GeriOsman MÜFTÜOĞLU Bay Tosun’un kalbe dokunan hikâyesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bay Tosun’un kalbe dokunan hikâyesi

Ellili yaşların sonlarında gibiydi. Ofisime girer girmez daha “Merhaba, hoş geldin!” bile demeden pat diye konuya giriverdi: “Kilo vermek istiyorum!” Sorun sadece kilo değildi, gelin öyküsünü dinleyelim.

UZUN boylu, göbekli, terli, telaşlı, endişeli olduğu sözcüklere yaptığı vurgulardan kolayca anlaşılıyordu beyefendinin. “Evet, biraz kilo fazlalığınız var ama obez filan değilsiniz. Başka bir sorunuz yok mu ki hemen kilo konusuna giriverdiniz?” şeklindeki soruma verdiği yanıt da sitem doluydu: “Olmaz olur mu? O kadar çok sorunum var ki... Ama önce kilolarımdan kurtulmam lazım!” dedi ve soluk almadan öyküsünü anlatmaya başladı...

‘Oldum olası topluydum’

“Ben oldum olası toplu, okul arkadaşlarımın deyimiyle ‘gürbüz’ çocuktum. Ortaokulda başladığım aktif spor yaşamım üniversiteyi bitirene dek sürdü, (hafiften gürbüz olma dışında!) ciddi bir kilo sorunum olmadı. Ne zaman ki üniversite bitti, iş hayatı başladı, bel çevrem genişlemeyi, göbeğim büyümeyi, vücudum yağ biriktirmeyi ilerletti! Başlangıçta pek önemsemedim, yemeye içmeye, hareketsiz ve egzersizden uzak bir hayat sürmeye devam ettim”.

Önce hipertansiyon...

“Bir sabah yataktan inanılmaz bir baş ağrısı, bulantı hissiyle uyanınca kendimi en yakın hastaneye zor attım! Teşhis can sıkıcıydı: Hipertansiyon! Büyük tansiyonum 18’i geçmiş, küçüğü ise 13’e fırlamıştı. Bir ay süren çabadan sonra iki ayrı tansiyon ilacı ve bir idrar söktürücüyle tansiyonum ancak ayarlanabildi. Eski hayatımı sürdürmeye bu arada yavaş yavaş kilo almaya devam ettim. Ha bu arada, kilom daha da artıp tansiyonum yine yükselince üçüncü hap daha eklendi ilaç listeme!”

Sonra diyabet...

“48’inci yaş günümü kutladığımız geceyi unutamam! Neredeyse saat başına mesanemi boşaltmak durumunda kalıyordum. Galiba fazla yedim, dahası içkiyi de fazla kaçırdım diye düşündüm. İdrar problemi takip eden günlerde de devam edip, ağız kuruluğu, sık su içme ihtiyacı –susuzluk- da eklenince soluğu yine doktorda aldım”. Hastanın hikâyesi oldukça uzun, çıkarılacak ders çoktu...

Günde 6 hap ve 120 kilo

“İncelemelerde tansiyonumun fena olmadığı, ama kan şekerimin 200’lerin üzerine fırladığı, trigliserdimin tavan yaptığı (toplam kolesterolüm 200’leri, trigliseridim 600’leri geçtiği) anlaşıldı. Aç karna ve tok karna kullanmam tembihlenen iki adet şeker ilacı, gece yatağa girerken almam gerektiği belirtilen bir kolesterol ilacı yazıp, şeker un yemememi söyleyerek beni eve yolladılar. Artık her gün yutmak zorunda olduğum 6 hapım ve 120’yi geçen bir kilom vardı! İlaçlarımı dikkatle kullandım. Bir hafta kadar sonra yapılan değerlendirmelerde kan şekerim, iki ay sonra da kolesterolüm, trigliseridim neredeyse normale dönmüştü”.

Sırada kalp krizi var

Bay Tosun’un hikâyesinin bundan sonrası daha da can sıkıcı. “İyiyim, hoşum diye düşünürken 5 yıl kadar önce bir iş toplantısındagöğsümün tam ortasına yumruk gibi ağrının olduğunu fark ettim. Sigaramı söndürüp (!) pencereye koştum. Koluma, çeneme, boynuma hatta diğer omzuma doğru yayılmaya başladı. Soğuk soğuk terliyor ve kendi kendime “galiba öleceğim!” diye düşünüyordum.

By-pass zorunlu oldu...

Sonrası malum. Ambulans sirenleri, acil servis, koroner bakım üniteleri, anjiyo yapılmsı ve kalbin üç damarının birden koroner bypass ameliyatı... “Doktorlar, kalbin en büyük bölümünü besleyen LAD adını verdikleri koroner arterlerin “ön inen dalı”nın yüzde 100 kapalı olduğunu görünce acil ameliyat olmam gerektiğine karar vermişler. İki haftadan daha fazla hastanede kaldım. Hastanede koroner sonrası yaşadığım komplikasyonları ve daha sonra başıma gelenleri de saymamı ister misiniz?” Dinlemeye devam ettim ama diğer sorunları da yazarak canınızı daha çok sıkmak istemiyorum.

