Bahar hanım’a iletinizn

Hoşgeldiniz.

Lütfen oturun yanıbaşıma.

Ve bana dalların içinde olanlardan bahsedin.

Evet gördüm bahçede, daha geçen gün, dayanamamış erkenden çiçekli elbisesini giymiş ağacı.

Pek de utangaç, sanki siyah beyaz bir kokteyle, kır elbisesiyle katılmış birine benzer.

‘erken mi geldim?’ diyor. ‘ben şuracıkta bekleyeyim.’

Güneşle beraber, pencerenin yanına iliştim. Minderime kuruldum. Paçaları, kolları sıvıyorum, güneşten d vitamini almak gerek malum. Her gün 20 dakika, bir yerde okudum. Sanki her an şiir yazıyorum.

Ah! Öyle bir zaman ki, her okuduğuma inanıyorum, hoşuma gidiyor. Yerçekimine karşı olan tarafa geçme hevesindeyim.

Geçenlerde içimde şöyle bir monolog bile duydum: her aklına geleni yapacak mısın? Her aklına geleni yapacak bir halin var.

Matruşka gibiyim. Söylemiş miydim? Lütfen beni dinlerken, do’dan, re’den keman dörtlüleri beşlileri dinleyin. Halime daha da yaklaşırsınız. Ne diyordum, matruşka gibiyim. İçimde küçüğüm var, sonra bir küçüğüm, sonra bir küçüğüm... Gözünüze görünen en küçük olan. Kafanızı bunlarla karıştırmayayım.

Haberler dolaşıyor. Bazıları benim hakkımda. Hiçbiri doğru değil ama dolaşsınlar ne zararı var değil mi? İnanın, çıplak ayaklarınızla çimlere basarak, havadan
sudan konuşmanızı çok özledim. Kıslıkları katlamaya başladım. Sakladıkları ne varsa, güneşe dizicem. Heyecan doluyum, içim bir şeylere geri sayıp duruyor.
Kollarım başka yana gidiyor, ellerim başka yana. Hayat diyorum, hayat, kim ne derse dersin çok güzel bir şey.

İçindeyken insan tam anlamıyor. Dışındayken de, anlamıycaz diye düşünüyorum. Anlatmaya calışıyorum kendime. Sizin sen kahkahalarınız da bana eşlik etse ne güzel olur.

Dayanamayıp söylenen, yapılan her şeyin hayranıyım. Penceremi sonuna kadar açıp, sizi içime çekerek uyumayı özledim. Seyahatler şimdi bana hep olası geliyor. Sanki daha cesurum, sanki daha arsız. İçimde şöyle bir sey duydum: bitmez bir hevesin var ve hiç utanman yok ne güzel.

Bunu şarkı yapmak istiyorum. Gitar elimden düşmüyor. Avucum ağrıyana kadar calışıp, rahatlatmak için ellerimi sallıyorum. Sanki onlar gidip yenileri geliyor.

Sanki herşeyim gidiyor, yenisi geliyor.

Gidiyor yenisi geliyor, gidiyor yenisi geliyor, gidiyor yenisi geliyor....hep sayenizde bahar hanım. Hep sayenizde.

X

“Sende potansiyel var” dedi bana

Hepimiz ortaokul, lisenin o fırtınalı koridorlarında yürüdük.

Hormonlar yetmiyormuş gibi, bir de üstüne zorbalık gördük.
Ne yaparsan yap giydiklerin yanlış, söylediklerin saçma, yüzün çirkin.
Bu senenin en iyi albümü listelerinde baş sırada olan, çok da sevdiğim, Fiona Apple’in “Fetch the Bolt Cutters” (Cıvata Kesiciyi Getirin) albümünde bir şarkı, ortaokul üçte başına gelen bir şeyi, aslında bir cümleyi anlatıyor.
Şarkının adı, Shameika.
Şarkının nakaratında söyle diyor: Shameika bende potansiyel olduğunu söyledi...
Fiona Apple, okulda öğle yemeğinde havalı kızların yanına oturmayı isteyince, kızlar onunla dalga geçiyor.
O sırada Shameika bunu görüyor ve ona moral vermek için, “sende potansiyel var” diyor. Hepsi bu.

