GeriSpor Beyaz paparaziyim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Beyaz paparaziyim

Türkiye'nin bilinen en eski ve en renkli cemiyet fotoğrafçılarından Zozo Toledo

Gazeteci olmadan önce çok işler yaptığınızı duyduk...

- Evet doğrudur. Büyükada Rum Yetimhanesi'nde büyüdüm. Babam ben iki yaşındayken öldü. Yetimhanedeyken bir gün bir kadın geldi, ‘‘Seni kocamın yanına alayım, zanaat öğrenirsin’’ dedi. Ben işe bir gittim baktım, adam tabutçu! 10 yaşındaydım o sırada. Ölülere filan gidip geliyorum. Bir gece mesaiye kaldım. Tabutu tam çakarken bir hayalet gördüm. Iııhh dedim ve dilim tutuldu. Meğerse ustabaşıymış. Annem beni her yere götürdü dilimi açtırmak için. Sonra Ortaköy'de bir havrada bir metre boyunda cadı gibi bir kadına götürdü. Kadın beni görünce kollarını açtı, annem beni kadının üstüne itti ve yine Iııhhh dedim, dilim açıldı. Yoksa dilsiz kalacaktım. Tabutçudan sonra kunduracı oldum, o ağır geldi marangoz oldum. Sonra mobilya cilacısı oldum. Tabii bu arada seneler geçiyor. Şimdi sosyetenin fotoğraflarını çekiyorum ya, o zamanlar onların evinde cila yapıyordum. Hoşuma gidiyordu. Sonra ondan da sıkıldım maçlara girebilmek için İstanbulspor'un masörü oldum. 18 yaşımdaydım. Altı yıl yaptım o işi. Bu arada Büyükada'da ev tutmuştum.

Şansım yaver gitti

Hala gazetecilik yok...

- Bekleyin... Bir gün Büyükada'da Avrupa güzellik müsabakası var. İçeri giremiyorum, çıldıracağım. Orada içeri giren biriyle tanıştım, diyorum ki içeri gireyim, ücreti neyse ödeyeceğim, biletini alacağım. Adam fotoğraf makinasını verdi. Basınım deyip içeri gir dedi. Ben de öyle yaptım. Adam basın kartıyla içeri girdi. Akşam gazetesinden Abbas Koralı'ymış. Ben gittim bütün güzellerle fotoğraf çektirdim. Haftaiçi fotoğraflarımı almak için Akşam Gazetesi'ne gittim, Abbas'a. Yukarıya çıktım, Abbas beni ünlü İspanyol muhabiri diye tanıtıyor. Ölüyoruz gülmekten. Beni baş köşeye oturttular. İstihbarat Müdürü Ümit Deniz diyor ki ben Madrid'e gittim, Barselona'ya gittim. Bir şey sorsa mahvoldum ben, İspanya'ya gitmedim ki, İspanya'yı tanımıyorum. Adamla Türkçe konuşuyordum ama kırık konuşuyordum. İspanyolca da biliyorum tabii. Beni Joselito diye tanıttılar. O sırada Abbas'ın bir işi çıktı ve gitti. Sonra bir telefon geldi, Küçük Sahne'de açılış var, diye. Fareler ve İnsanlar. Yaa Joselito size bir makina versek bizim için gider çeker misin, dediler. Bir de film verdiler. Ben nasıl makina tutulur, nasıl film konulur onu bile bilmiyorum! Gittim Taksim'e, tanıdığım bir fotoğrafçı vardı. Dedim bana resim çeker misiniz? Tabii gelirim dedi. Atlas sinemasına gittik benim için bütün resimleri çekti.

Ne kadar şanslıymışsınız?

- Şans işte. Geldim gazeteye, Yazıişleri Müdürü ‘‘Bunları yukarıda yıkatın’’ dedi. Ayy çıldıracağım, adama anlatayım diyorum ama korkudan öleceğim haaa. Yukarı çıkıyorum, kapılar kapalı diyorum, adam anahtarı veriyor, git aç diyor. O sırada Mahmut Küçük geldi. Ona yıkattım. Benim fotoğrafçı arkadaşım o kadar usta ki, öyle bir film çekmiş ki... Celalettin Çetin vardı. Rahmi Turan spor muhabiriydi, Aydın Öztürk muhabirdi, Ahmet Vardar o zaman güreş muhabiriydi. Ümit bey Celalettin Çetin'i yukarıya çağırdı, ‘‘Ulan dedi bak bu gavur çocuğu var ya bak ne kadar güzel çekiyor, ışığı ne kadar iyi kullanıyor... Bakın İspanyollar ne kadar güzel resim çekiyor bakın’’ dedi. Ben o sırada buz kesiyorum filan ne diyeceğimi bilemiyorum insanlara. Sonra bir baktım Abbas geliyor. Sonra Abbas'ı çektim, dedim vaziyet böyle böyle, beni ufak düşürme. Ama Abbas'a da ‘‘Sen bunun yanında solda sıfırsın’’ demesinler mi! Neyse o gün bana dediler ki bırakın joselito moselitoyu, Atatürk'ün çok sevdiği bir opera sanatçısı var, adı Zozo Dalmaz, senin ismini Zozo koyacağız dediler ve öyle kaldı. Pasaportta Don Jose De Toledo En Salinas, bu kadardan ine ine dört harfe indim.

