Ayşe'nin Gözlüğü

Ayşe ARMAN
Haberin Devamı

Fedakár abla New York'ta

Hikaye neymiş? 9 yaş küçük erkek kardeş, ailenin Arman soyadlı 3. jenerasyon tek ferdi, 4 senelik üniversiteyi 2.5 senede bitirmiş, kep giyecekmiş.

Aileyi temsilen de Amerika'ya küçük abla gidecekmiş.

Fedakár abla kalksın binlerce kilometreyi sigara içmeden tepsin, 14 saat oturmaktan ayakları şişsin, sürekli işe yaramayan uyku hapları içsin, kendini anne çeyreği gibi hissetsin ve sonunda ‘‘There's Something About Mary’’ filminin çekilmiş olması dışında hiç bir özelliği bulunmayan Providence denilen o fena yere gelsin...

ALÇAK kardeşim beni sattı!

Oysa ki ben, bu Amerika'ya sadece onun mezuniyeti için gelmiştim.

Yemin ediyorum doğruyu söylüyorum, aklımda o sıkıcı tören biter bitmez, New York'a kaçmak, alışveriş yapmak, temiz hava (da) almak, gezip tozup bilgi ve kültürümü artırmak asla yoktu.

Ama ne oldu?

Üç gün boyunca, o kardeş, beni (ve tabii sevgilisi olan o İsveçliyi) Rhoad Island ve Massachussets'te oradan oraya sürükledi. Sonra da ‘‘Evet, sen artık gitsen iyi olur!’’ dedi, yani bana patates çuvalı mumamelesi çekti.

Damarlarında akan kan yeşil midir nedir?

Hem de elin kırmızı suratlı İsveçli kızı için!

Bir de konuşurken tıslıyor.

Üstelik ataları Viking.

Yapılmaz bu, yapılmaz.

Abla denilen kutsal varlığa kıyılmaz!

İki eyalet üç şehir gezdirmek, 38 dükkána götürmek, restoran cafe-bar ziyaret ettirmek, ‘‘n'apalım bu ülkenin tarihi yok görülecek yerler bu kadar,’’ demek, hem de fedakár bir ablaya hiç uygun düşmez!

O kız niye bizimle geliyor?

Kim o ya?

Nereden çıktı?

Hem yaşı senden büyük, kız benim yaşımda, annen olur çok zorlasa...

Tabii ki trene biner, kaçar gider ablan, New York'a sonunda!

*

Ben fedakár abla.

Şimdi New York'tayım.

Geri dönmeyi hiç düşünmüyorum.

Bu şehre yerleşsem diyorum.

Ama son 24 saatim ne yazık ki.

Şu ana kadar yaptıklarımı çabuk çabuk sıralıyorum. Henüz yapamadıklarımı yapabilmek için de bu yazıyı hızla bitirmem gerekiyor. Beni anlıyorsunuz değil mi: Bazen yaşamak yazmaktan daha keyifli oluyor. Şehir kıpırdanmaya başladı, benim artık acele etmem gerekiyor...

HIV TESTİ YAPTIRIYORUM (15 dakika)

Bir adam, Manhattan'da gökdelenlerin arasında yere mendil açmış. Pek temiz yüzlü bir şey. Canıım. Önündeki káğıtta hayat hikayesi yazıyor. Philadelphia filmindeki Tom Hanks durumları. Siyah keçeli kalemle yazdığı AIDS kelimesi gözüme çarpıyor. Gözlerimi kaçırıyorum. İnsan etkileniyor tabii. Öyle etkileniyor ki, gayrı ihtiyari Central Park'ın güneyinde yer alan Central Park Medical Associates'da soluğu alıyor. Hem Eliza testi yaptırmak çağdaşlık değil mi? Başımıza hiç gelmiyecekmiş gibi davranmaktan vazgeçmemiz gerekmez mi? Üstelik burası New York, formları dolduruyorsunuz, kanınız alınıyor, parasını ödüyorsunuz. (95 dolar) HIV testinizin sonucu 15 dakikada elinize veriliyor. Ama o 15 dakika hayatınızdan 15 yıl götürüyor! Pozitif çıkma ihtimali hiç yokken bile. Tuhaf bir psikoloji, hayatınız siyah-beyaz gözünüzün önünden geçiyor. Renkli değil. Formlardaki sorular aklınıza geliyor Pozitif çıkması halinde, Amerika gibi gelişmiş bir ülkede dahi başınıza neler gelebileceği anlatılıyor, özetle olur olmaz kişilere söylememeniz tembihleniyor. İnsan haliyle geriliyor. Pardon duyamadım? Testin sonucu ne mi çıktı? Söylemeyeceğim işte!

KİRPİKLERİMİ BOYATIYORUM (1/2 saat)

Simten (Boratav) Kelebek'i yapıyor biliyorsunuz. O adi kadın ne yapıyor ediyor, İstanbul'da oturduğu yerden (İkitelli, Hürriyet Medya Towers 7. kat, girişte sağda, çıplak adam heykelinin altında) trend takip ediyor! Ben Kelebek'te okudum, kirpikleri siyaha boyatmak pek modaymış. Kalıcı boyayla.

Yani ne oluyor? Rimel sürmeye gerek kalmıyor. 56. Cadde'nin köşesinde (Lexington Ave.) Lia Shorr'a giriyorum, 32 dolar ödüyorum ve kirpiklerimi boyatıyorum. Bir süre kapalı gözlerle, dişçi koltuğuna benzer bir koltukta hayal kuruyorum. O arada da kirpiklerim kuruyor. Gerçi hani gözünüze biber bulaşır da yanar ya, gözleriniz biraz yanıyor. Ama sonuç iyi.

