Ayakkabıları herkesi kıskandıran çocuk: Suri Cruise

Hafta içinde gazeteler, Tom Cruise ve Katie Holmes’ün moda ikonu olarak adlandırılan kızları Suri’nin haberleriyle doluydu.

Bir Amerikan dergisinin ‘Hollywood’un en iyi giyinen küçük kızı’ seçtiği, çocuk modasını yönlendiren Suri benim de dikkatimi çekiyor epeydir. Yaşından çok daha büyük bir tarza sahip Suri. Topuklu ayakkabıları, süslü çantaları ve makyajıyla bu büyümüş de küçülmüş halleri bir yandan beni endişelendirse de, bir yandan da komik geliyor. Hatta kendi çocukluğumu hatırlayıp zaman zaman anlıyorum onun bu süslü püslü vaziyetlerini. Ancak henüz beş yaşında olmasına rağmen ne giyeceğine kendisi karar veren, “Gardırobundaki kıyafetlerin değeri üç milyon doları bulan Suri’nin tarzı diğer Hollywood ünlülerinin çocukları tarafından da taklit ediliyor” şeklinde haberler okudukça bu işte bir terslik var diyorum.

ÜNLÜ MARKALARDAN VAZGEÇMİYOR

Suri, özellikle ayakkabı seçimiyle sık sık gündeme geliyor. Henüz beş yaşında olmasına rağmen 200’den fazla çift ayakkabısı olan minik, ayakkabı takıntısı konusunda ablalarından geri kalmıyor! ‘Sex and the City’ dizisinin ayakkabı düşkünü karakteri Carrie Bradshaw’a sıkı bir rakip olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Ayakkabı dolabında Burberry’den Christian Louboutin’e kadar birçok ünlü markanın çocuk koleksiyonlarından parçalar bulunan Suri, bu özelliğiyle de Bradshaw’a benzetiliyor. Ayakkabıların 150 bin dolar, yani yaklaşık 240 bin lira değerinde olduğu söyleniyor.

ANNESİNE AKIL VERİYOR

Yaşının gerektirdiği gibi giyinmek istemeyen Suri, sürekli annesinin kıyafetlerine özeniyor. Hatta artık annesinin seçimlerine de müdahale ettiği konuşuluyor. Anne-kız, Suri’nin seçtiği model ve renkte, birbirinin aynı babetler giyiyor, plajda bile topuklu ayakkabılarıyla arz-ı endam ediyor. Annesiyle birlikte ayakkabı mağazalarını gezen Suri, topuksuz ayakkabı giymiyor. Kendisine Özel yapılan topuklu ayakkabılar tercih ediyor ve bu yüzden tepkiyle karşılanıyor.
Geçen aylarda üzerinde iki bin dolarlık bir Dolce& abbana ceketle fotoğraflanan küçük moda ikonunun annesinin 800 dolarlık Ferragamo çantasının minyatürüne sahip olduğu da biliniyor.
Geçen ay Glamour adlı derginin stil ikonları listesinde Lady Gaga ve Sarah Jessica Parker’ı geride bırakarak 21. sıraya oturan bu küçük moda canavarına kim ‘dur’ diyecek, inanın ben de merakla bekliyorum.

X

Türk, dövün, çalış, mutlu ol

Yeni düzende mutlu olmak bir lüks değil, zorunluluk. Durmadan mutluluk peşinde koşmanız, işten güce aşktan meşke dört dörtlük bir yaşam sürmeniz beklenirken bu sistemde kimler mutlu, kimler değil? En taze araştırma sonuçları, son çıkan kitaplar eşliğinde araba ister gibi istenen mutluluğun haritasını çıkardık, toplumun yüzündeki belirsiz ifadeyi çözmeye çalıştık

Barem Research’ün Türkiye halkasını gerçekleştirdiği WIN/ Gallup International Association ‘Global Mutluluk’ araştırması için dünya genelinde 54 ülkede 56 bine yakın kişiye son bir yılda kendilerini nasıl hissettikleri soruldu. Dünya genelinde mutlu olanların toplam nüfusa oranı 53, mutsuzların oranı ise 13 çıktı. Dünya genelinde “ne mutlu, ne mutsuzum” diyenlerin oranı yüzde 32. Bir önceki yıl yapılan araştırmada insanların yüzde 54’ü mutluyum demişti.

Türkiye sonuçlarına göreyse, Türklerin yüzde 40’ı mutlu, yüzde 17’si mutsuz, yüzde 42’si ise ne mutlu ne mutsuz. Verilere göre 2011 yılında yüzde 44 olan mutlu Türklerin oranı 2012 yılında 4 puan düşerek yüzde 40’a geriledi.

KİTAP SAYISI 10 YILDA 100 KAT ARTTI     

Amerika’da 2012 yılında mutluluk üzerine 5000 kitap yayımlandı. Bu rakam sadece on yıl önce 50 idi. Mutsuzluktan, yabancılaşmadan, kalabalık içinde yalnız olmaktan sıkılan mutluluk reçetesi niyetine bu kitaplara sarılıyor.

Yazının Devamını Oku

Çocuk seyirci sayısı 6.1 milyona çıktı

Sinemanın bir çocuğun hayal gücünün gelişmesi için ne kadar önemli olduğunu bilmeyen var mı?

Sinema, çocukların taze zihinlerinin besini. O besinle gelişir, ileriye dönük hayaller kurar, yaratıcı düşünmeyi öğrenirler. Yeni arkadaşlar edinmek, dost kazanmak gibidir sinema perdesi. Eğlencedir de aynı zamanda, yepyeni bir dünyanın kapıları ardına kadar açılır önlerinde.

Ancak Türkiye’de yetişkinlerde olduğu gibi çocukların da sinemaya gitme oranları çok düşük. Örneğin, Amerika’da insanlar yılda ortalama dört kez sinemaya giderken Türkiye’de bu oran, ‘bir’ bile değil. Fransa’da nüfusun dört katı sinema bileti satılırken Türkiye’de toplam nüfusun ancak yarısı kadar sinema bileti satılıyor. Tabii bu durumdan çocuk filmleri de nasibini alıyor.

Özellikle Anadolu’da, hem ekonomik sebeplerle hem de alışkanlık kazandırılmadığı için çocuk filmleri izlenme oranları çok düşük. Bu nedenle sinema sahipleri de çocuk filmlerini göstermekten imtina ediyor. Oysa çocuklar çok meraklı. Böyle fırsatlar yaratıldığında alınan sonuçlar gösteriyor ki hiç de sinemadan uzak değiller. Çünkü Anadolu’da sinema, tiyatro, sanat atölyesi gibi çocukların zihinsel gelişimlerini sağlayabilecek çok az etkinlik yapılıyor.

HEDEF 1 MİLYON ÇOCUK 

Yazının Devamını Oku

Yeni annenin el kitabı

2009 Nisanı’ndan beri BlogcuAnne.com’da anne olmanın iniş-çıkışlarını anlatıyor Elif Doğan. Çok okunan blogger şimdi ‘Annelik Her Zaman Tozpembe Değil’ adlı kitabıyla karşımızda. Kadınlara yol gösterme kaygısı gütmeden ‘Yalnız değilmişim’ dedirtecek kitap Doğan Kitap etiketiyle raflarda

Her şeyin başı seks

Blogcu Anne’den çocuktan sonra cinsel hayatı minimum zararla devam ettirmek için hazırlanmış bir rehber.
* Bir ilişkinin en az yüzde sekseni cinsellik. Hele de evliliklerde, hele de çocuktan sonra... * Biyolojik saat farkları dikkate alındığında, tek tarafın istekli olması cinsel birliktelik için yeterli.
* Haftada en az üç kere birlikte olunması düzenli bir cinsel yaşam için gerekli.* Yatak odasında televizyon olmamalı.
* Cep telefonu yatak odasına girmemeli.* Yatağa aynı anda gidilmeli.
* Seks olsa da olmasa da yatağa mutlu girilse de küs olunsa da gün sonunda ayaklar birbirlerine hep kavuşmalı.

