Berlin’in kalbindeki ünlü Ku’Damm Caddesi üzerinde bir kafede elinde görünmez bir kamera, zihninde ise bitmek bilmeyen hikayeler olan Türkiye kökenli bir “Berlin delikanlısı” ile buluştuk. Adı Uğur Polat. O, teknolojinin soğuk yüzünü, yazdığı sıcak ve samimi sözlerle ısıtan, kendini "The Melancholy Epigram" (Hüzünlü özdeyiş-kendi kullandığı sanatçı ismi) olarak tanıtan yeni nesil bir proje adamı.
Hem Hacivat dolu dünyada Karagöz olmayı seçmiş, hem de yapay zekayı bir enstrüman gibi kullanarak hayalindeki şarkıları bestelemiş. Yapay zekaya ruh üfleyen, “Ben yönetmenim teknoloji kameraman” diyen Uğur Polat Hürriyet’e yaşamının artık bir parçası olan
müzik sevdasını anlattı.
Berlin’de doğmuş, Berlin’in tozunu yutmuş ama özünü hiç kaybetmemiş birisin. Nasıl başladı bu hikaye?-Bizim ev 11 kişiydi. Coşku, kahkaha, gürültü hiç eksik olmazdı. İnsanın canı hiç sıkılmazdı o evde. Ama o kalabalığın içinde ben biraz daha suskun, biraz daha çekingendim. Herkes konuşurken ben izlerdim, gözlemlerdim. Belki de sanatçı ruhum o zamanlar, o kalabalığı izlerken filizlendi. Önce insanları taklit ederek başladım, sonra tiyatroya, edebiyata merak saldım. Annem babam İstanbul/Kadıköy’den gelmiş, o yüzden Türkçem, Türkçe sevdam hep tazedir.
Almanya’da okullarda Türkçe derslerini hiç kaçırmadım, hatta lisede bitirme tezi olarak seçtim. Bu dil aşkı beni o zamanlar gazeteciliğe kadar itti ama hayat beni başka bir profesyonel yola soktu. Amerikan şirketleri, İngiliz şirketleri derken, şu an Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel’in evinin hemen yanı başında faaliyet gösteren bir İngiliz şirketinde çalışıyorum.
Yani gündüzleri Angela Merkel’e komşu ciddi bir iş hayatı, akşamları ise şarkı sözleri... Bu "sanatçı ruh" yoğun iş temposunda nasıl hayatta kaldı?-İşte orası ilgin. Ben o 11 kişilik evde nasıl sessizce gözlem yapıyorsam, iş hayatında da, o ciddi toplantılarda da aslında hep hikayeler biriktirdim. Memnundum işimden ama ruhumda hep bir arayış vardı. Dostoyevski’den Orhan Veli’ye, Victor Hugo’dan Picasso’ya kadar büyük dehaların hayatlarını okuyup, ‘Onlar neler hissetti acaba?’ diye düşündüm hep.
Sonra bir gün fark ettim ki, o eski kasetçilere harçlıklarımızı yatırdığımız 90’lı, 2000’li yıllardaki o muhteşem şarkıların tadı yok artık. Yeni nesilden Blok 3 (Hakan Aydın) gibi samimi bulduğum, halkın içinden gelen sesler var elbette ama ben kendi hikayelerimi, o biriktirdiğim gerçek yaşanmışlıkları anlatmak istedim. ‘Oğlum Uğur, senaryo yazar gibi şarkı yazmalısın’ dedim. Ve bir anda, ofisten çıkıp eve geldiğimde, kendimi sözler mırıldanırken buldum.
Şarkılarını dinledim, sözlerde derin bir yaşanmışlık var ama bir yandan da yapay zeka (AI) kullanıyorsun. İnsanlar ‘Bilgisayar yapıyor bunları’ deyip geçiyor bazen. Nedir bu işin aslı?-Bu iş öyle ‘bir tuşa bastım şarkı oldu’ işi değil. Ben olaya şöyle bakıyorum: Ben bir yönetmenim, yapay zeka ise benim kameram, ışıkçım. Bir
film setinde yönetmen kamerayı taşımaz ama oyuncunun nerede duracağını, o bakışın ne anlatacağını, sahnenin duygusunu yönetmen verir. Ben de müzik eğitimi almadım, nota bilmem ama hislerimi yönetebilirim. ‘Şurada hüzün istiyorum, şurada coşku, şurada keman ağlasın’ diyorum. O sözlerin, o hikayenin yüzde yüzü bana, benim yaşadıklarıma, gözlemlerime ait. Mürekkep balığı gibi üzerime yapışmış bir yazma tutkusu bu. Emek, sabır ve duygu olmadan teknoloji sadece soğuk bir metal.
