GeriEyüp Can - Referans Başbakan'ın menfaati nerede
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Başbakan'ın menfaati nerede

Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF ile Türkiye arasındaki stand-by pazarlıklarının düğümlendiği üç konuyu Sabah Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu'na açıklamış.

Erdoğan özetle;

1- Gelir İdaresi'nin özerk kuruma dönüştürülmesi

2- Mükelleflere "nereden buldun" sorgulaması yapılması talepleri

3- Yerel yönetimlerin gelirini artıran yasal düzenlemenin iptali beklentisi karşılanamaz demiş.

Ardından da eklemiş: "Türkiye'nin çıkarına olacak bir IMF sözleşmesi önümüze gelirse imzalarız. Türkiye'nin çıkarına olmayacak IMF anlaşmasını imzalamayız."

Başbakan'ın şimdiye kadar Ankara kulislerinde konuşulan herkesin bildiği sır kabilinden IMF taleplerini en nihayet kamuoyu ile bu netlikte paylaşması bence geç de olsa önemli bir adım. Şimdi en azından AK Parti hükümeti IMF anlaşmasını niye yılan hikâyesine dönüştürdü daha net biliyoruz.

Başbakan'ın açıklamaları arasında en kritik cümle şu: "Türkiye'nin çıkarına olmayacak IMF anlaşmasını imzalamayız."

Öyle anlaşılıyor ki Tayyip Bey Gelir İdaresi'nin özerkleşmesini, vergi reformu kapsamında kısmi bir "nereden buldun" sorgulamasını ve mahalli seçimler öncesi yerel yönetimlere aktarılan kaynakların bir noktada artık sınırlandırılmasını Türkiye'nin çıkarına bulmuyor.

Peki gerçekten de öyle mi?

Global krizin tüm şiddetiyle devam ettiği, piyasaların "Yeni bir çıpa ve kaynak ihtiyacı var" diye inlediği bir ortamda Türkiye, ortağı olduğu IMF'den 25 milyar dolara yakın uzun vadeli ucuz kredi alma imkânını, Başbakanımızın ülke menfaatlerine aykırı bulduğu bu 3 sebepten dolayı elinin tersiyle ittiğine göre öyledir herhalde!

Şaka bir yana seçim öncesi siyasi sebeplerle Erdoğan'ın IMF taleplerine "hayır" demesini anlarım. Çünkü "ümük sıktırmam" lafıyla meseleyi epey politize etti.

Fakat konuşmasının bir yerinde "Seçim öncesi ya da sonrası fark etmez" diyor.

Demek ki sorun kısa vadeli seçim yatırımıyla sınırlı değilmiş.

Anlaşılan Başbakan, Gelir İdaresi'nin özerk olmasına kategorik olarak karşı.

Peki ama kategorik olarak "Bir şeyi IMF istiyorsa kesin tu kaka" yani ülke menfaatine aykırı, "Başbakan istiyorsa yararlı" diyebilir miyiz?

Ya da tam tersi?

Eğer ideolojik bir körlük içinde değilsek "diyemeyiz".

Çünkü kimi zaman IMF talebi şeklinde bile olsa ülkenin menfaatine olan, siyasi iktidarların menfaatine aykırı olabilir ya da siyasi iktidarların talebi IMF karşı bile çıksa ülke menfaatine uygun olabilir.

Demek ki kategorik olarak "IMF istiyor, biz de ülke menfaatini düşündüğümüz için karşıyız" argümanı illa da doğru olmak zorunda değilmiş.

O halde gelin; IMF, Gelir İdaresi'nin özerkliğini neden istiyor ona bakalım.

Bir kere bu konu yeni değil. Gelir İdaresi'nin özerk bir biçimde yeniden yapılandırılması gerektiğini, IMF istediği için değil ülke menfaatine uygun olduğuna inandığımız için Referans'ta defalarca uzman görüşlere de yer vererek manşete taşıdık.

IMF, AK Parti hükümetinin ciddi bir vergi reformu yapmasını, Gelir İdaresi'nin tek bir çatı altında toplanarak siyasetin gölgesinden kurtulmasını yani özerkleşmesini son iki yıldır sürekli talep ediyor. Hatta Amerika'daki IRS gibi tamamen özerk olamasa da bazı Avrupa ülkelerindeki gibi siyasetin gölgesinden tamamen uzak ama kısmi özerk modeller üzerinde bile duruldu.