Minianne sözlüğü

Anne:

Yazının Devamını Oku

Yaz aşkı unutulur mu

Yaz tüm hızıyla devam ediyor. Karnelerinizi aldınız, imkanı olanlar tatil beldelerine çoktan vardı, gidecek yeri olmayanlar ise tatilin tadını evlerinde çıkartıyorlar. Yaz sadece boş zaman, deniz ve güneş anlamına gelmiyor. Özellikle ergenlik çağındaki kanı kaynayan bünyeler için karşı cinsle çekingen yakınlaşmaların mevsimi yaz.
Pedagog ve aile terapisti Serap Melek Çavuş Kılıç’a göre önemli olan eğlence ile geçen yaz tatili sonrasında sonbaharın etkisi ile esen soğuk ayrılık rüzgarlarını olabildiğince zararsız atlatmak. Bu da zor bir iş olduğu için şimdiden hazırlanmakta fayda var diye düşündüm.
Yaz sonunun yarattığı enerji düşüklüğü, havanın soğuması ve yazın yaptığımız eğlenceli etkinliklerden uzak kalmak bizi zaten olumsuz etkiliyor. Peki yaz aşklarımızdan ayrı kalmanın yaşattığı hüzünden nasıl kurtulacağız? İşte sizlere yaz aşklarından ayrı kalmanın yarattığı hasarı azaltmak için Serap Melek Çavuş Kılıç’tan birkaç öneri:

 Yaz boyunca görüşemediğiniz ve özlediğiniz arkadaşlarınızla bolca vakit geçirmek ve sinema, tiyatro, yürüyüş, pijama partisi gibi eğlenceli faaliyetlerde bulunmak size iyi gelebilir.

 Yeni eğitim öğretim yılına, dinlenmiş ve taptaze bir zihinle başlamak ve üretkenlik sınırlarınızı zorlamak sıkıntınızı çabuk atmanızı sağlar.

 Yeni arkadaşlar ve sosyal çevre edinebilmenize de yardımcı olabilecek, sosyal ve sportif faaliyetlerde bulunmak (mesela tenis, voleybol, basketbol, resim veya müzik kursu gibi etkinlikler) kafanızı dağıtmanıza yardımcı olur.

 Yaz aşkınız olan kişi ile arkadaşlığınızı devam ettirmek ve iletişimi koparmamak, yaz aşklarınızdan ayrı kalmanın verdiği hüznü bir nebzede olsa gidermenizi sağlayabilir.

Herkese aşk ve sevgi dolu bir yaz diliyorum!
Yazının Devamını Oku

Yaz aşkı unutulur mu

Yaz tüm hızıyla devam ediyor. Karnelerinizi aldınız, imkanı olanlar tatil beldelerine çoktan vardı, gidecek yeri olmayanlar ise tatilin tadını evlerinde çıkartıyorlar.

Yaz sadece boş zaman, deniz ve güneş anlamına gelmiyor. Özellikle ergenlik çağındaki kanı kaynayan bünyeler için karşı cinsle çekingen yakınlaşmaların mevsimi yaz.
Pedagog ve aile terapisti Serap Melek Çavuş Kılıç’a göre önemli olan eğlence ile geçen yaz tatili sonrasında sonbaharın etkisi ile esen soğuk ayrılık rüzgarlarını olabildiğince zararsız atlatmak. Bu da zor bir iş olduğu için şimdiden hazırlanmakta fayda var diye düşündüm.
Yaz sonunun yarattığı enerji düşüklüğü, havanın soğuması ve yazın yaptığımız eğlenceli etkinliklerden uzak kalmak bizi zaten olumsuz  etkiliyor. Peki yaz aşklarımızdan ayrı kalmanın yaşattığı hüzünden nasıl kurtulacağız? İşte sizlere
yaz aşklarından ayrı kalmanın yarattığı hasarı azaltmak için Serap Melek Çavuş Kılıç’tan birkaç öneri:
· Yaz boyunca görüşemediğiniz ve özlediğiniz arkadaşlarınızla bolca vakit geçirmek ve sinema, tiyatro, yürüyüş, pijama partisi gibi
eğlenceli faaliyetlerde bulunmak size iyi gelebilir.
· Yeni eğitim öğretim

Yazının Devamını Oku

Hediyesini ellerinizle hazırlayın

Özel günlerde sevdiklerimize alacak hediye bulmakta hepimiz zorlanırız. Hem diğer hediyelerden farklı olsun hem de hayatını kolaylaştırmakta yardımcı olsun diye başladığımız araştırma süreci bazen günlerce sürer. Sizi bu sorundan bir nebze olsun kurtarabilmek için çok farklı hediye seçenekleri önereceğim bugün. Bu hediyeler için ne uzun araştırmalar yapmanız ne de para harcamanız gerekecek. Hem de eminim babanız görünce bayılacak. 19 Haziran günü hoş bir sürpriz yapmak istiyorsanız el emeği hediye önerilerine hemen göz atın.

Yaratıcılığınızı kullanın

Herkesin evinde kağıt, kalem, pamuk, kurdele, düğme, yün ve daha pek çok değişik malzeme mutlaka vardır. Bu malzemeleri kullanarak babanızı çok mutlu edecek, harika hediye kartlar yapabilirsiniz. Kesin, düğümleyin, yapıştırın, boyayın ve hiçbir yerde satılmayan o ‘özel’ hediyenizi yaratın. İsterseniz güzel bir resminizi el yapımı bir çerçeve ile müthiş bir hediyeye dönüştürebilirsiniz. Babanızla çekilmiş bir resminizi kürdan ya da kibrit çöpleriyle hazırladığınız bir çerçeve içine yerleştirin. Sonra da istediğiniz renklerde boyayın. Eminim hediyeniz babanızın iş yerindeki çalışma masasının baş köşesine yerleşecek.

Haydi mutfağa

Para harcamadan yapabileceğiniz hediyelerin arasında kek ve pastalar da yer alıyor. Eğer zaten yapmayı bildiğiniz bir kek varsa hemen kolları sıvayın. Daha önce hiç mutfağa girmemiş arkadaşlara önerim ise hazır kek, krem şanti ve birkaç renkli pasta süsü yardımıyla kendi yaratıcılıklarına güvenmeleri. Böylece içine sevgi ve emeğinizi de koyduğunuz bir hediye yaratabilir, bir tanecik babanızı bu tatlı sürprizle mutlu edebilirsiniz.

Çizgi film çekin

“Benim babam Oscarlık adam” diyorsanız, bu yarışma tam size göre! Tipeez.com internet sitesi Babalar Günü için bir çizgi film yarışması düzenliyor. Sitede babanıza özel bir çizgi film yapıyorsunuz, en çok görüntülenmeyi siz alırsanız babanıza hediye edebileceğiniz Oscar’ı kazanıyorsunuz. Yapmanız gereken şey, ‘Çizgi Film Makinesi’ adını taşıyan bölümde babalar gününe özel açılmış kategoride, babanıza özel bir çizgi film hazırlamanız. Daha sonra bu çizgi filmini “paylaş” butonunu kullanarak, bütün Tipeez arkadaşlarınızla ve tanıdıklarınızla paylaşıyorsunuz. En çok görüntülenme alan birinci kişi “Babalar Günü Oscar’ı”, ikinci kişi NBA Spalding Basketbol topu, üçüncü kişi ise NBA Denvers bez çanta kazanıyor.

Kukla yapın

Babanıza hediyesini ellerinizle hazırlayabilirsiniz. Çorlu’daki Orion Alışveriş Merkezi, bugün başlayıp üç gün boyunca devam edecek bir etkinlik düzenliyor. 17-18-19 Haziran günlerinde gerçekleşecek “Babamla Kukla Yapıyorum” etkinliğinde bir kukla yapım atölyesi oluşturulacak ve çocuklar birbirinden sevimli ahşap kuklalar yapıp, bunları babalarına hediye edecekler. Kukla atölyesi her gün saat 11.00’de başlayacak ve 20.00’ye kadar devam edecek. Tüm çocukların ücretsiz katılabileceği etkinliği Orion Avm, Trakya’nın ünlü kukla tiyatrosu Uçan Eller Kukla Evi ile birlikte gerçekleştiriyor.
Yazının Devamını Oku