Tosunami mağduru!

DAHA sonra ne mi olmuş? İsterseniz, Tosun Bey’i dinlemeye devam edelim: “Ameliyatımı yapan doktor kilo vermeyi düşünüp düşünmediğimi sorunca önce canım sıkıldı. Her şey bitti de sorun göbeğimi küçültmeye mi geldi doktor bey? Ben, “sonradan olma değil anadan doğma kilolu”yum. Annem de, babam da diyabetli idi. Doğum ağırlığım neredeyse 6 kilo olduğu için de göbek adımı “Tosun” koymuşlar!” Genç doçent, hastalık hikâyemi uzun uzun incelediğini ve başıma gelenlerin tamamının, kilo sorunumla ilişkili olduğunu söyledi”.
İnsülin kaynıyormuş

“Kafam karışmıştı. Hastaneden çıkmadan önce o genç cerrahla uzun uzun konuştum. Sohbetimizde bir tür metabolizma bozukluğum olduğunu, “insülin direnci”ne yakalandığımı, “pankreasımın aşırı insülin üretmesi, kanımın insülin kaynamasının esas neden olduğunu” ve 20-30 yıldır çözmem gereken esas sorunun “kilo vererek insülin direncinden kurtulmak” olduğunu geçtiğini bana bir çırpıda anlatıverdi. Beni hastanenin beslenme uzmanına yönlendirdi. 6 ayda 20 kilodan fazla kilo verdim. Artık iki değil sadece bir tansiyon hapı yutuyorum. İdrar söktürücüyü ise çoktan çöpe attım. Şeker ilaçlarım üçten bire indi. Sadece sabah akşam tok karna aldığım ilacımla şekerim de çok daha dengeli seyrediyor. Geçen hafta yaptırdığım ultrasonda da karaciğerimdeki yağlanmanın üçüncü dereceden birinci dereceye indiği söylendi. Şimdi biraz daha ileri gitmek, 90’lı kiloların altına inip daha çok hafiflemek, hastalık risklerimi iyice düşürmek istiyorum, onun için buradayım!”

BİR ANI: Demirel’in zincirbozan diyabeti

KONU “kilo-diyabet ilişkisi” olunca, dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’den dinlediğim bir öyküyü de hatırlayıverdim. 12 Eylül darbesinden sonra arkadaşlarıyla birlikte Zincirbozan’da gözetim altında tutulan Sayın Demirel’de de birden bire “ağız kuruluğu, su içme ihtiyacı ve sık idrara gitme” şikâyetleri olmuş. Önceleri “idrar yolu iltihabı” düşünülüp antibiyotiklerle tedavi edilmeye çalışılmış. Ama sonuç alınmayınca akla “şeker hastalığı” gelmiş ve nedenin Tip 2 Diyabet olduğu anlaşılınca, hemen tedaviye başlanmış. Sayın Demirel’in diyabetinin Zincirbozan’da ortaya çıkmasında sanırım o günlerde yaşadığı üzüntüler ve çektiği streslerin de payı vardır.

Sadece ilaç kullanmak pek bir işe yaramıyor

YAZDIKLARIM bir hikâye değil, gerçek yaşanmış bir hastamın öyküsüdür. Ve yaşadığımız erişkin tipi diyabet patlamasının, hipertansiyon fazlalığının, karaciğer yağlanması yaygınlığının ve daha pek çok sağlık sorununun (gut hastalığı, bazı kanserler, safra kesesi taşları, romatizmal sorunlar) arkasında da aynı sorun vardır: İnsülin direnci, fazla kiloluluk/göbeklenme/obezite! Böyle bir hastada diyabet sorununu diyabet haplarıyla, tansiyon sorununu tansiyon haplarıyla, kalp riskini kolesterol azaltıcı statin tabletleriyle çözmeye çalışmak “Tosun Bey”de olduğu gibi pek bir işe yaramıyor.

Canan Karatay haklı
Çözüm her şeyden önce insülin direncini kırmaktan, kilo sorununu makul seviyelere getirmekten geçiyor.  Aramıza pek çok Tosun bey var ne yazık ki. Ve bu gibi durumlar söz konusu olduğunda Prof. Dr. Canan Karatay hoca iddialarında kesinlikle haklı! Bu insanların sorununa çözüm üretmek, şekeri, unu, şekerli-unlu-nişastalı yiyecekleri ve genelde karbonhidratları kısıtlamaktan, sadece kolesterol sorununa ve ilaçlı çözümlere odaklanmayı bir kenara bırakıp insülin direncini kırmak için doğru beslenip düzenli egzersiz yapmaktan geçiyor. Bu yaklaşım o kişinin sadece sorununu çözmeyecek, hipertansiyon, diyabet ve kalp krizleri gibi önemli sağlık sorunundan koruyacak, daha sağlıklı ve keyifli yaşlanmasını sağlayacaktır.