Fakat Türkiye öyle garip bir ülke ki YÖK, vergi yasası ve anayasa söz konusu olduğunda herkes şikâyet eder ama iş, değiştirilmesine geldiğinde bir şekilde herkesin istediği değişim gerçekleşmez.

Başbakan kusura bakmasın, bu konuyu "ülke menfaatine aykırı IMF talebi olarak sunması" kadar yanlış bir şey olamaz.

Bu ülkede aklı başında her işadamı ister AKP'li ister CHP'li isterse MHP'li olsun fark etmez, bir an önce tabana yayılacak bir biçimde ciddi bir vergi reformu yapılmasını ve bu işin operasyonel boyutunda Gelir İdaresi'nin hiçbir siyasi baskı altında kalmadan özgürce çalışmasını istiyor.

En son Doğan Yayın Holding'e kesilen alabildiğine keyfi vergi cezası bizim bir ekonomi gazetesi olarak yıllardır defalarca gündeme getirdiğimiz vergi reformu ve Gelir İdaresi'nin özerkleşmesi konusunun aciliyetini bir kez daha gözler önüne serdi.

Dolayısıyla IMF'nin hükümetin önüne koyduğu Gelir İdaresi Başkanlığı, Merkez Bankası benzeri, özel bütçesi olan, siyasetten bağımsız kuruma dönüştürülsün önerisi sırf IMF talep etti diye kategorik olarak ülke menfaatine aykırı olamaz.

Öyle ise çıksın Başbakan bir bir neden ülke menfaatine aykırı anlatsın, biz de anlayalım.

Ben bir Doğan Grubu çalışanı olarak sadece grubun menfaatine olduğu için değil (öyle olmadığına Referans'ın arşivi şahit) Doğan Grubu dahil tüm iş dünyasının menfaatine dolayısıyla gerçekten ülke menfaatine uygun olduğu için şeffaf bir vergi yasası ve güvenebileceğim bir
Gelir İdaresi istiyorum.

İşadamlarının siyasetçiler tarafından Gelir İdaresi üzerinden titretilmesine isyan ediyorum.

Peki, Başbakan Gelir İdaresi'nin özerkleşmesini gerçekten ülke menfaati için mi istiyor?

Yoksa tüm diğer siyasi iktidarlar gibi o da "bürokrasi üzerindeki siyasi nüfuzum ilelebet devam etsin" mi diyor?

X

Erdoğan'ın değişmeyen liderlik anlayışı

Başbakan Tayyip Erdoğan önceki akşam benim de dahil olduğum 41 gazete ve televizyon yöneticisiyle iftarda buluşunca içimden "Kırk bir kere maşallah" demek geçti. Çünkü uzun bir zamandır Erdoğan "geniş katılımlı" basın daveti vermiyor.  

Eksiklere rağmen (Star Haberi yöneten usta gazeteci Uğur Dündar'ın olmaması mesela) bu kadar çok gazeteciyi çağırması kayda değer.

Nitekim açık açık medyaya "demokratik açılım"a destek olun çağrısı yaptı. 

Gerekçesi gayet basit: "Ölenler insan, mühimmat değil. Adına ister Kürt ister Güneydoğu sorunu deyin bu, bir milli birlik ve beraberlik projesi."
 
* * *

MHP'den umudu kesmiş ama CHP ile şansını bir kez daha denemek istiyor.

Deniz Baykal'a ne yapmak istediğini anlatan kapsamlı bir mektup yazmaya başlamış.

"Cevap gelirse ne âlâ, gelmezse açılıma devam."

Dikkat ettim tüm tartışmalara, siyasi risk hesaplamalarına rağmen kararlılığında milim sapma yok. "Siyasi" ya da "hayati" tüm riskleri almaya hazır bir tavır sergiledi.

Ayrıca yaptırdığı kamuoyu anketlerinde halkın açılıma verdiği desteğin arttığını belirtti. Bu yönüyle Erdoğan "hesapsız" değil "kontrollü risk" alan bir lider.
 
* * *
Aynı tavır ekonomi özellikle IMF ile ilişkiler için de söz konusu.

Başbakan hemen her alanda kontrollü risk almayı seviyor.

Baksanıza IMF ile bir yılı aşkın bir süredir yeni bir stand by anlaşması imzalanmadı.