Çocuklar ve anneleri

Önceleri, birkaç saatliğine bile olsa ondan ayrı kalmak, en büyük korkumuzdur. Nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım, mutlaka annemiz olsun isteriz yanımızda. Okula giderken o da bizimle derse girsin, işe giderken bizi de yanında götürsün... O bilir eğriyi doğruyu. Bize ne yapmamız gerektiğini o söyler ve elbette daima haklı çıkar söylediklerinde. Hayatın çömezlik aşamasında ‘anneciyizdir’ her şeyden çok.
Sonra boyumuz uzar biraz, arkadaşlarımızın sayısı artar, kendimizi sadece annemizin yanında güvende hissetmediğimizi farkederiz aniden. Evet, annemiz pek çok konuda haklıdır ama bizim de bir bildiğimiz vardır artık. O güne kadar sadece annemize söylediğimiz şeyleri dostlarımızın kulağına fısıldamaya başlarız. O zamana kadar alışveriş yaparken akıl danıştığımız yegane kişi olan annemizin o kadar da zevkli olmadığını düşünürüz yavaştan. Makyajı fazla, eteği demode, yemeği yağlı gelmeye başlar. Ergenliğin ilk döneminde, içinden çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmeyen civcivlere dönüşürüz adeta.
Gençlik yılları ailemizden ayrı kalabildiğimizi, onlarsız da olabildiğimizi ıspatlama çabasıyla geçer. Düşük yoğunluklu bir savaş dönemidir bu dönem adeta. Annemiz hep haksızdır, biz de her şeyin en doğrusunu biliriz. Annemizin ‘yap’ dediklerini yapmamaya, ‘yapma’ dediklerini ise yapmaya büyük özen gösterir, ona her konuda itiraz ederiz. Çocukluk yıllarında karakterimizi oluşturmak için neredeyse her hareketini taklit ettiğimiz annemizle farklı olabilmek, en önemli hedefe dönüşür bu dönemde. Kendi kişiliğimizi bulabilmek için annemizden farklı olmamız gereklidir ve bu dönem bolca isyan, yüksek düzeyde gerilim ve annemizin sabrıyla atlatılır.
Sonra okullar biter, iş güç, ev bark telaşı başlar. Yetişkin hayata adım atarken annemizi yine yanımızda istediğimizi fark ederiz. Kendi evi olan herkesin annesi düşer sık sık aklına. Tabak çanak alışverişine anneyle çıkılır, canlı telefon bağlantısıyla ondan pilav tarifi alınır, elekrik süpürgesinin torbası olduğu gerçeği anneden öğrenilir. Sonra bir bakarsınız, yapıyor diye annenize kızdığınız her şeyi siz de yapmaya başlamışsınız. Çamaşır makinesini çalıştırıp öyle çıkarsınız gece gezmelerine, emek zahmet yaptığınız yemeği dökmeye kıyamayıp saklama kaplarına koyarsınız, akşamları evde otururken ‘bir çay mı koysak?’ diye geçer aklınızdan. Bu dönemde arkadaş olunur annelerle. Eskiden itina ile gizli tutulan sevgililer hakkında dertleşilmeye, babaların komik huyları tatlı tatlı çekiştirilmeye, beraberce keyif yapmaya başlanır. Alışveriş azap olmaktan çıkar keyfe dönüşür, sinema kaçamakları yapılır, karşılıklı Türk kahvesi içilir, ‘eskilerden’ konuşulur.
Yaş iyice ilerleyince, gün gelir çocuklar annelerin akıl hocası olurlar. ‘Sıkı giyin de üşütme’ demek de, ilacını hatırlatmak da, kendine bakmasını tembihlemek de çocuklara düşer. Roller değişilir, değişmeyen bir tek şey kalır geriye... O da annemizle aramızdaki hiç kopmayacak bağ, büyük sevgi ve bağlılıktır. Zaman da, mesafeler de eksiltemez çünkü o karşılıksız sevgiyi. Biliriz ki gerçekten yanımızda olmasa da o hep yanımızda, en yakınımızdadır.
Anneler Günü, annelerimize bizim için ne kadar değerli olduklarını göstermek için bir bahane, değerlendirilmesi gereken bir fırsat. Bence ufak da olsa mutlaka bir sürpriz yapın, bir hediye, bir çiçek ya da bir öpücük verin annenize. Bütün annelerin Anneler Günü kutlu olsun!
Yazının Devamını Oku

Çocuklar ve televizyon: Sıcak ama mesafeli olun

Yapılan araştırmalara göre çocuklar, günde ortalama 4 saat ekran karşısında oturuyor. Bu bence biraz fazla. Konu televizyon olduğu için fazla demiyorum ama. Hayatta hiçbir şeyi ‘fazla’ yapmak insana iyi gelmediği için söylüyorum. Ne demiş büyüklerimiz: Azı karar çoğu zarar!

Saatlerce televizyon karşısında oturunca yapmaktan zevk alacağımız diğer pek çok şeyi ıskalamak mümkün. Zaten uzmanlar, televizyon seyredilen süre uzadıkça dikkat ve öğrenme sorunlarının arttığını söylüyor.
Prof. Dr. Yankı Yazgan, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir başka konuda uyarıyor bizleri. Yazgan’a göre televizyon düşmanlığı, televizyon bağımlılığı yaratıyor. Yani biz uzak durmaya çalıştıkça ekran bizi kendine çekiyor. Peki ne yapmalı? Birkaç basit önerim var.

İZLEYECEĞİNİZ ZAMAN AÇIN

Birinci önerim, ne kadar televizyon izleyeceğinizi belirleyerek ekran karşısına geçmeniz. Çok sevdiğiniz bir program mı var? Başlamadan 5 dakika önce açın televizyonu, bitince de kapatın. Ardı arkası gelmeyen televizyon izleme seansları hem sizi yorar hem de değerli vaktinizi çalıverir elinizden.
İkincisi, önünüze gelen her şeyi izlemeyin. Biliyorum televizyonda bir sürü kanal, bu kanallarda da bir sürü ilginç program var. Ama eğer televizyonu açıp izleyecek bir program bulamadıysanız kapatın gitsin. Size uygun saatlerde yayınlanan, size göre programları seçin. Anne baba dizileri izlemekten vazgeçin. Bir gün büyüyeceğinizi ve büyüklere göre şeyler yapacağınızı ama bir daha asla çocuk olamayacağınızı, küçüklere göre şeyler yapamayacağınızı unutmayın. Çocukluğunuzun kıymetini bilin.
Son olarak televizyonu ailenizle birlikte seyredin. Ekranda her gördüğünüze de inanmayın. Seyrettiğiniz şeyler aklınıza yatmadıysa anne babanıza sorun, birlikte düşünün.
Hepinize ‘bilinçli’ ve keyifli seyirler.

Bir küçük ressam daha

Yazının Devamını Oku

Yarın sizin bayramınız bu da eğlence rehberiniz

Çocuklara ait tek bayram gününde, bir büyük olarak sizlere uzun bir yazı yazmak yerine özel bir rehber hazırladım. Keyifli bir bayram geçirmek için ne yiyebilirim, ne alabilirim ve neler yapabilirim diye merak ediyorsanız, işte sadece size özel bir 23 Nisan eğlence rehberi. Hepinize mutlu bayramlar!

ETKİNLİKLER

Bursalı çocuklar tiyatroya davetli

Yarın ve pazar günü, birbirinden renkli gösteriler sunmayı planlayan Adile Naşit Tiyatrosu, Bursalı çocuklara tam bir bayram yaşatacak. Yıldırım Belediyesi ve Bursa Kültür Sanat Derneği işbirliği içinde organize edilen programda ücretsiz olarak Karagöz gösterisi, tiyatro oyunları, kukla ve sihirbaz gösterileri izleme imkanı bulacaksınız. Tel: (224) 368 51 20.

Yetenek Sizsiniz Eskişehir’de

Eskişehir NeoPlus AVM’de 2 gün boyunca eğlence var. Atölyeler, yarışmalar, çılgın şovlar, tiyatro oyunları, sihirbazlar, Yetenek Sizsiniz yarışmacılarının gösterileri ve birbirinden eğlenceli sürprizlere katılabilirsiniz.

Resim yapmayı öğrenin

Faber-Castell, çeşitli alışveriş merkezlerinde yaratıcı atölye çalışmaları düzenliyor. Yarın İstanbul City’s, Galleria ve Oyuncak Müzesi’nde; 24 Nisan Pazar günü ise Akmerkez ve City’s’deki aktivitelerde hem keyifli zaman geçirebilir, hem de resim yapmaya dair bir sürü şey öğrenebilirsiniz.