Yazının Devamını Oku

Korkular heyecanları dansa kaldırıyor

Geçen pazartesi-salı setteydim.

Bir reklam ve bir klip çekiyorduk aynı anda. Serdar’la çok şey çektik ama yönetmenim olduğu ilk reklamım bu olacak.

Onun heyecanı da vardı. Korkular heyecanları dansa kaldırıyordu kalbimde.

Korona zamanlarında bu kadar kalabalık, kapalı bir ortama maskesiz girmek çok zordu benim için. Alışık değilim.

Bir yıldır hiç konser vermedim.

Kapalı hiçbir alışveriş merkezine, restorana girmedim.

Onun yerine ormanlara, kuş seslerine, yağmurdaki su birikintilerine daldım.

Sanki dünyanın sonu gelmiş ve biz de elimizdekilerle yaşamalıyız gibi bir ruh halindeydim.

Artık aşı umuduyla geçiyor o hal tabii. Kötü de değildi, kendi içinde onun da berrak bir suyu vardı.

Yazının Devamını Oku

Yüreğini ferah tutmak isteyenlere

Bilmiyorum neden, benim atlar kışın koşmaya başlıyor.

Aklıma şarkılar, fikirler, anlatacak, yazacak şeyler geliyor birdenbire.
Sanki yazın bir kertenkele gibi güneşlenip, kuruyorum da sonbaharla birlikte bereketli yağmurlar başlıyor.
Bu sabah uyandığımda, kulaklarımda çalan yeni bir şarkı, karnımda yarın ve öbür gün Serdar’la çekeceğimiz reklamın heyecanı, kalbimde sürpriz bir müzikale, hayaller hakkında şarkı yazma işinin heyecanı birleşti.
Çalışmak, yapabildiğini yapmak ne güzel şeymiş.
Koronayla başlayan ve yazın tüm hızıyla devam eden ‘donup bakakalma’ sürecim yerini kımıltılara bıraktı.
Hani bazen başka yoldan gelirken eve, fark etmediğin şeyler görürsün ya, onun gibi oluyor bazen bu süreç.
Hayat devamlılığı başka yollara saparak sürdüğü için, ne bileyim evde kalarak, bir yere gidemeyerek, maskesiz dolaşmayarak, sevdiklerini kollayarak...

Yazının Devamını Oku

Belki de amaçsız şeyler yapmak zamanı

Bahçemizde iki koyunumuz var. Kuzulardı, kocaman oldular. Sonra da bahçenin bir parçası oldular.

“Kesecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz, “Verecek misiniz?” diyorlar “Yok” diyoruz.

Onları yemek artık benim için yan komşuyu yemek kadar delice bir fikir zaten.

Bu aralar, ‘amaçsız aktiviteler’ hakkında düşünüyorum.

İngilizcesi ‘idle’ olan bu kelime çok ilgimi çekmeye başladı.

Başıboş, eylemsiz, atıl demek.

Hani her yaptığımızın bir amacı ve nihayeti var ya, bunun yok.

Hiçbir şeye katkısı yok, bir şeye doğru gitmiyor, sonunda bir şey olmayacak şeyler...

Konuyu koyuna bağlayacağım.

Yazının Devamını Oku

İnsan ilişkide iyileşirmiş

Covid kışı geldi.

Dünya yine ülke ülke kapıları, pencereleri kapatmaya, sokakları boşaltmaya başladı.
Ne kadar daha sürecek bu önlemli hayat bilmiyoruz.
Dokuz aydır kör topal yaşadık onunla.
Şimdi kışı zor olacak diyorlar.
Zor olacak çünkü kış zaten evlere ve kapalı mekanlara kapanma zamanı.
Kış zaten grip olduğumuz, üşüdüğümüz ve üşüttüğümüz bir zaman. Bir tünele gireceğiz.
“İnsan ilişkide iyileşir” diye bir cümle duydum geçenlerde.

Yazının Devamını Oku

İnsana duyguları lazım

İnsan, yanındaki herhangi bir başka insandan, başka mıdır hakikaten? Yani dış başkaysa, iç başka mıdır?