X

Güzel günler yakındır

Biz “Her gün en az 500 bin aşılama şart!” derken Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca aşılamada hedefi daha da büyüttü, “500 bin yetmez bize her gün 1 milyon aşılama lazım” dedi.

Bana sorarsanız son günlerin en önemli haberi, en mühim hedefi, en güzel cümlesidir bu. Çünkü aşılama meselesinde hedeflenen bu başarı, sürdürülebilir bir noktaya ulaşırsa eğer önümüzdeki sonbaharın bir sağlık ilkbaharına dönüşmesi hiç de zor olmayacaktır. Tebrikler Sağlık Bakanı Dr. Koca, tebrikler bakanlık yöneticileri ve teşekkürler aşılama kampanyasına emek veren sağlık emekçileri.

İYİ HABER
İSTANBUL’DA RAKAMLAR DÜŞÜYOR
BUGÜNÜN iyi haberi, başarılı çalışmalarıyla İstanbul’daki salgın rakamlarını hızla düşüren önemli bir isimden İstanbul İl Sağlık Müdürü’nden geliyor: İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, “Aşılamada da yeni vaka sayılarını azaltmada da tedavi başarısında da önemli bir noktada olduğumuzu” açıkladı. Kısacası sayfanın başında da belirtiğimiz gibi sağlıklı ve güzel günlere bir hayli yaklaştık. Yolumuz açık olsun.

BİR TAHMİN
ÖNÜMÜZDEKİ KIŞ NASIL GEÇECEK

BİZDE

Yazının Devamını Oku

Hedef her gün en az 500 bin aşı

Toplumsal bir aşılanma çabası içine girdiğimiz bugünlerde günlük aşı rakamlarında “en az 500 bin” hedefini tutturmak zorundayız.

Eğer önümüzdeki sonbaharı bir ilkbahar gibi kutlamak istiyorsak, eğer okullarımızı açmak, işimize gücümüze dönmek, ekonomimizi yeniden zıplatmak arzusundaysak bu rakamda ısrara mecburuz. Bunu başarabilirsek aylık ortalamada 15 milyon insanımızı tek dozda etkinliği oldukça yüksek (yüzde 85) ve koruması bir hayli uzun süreli olan (8-12 hafta) “tek doz BioNTech” aşısı ile bağışıklama hedefini yakalarız. Bu yöndeki vefakâr çabaları nedeniyle başta hemşire kardeşlerimiz ve aile hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına şimdiden teşekkür borçluyuz.




ÖNEMLİ
BAĞIRSAKLARINIZI STRES TORBASI YAPMAYIN

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki müsilaja dikkat

Bilelim ki müsilaj tehdidi sadece çevremizi kirletmiyor, o tehdit yıllardır ruh ve bedenlerimiz için de zaten var, ruh ve bedenlerimiz de o tehditten payını alıyor.

Kısacası “çevresel müsilaj” ile “bedensel ve ruhsal müsilaj” meselelerini aynı sepete koymak gerekiyor. Bu nedenle gelin isterseniz müsilaj sorununa “damardan”, yani “bedenden ve ruhtan” girelim. Hazırsanız buyurun...

ÖNEMLİ BİLGİ
MÜSİLAJ BİZİ DE KİRLETTİ

MÜSİLAJ meselesi yalnızca Marmara’yı değil yaşadığımız çevrenin tamamını, neticede de ruh ve bedenlerimizi de kirletiyor. Sağlık pratiğinde kısaca “kronik hastalıklar” olarak tanımladığımız pek çok sağlık sorununun ardında da çoğu zaman az ya da çok “müsilaj problemi” yatıyor. Bedensel ve ruhsal müsilajın akla gelen ilk sonuçlarını da bu satırların yazarı şöyle sıralıyor...

Yazının Devamını Oku

Alzheimer'ın sonu geldi mi

Hepimiz olabilecek en iyi hayatı yaşamak isteriz ve bu bizim en doğal haklarımızdan biridir. Hayatımızı istediğimiz gibi yaşamak, canlı, formda, fit ve enerjik, keyifli ve mutlu biri olarak sürdürmek, olağan sona “AKIL SAĞLIĞI” ile ulaşmak her insanın değişmez arzusudur. İstisnasız herkes “mükemmel bir sağlık” peşinde koşar ve “üstün bir sağlık hali”ni hedefler, hak eder.

Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusu sözkonusu olduğunda işler maalesef bir hayli karışır. Karışır çünkü böyle bir hedefe ulaşmak bize bedensel ve ruhsal anlamda birçok sorumluluk yükler. Diğer taraftan özellikle son yüzyılın beyinlerimizi, neticede de belleklerimizi olumsuz yönde etkilediği kesindir. İtiraf edelim, çoğumuzun beyni arızalıdır. Ve bu “arızalı beyin sorunu” günümüzün en mühim sağlık sorunlarından biridir.