Operaya hiç gittiniz mi

Yazının Devamını Oku

Nedir sizin bu dinozor merakınız

65 milyon yıldır dünya üzerinde var olmayıp onlar kadar popülerliğini koruyan bir başka şey daha yok herhalde. Çoğu şeyin kısacık zamanda önemini yitirdiği bu yüzyılda modası geçmeyen bir şey söyle deseler, dinozor derim kesinlikle. Hem bilim dünyasında hem de popüler kültürde çok önemli bir yeri var bu dev hayvanların. Ne yer ne içerlerdi, neden yok oldular, kaç türleri vardı, ne kadar büyüklerdi gibi soruların ardı arkası kesilmiyor.
KORKUNÇ KERTENKELE
100 milyon yıldan fazla bir zaman kara hayatına egemen olmuş dinozorlar. Dinozor kelimesi ise Yunanca’da korkunç kertenkele anlamına gelen iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşturulmuş. Soylarının neden tükendiği konusunda kesin bir bilgi bulunmayan bu dev hayvanlar şimdi yine bir sergi vesilesiyle gündemimizdeler.
Çocuk ve ergen psikiyatristi Uzm. Dr. Gökçe Küçükyazıcı’ya göre okul çağındaki çocuklar (6-12 yaş) öğrenmeye çok açıklar ve pek çok şeye karşı merak duyuyorlar. Bilinmeyeni öğrenme isteği, araştırmacılık, koleksiyonculuk bu yaş grubunun genel özellikleri. Dinozorlar da günümüzde yaşamayan, hakkında kısmen bilgi sahibi olunan, nesilleri tükenmiş, gizemli ve geçmişe ait canlılar oldukları için bu konudaki müze ve sergiler özellikle bu yaşta çocukların çok ilgisini çekiyor. Dinozorlar hakkında kitaplar okumak, onların isim ve özelliklerini öğrenip, kendileri gibi bu konuya ilgi duyan çocuklarla paylaşmak, bu yaşlarda çok heyecan ve keyif verici oluyor.
Daha küçük (5 yaş öncesi) çocuklar ise bilişsel becerileri henüz tam gelişmediği için canlı cansız ayırmakta güçlük çekebiliyorlar. Gökçe Küçükyazıcı’ya göre bu yaşlarda çocuklar hareketli, büyük boyuttaki canlılardan korkabiliyor, yüksek sesten tedirginlik duyabiliyorlar. ‘Bu konuda dikkatli olunmalı, eğer gidilecekse ortam önceden gözlenip çocuk sergide görecekleri konusunda anlayabileceği bir dilde bilgilendirilmeli, uygun olmayan kısımlara girilmemeli’ diyen Küçükyazıcı’ya göre dikkatli olduktan sonra çekinecek ya da kaygılanacak bir durum yok.
Siz de eğer meraklıysanız bu dev yaratıklara, bir fırsatını yaratıp sergiyi görün derim. Pişman olmayacaksınız.
Yazının Devamını Oku

Havalar sizi mahvetmesin

Mevsim değişikliklerinin, beyinde salgılanan kimyasallar ve hormonlar üzerinde de etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Bahar aylarında hissedilen enerji azalması, yorgunluk ya da aşırı neşenin bu biyolojik değişimden kaynaklandığına dikkat çekiyor uzmanlar. Havanın ısınmasıyla birlikte ortaya çıkan ruh değişimlerinin en çok düzensiz beslenenleri ve amacı olmayanları sevdiğini söyleyen uzmanlara göre bahar aylarında hem fiziksel hem de ruhsal değişimler yaşıyoruz. Kimi kendini daha zinde ve mutlu hissederken kimisi huzursuz ve endişeli olmaktan yakınıyor.
Atmosferdeki en ufak değişikliğin bile ruh sağlığı üzerinde etkisi olduğunu söylüyor doktorlar. Hatta o kadar ki, üniversitelerin psikoloji bölümlerinde meteorolojinin ruh sağlığı üzerindeki etkisiyle ilgilenen bir dal bile varmış. Atmosferdeki basınç dalgalanmalarının psikoloji üzerindeki etkisini araştıran bu bölümlerde yapılan çalışmalar, atmosferdeki basıncın dikkatimizi ve zekamızı etkilediğini ortaya koyuyor. Atmosferdeki dalgalanmaların hata yapma riskini yüzde 20 oranında artırdığını hatırlatan uzmanlar, yapılacak 1-2 ufak değişiklikle yazı keyifli bir biçimde karşılayabileceğimizi belirtiyor.
Mevsimsel değişimin olumsuz etkilerini azaltmak için yapılması gerekenler ise şöyle:
* Yediklerinize dikkat edin. Bol bol sebze ve meyve yerseniz enerjinizi koruyabilirsiniz.
* Haftanın üç günü 20 dakika yürüyün. Sabahları açık havada yapılan yürüyüşler çok faydalı.
* Ders çalıştığınız ortamın havası çok önemli. Beynin oksijene ihtiyacı olduğu için odanızı havalandırın.
* Uyku düzenine özen gösterin. Uzmanlara göre 8 saat uyku uyumak şart!
* Psikologlara göre herkesin hayata karşı amaçlarını gözden geçirmesi gerekiyor. Sabah kalktığında bir amacı olmayan kişilerde stresin arttığını söyleyen uzmanlara göre hedeflerinizi liste halinde yazmak motivasyonu yükseltiyor.
Orhan Veli’nin şiirindeki gibi, bu güzel havalar beni mahvetmesin diyorsanız, bu tavsiyeler size iyi gelebilir. Nasıl olsa denemesi bedava!
Yazının Devamını Oku

Şaka yapmanın serbest olduğu tek gün

Bugün 1 Nisan; ‘Dünya Şaka Günü.’ Normalde yaptığımız pek de hoş karşılanmayan şakalarımızın kabul gördüğü, hatta bizden şaka yapmamız beklenen bir gün. Nisan 1 Şakası’nın nasıl doğduğuna dair farklı kültürlerde farklı efsaneler var. Fransızlar, Poisson d’Avril yani Nisan Balığı diyorlar bu güne. Fransa’da geleneğin kökleri 16. yüzyıla kadar uzanıyor. 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, yılbaşını 1 Nisan’dan 1 Ocak’a aldırmış. Bu arada, 1 Nisan’ı hala sene başı olarak kabul etmeye devam edenlere yapılan şakalar, bir süre sonra gelenek haline gelmiş. 1 Nisan’ı yılbaşı kabul edenlere de ‘Nisan balığı’ ismi verilmesi böyle başlamış.
İngiltere’de ‘Nisan Kaçıkları Günü’, İskoçya’da ise ‘Guguk Kuşu’ olarak anılan şaka günü, neredeyse bütün kültürlerde farklı şekillerde de olsa yer alıyor. En eski 1 Nisan şakasının ise Romalılar döneminde yapıldığına inanılıyor.
Dünyaca ünlü markalar, çok saygın gazeteler, milyonlarca izleyicisi olan televizyon kanalları bile şaka yapıyor 1 Nisan’da. Dozunu kaçırıp kırıcı olmadan her türlü şakayı yapabildiğimiz bu günde ben de size birkaç şaka önerisinde bulunacağım. Bazısı bana yapılmış şakalar, bazısı ise benim yaptığım. Beğenirseniz, denemesi size kalmış.
İçilemeyen meyve suyu: Bu şakayı gerçekleştirebilmek için bize gerekli olan malzemeler su, jöle ve bir bardak. Portakallı, çilekli ya da istediğimiz herhangi bir meyveli jöleyi alıp tarifine uygun bir şekilde hazırlıyoruz. Jöle hazır olunca onu bardağa koyuyoruz. Buzdolabında bir süre bekleyen jöle katılaşıyor. Meyve suyu içer misin diye sorduğumuz arkadaşımız ya da annemiz uzaktan aynı meyve suyuna benzeyen bardağı kafasına dikip içmeye çalışınca da bize büyük bir kahkaha atmak düşüyor elbette!
Hayalet cipsler: Bu şakayı yapabilmek için çok dikkatli ve titiz bir şekilde çalışmanız gerekiyor. Gerekli malzemeler 1 paket cips, makas, çift taraflı bank, kağıt ve kalem. Marketten aldığınız bir paket cipsin ağzını yırtmamaya dikkat ederek düzgünce açın. İçinden bütün cipsleri çıkarıp üzerine 1 Nisan yazdığınız kağıdı boş paketin içine yerleştirin. Kırtasiyeden aldığınız çift taraflı bantla, sanki cips paketi daha önce hiç açılmamış gibi görünecek şekilde ağzını güzelce bantlayın. Evde anne babanız ya da okulda en yakın arkadaşınız, ağzı sulanarak açtığı poşetin boş olduğunu görünce eminim çok eğleneceksiniz!
Zamanı ileriye alın: Bu çok klasik bir şaka gibi gözükse de aslında her zaman işe yarayan ve fazla uzatılmadığı sürece çok da güldüren bir şaka. Gerçekleştirebilmek için yapılması gereken tek şey evdeki bütün saatleri 1 saat geriye almak. Böylece normalde 7’de uyanması gereken ev ahalisi 6’da hazırlanmaya başlıyor. Her zamanki şekilde hazırlanıp yola düşmeye hazırlanan anne babanıza bunun bir 1 Nisan şakası olduğunu zamanında söylemezseniz, 1 saat boyunca ayakta servis bekleyebilir ya da işlerine 1 saat önce gidebilirler. O yüzden bu şakayı yaparken zamanlamaya çok dikkat edip vaktinde ‘şaka yaptım!’ demeyi sakın unutmayın.
Herkese kocaman kahkahalı, bol şakalı bir 1 Nisan diliyorum!
Yazının Devamını Oku