KUŞ BAKIŞI NEW YORK'U SEYREDİYORUM (58 saniye)

Dünya Ticaret Merkezi'nin 107. katına 58 saniyede çıkılıyor. Kebap kebap! İnsan hem kafa dinliyor, hem de yürümekten kara sular inen ayaklarını dinlendiriyor. Peki New York'ta insanın ayaklarına neden kara sular iniyor? Çünkü bu olağanüstü şehir, evinizdeki koşu bandına inat sizi yürümeye zorluyor. Sokakları sizi çağırıyor, çağırıyor!

MANHATTAN'I YÜRÜYEREK KEŞFEDİYORUM (3 saat)

Yüzölçümü 484 kilometrekare olan şehrin 36.5 kilometrekaresini Manhattan işgal ediyor. Bir bloktan diğer bir bloğa yürümek (saate baktım) aşağı yukarı bir dakika sürüyor. Bu da demek oluyor ki, Bronx'un kuzeyinden güneyine yürümek 3 saat alıyor. İyi ama, gel de bunu ayaklarıma anlat! Türk'üm ya, hemen her kırmızı ışıkta geçiyorum, veririz cezası 2 dolar, ama zaten herkes kırmızı ışıklara rağmen akın akın karşı kaldırımlara yürüyor, ama sokaklarda içki içmiyorum! Cezası 25 dolar, onun yerine cafelerde Time-Out New York, New Yorker ve Max'in New York sayısını okurken şarap içmeyi tercih ediyorum.

TABİİ Kİ ALIŞVERİŞ YAPIYORUM (18 saat)

Siz benim param niye bitti zannediyor sunuz?? Mahsur kalacaktım da, adını açıklamamı istemeyen (kaçıp gitmezse üç vakte kadar kocam olacak) adam imdadıma yetişti. Ben bu Amerika'da, bavul ticareti yapanlara döndüm. Hayır efendim, 5. Cadde'den alışveriş yapmıyorum. Sersem miyim? Alın terimle kazandığım, kesinlikle yetmeyen, üstüne sevgiliden aldığım parayı neden çar çur edeyim? İstisnai durumları saymazsak, genel olarak Boston ve New York'taki out-let'lerden alışveriş yapıyorum. Yani fabrika satış mağazalarından. Bire üç kazanıyorum. Gap, Donna Karan, Ann Taylor, Dolce Gabana, Polo Ralph Lauren, aklınıza ne gelirse var.

PEKİ BEN NEREDE KALIYORUM (3 gece)

The Marmara Manhattan'da, 30. katta. Salonu, mutfağı, banyosu ve yatak odası olan çok şeker bir dairede. Evet, evet bizim bildiğimiz İstanbul'daki The Marmara'nın New York şubesinde. Öyle böyle değil. Ev gibi yerleştim buraya. Çamaşır bile yıkıyorum. Hayatımda ilk defa bir apart-otelde kalıyorum. Ve ben inanılmaz memnun kalıyorum. Yazık ki tek kişiyim. Oysa buraya 3, 4 kişi gelip hem daha fazla eğlenmek, hem de parayı bölüşmek var. O zaman adam başı 60 dolara kadar iniyor. İnşallah bir dahaki sefere. Tamam mı Simten, Esra, Neyyire?

STAR WARS'U (EPISODE 1) SEYREDİYORUM (2 saat)

İzlemesi kolay da...

STAR WARS (EPISODE 1) HİSTERİSİNİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM (8 saat)

Sonunda! Ben artık bir Star Wars uzmanı olmuş bulunuyorum. İnat ettim, bu histeriyi anlamaya gayret ettim. Ders çalıştım. Çünkü sadece bu son filmi seyretmek yetmiyor, daha önceki Stars Wars'ları da izlemek gerekiyor. Ve okumak. Zaten bir çılgınlıktır gidiyor. Habire her yerde ‘‘rehber kitap’’cıklar satılıyor. ‘‘Kim kimdir?’’ gibi. George Lucas'ın kullandığı dil, terimler, yarattığı dünya nedir? Boru değil yani. Boşuna millet ‘‘Star Wars’’ diye inlemiyor! Bana çok hitap etmese de bu manyakları anlamaya çalışıyorum. Ve sırf gıcıklığımdan Star Wars aksesuarları alıyorum. Jedi kılıcı, ışın tabancası, Kraliçe Amidala'nın tacı, kötü karakter Darth Maul'un saati, en hoşuma giden tipleme Jar Jar Bink'in ize neredeyse her şeyi.

Bu arada film bir teknoloji harikası. Sona erip ışıklar yanınca bir alkıştır kopuyor. Uçak pilotlara gösterilen o saygı, George Lucas'a da gösteriliyor. Hayatımızı kurtardı ya! Evet, gerçekten filme zor yer bulunuyor. 9.00 seansını denemenizi tavsiye ederim.

PAUL AUSTER'LA TANIŞIYORUM (zaman durdu)

Ben şanslı bir kadınım. Üstelik kafama koyduğumu da yaparım. Brooklyn'de, 'New York Üçlemesi'nin yazarı Paul Auster'la tanışıyorum. Şu ölümlü dünyada tanışmak istediğim üç beş (belki de 8) adamdan biri. Bütün romanlarını okuduğum tek kişi.

*

Sonra anlatırım gerisini...

Tamam mı?

Artık gitmem gerekiyor.

Soho (o bir adam değil, semt biliyorsunuz değil mi?) beni bekliyor.

Yazarın Tüm Yazıları