Ve yine bilelim ki “arızalı beyin meselesi”nin zirve noktasında hepimizin korktuğu çok ağır bir sağlık sorunu var: ALZHEIMER HASTALIĞI. İsterseniz gelin güne bu tatsız ve kesin tedavisi şimdilik mümkünsüz gibi görünen belalı hastalıkla ilgili güzel bir müjdeyle başlayalım: ALZHEIMER’DA FAYDALI OLABİLECEĞİ ANLAŞILAN YENİ BİR İLAÇ 7 HAZİRAN 2021’DE KULLANIM İZNİ ALDI. Detaylar için buyurun...

İYİ HABER
ADUCANUMAB İŞE YARAYABİLİR
ALZHEIMER hastalığı özellikle 70-80’li yaşlar sonrasının en korkulan sağlık problemlerinden biridir. Belleği içten içe ve sinsice tahrip eden bu kronik hastalık, yaşlanma sürecine giren herkesin bir numaralı korkusudur. Yarattığı hafıza ve düşünme sorunlarıyla sadece hastalanan kişilerde değil, aileler ve sosyal yaşamda da önemli tahribatlara yol açar. Hastalığın kesin çözümü üzerinde her yıl binlerce araştırma yapılıyor. Ne var ki henüz bir arpa boyu bile yol gidilebildiğini söylemek pek mümkün değil. Daha doğrusu yakın zamana kadar durum böyleydi, muhtemelen 7 Haziran 2021 tarihi itibarıyla bu bilgi değişti. Gelişmeler şöyle...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Virüs laboratuvarda mı üretildi

Başlıktaki soru aslında bugünün sorusu falan değil salgının başından bu yana hep gündemde.

Bir grup biliminsanı virüsün genetik yapısına ve biraz da kötü ve farklı marifetlerine (!) bakarak yeni koronavirüsün “laboratuvar üretimi” yani “çakma bir virüs” olduğunu ileri sürerken, bir başka grup da “Olmaz öyle şey!” deyip soruyu cevaplamaya bile değer bulmuyor. Peki, doğrusu ne? Elimizde net ve açık bir bilgi yok. Yok ama son günlerde bu belalı virüsün “yapma” veya “çakma” olabileceğini düşünenlerin sayısı bir hayli arttı. İtiraf edeyim bu düşünce daha doğrusu şüphe bende de var. Nedenine gelince...




KUŞKUM VAR ÇÜNKÜ... (1)
CDC ESKİ DİREKTÖRÜ ROBERT REDFIELD BAKIN NE DİYOR 

CDC/HASTALIK

Yazının Devamını Oku

3 iyi haber

Tam 1 yıl önce, yani 2020 haziranında mutsuz ve umutsuzduk. Karşımızda ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne ölçüde tahribat yapacağını bilmediğimiz “belalı bir virüs” vardı.

Bize gelince... Her şeyden önce “o virüsle nasıl savaşacağımızı, etkisini nasıl azaltacağımızı” yeteri kadar bilmiyorduk. Daha da önemlisi korunmak için “maske, mesafe, temizlik” 3’lüsünden başka elimizde hiçbir savunma silahı da yoktu. Ama şimdi, 2021 haziranında durumumuz geçen yıldan çok daha iyi. Çok daha güçlü ve organizeyiz. Elimizde hâlâ net olarak etkili bir ilacımız yok ama etkili pek çok destek tedavisi geliştirmiş durumdayız. Çok daha önemlisi “AŞIMIZ” var. Başlıkta belirttiğim umut vurgusunun nedeni de esasen bundan kaynaklı. Durun, bitmedi! Bu hafta beni memnun eden, umutlandıran 3 iyi haber daha var. İşte o haberler...

İYİ HABER 1
DİYANET’TEN DESTEK GELDİ

Diyanet İşleri Yüksek Kurulu biraz gecikerek de olsa önemli hem de çok önemli bir açıklama yaptı. O açıklama şöyle: “Toplum sağlığını tehlikeye atacağı konusunda galip zan bulunan durumlarda gerekli tedbirlere uymamak, ‘kul ve kamu hakkı ihlali’ olur. Bu itibarla bilimsel usullere uygun üretilen, alanında uzman hekimlerce salgın hastalıklara karşı koruyucu olduğu belirtilen aşıların kullanımı dinen de uygundur.”

Bu yerinde ve doğru açıklamanın aşılama sürecine hız kazandıracağı şüphe götürmez.

İYİ HABER 2

Yazının Devamını Oku

Bekle bizi sonbahar

Anlaşılan o ki elimizdeki bu yeni ve son fırsatı iyi değerlendirebilir, BioNTech aşısını hızlıca ve akıllıca uygulamaya geçirebilirsek ağustos sonlarına doğru, en geç eylül ortalarında toplumsal bağışıklığa yetecek aşılama rakamlarına ulaşabileceğiz.