Sinemada seyrettiğiniz ilk film hangisiydi

İlk defa sinemaya gittiğimde 6 yaşındaydım. Hiç unutmuyorum, dayımla önce bir şeyler yemiş, sonra da ‘Geleceğe Dönüş’ filmini izleyeme gitmiştik. Işıklar kapanıp kocaman perdede dev gibi insanlar görününce, dayım ‘korktun mu?’ diye sormuştu bana. Oysa ben, korkmak ne kelime, bayılmıştım sinemada olmaya. Daha sokaktayken ağzımı sulandıran patlamış mısır kokusu, gişedeki biletçi amcanın dayıma değil de bana uzattığı bilet koçanları, filmin başlamak üzere olduğunu bize hatırlatan 3 gong sesi, ışıklar kısılırken yapılan son fısıldaşmalar... Ve elbette izlediğim filmdeki hikayeler, kahramanlar, iyiler ve kötüler.
İlk izlediğim filmde Marty McFly ile birlikte çok havalı bir arabayla geçmişe gittim. Sonra annemin bizi Eti sinemasında götürdüğü ‘Ayı’ filminde, annesini kaybetmiş küçük ayı yavrusuyla avcılardan kaçtım. Derya sinemasının balkonunda babamla izlediğimiz ‘Tanrılar Çıldırmış Olmalı’da ise Afrika’da bir oraya bir buraya koşturdum arkadaşım Xixo ile. Konu ne olursa olsun, hep çok sevdim sinemayı. Sinema salonunda, birkaç saatliğine de olsa hiç bilmediğim bir dünyanın içinde kaybolmak hep çok güzel geldi bana.
Üniversite yıllarımda, sinema bambaşka şeyler ifade etti. Çünkü film festivaliyle tanıştım. Festival kitapçığını adeta ezberleyerek seçtiğim filmler için form doldurmak büyük keyifti. Mümkün olan en fazla sayıda film izleyebilmek için yapılan ince hesaplar, son dakika biletleri için beklenen uzun kuyruklar, iki film arasındaki 15 dakikada hızla mideye indirilen tostlar, festivalin sonunda özenle arşive kaldırılan film kitapçıkları ve programlar... Beş tane film izlediğim oldu bir günde, yine de doyamayıp ertesi gün gittim güzelim Emek sinemasının kapısına. Onca yıl geçti, hayat değişti ama bu durum değişmedi benim için.
Şimdi yine Nisan geliyor. İstanbul yavaş yavaş hazırlanıyor film maratonuna. Bu yıl da, son 30 yıldır olduğu gibi, 230 film, onlarca ünlü konuk ve bir sürü güzel etkinlikle, şehre sinema geliyor. Karanlık bir salonda, koltuğumuzdan hiç kalkmadan bambaşka dünyalara yolculuk yapalım diye. Yüzlerce kişi aynı anda koskocaman kahkahalar atalım, perdedeki kahramanlarla heyecan dolu maceralara atılalım diye. Bazen çok sıkıcı olabilen şu dünyada, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyelim diye. Bence siz de bir bilet alın ve 1-2 saatliğine kaçın asık suratlı mecburiyetlerinizden. Hepinize iyi seyirler!
Yazının Devamını Oku

Akvaryumlar ve bir ev hayvanı olarak balık

Ben oldum olası hayvanları çok severim. Çocukken mahallede ne kadar kör, kuyruğu kopmuş, bacağı kırılmış kedi köpek varsa toplayıp eve getirirdim. ‘İyileştikten sonra hemen geri bırakma’ sözü ile tedavisine başlanan yaralı hayvancık iyileştirilir, azıcık kendini toparlayana kadar evin içindeki varlığına anlayış gösterilir ancak sonunda, annemlerin değişiyle ‘ait oldukları yere’ yani sokaklara mutlaka bırakılırlardı.
Çok istedim, çok tutturdum bir kedim olsun diye. Bizimkileri bir türlü ikna edemedim minik bir kedi yavrusu sahip olmanın bana çok iyi geleceğine. Kardeşimle birlikte kahramanca mücadele ettik, ama sonunda hep kaybettik ‘tüylü ev arkadaşı edinme savaşımızı’. Biz de ne yapalım, yazları dedemlerin bahçesine azımsanmayacak büyüklükte bir kedi ordusu toplayarak tatmin etmeye çalıştık hayvanlara karşı duyduğumuz sevgiyi. Arada uğrayan birkaç köpek de olurdu, kardeşimin kaplumbağası vardı bir de. Bahçenin kuytu bir köşesine saklanırdı, biz de saatlerce onu arardık, hem de panikle. Dünyanın en yavaş hayvanı değilmiş de, sanki koşup kaçacakmış gibi...
Sonra babamdan bir öneri geldi. Hem bizim hayvan sahibi olma isteğimizi yerine getirecek, hem de onların ‘tüy, mama, bakım’ endişelerini giderecek bir orta yol bulunmuştu: Akvaryum alacaktık.
Akvaryumu, motoru, taşı, yosunu, balığı derken su altı dünyasının küçük bir örneğini yaratıverdik salonumuzda. Tetra, lepistes, Japon... Rengarenk balıklarımız oldu böylece.
Ancak uzun sürmedi hevesimiz. Pazar akşamüstü başlayıp yatıncaya kadar süren akvaryum temizleme faaliyeti bir süre sonra hepimize zor gelmeye başladı. Kim yemlerini verecek? Sularını kim değiştirecek? ‘Zaten biz beslediğimiz hayvanı elimizle sevmek istiyoruz, balıkla olmuyor’ dedik, çıktık kardeşimle işin içinden. O akvaryum da annem kapıya koyuncaya kadar yıllarca durdu dolabın bir köşesinde. Boş ve boynu bükük bir halde?
Sonrasında balıklarla ilişkim dev akvaryum ziyaretleriyle gerçekleşti. İlk defa böyle büyük bir akvaryum gördüğümde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. İçinde var olmaya alışık olmadığımız bir evren çünkü sualtı. Renkleri, sesleri, içinde barındırdığı değişik canlıları ile nefes alıp verebildiğimiz dünyadan çok başka bir dünya. İşte bu gizemli dünyayı bize gösterdikleri için seviyorum bu akvaryumları gezmeyi. Koskocaman bir köpekbalığına dokunabilecek kadar yaklaşıp, o sevimli canavar kolumu midesine indirmeden onu izleyebilme şansı verdikleri için.
Yazının Devamını Oku

Yeni başlayanlar için 3D kılavuzu

Bir 3 boyut furyasıdır gidiyor. Nereye kafamızı çevirsek 3D (ya da Türkçe yazmak gerekirse 3B) işareti görüyoruz. Önce sinemalarda, bir camı mavi bir camı kırmızı gözlüklerle komik duruma düşme pahasına 3 boyutlu filmler izledik.

Sonra 3 boyutlu bilgisayar oyunları girdi hayatımıza. Ardından televizyonun da 3 boyutlusunu ürettiler. Bugün taşınabilir oyun konsollarının da 3D özelliği var, üstüne üstlük oynarken gözlük bile takmak gerekmiyor. Her şeyi Avatar’la James Cameron’un kocaman mavi adamları başlattı diye düşünüyordum aslında. Sonra bir araştırdım, bayağı eski bir hikayesi varmış bu 3 boyut teknolojisinin. Benim gibi bilmeyenler çoktur diye düşündüm, işte meraklısına kısa bir 3D kılavuzu...