Yoksa hepimiz, aynı gezende bir yudum daha nefes için çırpınan, dışı ayrı içi aynılar mıyız?
Bence biz asıl bunu halledemedik. Dünya halledemedi.
Farklılıkların aynı duygularda buluştuğunu, aynı korkularda, aynı arayışlarda ortak olduğunu kaçırıyoruz. İnsan, bir.
Nasıl görünürse görünsün, ne giyerse giysin, neyi seçerse seçsin insan, bir.
“Bir Başkadır” dizisinde, herkes, filtre kahve yapar gibi bastırmış duyguları, oturmuş aşağı.
Kendi yelelerimizi sabah akşam kabartsak da, tıraşlanınca kalakalıyoruz cılız ve çıplak.
Bunu bir hatırlasak... Hatırlasak diyorum çünkü çocuktuk.

Yazının Devamını Oku

Küçük bir dağdan öğrendiklerim

Bozburun’dan yürümeye başladığımızda, ‘10 kilometre nedir ki, yürünür!’ diyerek çıktım yola.


Bir kitaptaki patikayı takip ediyorduk.
Fakat kitap yazıldıktan sonra heyelan olmuş.
Patika takip edilemez hale gelmişti.
Kısacası, yola çıktıktan yarım saat sonra, yolu kaybetmiştik.
Biz yürümeye devam ettik. Selimiye ne tarafta biliyorduk. Dağı çıkıp ineceğiz, onu da biliyorduk.
Yol kaybolunca keçilerin yürüdüğü yollardan yürümeye başladık.

Yazının Devamını Oku

Ziyareti, ziyafete çevirmek

Kıyıya çıkarken, keçilerin sesini takip ediyorduk aslında. Ama onlar keçi. Hoplaya zıplaya, hemen gözden kayboldular tepecikte. Bir süre yakalarmışız gibi, peşlerinden gittik ama bizim bacaklarımız o dikenli çalılardan öyle hiçbir şey yokmuş gibi ilerleyemiyordu. Durduk, sahile geri indik. Tabii ki sahile inmeden önce yüksek kayalardan denize taş attık. Eğer taşlar ve deniz varsa ve yaşın altıysa, o taşları denize atıp cup sesini duymaktan daha güzel bir şey yoktu zaten. Belki keçileri görmek daha güzel olabilirdi.

Ayrıca suya inip ne yapıyorlar ki, deniz tuzlu değil mi? Keçi olsan da içilmez ki.
Kayaları yalayıp minerallerini alıyorlardır dedik.
Hayvanlar hakkında çok az şey biliyoruz. Özellikle biz şehirliler.
Sanki dünyayı biz yarattık. Sanki mutlak hakimiyiz. Sanki gökdelen yapabiliyoruz diye en akıllı biziz.
Okuduğum kitapta diyor ki, “İnsan neye göre kendini diğer hayvanlardan üstün addetmiş belli değil. Mesela kokuyu baz alsan, köpekler bizim 10 milyon katımız koku alabiliyor. Ömür süresini esas alsan, binlerce yıl yaşayan çam ağacı var.”
Doğaya yakınlaşmayı bundan seviyorum ben.
Üstünlük taslamalarım geçiveriyor. Bir dağın yanında durdun mu bitti zaten.

Yazının Devamını Oku

Ben de

Dünya, “#metoo”yla çalkalandı geçen sene.

Tacize uğramış bir oyuncu çıkıp hikayesini anlattı ve sonra bir sürü oyuncu daha, uzattığı o incecik ipi tuttu ve ‘ben de’ dedi.
“Bana da oldu aynısı” dedi.
Sonra o kadar çok kişi “me too” dedi ki, bu koca bir devin sesi gibi dünyadan uzaya kadar yankılandı.
Kötülüğü yapanların bazıları cezalarını aldı evet ama asıl önemlisi, gelecek nesiller için ‘gücün taciz hakkı’ diye bir şey yeryüzünden silinecekler listesine girdi.
Hemen silinmedi elbet ama o listeye girmesi bile umut verici.
Bütün bunlar, cesur bir yürek çıkıp hikayesini anlatabildi diye oldu.
Hayatımda, bana söylemesi çok zor gelen bir şeyi bazen bir mucizeyle ağzımdan çıkarıverdiğimde şaşırıyorum masadaki ‘ben de’ sayısına.

Yazının Devamını Oku

Herkesin içindeki savaşçıya şarkı

Kendime bir şarkı yazmaya karar verdim.