İyi özetlemişler...

- Neyse ben çalışmaya başladım ama para kazanamıyorum. Ben de Ekspres'e gittim. Onlar için fotoğraf çekmeye başladım. Kulüplere gidiyorum. O zaman Tünel harikaydı Vagon Bleu, Londra Pavyonu, Karavan, Taksim Gazinosu... On lira oradan alırdım, beş lira oradan alırdım, böylece aylığımı topluyordum. Bir gün ilk defa Güzel Sanatlar Akademisi'nde balo verecekler ve kızları miniyle çekiyorum, alttan, şahane resimler. Bir cumartesi öğleden sonra Malik Yolaç gazeteyi kontrole geldi. Ben de karanlık odada filmleri yıkıyorum. Ne yapıyorsun, bu resimler ne, dedi. Ben de aldığım aylık yetişmiyor, Ekspres'e veriyorum, dedim. Sen misin Ekspres'in arka sayfasını yapan, bir tokat yedim, unutmayacağım asla hayatımda. ‘‘Yarın yazıhaneme gel’’ dedi ve gitti. Sabah gittim ‘‘Bundan sonra arka sayfa tamamen senin olacak’’ dedi.

HAFTA SONU doğuyor

İyi ama fotoğraf çekmeyi ne zaman öğrendiniz?

- Abbas öğretiyordu işte! Sonra benim ilk makinamı da o aldı. Neyse benim gece hayatım başladı Akşam gazetesinde. Magazin ve cemiyet yapan sadece dört kişiydik. Tam o sıralarda Topkapı filmi çekiliyordu. Oyuncuları buradaydı. Aynı zamanda İran Şahı'nın karısı Süreyya da burada. Tesadüfen oyunculardan Maximilan Shell ve Süreyya aynı gazinoya gider. Dans ederler ve Maximilian Süreyya'yı öper. Hürriyet'ten Özkan vardı, o da fotoğrafını çekti. Adama yerinden fırladı ve Özkan'ın üstüne saldırdı. Yumruklaşmaya başladılar, ben de boyuna çekiyorum. Kan revan içinde kaldılar. Karakola falan düştüler. İşte o fotoğrafları Hürriyet'ten istemişlerdi o zaman. Gittiğim zaman İlhan Turalı beni kandırdı ve o saatten sonra ben Hürriyet'te çalışmaya başladım. Hemen fotomagazin diye bir dergi çıkarmaya başladık. Erol (Simavi) Bey hemen Zozo'ya bir mecmua yapalım diyor. İşte ‘‘Hafta Sonu’’ böyle doğuyor. İsim babası da Zeki Müren. Önce gazetenin ekiydi sonra ayrı dergi oldu. Hergün çıkarmaya başladık ama resim yetiştiremiyorduk.

Yeni bir gazete türü yarattınız demek...

- Derken ben Venedik Film Festivali, San Remo, Cannes Film Festivali, her yere gidiyorum. Ama çok yoruluyorum ve gelip Günaydın'a geçiyorum. Orada da Saklambaç'ı doğuruyoruz. Ve fotoroman yapıyoruz. Genç kızlar, genç çocuklar bulup çekiyorum. Hem oyunyorum, hem çekiyorum. Aynı zamanda cemiyet yapıyorum. Ama öyle doğru yazardım ki, gazeteciliğin hakkını verirdim. Şimdi öyle değil. Fakat paparazzi dünyası kulüpleri kapattırdı. Onlar yüzünden gazinolar kapandı. Çünkü millet korkar oldu, gitmez oldu.

Nankörlük yapmam

Siz paparazzi miydiniz?

- Paparazzi ama beyaz paparazzi. Öbürleri siyah! Ben kimseye dokanmadım. Beni bütün sosyete severdi, düğünlerine, evlerine çağırırlardı.

Gizli takip yok mu?

- Yapardım. Hafta Sonu'ndaki ‘‘Görünmeyen adam’’ bendim. Biz yaptığımız cemiyet haberleriyle kadınlara giyinmesini öğrettik. Yıldızlar verirdik kıyafetlerine. Sosyete ondan sonra kendine çeki düzen verdi.

Sosyete ne? Parası olan mı?

- Zengin, evet. 60 milyonluk Türkiye'de 250 bin sosyete var. 150 bini İstanbul'da, gerisi İzmir, Ankara, Adana. Ve buradaki bu sosyete Avrupa'yı satın alır. Bu kadar güzel insan var yani.

Hiç mi açıklarını yakalamadınız? Evleri önünde beklemediniz?