173 yıllık teknoloji

Hayatımıza girmesi ve yaygınlaşması yeni olsa da, iki boyutun insana yetmemesi aslında çok eskilere dayanıyor. Nesneleri 3 boyutlu olarak incelemeyi mümkün hale getiren kişi Sir Charles Wheatstone adlı bir İngiliz mucit. 1838 yılında icat ettiği ‘stereoskop’ adlı bir alet sayesinde 3 boyutlu hayatın temellerini atan Wheatstone, günümüzde bu teknoloji ile neler yapıldığını görse epey şaşırırdı zannımca. Bu arada, yaptığı bu ‘stereoskop’ Londra’daki Bilim Müzesi’nde hala sergileniyor, nasıl bir aletmiş diye merak edenlere duyurulur.

İlk 3 boyutlu film

Özellikle foto ğraf sanatçılarının katkılarıyla gelişen 3D teknolojisi, 1922 yı lında ilk defa bir sinema filminde kullanılmış. 1915 yılında Edwin S. Porter ve William E. Waddell çektikleri kısa 3D görüntüleri halka açık gösterimlerle yayınlamışlar. Niagara Şelaleleri ve egzotik dansçılarından oluşan bu görüntüler bazı sinemacıları 3 boyutlu film yapmak için heveslendirmiş. 1922 yılında çekilen ve yönetmenliğini Nat G. Deverich’in yaptığı ‘The Power of Love’(Aşkın Gücü) ise sinemalarda gösterilen ilk 3 boyutlu film.

Görüntü nasıl elde ediliyor

Bu sorunun cevabı hem çok basit hem de karmaşık. 3D teknolojisi görme duyumuzla ilgili çok temel bir prensipten faydalanıyor. Bu prensip bizim derinlik algımızla ilgili. Biz dünyayı iki tane gözümüz olduğu için 3 boyutlu algılıyoruz. Bu iki göz beynimize birbirinin aynı iki tane fotoğraf gönderiyor. Peki , bu iki fotoğraf arasında ki fark ne? İki gözümüz arasında bir mesafe olması, bu iki fotoğraf arasında bakış açısı yani perspektif farkı yaratıyor. Ve bu küçük bakış açısı farkı sayesinde de beynimiz etrafımızdaki eşyaların boyutlarını hesaplıyor. Günümüz 3D teknolojisi de gözümüzün yaptığı bu işlemi tekrarlamaya çalışıyor aslında. Basitçe, 3D teknolojisi her gözümüze farklı görüntü göndererek bizde derinlik algısı yaratıyor. Elbette çok değişik teknikler ve değişik aletlerle ama o kısım gerçekten karmaşık ...

Sağlığa zararlı mı

Yazının Devamını Oku

Oyun oynamak ciddi bir iştir!

Annemler bana ilk Barbie bebeğimi getirdiklerinde 7 yaşındaydım. Uzun bir yurtdışı seyahatine gitmişler, üstelik de beni götürmemişlerdi. Aslında kırgındım onlara. Kırgın ve kızgın... Ama valizden çıkan o uzun saçlı, sütun bacaklı bebek bir anda bütün öfkemi sildi. Zamanla bu ‘her haliyle mükemmel’ bebeklerden oluşan koleksiyonum genişledi, kadroya aksesuvarlar da eklendi. Taraklar, elbiseler, ayakkabılar... Hatta anneannemlere yastık yorgan bile diktirdim, her gece önce Barbie’lerimi yatırıp öyle girdim yatağıma.

Hatırlıyorum, kardeşimle oyun oynarken, her seferinde bambaşka dünyalar yaratırdık oyuncaklarımızla. Değişik hayaller kurar, farklı karakterlere bürünürdük. Özgür ve yaratıcıydık. Daha da önemlisi oyun, elimizdeki oyuncağın yapabilecekleriyle değil, kendi hayal gücümüzle sınırlıydı.

Günümüzde oyuncakların yerini teknolojik aletler alıyor. Oyun, hayal dünyasında kaybolup bambaşka birileri olduğun bir şey değil artık. Doğru anda, doğru tuşa bastığın bir puan toplama etkinliği. Görünen o ki, oyun oynamak da çocukluğun eskisi kadar önemli bir parçası değil bugün. Uzmanlar, çocukların özgürce oyun oynayabildiği sürenin 20 yıl öncesine göre haftada 8 saat daha az olduğunu düşünüyorlar. Bu 8 saatte, çocuklar oyun oynamak yerine kurslara gidiyor, sinema ve spor gibi yetişkinlerce hazırlanan etkinliklerle vakit geçiriyorlar. Oyunun yerini alan bir başka şey de televizyon ve bilgisayar. Araştırmalar günümüzde çocukların haftada ortalama 40 saatlerini teknolojik cihazlarla geçirdiklerini gösteriyor.

BÜYÜMEK İÇİN OYNAMAK LAZIM

Aslında oyun, özellikle de belirli kurallara bağlı kalınmadan, yaratıcı bir şekilde oynandığında, büyümenin önemli bir parçası. Çocuk bahçesinde ya da evin önünde arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar yaratıcılığımızın gelişmesini, sosyalleşme becerilerimizin artmasını ve bedenimizin güçlenmemizi sağlıyor. Gittikçe yoğunlaşan ve ev-okul-kurs üçgeninde geçen hayatlarında çocuklara hayal güçlerini özgürce kullanabilecekleri oyun zamanları yaratmak lazım. Bebeklerine eğlenceli hayatlar uydurabilsinler, sokakta dizlerini kanatmak pahasına saklambaç oynayabilsinler diye. Çünkü anlaşmazlıkların üstesinden gelme, inisiyatif alma, hızlı karar verme ve yenilgiyi olgunlukla kabul edebilme gibi hayatta çok işe yarayan bazı beceriler okuldaki ders programında yer almıyor.

HANGİ YAŞA HANGİ OYUNCAK

Çocuğun yaşı ve gelişimi oyuncak seçiminde çok etkili! Çünkü uzmanlara göre çocukların farklı gelişim basamaklarında farklı oyuncaklarla oynaması gerekiyor. Çocuk gelişimi ve eğitimi uzmanı Öznur Simav Durusoy’a göre 6-12 yaş arasındaki çocuklar, genellikle rekabete dayanan oyunları tercih ediyorlar. Çekişmeye dayanan takım oyunları bu yaş grubunda öne çıkıyor. 69 yaş döneminde çocuklar Lego’ya, hobi setlerine, spor oyunlarına, yaşlarına uygun bilgisayar oyunlarına ve matematik ile ilgili oyunlara ilgi duyuyorlar. Ayrıca, neden sonuç ilişkisini kavratacak ve problem çözme becerilerini geliştirecek oyuncaklar bu yaş dönemindeki çocuklara uygun. 912 yaş arasında özgüven gelişimi ve akranlar tarafından kabul edilme önem kazanıyor. Bu nedenle sosyal becerileri geliştirecek kutu oyunları tercih edilebilir. Bu yaş grubunda çocuklar daha karmaşık yapbozları yapmaktan, zihinsel becerileri sınayan bulmacaları çözmekten ve bilim ile ilgili oyuncaklar ile oynamaktan keyif aldıkları için oyuncak seçimi bu yönde yapılabilir. 
Yazının Devamını Oku

Derslerden bunalınca hobinize kaçın

Okula gitmediğiniz zamanlarda neler yapıyorsunuz? Ödev ya da sınavınız yokken vaktinizi çoğunlukla televizyonun veya bilgisayarın başında geçiriyorsunuz değil mi? Oysa öğrenilecek dünya kadar yeni konu, gidilecek bir sürü kurs var. Öylece vakit öldürmek yerine bir müzik aleti çalmayı deneyebilir, tiyatro kursuna gidebilir ya da satranç ustası olma yolunda ilk adımı atabilirsiniz. Merak ve yeteneklerinize göre seçebileceğiniz hobilerde sınır yok. Resim, müzik, dans ya da spor... Eminim biri mutlaka size göre. İşte birkaç alternatif hobi önerisi.