Bunda BioNTech aşısının gücü ve ilk doz etkinliğinin önemli bir payı var. Elimizdeki veriler BioNTech ile yürütülen aşılama kampanyalarında sadece ilk doz ile bile yüzde 80’leri geçen bir bağışıklık düzeyine ulaşılabileceğini gösteriyor. Daha da dönemlisi yine elimizdeki veriler BioNtech uygulamasında iki doz arasındaki süreyi neredeyse 8 hatta 10-12 haftaya kadar çıkarabileceğimizi düşündürüyor. Özetle aşıyı geliştiren sevgili Dr. Uğur Şahin Hoca, Dr. Özlem Türeci ve ekibi bize taahhüt ettikleri miktardaki aşıyı verebilirlerse rahatlıkla “BEKLE BİZİ SONBAHAR” diyebiliriz. Ve sonbaharı pandemiyle mücadele bakımından bir “ilkbahar gibi” de karşılayabiliriz.




OKUR SORULARI
BİRİNCİ VE İKİNCİ DOZLARI FARKLI AŞILARLA YAPTIRABİLİR MİYİM

Yazının Devamını Oku

Yürümek şifadır

Hiç kimse “4400 adım tartışması” bitince “düzenli yürüme alışkanlığı” meselesini rafa kaldıracağımı düşünmesin.

Yürümeden olmaz ve şu prensip asla değişmez: Her gün düzenli besleneceğiz ve her gün düzenli yürüyeceğiz. Sağlığımızı korumak, güçlü kuvvetli kalmak, iyi yaşayıp iyi yaşlanmanın şefkatli kollarına sığınmak için de yürüme alışkanlığınızdan asla vazgeçmeyeceksiniz. İsterseniz gelin bugün bu güzel hafta sonuna başlarken yazımızın bir bölümünü yine “yürüme ve sağlık” ilişkisine ayıralım. Hazırsanız buyurun...

YÜRÜYÜŞ NOTU 1
KASLAR ÇALIŞIYOR

YÜRÜMENİNgençleştirici etkisi” önce kaslarımızda başlıyor. Biz yürüdükçe kaslarımız güçleniyor, gençleşiyor. Bedenimizin yüzde 40’ını oluşturan kaslarımızın en az 3’te 2’si her yürüyüşte çalışmaya başlıyor. Ve bu çalışma sayesinde de kas hücrelerimizdeki yaşlı mitokondriler ölüyor, yerlerine eskisinden daha fazla, daha genç ve daha sağlıklı mitokondriler geliyor. Unutmayalım: Düzenli yürüyen birinin kaslarındaki mitokondri sayısı tembellerindekinden en az 2 kat daha fazla.

YÜRÜYÜŞ NOTU 2

Yazının Devamını Oku

BioNTech dosyası-2

Çoğu kişi BioNTech aşısında kullanılan mRNA teknolojisinin yeni olduğunu, bu kadar kısa sürede geliştirilen bir aşının uzun vadede ne gibi sorunlara yol açacağının henüz bilinmediğini ileri sürerek başlangıçta BioNTech aşısına karşı mesafeli durdu.

Haksız da sayılmazlardı. İtiraf edeyim aynı “mesafeli duruş” 2020 Eylül’ünde BioNTech ile ilgili ilk çalışmaları izlerken bende de vardı. Başlangıçta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’da da aynı kanaatin olduğunu tahmin ediyorum, daha doğrusu o da bu yönde bir açıklama yapmıştı. Ama itiraf edelim ki daha sonra sahadan gelen bilgiler ve yayımlanan bilimsel çalışmalar hepimizi rahatlattı.




ÖNEMLİ
DOKTORUNUZA HATIRLATIN

Yazının Devamını Oku

BıoNTech dosyası... Bekle bizi sonbahar

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca geçtiğimiz günlerde Bilim Kurulu’na davet ettiği BioNTech aşısının mucitlerinden Dr. Uğur Şahin ile yaptığı ortak açıklamada “Önümüzdeki 3 ay içinde ülke genelinde COVID-19’a karşı çok yoğun bir BioNTech aşısı kampanyasının uygulamaya gireceğini” açıkladı.