Krizin en şiddetli döneminde bile Erdoğan resmen IMF'ye direndi. "Belediyelere kaynak aktarımı ve Gelir İdaresi'nin özerkleşmesi konusunda kesinlikle geri adım atmam" dedi. Orta Vadeli Program açıklanmış olmasına rağmen tavrında bir değişiklik yok.

Allah Ali Babacan'ın yardımcısı olsun.

Özerklik ve belediyeler konusunda Başbakan'ı ikna etmesi çok zor görünüyor.

Israrlı sorular karşısında Erdoğan Merkez Bankası'nın özerkliğini bile içine sindiremediğini açıkça belirtti. "Tokmak onda davul bende olmaz" dedi.
 
* * *
Bu yaklaşımın Türkiye'yi 2001 krizine nasıl yuvarladığını iyi biliyoruz. Fakat Erdoğan risk almayı seven bir siyasetçi olarak iktidarını kimseyle paylaşmak istemiyor.

Karşısına çıkan herkese kontrollü bir biçimde kafa tutuyor.

Kimilerimiz kızsak da geniş halk kitlelerinden alkış alıyor.

Bu yüzden Babacan IMF'yi özerklik yerine Gelir İdaresi'nin yeniden yapılandırılmasıyla ikna etmeye çalışacak. Çünkü 60 milyarlık bütçe açığı, belediyeler ve kara deliğe dönüşen sosyal güvenlik açığına kaynak bulmak zorunda.

Tek şansı Başbakan'ın IMF'ye kategorik olarak karşı çıkmaması.

Erdoğan ucuz kredi ve akreditasyon bağlamında IMF'ye sıcak baktığını gizlemedi. "Siyasi konulara girmesinler, ekonomide anlaşırız" mesajı verdi.
 
* * *
Kamu maliyesinde önümüzdeki dönemde kemer sıkılması gerektiğini kabul ediyor fakat yatırım harcamalarının kısıtlanmasına kesinlikle karşı.

Dahası Tayyip Bey hâlâ küresel finans krizinin Türkiye'yi teğet geçtiğine inanıyor. Benim gibi kuşkucu bakanlara "Bakın İspanya'ya işsizlik % 18, oysa Türkiye'de 14" dedi.

Haklı, İspanya işsizlik konusunda bizden daha beter, fakat İspanya %3 daralırken Türkiye bu yıl %6 küçülecek. Yani rakamlar nereden baktığınıza göre değişir.

Değişmeyen tek şey, Tayyip Bey'in Türkiye'yi "kontrollü riskle" yönetme arzusu. 
Yazının Devamını Oku

Albright'ın şapka çıkardığı Türk

1960'lı yılların başı..

Koç Grubu Amerikalı bir şirketle bira sektörüne girmek ister. Tüm hazırlıklar yapılır. Hatta devasa bir arazi satın alınır.

Fakat hazırlıklar tamamlanmışken şirketAvrupa pazarına girmekten vazgeçer.

Bu işe çok büyük bir hevesle giren Rahmi Koç'u alır mı derin bir düşünce...

Her şey bir yana yüklü paralar ödenerek alınan devasa arazi ne olacaktır?

Yazının Devamını Oku

Pazara ilk Gül çıkıyor

Referans'ın hafta sonu "Liderler pazarda krizi sepetleyecek" manşeti iş dünyası ve siyasi partilerde çok önemli bir dalgalanmaya yol açtı.

Tepkiler genelde olumlu. 

İç talebin ciddi daraldığı şu kriz ortamında siyasi parti liderlerini "tüketici" kimlikleriyle çarşıda-pazarda görmek sembolik de olsa herkesin arzusu.

Öyle ki TOBB öncülüğünde geçen hafta başlatılan "Eve kapanma pazara çık" çağrısına ilk olumlu yanıt Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den gelmiş.

Abdullah Bey yakın çevresine, Referans'ın manşetini ve orada kullandığımız illüstrasyonu çok beğendiğini ifade etmiş.

Yazının Devamını Oku

Başbakan'ın maksadı ne?

"Maksat üzüm yemek mi yoksa bağcıyı dövmek mi?"

Şu sıralar birçok icraatından dolayı Başbakan Tayyip Erdoğan'a samimiyetle sormak istediğim soru bu.

Çünkü birçok konuda pragmatik bir siyasetçi olmasına rağmen Erdoğan'ın, meseleleri "bağcıyı dövmeye" kadar götürdüğünü düşünüyorum.