Kekinizi kendiniz yapın

Eğer eğlenceli birkaç saat geçirmek isterseniz, İstanbul Ataşehir’deki Tatlı Sürprizler Pasta Evi’nin mutfağında, bu pazar küçük kekler yapmayı öğrenebilirsiniz. Katılım ücreti 60 lira. Unutmayın, belirtilen saatten 15 dakika önce atölyede olmanız gerekiyor.
Saat: 10.3013.30 veya 14.3017. 30 arasında
Telefon: (216) 576 98 28
www.tatlisurprizler.com

Geleceğin Hido’su siz olmayasınız

Okul ve ev arasında mekik dokuduğunuz hareketsiz hayattan mı sıkıldınız? Okuldaki beden eğitimi dersleri yetmiyor mu? O zaman size en uygun hobi, bir spor dalıyla ilgilenmek. Bu konuda yardımcı olabilecek pek çok spor merkezi var. Mesela İstanbul’daki ClubSporium Kış Okulları’nda 4-14 yaş arasındaki minik sporcular için yüzme, tenis, basketbol, ritmik jimnastik gibi dallar yer alıyor. Spor yaparak hem daha sağlıklı olabilir hem de yeni arkadaşlar edinerek güzel vakit geçirebilirsiniz. Hem kim bilir; belki de ileride siz Roger Federer gibi başarılı bir tenisçi ya da Hidayet Türkoğlu gibi basketbolcu olabilirsiniz.
Bilgi almak için: www.clubsporium.com

Robot tasarlayın

Eğer 8 ile 11 yaş arasında bilime meraklı bir çocuksanız, kendi ellerinizle bir robot tasarlayıp hem yaratıcılığınızı geliştirmeniz hem de eğlenmeniz mümkün. Kablolar, piller, renkli kalemler sizinle buluşmayı bekliyor. Yarın gerçekleştirilecek eğitimin kontenjanı 20 kişi, ücret ise 25 lira. Yer; İstanbul Levent’teki BJK Koleji Bilim Müzesi. Sabah 10.30’da orada olun. Telefon: (212) 270 75 25, www.bjkkoleji.k12.tr

Ailenizle birlikte müzik yapın

5 yaşına kadar çocukların anne babalarıyla birlikte katılıp, ailece müzik yapabileceği bir etkinlik varmış. Adı Music Together; yani hep birlikte müzik. Yeri İstanbul Caddebostan’da. 10 hafta boyunca, seçeceğiniz gün ve saatte, haftada 45 dakika içinizdeki müzisyeni serbest bırakıyorsunuz. Katılanlar ‘hep birlikte şarkılar söylüyor, müziğin melodi, ritim ve armoni gibi esaslarını pasif dinleyiciler olarak değil, aktif birer katılımcı olarak oyunlar eşliğinde özümsüyoruz’ diyorlar. Dünya müzikleriyle birlikte eğlenceli aktiviteler yapılan, dans edilen ve müzik aletleri çalınan bu etkinlik, müziğe meraklılarına göre. 13 Mart’a kadar devam ediyor. Telefon: (532) 455 39 88,
www.musictogetherist.com

Resim yeteneğinizi geliştirin

Akbank Sanat’ın düzenlediği suluboya atölyesine gidip çok ilginç bir resim tekniği öğrenebilirsiniz. Bu tekniğin sadece kendisi değil, adı da ilginç: Sarkis su içinde suluboya. Katılmak için 5 lira ödemeniz gereken bu kursta hem değişik bir yöntemle tanışabilir hem de içinizden geldiği gibi renklerle oynayabilirsiniz. Akbank Sanat, İstanbul Beyoğlu’nda bulunuyor. Etkinlik tarihleri 19 ve 26 Mart. Telefon: (212) 252 35 00-01, www.akbanksanat.com

Dans etmeden duramıyor musunuz

Dans etmeyi kim sevmez ki? Peki dans etmeyi çok iyi bilen birinden dans etmeyi öğrenmek istemez misiniz? Bursa’da bulunan Evita Dans Kursu, 7 ve 12 yaş arası çocuklar için her türlü dans eğitimi veriyor. Latin dansı ve modern dans başta olmak üzere çok çeşitli dans türlerini öğrenebileceğiniz kursta yıl sonunda da gösteri sergileniyor. Tek yapmanız gereken müziğin notalarına kendinizi bırakmak. Telefon: (224)451 44 15.

Uçurtma dünyasına yolculuk

İstanbul Üsküdar’daki Uçurtma Dünyası, hafta içi her gün saat 10.00 ile 17.00 arasında 25 kişilik sınıflarda eğitmenlerce nasıl uçurtma yapılacağını öğreten bir uçurtma atölyesi. Üstelik, malzemesini getirenlere ücretsiz! Tüm mesai günlerinde atölyeye katılan öğrenciler aynı zamanda Türkiye’nin ilk ve tek uçurtma müzesi olan Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi’ni de gezme imkanına kavuşuyorlar. Telefon: (216) 553 23 37

Drama ile özgürleşin

Kendine güveninizi geliştirirken aynı zamanda keyifli vakit geçirmenizi sağlayacak olan tiyatro gerçekten yaratıcılığı destekliyor. Sahne üstünde rahat olmak, düzgün bir diksiyon ve kuvvetli bir beden diline sahip olmak istiyorsanız drama kursu size uygun bir hobi olabilir. Ankara’da bulunan Hayal Sahnesi’nde yıl boyunca her yaştan çocuk eğitim alabiliyor. Hayal Sahnesi Sanat Kursu aynı zamanda “London College of Music”in Ankara’daki tek yetkili sınav ve eğitim merkezi. Telefon: (312) 418 12 13

Disneyland Paris tatili için oylama başlıyor
Hürriyet Çocuk Kulübü üyeleri kazanıyor


Hatırlarsanız Disney Live Mickey’nin Müzik Festivali’nin İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan gösteriminden sonra Hürriyet Çocuk Kulübü standında çok eğlenceli videolar çekmiştik. İşte çekilen bu güzel videoların en iyi 5 tanesi belirlendi!
Peki bu finalistleri ne bekliyor? Finale kalan 5 arkadaşımız arasında sizden en çok oy alan videonun sahibi, ailesi ile birlikte 2124 Nisan tarihleri arasında Disneyland Paris’te çok güzel bir tatile gidecek. Sizin de yapmanız gereken tek şey Hürriyet Çocuk Kulübü’nün internet sitesinde video sayfasında bulunan 5 videoyu izleyip, en beğendiğiniz yarışmacıya, Hürriyet Çocuk Kulübü ana sayfasındaki anketten oy vermek!
İşte finalistler!
Nuray Ağaoğlu
Emir Ertürk
Münevver Kardelen Dönmez
Hazal Uzun
Alara Yetgin
Unutmayın! Oylama 6 Mart Pazar günü saat 22.00’da sona erecek! Videoları izlemek için hemen www.hurriyetcocukkulubu.com adresine tıklayın!
Hepinize iyi eğlenceler...
Yazının Devamını Oku

Bağımlılık mı bağımsızlık mı?

Pek çok kişi, özellikle de yetişkinler bilgisayar oyunlarının zaman kaybı olduğunu düşünebilir. Ancak yapılan bazı araştırmalar, ölçülü olmak kaydıyla oyun oynamanın insanı özgürleştirdiğini, üretken olma imkanı sağladığını, gelişimine olumlu katkıda bulunduğunu gösteriyor. Burada üretkenlikten kastedilen, klasik anlamıyla ‘somut bir şey ortaya çıkartmak’ değil elbette. Söylenmek istenen şey, oyunların insanda güçlü duygular uyandırmak yoluyla tatmin sağladığı, yeni ilişki biçimleri yaratarak ‘dünyayı değiştirmek adına’ adım atmaya teşvik ettiği. Nasıl mı?

HAFTADA 40 SAATLİK MESAİ

Bugün dünya genelinde, yarım milyardan fazla insan, günde en az bir saatini online oyunlar oynarak geçiriyor. Tahmin edeceğiniz üzere, yaş küçüldükçe, oyun oynama miktarı da artıyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, 18 yaşın altındaki erkeklerin yüzde 97’si, kızların da yüzde 94’ü düzenli olarak bilgisayar oynuyor. Sıkı durun, 21 yaşına kadar ortalama bir Amerikan genci 10 bin saat oyun oynamış oluyor. Bütün ortaokul ve lise hayatı boyunca hiç ders kaçırmamış bir öğrencinin sınıfta geçirdiği zamana eşit bir süreden bahsediyorum. Hâlâ şaşkınlıktan ağzınız bir karış açık kalmadıysa, araştırmaya dair en çarpıcı rakamı söylemenin vakti gelmiş demektir. Amerika’da 5 milyon kişi haftada 40 saatten fazla bir zamanı oyun oynayarak geçiriyor. Bu süre, insanların sabah gidip akşam çıktıkları ve karşılığında maaş aldıkları tam zamanlı işlerinde geçirdikleri zamana eşit.