Bu şarkı, içimdeki savaşçı kadına olacak.
Ona saygılarımı ileteceğim şarkıda.
Aynı zamanda, ondan beklentilerimi de ileteceğim.
Biraz sakin olmasını, arada bir yanıma oturup çay içmesini teklif edeceğim.
Terli terli zırhlarının içinde çok yoruluyor garibim. Her yeri tehdit sanıyor.
Don Kişot gibi havalara kılıçlar savuruyor düşman yokken bile.
Biraz nefeslensin, manzaraya bakıp dinlensin, çiçek kokularını içine çeksin istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Kimsin sen, kim gönderdi bana?

Hepimizin içinde dolaşan cümleler var.

Kendimizle ilgili cümleler bunlar.
Ben şöyleyimdir, şunu sevmem, bunu yapamam gibi.
Bunlar sanki bizi ayrıştıran güzel çitler gibi görünse de, aslında parmaklıklar.
Bizi kendimize hapseden biziz. Bu cümlelerle, bu varsayımlarla.
Bu cümlelerin çoğu, büyüyene kadar duyduklarımız.
Geçenlerde bir çizgi filmde çocuk, odasında dağ gibi dağınıklık olan arkadaşına sordu: “Odan ne kadar dağınık, ne zamandır toplamadın?”
Çocuk da cevap verdi: “Doğduğumdan beri toplamadım.”

Yazının Devamını Oku

Müzik susarsa

Biz konser verdiğimizde, bir sürü eve ekmek girer.

Sahnede, o şarkıların notalarını basıpbizi başka diyarlara götüren müzisyen arkadaşlarımız vardır.
Bas, gitar, davul, keman, ud, klarnet, vokal, piyano, klavye ve daha bir sürü güzel ses.
Onlar hep beraber notaları öyle bir vurur, öyle bir ritim tutturur ki yerinizde duramaz, şarkıya eşlik etmeden yapamazsınız.
Bütün o sahneyi akşama hazırlayan çalışkan karıncalar vardır.
O arkadaşlarımız gece biz uyurken, konser mekanına gelir, orayı sizin için harikalar diyarına döndürür.
Sahnede sesin güzel duyulması için miks masaları kurar, seslerin dengesini ayarlar.
Gecenin karanlığında yükseğe sahne kurar, ışıkları asar, kabloları bağlar, hoparlörleri yerleştirir, müzik aletlerini taşır, ertesi gün sahneyi provaya ve konsere hazır hale getirirler.

Yazının Devamını Oku

Sosyal ikilemlerden kurtulmak

Dün, “The Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeselini izlemeden önce şunu fark etmiştim...

Ne zaman Instagram’a girsem, bir satın alma sitesine yönlenip, ihtiyacım olmayan ama canımın da istediği bir şeye bakmaya başlamışım.
Ev, yoga matı kaynarken bir yoga matına daha, parlak Oz Büyücüsü ayakkabısı, Aziz Arif’e bir kitap daha, glütensiz un,
kış yaklaşıyor
pijaması, hatta hiç takmamama rağmen üzerine yazı yazılabilen bilezik...
Neyse ki ben kendimin yetişkini olmayı öğrenmişim.
Çoğunu arzu tramvayımın çöpüne atabiliyorum. Peki, vakti mi?
Peki, bunlardan sonra sürekli karşıma çıkan algoritmasını?

Yazının Devamını Oku

Bir ters bir düz bir ters bir düz

Her gün, bir şeyleri berbat ediyor, bir şeyleri güzelleştiriyorum.”

Geçen gün bu cümleyi not etmişim. a
Demek her zamanki günlerdenmiş. Günler tenis maçı gibi.
Her yerden sürekli top geliyor. Sen karşılıyorsun.
Bazen harika vuruyorsun topa, “Bravo bana bu işi iyi kıvırdım” diyorsun.
Bazen de havalara dikiyorsun, ta dikenli tellerin ardına gidiyor top.
Patlıyor bile bazen.
“Aman”’ diyorsun, “niye böyle yaptım ki.”

Yazının Devamını Oku

Dünyanın elini ayağına dolayan sonbahar

Gerçi her şey ilkbaharda başladı ama sonbahar da aynı kafa karışıklığıyla geldi eylülde.