Anlaşılan o ki özellikle önümüzdeki haziran ve temmuzda -eğer yine ve yeni bir aksilik olmaz ise(!)- halkımızın büyük bir bölümünü efsane aşı haline gelen ve “mRNA teknolojisi” ile üretilen BioNTech aşısıyla aşılama imkânı bulacağız. Bu haber sadece sizi beni değil, süreci baştan beri büyük bir dikkatle izleyen enfeksiyon ve halk sağlığı uzmanlarını da memnun etti. Şimdi şu şarkıyı çok daha güven ve keyifle söyleyebiliriz: BEKLE BİZİ SONBAHAR. Eğer başarabilirsek sonbaharda okullar yeniden açılacak, eğer becerebilirsek önümüzdeki eylül restoranlar, kafeler, parklar, bahçeler yeniden şenlenecek ve cıvıl cıvıl olacak. Yani önümüzdeki sonbahar, sonbahar olmaktan çıkacak, muazzam bir ilkbahara dönüşecek. “İnşallah” diyelim ve isterseniz gelin bir BIONTECH DOSYASI açıp 2 günlük derin bir BioNTech yolculuğuna çıkalım. BioNTech aşısı “neyin nesidir, nasıl etkiler, koruyuculuk oranı nedir, ne süreyle korur, yan etkileri nelerdir, söylendiği kadar alerjik midir, genetiğimizi değiştirip geleceğimizle oynayabilir mi, kısırlığa ya da başka sorunlara yol açabilir mi?” gibi güncel sorulara yanıt arayalım. Hazırsanız buyurun...




SORU 1: BAĞIŞIKLIĞI NASIL ETKİLİYOR

Yazının Devamını Oku

4400 adım yeter mi

Dr. I-Ming Lee bir toplum sağlığı uzmanı. ABD’de, ülkenin ünlü hastanelerinden birinde, Brigham and Women’s Hospital’da görev yapıyor.

Bu hastane Harvard Tıp Okulu’nun çatısı altında önemli araştırmaların yapıldığı ünlü sağlık merkezlerinden biri. Dr. Lee araştırmalarında özellikle “fiziksel aktivite”nin yani “egzersiz”in, “sağlığa faydalarına” odaklanmış. Araştırmalarını da daha ziyade “egzersiz-kronik hastalıklar ilişkisi” üzerine yoğunlaştırmış. Yaptığı bu önemli araştırmalarından birini de ünlü tıp dergilerinden birinde, JAMA’da 2019 yılında yayımlamış. Hikâyenin bundan sonrası bir hayli ilginç.

ÖN BİLGİ
DR. LEE NE YAPMIŞ

DR. LEE 2019’da yayımladığı bu çalışmada ortalama yaşı 72 olan 16 bin 741 kadının yürüme aktivitelerini 4 yıl boyunca aralıksız izlemiş. Bu “70’lik hanımlardan” günde ortalama 4400 adım atanların ölüm risklerinde, 2000 adım atanlara oranla yüzde 41 azalma olduğunu belirlemiş. İşin püf noktası tam da burada başlıyor. Sadece kadınlarda ve yalnızca 70’i aşan hanımlarda gözlenen bu veriler nedense bir anda popüler hale geliveriyor. Bu araştırmadan 2019’da bu satırların yazarı da sık sık söz etmişti. Geçtiğimiz günlerde neden ve nasıl olduysa bu “eski” ve “tartışmalı” bilgi bir şekilde gündeme düştü. Neticede “çarşı(!)” yani “egzersiz alemi” fena halde karıştı. Bu karışıklıktan ben de nasibimi aldım. Zira başta Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan olmak üzere pek çok yürüme tutkunu anında bana “Hocam bu ne iştir?” sorusunu yöneltiverdi. Peki, yanıtım ne oldu?

Yazının Devamını Oku

Hangisine güvenelim

Son günlerde “aşı azlığı ya da yokluğu” kadar sık gündeme getirilen bir konu daha var: Antikor azlığı ya da yokluğu.

COVID-19’u geçirenler ve aşılananların sayısı çoğaldıkça “antikor meselesi” pandemi gündemindeki yerini doğal olarak iyice güçlendiriyor. Çoğu insan “Acaba yeteri kadar antikor üretebildim mi? Geçirdiğim enfeksiyon ya da yaptırdığım aşı beni bu hastalıktan hiç olmazsa belirli bir süre koruyabilecek kadar antikora sahip olmamı sağlayabildi mi?” sorularına yanıt arıyor. Haklılar mı? Daha önce de yazdım, bana göre zannedildiğinin aksine pek de haklı değiller. Neden mi?

İYİ BİLGİ
ANTİKOR VAR, ANTİKOR VAR!

ANTİKOR seviyelerinin peşine düşenler maalesef haklı değiller. Değiller çünkü bağışıklık gücümüzü sadece antikorlar üzerinden değerlendirmemiz, “Antikorum yüksek” diye sevinip “Benimki çok düşük çıktı” diye üzülmek bilimsel gerçeklerle uyumlu sayılmıyor. Zira antikorlar için de bir çeşit “nicelik yani miktar” ve “nitelik yani yapı ve içerik” meselesinin söz konusu olduğu kesin. Bağışıklık uzmanları özellikle 2’ncisinin, yani “nitelik meselesi”nin üzerinde ısrarla duruyorlar. Kısacası konunun geri planında çok fazla detay var. O detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Yeni bir başlangıç...

Uzunca bir aradan sonra bugün itibarıyla yeniden “kademeli bir açılma” dönemine girdik.