- Onu yapamam, dedelerinden kaldığım için... Affedin ama şimdi sosyeteye resim veren bir tek benim. Alıştırdım onları. Gazetede çıktıktan sonra gider veririm onları. Kimi 10 lira verir, kimi 20 lira. Ben gazeteden para kazanmam. Resim satar öyle kazanırım. Bunu da bir tek ben yaparım.

Bu yaşta hala yapılır mı?

- Çünkü seviyorum.

Çoluk çocuk olmadığı için mi?

- Belki. Selanikli bir hanım ile evliyim. Bir punk aldım, onu hanım yaptım. İstanbul'a getiremedim. Ama ayrılacağım. Bana bir çorba lazım.

Geç kalmadınız mı?

- Allaha şükür hiç kötü alışkanlğım yok, hiç sigara içmem. Sağlığım yerinde. Geç değil yani...

İçinizden gelmedi mi hiç büyük bir haber yakalamak sosyeteyle ilgili?

- Geldi ama yapamazdım. Çünkü kalleşlik yapmış olurum. Dedelerinden almış olduğum harçlığa nankörlük yapamam.

Gençlere taş çıkaran 64'lük!

Zozo Toledo! Türkiye'nin bilinen en eski paparazisi. Hayatı bir roman gibi. Şimdi 64 yaşında ama değme genç paparaziye taş çıkartan bir enerji ile işini yapıyor. Belki eskisi gibi artistlerin peşinde koşmuyor ama cemiyet sayfalarının vazgeçilmez fotoğrafları yine onun elinden çıkıyor. 18 yıl boyunca Hürriyet'te, 12 yıl da Günaydın'da çalışan Zozo Toledo kendini sosyeteye öyle kabul ettirmiş ki, ‘‘Hiç çalışmasam 200 yıl bakarlar bana’’ diyor. Zaten üstüne başına para verip bir şey aldığı hiç olmamış! Hep hediye gelirmiş. Ama bugünkü paparazilikten hiç memnun değil. ‘‘Bizimki gazetecilikti, bunlarınki sululuk!’’ Fotoğrafçılığına ek olarak bir de oyunculuğu var. Onu en son Hamam filminde levanten avukat Zozo rolünde gördük. Hafızası çok keskin olanlar 30-40 yıl önceki fotoromanlardan da hatırlayabilir onu. Türk anne, İspanyol babadan olma Zozo Toledo çok zor şartlarda büyümüş. 10 yaşında yetimhanede kalmaya başlamış; tabutçuluktan cilacılığa kadar birçok mesleği icra etmiş. Ancak daha sonra kendi deyimiyle ‘‘Beyaz bir paparazi’’ olarak yaşadığı hayattan çok hoşnut kalmış ki hiç susmadan ikibuçuk saat boyunca bize hayatını zevkle anlattı. Bize de dinlemek kaldı.

Bülent Ersoy’un kesilen parçası

Artistlerin canını yaktınız mı?

- Yaktım tabii. Artistleri Divan Otel'de Kuaför Muammer'de yakalardım. Aram çok iyiydi onlarla. ‘‘Abla çok güzelsin bu gün, fıstık gibisin, n'olur bu akşam bir iki fotoğrafını çekeyim’’ derdim çektirirlerdi. Ben çiçek koparırdım dalda, karta iliştirir üzerine de ‘‘Allah sizinle olsun’’ yazar artistlerimize verirdim. Bizim müdürler de iki kere iyi yazsa üçüncüde çakarlardı. Neymiş röportaj vermemiş mesela. Sonra kavga çıkar Zozo gider yine kuaföre ‘‘abla, abla...’’

Asparagaslarınız var mı?

- Var tabii olmaz mı? Mesela Ajda Pekkan'ın seks filmleri yoktu aslında. Cannes'dan ben getirmiştim. Fatma Girik köpeği ile yatıyor diye bir şey vardı. Sonra Fatma Hanım bizi mahkemeye verdi. Kazandı da. Bir de Bülent Ersoy'un kadın olma hadisesi var. Londra'ya gitmiştik ama hastaneye almıyorlardı bizi. Biz de bir kavanoza havuç koyup içine de su doldurup fotoğrafını çekmiştik. İşte Bülent Ersoy'un kesilen parçası diye... Ha ha ha... Bir de kızları kandırıp çıplak resimlerini çekerdik.

Kızmıyorlar mıydı sonra size artistler?

- Biraz kızıyorlardı ama sonra geçiyordu. Bak bu gördüğünüz tüm takıları bana onlar vermiştir. Bu maşallah Gönül Yazar'dan, bu üzerinde dua yazılı olan Türkan Şoray'dan.

Bunlar rüşvet değil mi?

- Hayır, benim efendiliğim. Hizmet ettim, karşılık alacağım. Rüşvet demezler. Rüşvet, dostuyla yakalarsın, basmazsın!

Sizin okuma yazmanız olmadığı söylenir, doğru mu?

- Zayıftır tabii. Ancak bir sene okuyabildim.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle