayacağımız dille anlatır mısınız lütfen? Ben dahil, hepimiz /images/100/0x0/55eb5de7f018fbb8f8bc7fd9çıt çıkarmadan, soru bile sormadan sizi dinleyeceğiz. (Not: Sakın ola, hemen havaya girip klasik tıp bilimine dirsek çevirmeyelim.)

Sözünü ettiğiniz Kuantum Düşünce tekniği nedir, hastalıkların bu teknikle yok edilebileceğinden bahsediyorsunuz.

- Önce şunu bilelim, hayata dair ne varsa, hepsi beynimizde programlanıyor. Ruslar, Kuantum Düşünce konusunda yıllardır çok büyük çalışmalar yapıyor. Bence insanoğlunu çözdüler, birçok hastalığın çaresini buldular, ömrü de uzattılar. Kuantum Düşünce, evrenin temel enerjilerini etkileyecek kadar yüksek nitelikli bir düşünme biçimi. Bu tekniği sağlık alanında kullanıyoruz. Belki daha da önemli tarafı, birçok hastalığı yok edebilmesi. Ben bilimsel tıp eğitimi almış biriyim, aksi olsa önce ben inanmam. Bu yolla kanseri, kısırlığı, obezliği, sigara bırakmayı kökünden halletmiş, tıp profesörü dahil çok hasta var. Beynimizde de, bilgisayarda olduğu gibi birçok dosya var. Benim yaptığım, istenmeyen dosyaları bulup silmek ve yeniden kodlamak.

Ne hipnoz yapıyorum, ne bir cihaz, ilaç kullanıyorum. Kuantum Terapi yöntemiyle ellerle de şifa verilebilir. Çok hafif bir dokunuşla bedenin kendi kendini iyileştirmesini önemli ölçüde hızlandırabilirsiniz. Ayrıca bu dokunuşlarla, ağrı ve şişlikler azaltılıp, salgı bezleri dengeleniyor. Sizi bir olay daha anlatayım. Annenizin karnındayken, onun hafızasındaki bütün bilgiler kandaki moleküllerle size de geçiyor. Hamilelik sırasında Mozart mı dinledi, sürekli babanızla kavga mı etti, akrabalardan biri mi öldü mü, hepsi. Çocuk müzisyen olursa da sebebi bu, kavgacı, hırçın olursa da bu yüzden. İşte bu dosyayı bulup silince, o gibi korkular ortadan kalkıyor.

Astronotlara ’İlaçsız tedavi’ eğitimi verdim

- Ben insanın "barkod"unu okuyorum. Önce çok iyi konsantre oluyorum, sonrasında büyük bir boşluk. Algı gücüm çok büyüyor, karşımdakiyle aramda hiçbir duvar kalmıyor. Aslında bu yetenek herkeste var. Bazılarında daha erken, bazılarında daha sonra ortaya çıkıyor. Beni annem 5 yaşımda keşfetti. Bir hamile komşumuz vardı; karnına dokunup "Kızın olacak" dedim, öyle oldu. 1984’te Bakü Tıp Fakültesi Jinekoloji Bölümü’nü bitirdim. 3 sene mecburi hizmetten sonra Moskova Genetik Fizik Araştırmaları Enstitüsü’ne girdim. 1990’da, Rus Bilim Akademisi Başkan Yardımcısı Ordinaryüs Profesör Valeriy Yurdanov’un yanına girdim. "Aura-Gen Mühendisliği ve Biyolojik Rezonans Enstitüsü"nde de ona asistanlık yaptım. Astronotlara, ilaç kullanmadan hastalıklarını kendi potansiyelleriyle iyileştirmeleri konusunda eğitim veriyorduk. Daha sonra St. Petersburg’da insanın ışık bedeni, beyinsel frekans, telepati, psişik yetenekleri geliştirme, bilinç ve bilinçaltı eğitimi gördüm. Son olarak da, Moskova Sky Zone Bilim Akademisi’ndeki çalışmalarımla, eğitim sertifikası verecek düzeyde uzman oldum.

DNA’NIN NE OLDUĞUNU MARMARİS’TE KEŞFETTİM

Türkiye’ye ilk defa 1990’da Yurdavov’la beraber geldim. Ondan sonraki gelişlerinde de yanında oldum. İstanbul’da bazı ünlü işadamları, özellikle bel fıtığı için davet ediyorlardı. Hastaları arasında ünlü siyasetçiler, tıp profesörleri de vardı. 1992’de Türkiye’ye yerleşmeye karar verdim. 2000’de Marmaris’e göçmeye karar verdim. İstanbul’da büyük depremi yaşadığım için çok korkuyordum. Marmaris Söğüt’te deniz kenarındaki bir eve 2 sene kapandım. Ne telefon, ne radyo, ne televizyon, ne gazete var. Gece gündüz, bilinçaltının nasıl çalıştığını çözmeye çalıştım. Sonunda DNA’nın yüzde 3 protein, yüzde 97 enformasyon olan şifresine, ben kendi deney ve yöntemlerimle ulaştım.