Umalım ki bu yeni dönemde de daha önce 3 kez üst üste tekrarladığımız hataları yine tekrarlamayız. Ve umalım ki gerçekten bir bedensel, ruhsal, sosyal ve ekonomik çöküntüye dönüşme sürecine giren pandeminin bundan sonraki virajlarında yeni kaoslar, yeni savrulmalar yaşamayız.




KISA BİLGİ
KAYIP ORANI YÜZDE 2’Yİ GEÇİYOR 

RAKAMLARA

Yazının Devamını Oku

Hangisi doğru

Beslenme önemli, hem de çok önemli bir mesele.

Dikkat edeceğimiz küçük bazı ayrıntılar bile sağlığımızı doğrudan ve derinden etkileyebiliyor. Bu nedenle beslenme söz konusu olduğunda karar verirken daha dikkatli olmakta fayda var. Gelin, sözü daha fazla uzatmadan hemen her gün yapmak zorunda olduğumuz sıradan bazı beslenme seçimleri için önemli olabilecek küçük bazı ayrıntıları yeniden hatırlayalım. Hazırsanız buyurun...



SORU 1
HANGİ SU

Su hayattır! Tamam ama onu daha da zenginleştirmek, neredeyse bir “yaşam iksiri” haline dönüştürmek de yine bizim elimizdedir. Kısacası mesele sadece her gün 8-10 bardak su içmekten ibaret değildir, ayrıntılara da girmek gerekir. Mesela suların sert olanları yumuşak olanlarından daha değerlidir. Zira “sert su” demek kalsiyumu, magnezyumu, alkali gücü daha yüksek su demektir. Suyunuza ekleyeceğiz rendelenmiş portakal ya da limon kabuğu, dilimlenmiş salatalık parçaları öğütülmüş maydanoz, nane, fesleğen kırıntıları hatta bir tutam kadar da tarçın ve/veya rezene o suyu neredeyse bir yaşam iksiri haline dönüştürebilecektir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 bir pıhtılaşma sorunu mu

Pandeminin başında bir üst solunum yolu ve akciğer hastalığı olarak kabul edilen COVID-19 enfeksiyonu şimdi “sistemik bir iltihabi hastalık” olarak tanımlanıyor.

Hastalıktan etkilenen sistemlerin en başında da “damarlarımız” geliyor. Araştırma verileri yoğun bakımlarda tedavi edilen her 3 COVID-19 hastasından 1’inde ölüm sebebinin damarlardaki pıhtılaşma süreçlerinden kaynaklandığını gösteriyor. COVID-19 en çok da bacaklardaki toplardamarlarda pıhtılara bağlı tıkanıklıklara yol açıyor. Toplardamarlardaki bu problem “derin ven trombozu” olarak adlandırılıyor. Bu pıhtılardan kopabilecek minicik parçacıklar bile eğer akciğer toplardamarına ulaşırlarsa “akciğer embolisi” dediğimiz, hayatı tehdit edebilecek ağır bir tabloyla neticelenebiliyor. COVID-19’lu bazı hastalarda oluşan “nefes darlığı, yorgunluk, çarpıntı, morarma” kısacası “oksijen azlığı” ile oluşan belirtilerin de nedeni akciğer damarlarında oluşan bu minik tıkayıcı hadiselerdir. Peki, pıhtılaşma sorunları yalnızca akciğerlerde mi oluşuyor? Bu önemli sorunun yanıtını ve bundan sonraki bilgileri gelin işin uzmanından, Prof. Dr. Mustafa Çetiner’den öğrenelim.

DR. Çetiner diyor ki
PIHTILAŞMA HER ORGANDA GÖRÜLEBİLİR
HEMATOLOJİ uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner’e göre, “COVID-19 sadece toplardamarlarda değil, atardamarlarda da pıhtılaşmaya yol açabiliyor. Kalp ve beyin atardamarlarındaki pıhtılar kalp krizi ve inmelere neden oluyor. Saygın bir tıp dergisinde yayımlanan önemli bir makaleye göre ‘inme problemi’ 50 yaşından küçük genç yetişkinlerde bile görülebiliyor. Yine aynı grupta pıhtılaşmayı takiben deride kırmızı döküntülere, el-ayak parmaklarında soğukta donma sonrası oluşan yaralara benzer kırmızı ve şiş yaralara rastlanabiliyor. Kısacası ‘pıhtılaşma meselesi’ COVID-19’un maalesef en tehlikeli ve riskli sonuçlarından biri olarak önümüzde duruyor.” 