Okullar açıldı açılmadı, nerede kim nasıl açtı, orada karantina mı başladı derken kafamız karışık, odalarda online okullar kurup, paldır küldür girdik sonbahara.
Avustralya’da yaşayan arkadaşlarım yine karantinada.
Akşam 8’den sonra sokağa çıkmak yasak.
Maskesiz çıkmanın cezası 200 dolar, evine birini çağırmak kişi başı 1600 dolar.
Günde, bir evden sadece bir kişi bir saat dışarı çıkabiliyor, egzersiz yapmak için.
Almanya’da yaşayan kuzenlerim üç haftadır okula gidiyorlar.

Yazının Devamını Oku

İçimizde üç kişi var

O sabah, her sabah yaptığım gibi yürüyordum. Yine geç kalmıştım.

9’da yürümeye başladım, güneş yine yakacaktı. Ama alışkanlık alışkanlıktır.
Karantinadan beri, babam gibi, her gün yürümeye başlamıştım.
Güneş tepemde diye yürümeyecek değildim.
Bedenime verilmiş bir sözü tutar gibi, sorgusuz sualsiz yürüyordum artık.
Yürüyüş üç bölümden oluşuyordu...
Kayalardan zıplamalı zor yol, sonra uzun plaj, sonra ormanda patika. Zor yol bitmişti. Sıra uzun plajdaydı.
Şezlong kapmak için, herkesin cep telefonu ışıklarıyla, sabah beşte buraya indiklerini duymuştum. Doğruydu bence.

Yazının Devamını Oku

Nasıl hep böyle neşelisin

Çocukluk resimlerim hep somurtuk. Gölgeli ve sıkkın. Ama bir ara neşem yerine gelmiş olmalı.

Belki çok sonra oldu, çünkü lisede de hayatı evirip çevirip bakamıyordum. Elimden kayıp duruyordu.
Üniversite de olmuş olamaz. Önüme bakıp doğruca derse girerdim. Ceren’den başka arkadaşım yoktu.
Ceren de öyle insanı özellikle neşelendiren biri değildir.
Eve giden yokuşu hep düşünceli tırmandığım yıllardı onlar.
Bir formül yazmaya çalışıyordum. İçimdeki müzik, ‘uluslararası ilişkiler’ okurken nasıl çalacaktı?
Toplayıp, toplayıp çıkarıyordum ihtimalleri.
Çarpıp bölüyordum ama matematik işe yaramıyordu.

Yazının Devamını Oku

Korona şu ana kadar bana neler öğretti?

Bir başkasını korumak için maske takmayı.

Ben karşımdakini koruyayım ki, o da beni korusun diye bir gönül alışverişini.
“Merak etme senin benden olası bir mikrobu kapmaman için ben maskemi takıyorum, sen de benim için tak” bilincini.
Bu yankısı çok uzaklara giden, “Kendine yapılmasını istemediğini başkalarına yapma”ya kadar giden eski bir bilgi.
Bu bir erdem bile denebilir, kendimi değil, önce başkalarını korumak. Başkalarını korursam, onlar da beni korur.
Kısacası, korona bana başkalaşmayı öğretti.
Anne, baba, büyükanne, dede, büyükbaba, yenge, teyze, nine’nin kıymetini.
Bizler ve torunlar, onları korumak için aylarca onlara yanaşmadık mesela...

Yazının Devamını Oku

Bana bilgiçlik taslayan adamlar

Daha biz el kadarken, bir tabure çekip oturuyor içimize erkekler.

Bazen içimizde bir erkek sesi duyuşumuz ve kız kardeşlerimize acımasızca konuşmamız da bundan.
Bir insanın içinde ses olmaktan daha fazlası var mı?
Biz kadınlar, diğer kadınlara o taburedeki erkek gözüyle bakmaya başlıyoruz zamanla.
Onların sıfatları, yakıştırmaları, aşağılamalarıyla yapıyoruz yorumlarımızı.
Dedikodularımızı...
O taburedeki adamı kızdırmamak için, sürekli kendimize de çeki düzen verip duruyoruz.
Kariyer hırslarımızı rafa kaldırıyoruz.

Yazının Devamını Oku