Çok uzağa gitmeye gerek yok.

Alın size iki örnek!

Yazının Devamını Oku

Erken öten horoza ne oldu

Geçen hafta İshak Alaton'dan uzun bir makaleye iliştirilmiş kısa ama fazlasıyla anlamlı bir mektup aldım.

Şöyle başlıyor: "Sevgili Kardeşim, bu yaşıma geldim, nihayet anlamaya başladım. Ben dünyaya erken gelmişim. Hep erken öten horoz olmuşum! Allah'tan, bugüne kadar sağ kalabilmişim..."

Alaton geçen hafta salı günü Referans'ın manşetine taşıdığımız "Devrimci DİSK'in 30 yıllık evrimi" haberinden çok etkilenmiş.
Etkilenmemek mümkün mü? 
 
1979'da Türkiye'nin içinde bulunduğu kriz ortamından TÜSİAD'ı, yani sanayicileri sorumlu tutan ilanlar veren Tekstil İşçileri Sendikası, geçen hafta gazetelere verdiği ilanla "patronlara" sahip çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şirketlere krizde 5 öneri

Amerika'ya dair ilk büyük şaşkınlığımı ev arkadaşım Pako bilgisayar malzemeleri almak için "Best Buy"a gidelim dediğinde yaşamıştım.

Yıl 1996. 

Boston'da yüksek lisans öğrencisiyim.

Ben basit bir bilgisayar satış mağazası beklerken karşımda futbol sahası büyüklüğünde sadece elektronik malzemeler satan bir tekno-market.

Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan 3.6'lık küçülmeyi nasıl kabul etti?

Dün gün boyu şu sorunun cevabını aradım.

Mahalli seçimlerden önce hükümetin piyasalar tarafından epey hayalci bulunan ekonomi hedefleri konusunda "Nuh deyip Peygamber" demeyen Başbakan Tayyip Erdoğan nasıl oldu da 2009 yılı için -3.6'lık bir küçülme hedefini kabul etti?

Soru önemli çünkü global ekonomik krizin en sancılı günlerinde bile Erdoğan 2009 yılı için yüzde 4'lük büyüme hedefinden asla taviz verilmeyeceğini açıklamıştı.

Oysa hafta sonu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, Erdoğan'a sunduğu katılım öncesi ekonomik program ve hükümetin yeni ekonomi hedeflerini "sorunsuz bir biçimde" kabul ettirdi.

Peki, nasıl oldu da geçen aya kadar yüzde 4 büyüme hedefinde ısrar eden başbakan bırakın büyümeyi -3.6'lık bir küçülme hedefine razı oldu?

Yazının Devamını Oku

Başbakanlık koridorlarında dolaşan hava

Nihayet yerel seçimler bitti ve resmi olmayan sonuçlar açıklandı. Buna göre il genel meclisi oy oranları kabaca şöyle:

AK Parti yüzde 39, CHP yüzde 23, MHP yüzde 16, DTP yüzde 5,5, SP yüzde 5, DP yüzde 4.

Sonuçlar üzerine birçok analiz yapılıyor fakat benim seçim akşamı en çok merak ettiğim soru şu oldu:

Acaba önceki akşam ilk sonuçları aldığında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tepkisi ne oldu?

Birkaç kaynaktan çek ettim.

Yazının Devamını Oku

Finans piyasaları için kara göründü

Bir ekonomi gazetesi yöneticisi olarak kendimi global ekonomik krizin başladığı Eylül 2008'den bu yana Karayip Korsanları serisinin "gözcüsü" gibi hissediyorum.

Fırtınalı ve dalgalı sularda yol alan piyasa gemisinin direğinde umutsuz gözlerle "kara göründü" diye bağırabileceğim "o günü" bekliyorum.

Herkes aynı şeyi soruyor: "Global ekonomik krizin sonuna geldik mi?"

Korsan filmlerine aşinaysanız siz bunu "eve karılarımızın koynuna ne zaman döneceğiz?" diye de okuyabilirsiniz.

Her iki soruya cevap verebilmek için de henüz çok erken.    

Yazının Devamını Oku

Piyasalar, ilk hedefiniz 2 Nisan!

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke dün, "Siyasi irade, bankacılık sistemini kurtarmaya yönelik destek paketlerini tamamlarsa ABD ekonomisi gelecek yıl toparlanmaya başlar" dedi.