SORU ŞUPIHTILAŞMANIN SEBEBİ NE

PROF. DR. ÇETİNER’e göre de daha önceki yazımda belirttiğim gibi esas sorun damarların içyüzünü çevreleyen ve kanın damar içinde sorunsuz akışını temin eden endotel hücrelerindeki iltihaplanma hali, yani “endotelitis meselesi”dir. Virüsün hücrelere giriş kapısı olarak kullandığı ACE2 reseptörleri endotel hücrelerde yoğun olarak bulunuyor. Virüs bu nedenle endotel hücrelerine kolayca girip iltihaplanmaya yol açıyor. Endotel hücrelerinde oluşan hasarlar ise pıhtılaşmayı arttıran bir takım faktörlerin kana salınımını tetikliyor. Neticede, pıhtılaşma hadisesi de anında devreye giriyor. Dahası da var...

Yazının Devamını Oku

Yoksa sorun damarlarda mı

Covid-19 enfeksiyonu bizi her gün biraz daha şaşırtmaya, kafamızı daha da karıştırmaya devam ediyor.

Başlangıçta bir “üst solunum yolu”, bir “kulak burun boğaz enfeksiyonu” gibi kabul edip “grip ve nezleyle” mukayese etmeye kalktığımız bu enteresan viral hastalığı kısa bir süre sonra bir “akciğer problemi” olarak da merak ve korkuyla izlemeye başlamıştık. Ne var ki önümüze konulan yeni araştırmalar COVID-19’da problemin çok daha önemli ve çok daha derinlerde olduğunu gösteriyor. Bu yeni bilimsel verilere bakılırsa COVID-19 bir üst solunum yolu ya da akciğer hastalığından çok, hemen her doku ve organı ilgilendirebilen, her doku ve organa saldırabilen dolayısıyla bedenin hemen her yerinde hasara yol açabilen bir damar hastalığı olarak da dikkati çekiyor. Bu yeni bilgiler çok önemli. O nedenle hepimize biraz daha detay lazım. Hazırsanız buyurun...




GÜNÜN SORUSU
COVID-19 ASLINDA BİR DAMAR HASTALIĞI MI

Yazının Devamını Oku

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku

Eleştiride kıskanç çözümde cömert olmak

Pandemi sürecinin zor ve kritik bir virajındayız. Bir çeşit “sınırlı kapanma dönemi”ne girdik. Bu dönemi iyi değerlendirmek, kısıtlamalara “elimizden geldiği kadar” değil, “daha da fazlası”yla uyum göstermek mecburiyetindeyiz.

Zira kısıtlama sonrasında ulaşacağımız rakamlar beklentinin üzerinde kalırsa ciddi bir toplumsal travma yaşama ihtimalinin olduğu açık ve nettir. Bu nedenle şu anda yapılan hataları, işlenen kusurları, eksiklikleri ve görülecek hesapları ertelemek, eleştirileri sınırlayarak yeni ve etkili çözümler üretmek yapmamız gereken ilk ve en önemli iştir. Kısacası zaman rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de sık sık tekrarladığı gibi “Sorunlu bir zaman”dır. Ve böyle zamanlarda “Eleştiride kıskanç, övgüde ve çözümde cömert olmak” en doğru yaklaşımdır.

BİR SORU
KAPANMA SONRASI İYİ PLANLANDI MI

GÖRÜNEN o ki yaptığımız onca hataya rağmen kapanma sürecinin sonunda yüzümüz az ya da çok gülecek. Ama bilelim ki bu ciddi kapanma da probleme kalıcı bir çözüm getirmeyecek. Yapılması gereken önemli işlerden birisi de daha şimdiden kapanma sonrasının planlanması, tartışmaya açılması, halka açıklanması, daha doğrusu uygulanacak “kademeli açılma” sürecinin nasıl olacağı konusunda toplumsal bir mutabakatın sağlanmasıdır. Eğer daha önce yaptığımız yanlışları bu kapanmanın sonrasında da tekrarlar, kapılarımızı sonuna kadar ve kontrolsüz bir şekilde açacak olursak, çok değil birkaç ay sonra yeni bir dalganın daha kaçınılmaz olabileceğini unutmayalım.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Rus aşısına güvenelim mi

Pandemide geldiğimiz nokta maalesef biraz sıkıntılı.

Sıkıntının nedeni ise hepimizce malum: Elimizde yeteri kadar aşı yok. Ama bilelim ki sadece bizde değil bir iki istisna dışında hemen her ülkede “aşı sıkıntısı” var. Bunun başlıca nedeni de üretici firmaların taahhüt ettikleri miktarda aşıyı üretememeleri. Haklı olabilirler mi? Mümkündür, haklı olabilirler. Bilelim ki aşı üretimi muazzam bir “itina”, yüksek bir “teknoloji”, olağanüstü duyarlılıkta “inceleme aşamaları” gerektiren son derece zor bir iştir. Görünen o ki saydığım bu nedenlerle ne BioNTech/Pfizer ne AstraZeneca/Oxford ne de Moderna, Sinovac, Johnson&Johnson farklı ülkelere verdikleri sözleri maalesef yerine getiremiyorlar. Peki, bizdeki durum ne?



DURUM ŞU
GÜNDEMİMİZDE SPUTNIK V VAR

Yazının Devamını Oku