NEDEN OYNUYORUZ

Peki hiç düşündünüz mü, niye bunca insan oyun oynamayı seviyor? Galiba her gün milyonlarca insan, gerçek hayatın sınırlarla dolu dünyasından uçsuz bucaksız oyun evrenine kaçıp özür hissetmek istiyor kendini. Hayattaki başarısızlıklarını geride bırakıp, oyunda topladığı puanlarla, atladığı seviyelerle kendiyle gurur duyabileceği bir yer bulmaya çalışıyor. Çok büyük cesaret gerektiren bir görevi, hiç tanışmadan kader ortaklığı yaptığı arkadaşlarıyla birlikte hem de evde pijamalarıyla otururken tamamlamanın ‘haklı gururunu’ yaşamak istiyor belki de. Sanal da olsa bir yere ait hissetmek, ortak bir dil konuşan bir grubun parçası olmak, birilerine yardım edebilmek insana iyi geliyor çünkü. O ya da bu sebeple, bütün bu duyguları tetikleyen bilgisayar oyunları teknolojinin de yardımıyla insanların en çok sevdikleri zaman geçirme biçimlerinden biri olmuş durumda.
Yapılan araştırmalar oyun oynarken kazandığımız becerileri gerçek hayatta kullanabildiğimizi gösteriyor. Mesela görevin bir adada çevreyi temizlemek olduğu Super Mario Sunshine gibi bir oyunu 30 dakika oynayan bir çocuğun hem evde hem de okulda etrafı kirletmemeye ve çevresindeki insanlara yardım etmeye daha gönüllü olduğuna dikkat etmiş uzmanlar. Ya da Guitar Hero veya Rock Band gibi müzik oyunları oynayan çocukların bir müzik aleti çalmaya daha istekli olduklarını ve bu enstrümanları çok daha kolay öğrendiklerini görmüşler. Kendi karakterini yarattığın oyunların en popülerlerinden biri olan World of Warcraft gibi bir oyunu çok kısa bir süre oynayan bir üniversite öğrencisinin oyundan aldığı kendine güven hissiyle sınavlarda daha başarılı olduğu da araştırmanın verileri arasında.

KÜRESEL ISINMANIN ÇARESİNİ BULABİLİRSİNİZ

Uzmanlara göre, başarı peşinde koştuğumuz bu oyunların, bizi kanserin tedavisini bulmaya, Afrika’daki açlığa çareler geliştirmeye, küresel ısınmaya dur demeye çalışan bir insan haline getirme ihtimali var. Buna ne kadar inanırsınız bilmem ama benim size önerim her zaman olduğu gibi ölçülü olmanız. Uzmanlar, haftada 21 saatten daha uzun bir süre oyun oynamanın kişiyi yalnızlaştırdığını, gerçek hayattan kopardığını hatta depresyona sürüklediğini söylüyorlar. Sevdiğiniz bir oyunu günde 1 saat oynayarak hem keyifli zaman geçirebilir hem de zorlukların üstesinden gelmenin verdiği güven duygusuyla hayata karşı daha istekli olabilirsiniz. Ne demişler; azı karar çoğu zarar! Ayrıca unutmayın bizler bilgisayar başında otururken, dışarda hayat geçip gidiyor.

Yazının Devamını Oku

Anne kız alışveriş manzaraları

Geçen akşam ‘Bir Alışverişkoliğin İtirafları’nı seyrettik annemle.

Film, kendini alışveriş yapmaktan alıkoyamayan Becky’nin yaşadığı komik olayları anlatıyor. O aldıkça aldı, başını çeşit çeşit belalara soktu, biz de annemle kahkahalara boğulduk. Film güzeldi ama onu annemle izlemenin keyfi bir başkaydı. Neden mi? Çünkü bence anneler ve kızları için alışveriş, çok önemli ve hassas konuların başında geliyor.


YÖNLENDİRİCİ OLSA KEŞKEAnne kız alışveriş yapmak, hem alışverişin keyfini ve heyecanını, hem de anne kız arasındaki kimi zaman komik kimi zaman da gerilimli ilişkiyi içinde barındırıyor. Çocukluğuma dair, bana yeni ‘ciciler’ almak için güle oynaya yola düştüğümüz ve annemin ‘bir daha çıkmıyoruz alışverişe’ cümlesiyle kavga gürültü biten cumartesi günlerini hiç unutmuyorum mesela. Bir sonraki hafta hiçbir şey olmamış gibi tekrar alışveriş yapmaya gittiğimizi de tabii. Benim için annemle alışveriş yapmanın zorluğu, ne denersem deneyeyim hep ‘iyi oldu, bence al’ demesiydi. Şimdi annesi her beğendiğine bir kulp takan arkadaşların bana kızdıklarını duyar gibiyim ama kabul edin, insan biraz daha yönlendirici birine ihtiyaç duyuyor alışveriş yaparken. Bir arkadaşım almayı düşündüğü şeyi annesine gösterdiğinde hep ‘bence kumaşı kaliteli değil, baksana dikişi düzgün değil’ yanıtını alıyormuş. Başka bir arkadaşımın annesi için, alınan şey ne kadar indirimde, ne kadar ucuz olursa olsun ‘o paraya değmez’miş. ‘Bak emin misin, gerçekten ihtiyacın var mı şimdi buna?’ ‘Bir kere kullanıp bir kenara atacaksan hiç alma, dolabın kıyafet dolu’ ‘Daha geçenlerde buna çok benzeyen bir pantolon almamış mıydın sen? ‘Kızım moda diye bu giyilir mi, donacaksın bak!’ Alışveriş yaparken annelerden duymaya alıştığımız bu ve benzeri cümleleri yazmaya sayfalar yetmez. Ayrıca tam tersi örneklerle de karşılaşmak mümkün. Mesela ünlü İngiliz oyuncu Keira Knightley ve annesi. Tam bir alışverişkolik olan Knightley  alışveriş konusunda kendini tutacak birine ihtiyaç duyuyormuş ve bu kişi de biricik annesiymiş.
Ancak son yıllarda bahsettiğim bu diyaloglar yerini ‘Kızım bir baksana burada yine şifre sordu ama ben daha önce girmiştim’ ‘Bir alışveriş sitesi varmış ama üye olmak lazımmış, nasıl olunuyor?’ ‘Bir mail geldi bana, okçuluk eğitimi yüzde 70 indirimle diye ama ben istememiştim’ gibi diyaloglara bırakıyor. Tüm hayatımızı değiştiren internet, alışveriş alışkanlıklarımızı da değiştiriyor. İnternet anne ile kızların yer değiştirdiği nadir alanlardan ve bu yönüyle de çok küçük yaşlardan itibaren annenin yönlendirici rolünü kızları üstleniyor. Çok  örnek verilebilir ama beni en çok şaşırtan ,  19 Eylül 2009 tarihli bir haber. Sidney’de daha yeni yürümeye başlayan  Sienna Leigh adında 3 yaşında bir kız çocuğu nun anne babası bakmazken onların iPad’ini kullanarak bir sürü uygulama satın  alması alışverişle ilgili doğru bildiğimiz bazı gerçeklerin tamamen değiştiğinin kanıtı.


ALIŞVERİŞKOLİK OLMAYINArtık yeni bir şeylere sahip olmak için annemizle yolara düşüp tabanlarımız patlayıncaya kadar yürümemiz, elimizde biriken torbaları taşırken yorulmamız, kalabalık alışveriş merkezlerinde başımız dönerek bir şeyler satın almaya çalışmamız gerekmiyor. Artık sanal dünyanın sınırsız sayıda seçenek sunan mağazaları bir tık uzağımızda. İnternet dünyasında bu aralar, kişiye özel alışveriş ve indirim siteleri popüler. Evimizden çıkmadan, sıkılıp bunalmadan, üstelik uygun fiyatlara alışveriş yapabiliyoruz bu sitelerde. Ya da yıllardır gitmek istediğimiz bir kursa çok ucuza kaydolabiliyoruz. Saat sınırı yok, bizi ihtiyacımız olmayan şeyleri almaya ikna eden tezgahtarları da. Bence en büyük, belki de tek risk, para o anda cebinizden çıkmadığı, ödeme kredi kartları ile çok ‘sanal’ bir şekilde yapıldığı için kendinizi kaptırıp fazla harcama yapmak. Keira Knightley ve onun gibi alışverişkolikler dikkat! Sanal dünyanın cazibesine kapılıp beş kuruşsuz kalmayın!

Yazının Devamını Oku