Aynı gün Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan ise "Kriz inşallah 2009 sonu itibariyle ülkemizi terk edecek" açıklamasını yaptı.

ABD ekonomisi gerçekten de gelecek yıl toparlanmaya başlar, kriz Türkiye'yi bu yılın sonunda terk eder mi?

Fal bakmaya gerek yok, eğer bu iki sorunun cevabını merak ediyorsanız size tavsiyem 2 Nisan 2009 tarihini ajandanıza not edin.

Çünkü global ekonomik krizin dip noktasının görülmesi de ABD'nin toparlanması da krizin Türkiye'yi terk etmesi de iki hafta sonra Londra'da yapılacak G-20 İngiltere Zirvesi'nden çıkacak sonuçlara bağlı.

Yazının Devamını Oku

Şimşek’in IMF sözcüsüne cevabı

Dün G-20 Zirvesi bakanlar toplantısı için Londra’ya gitmeden önce İstanbul’da havaalanına yakın bir otelde Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ile tam 2.5 saatlik bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir grup gazeteci arkadaşla birlikte 14.30’da başlayan sohbetimiz tam Türkiye IMF ilişkilerine gelmişken BlackBerry telefonuma ajanslardan IMF sözcüsü David Hawley’in açıklaması düştü.

Hawley açıklamasında özetle olası bir stand-by anlaşması yönünde Türkiye'ye yeni bir yenileştirilmiş öneriler paketi sunduklarını ve IMF heyetinin Ankara’yı ziyaret etmesi için Türkiye'den davet beklediklerini söylüyordu.


Doğal olarak piyasalar bu haberi "Türkiye IMF’le tekrar masaya oturuyor anlaşma yakın" şeklinde okudu.


Nitekim bu olumlu hava dövizde akşama doğru ciddi bir gerilemeye sebep oldu.


Yazının Devamını Oku

Erdoğan'ın kriz sırrı

15 Eylül 2008 tarihinden bu yana küresel ekonomik krizin Türkiye'ye etkilerini "bizi teğet geçti" söylemiyle geçiştirmeye çalışan Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün Elbistan mitinginde krizin varlığını ilk kez açık bir biçimde kabul etti:

"Şu anda Türkiye'de bir ekonomik kriz yok mu? Var. Bunu görüyoruz eyvallah…"

Peki ama bugüne kadar hükümete uyarıda bulunanları bile "kriz tellalı" olarak suçlayan Tayyip Bey krizin varlığını kabullenmek için neden 6 ay bekledi?

İşin sırrı 15 Eylül 2008 tarihinde!

Daha doğrusu 29 Mart 2009'da.

Yazının Devamını Oku

Kaç kişi görebilir Güneş'i

Bir ülkeye ekonomik açıdan kabaca 300 milyar dolara, insani açıdan on binlerce ölüme mal olan bir konuyu, 2 saat uzunluğunda 6 milyon dolarlık bir bütçeyle filme çekerseniz ne olur?

Hemen söyleyeyim "Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmi" olur.

Hafta sonu özel bir gösterimde Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi "Güneşi Gördüm"ü gördüm.

Film hakkında olumlu-olumsuz çok şey söylenecektir.

Ben herkesten ve her şeyden önce Kırmızıgül'ü böylesine zor bir konuyu, kimi zaman aşırı didaktik olmak pahasına bu kadar cesur ve yürekten anlatabildiği için kutluyorum.

Yazının Devamını Oku

İş dünyasında mahalle baskısı!

"Olur mu?" demeyin bal gibi olur!

"Nasıl mı?" birazdan anlatacağım.

Şerif Mardin'in gündeme getirdiği "mahalle baskısı" kavramı en son Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Binnaz Toprak'ın "Türkiye'de Farklı Olmak- Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler" başlıklı araştırmasıyla hayli gümbürtü koparmıştı. Maksadım o tartışmayı yeniden açmak değil, madalyonun diğer yüzüne dikkat çekmek.

AK Parti iktidarı döneminde bürokrasi-medya ve iş dünyasında "bizden olanlar-olmayanlar" ayrımı yapıldığı "yandaş medya-yandaş bürokrat ve yandaş iş adamı" yaratıldığı artık sır değil.

Fakat dedim ya madalyonun bir de öteki yüzü var.

Yazının Devamını Oku

Başbakan, Hacı Ulusoy'u neden görevden aldı

Dün AK Parti'de aktif siyaset yapan işadamı bir arkadaşım aradı.

Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy'un görevden alınmasına çok içerlemiş. 

Meğer Ulusoy'la geçen yıl hac farizasını yerine getirirken tanışmış.

Hatta Gelir İdaresi Başkanı olduğunu bilmeden başlayan sohbetleri dostluğa dönüşmeye başlayınca arkadaşım merakla Ulusoy'a mesleğini sormuş.

O da mahcup bir ifadeyle "Maliye Bakanlığı'nda çalışıyorum" demiş.

Yazının Devamını Oku

Gazetecilik yaşamımın en ilginç telefonu

Hafta sonu telaşlı bir alışveriş esnasında gazetecilik hayatımın "en nazik" telefonunu aldım.

Genelde tanımadığım numaraları açmam.

Telaşlı bir ortamda olmama rağmen nedense o an elim cep telefonumun yeşil yani "aç" tuşuna gitti.

İyi ki de gitmiş.

Arayan Merkez Bankası eski Başkanı Süreyya Serdengeçti'ydi.

Yazının Devamını Oku

Kozlu'yu okumadılar, krizi yönetemediler

"Sisifos efsanesindeki gibi. <br>On binlerin sırtında dağın zirvesine çıkarılan kaya yuvarlanıp tekrar eteğine düşmüştü.

Efsanedeki kaya sanki hepimizin yüreğinin üstüne oturmuş, bizi eziyor, içimizi dağlıyordu…"

İstanbul-Amsterdam seferini yapan Boeing 737-800 tipi uçağın Schiphol Havaalanı'na 1500 metre kala düştüğünü haber aldığım an Cem Kozlu'nun zihnime kazılı bu satırları geldi aklıma.

Hemen Kozlu'nun iki yıl önce tek nefeste okuduğum Bulutların Üzerine Tırmanırken adlı kitabının "Semalardaki Tuzaklar" başlıklı onuncu bölümünü açtım.

Evet oradaydı.

Yazının Devamını Oku

Bir vergi denetmeninin isyanı

Doğan Yayın Holding’e (DYH) kesilen 862 milyon TL’lik haksız vergi cezasından sonra hangi işadamı ile konuşsam aynı şeyi soruyor: "Bu işin sonu nereye varacak?"

Fakat ben bugün sizlere iş dünyasının değil bir vergi denetmeninin isyanını aktarmak istiyorum. Çünkü DYH’ye kesilen her türlü objektiviteden uzak aşırı yoruma dayalı vergi cezasıyla birlikte neredeyse tüm Gelir İdaresi çalışanları, özellikle de denetim elemanları büyük zan altında kaldı.

Dün sabah saatlerinde DYH’nin basın bilgilendirme toplantısına katıldım.

Hem DYH CEO’su Mehmet Ali Yalçındağ, hem de CFO Soner Gedik haksızlığa uğramış olmanın verdiği haklı kırgınlığa rağmen, alabildiğine özenli bir dil kullandılar. 

Siyasi yorumu kamuoyunun takdirine bırakıp her konuda alabildiğine detaylı teknik bilgi verdiler.

En teknik, en karmaşık, en çetin soruları hiçbir açık kapı bırakmadan tek tek cevapladılar.

Bunun üzerine aldı beni bir merak.

Madem hisse devrinin 26 Aralık değil, 2 Ocak’ta gerçekleştiği gün gibi aşikâr…

Yazının Devamını Oku

Rifat Hisarcıklıoğlu'nun ayakları neden titriyor?

Tarih 17 Ocak 2009, yani tam 1 ay önce.

Yer Muğla Sanayi ve Ticaret Odası'nın yeni hizmet binası.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu gayet soğukkanlı bir biçimde şu çarpıcı tespiti yapıyor:

"Ben Ankara'da vergi rekortmeni olarak ödül alan bir iş adamıyım. Benim gibi bütün ödül alan insanların aklında şu iki soru var:

1- Ben vergimi veriyorum acaba herkes veriyor mu?

2- Ben vergimi veriyorum ama bu kaynaklar yerinde harcanıyor mu?

Verdiğimiz verginin nereye harcandığını sorabiliyor musunuz?

Soramazsınız!

Sormaya kalktığınız an

Yazının Devamını Oku