Saç dökülmesine karşı

Malzeme: 2 tatlı kaşığı petek bal, 1 yemek kaşığı süzme bal, 1 adet bıldırcın yumurtası, 5 damla buğday yağı, 1 tatlı kaşığı keten tohumu, 1 tatlı kaşığı Ginseng ekstresi.

Yapılışı: Malzemenin hepsini iyice karıştırın. Sonra; bu bulamacı 15-20 dakikalık masajla kök diplerine yedirin. Sonra üstüne streç film, onun üstüne de havlu sarıp 1,5 saat sıcak tutun.

Selülit için mucize karışım

Malzeme: 1 şişe portakal yağı, 1 şişe kekik yağı, 1 şişe susam yağı, 1 şişe okaliptüs yağı, 1 şişe limon yağı, 1 şişe gül yağı, 1 şişe karanfil yağı, 1 şişe tarçın yağı veya 1 silme tatlı kaşığı toz tarçın.

Yapılışı: Malzemenin hepsini karıştırıp selülitli bölgeye masajla iyice yedirin. Sonra streç filmle sarıp en az 2 saat bekleyin. Bu uygulamanın etkisini daha da arttırmak isterseniz, üstüne spor yapın.

Damardaki kireci temizlemek için

Malzeme: 300 gr sarmısak, 300 gr saf alkol.

Yapılışı: Sarmısakları bütün halinde havanda dövün. Sarmısakları asla bıçakla kesmeyin, çünkü kimyasını bozar. Ezilmiş sarımsağı, saf alkolle iyice karıştırın. Sonra bu karışımı 20 gün hiç ışık görmeyen bir yerde tutun. Zaman dolunca, her sabah aç karnına bir tatlı kaşığı için. Üzerine de bir bardak süt için. Bu kürü senede bir kere yaparsanız, vücudunuzdaki bütün damarların çeperlerini temizlemiş olursunuz. Hem kolesterolünüz düşer, hem de damar sertliğinden korunmuş olursunuz. İnanmayanlar, kür öncesi ve sonrası kan tahlili yaptırıp gerçeği görebilir.

Rusların gençlik iksiri

2 kilo yulaf sapını, kaynar suyla doldurulmuş bir küvete atın. Buhar bitip, su ılınıp sarımsı hale geldiğinde içine yatın. 40 dakika sonra küvetten çıkıp duş almadan kurulanın. Çünkü, o suyun birikintilerinin en az 4 saat bedende kalması gerekir. Bu banyo, Rusya’da tazelik ve gençlik iksiri olarak bilinir. Stresi azaltır, toksinleri atar, laktik asidin fazlasını alır. Ayrıca, antioksidan etkisi vardır.

Şifa veren taşlar

Topaz: Kalbi güçlendirir, sinirleri yatıştırır, konsantrasyonu sağlar.

Necef: Kendine güvenmeyi sağlar, kalbi güçlendirir ve kanın koyulaşmasını önler.

Firuze: Olumsuz şeyleri olumluya çevirir. Ayrıca, boyun ve boğaz ağrılarına yararlıdır.

Mavi Topaz: Düşünme yeteneğini geliştirir. Diş ve boyun ağrılarına iyi gelir.

Agat: Tansiyon dengeleyicidir. Üriner sistemin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Lenflerin sirkülasyonunu rahatlatır.

Akuamarin: Güven, denge ve ahenk sembolüdür. Solunum problemleriyle savaşır. Hafızayı güçlendirir.

Ametist: Pozitif enerji verir, beyin gücünü yükseltir. Kan temizleyicidir.

Jasper: Sindirim sistemine iyi gelir. Karaciğeri güçlendirir.

Kaplan Gözü: Sinirsel spazmları ve baş ağrılarını hafifletir. Sindirim üzerine çok etkilidir.

Kuvars Kristali: Vücudumuzdaki zihinsel, bedensel ve ruhsal düzeyimizi arttırıcı enerji üretir.

Mavi Kuvars: Tiroit ve metabolizma dengeleri üzerinde güçlendiricidir. Öksürüğü azaltıp ateş düşürür. Cinsel problemlere iyi gelir.
Yazının Devamını Oku