Parçalardan biri de BERLİSTANBUL-İhtilal-i Mürekkep ismini taşıyor. Biri doğduğun Berlin, diğeri kökenlerinin olduğu İstanbul. Nedir bu iki şehrin sende bulduğu karşılık?-“Bu benim en büyük Araf'ım. İstanbul iki kıtanın arasına yaslanmış kadim bir güzellik; ne tamamen burada, ne bütünüyle orada. Ne tam anlamıyla bir şehir, ne de sadece bir yurt; ne kesin bir teselli, ne de gerçek bir çıkış yolu. Beş duyuyla kavranamaz, altıncı sezgi bile burada şaşar. Boynuna dokunmak istersin, ama kalabalığından uzaklaşmayı da düşünürsün.
Bir gün batımında vapura adım atar, aniden büyülenirsin; ama sabahın erken saatlerinde bir otobüste kendini başka bir hayata dönüşmüş bulursun. Berlin’de ise tarihin ağırlığını omzunda taşıyan asi bir kent; ne bütünüyle modern, ne tamamen geçmişte. Ne yalnızca bir başkent, ne de sıradan bir durak; ne kesin bir huzur, ne de tam bir karmaşa. Sesleri metal bir
rüya gibi çınlar, kokusu soğuk sokaklara siner, adımları insanı hem iter hem çeker. Bir gece tramvayında hayatın ritmini hissedersin; ama ertesi sabah Spree nehri kıyısında, kendini bambaşka bir dünyanın içine düşmüş gibi bulursun. İşte ben bu iki duygu arasında yazıyorum şarkılarımı.
“Katrankara Geceler” gibi parçaların var, çok beğeniliyor. Hedefin ne? Ünlü olmak mı?- Benim derdim ünlü olmak, fenomen olmak değil. Ben bir proje adamıyım. “The Melancholy Epigram” benim projem. Arkamda sponsor yok, reklamcı yok. Sadece 40-50 kişilik kemik bir kitlem var ama bana ‘Bu parça Tarkan'lık, bu parça Derya Uluğ'luk’ dediklerinde dünyalar benim oluyor. Benim hayalim; günün birinde bir Hakan Altun’un, bir Derya Uluğ’un menajerinin beni arayıp ‘Uğur Bey, bu şarkının hikayesini sevdik, biz okumak istiyoruz" demesi. Ben o eski günleri; Ahmet Kaya’yı, Yıldız Tilbe’yi, Müslüm Baba’yı özledim. Onlar gibi gerçek hikayeler anlatmak istiyorum. Kimsenin işine talip değilim, sadece gönüllere dokunmak istiyorum.
“Okul yıllarımda çevredekilerin ‘Okuyamaz, üniversiteyi unutsun’ demelerine inat, kendi yolumu kendim çizdim. Makine Mühendisliği denemem, içimdeki ‘konuşma ve anlatma’ tutkusunun ağır basmasıyla son buldu ve kendimi Siyasal Bilimler’de buldum. Berlin Hür Üniversitesi (Freie Universität) Otto Suhr Enstitüsü’nü, hem de 1.9 gibi yüksek bir ortalamayla bitirerek o eski önyargıları yıktım. Berlinli bir yönetmenin keşfiyle üniversiteyi dondurup film setlerinde başrol oynadım.
Türk, Amerikan ve İngiliz patronlarla çalıştım” diyen uğur Polat’ın, İki Şehir Bir Yangın, Yanlış Milat, Gönül Bağından Geçtim, Enkaz, Olmayacağını Bile Bile (Arabesk Versiyon), Katrankara Geceler isimli parçalarının yanı sıra söz ve müziğin kendisine ait olduğu bütün şarkılarına, Spotify, Apple Music, Amazon Music ve YouTube başta olmak üzere tüm dijital platformlarda "The Melancholy Epigram" ismiyle ulaşılabilir.
En son olarak da "Das Fundament” (Sarsılmaz) isimli yüzde 70’i Almanca ve yüzde 30’u Türkçe’den oluşan, 1. nesilden bu yana günümüzün cerrah, profesör, avukat ve bakanlığa kadar yükselen başarılı Türk nesline uzanan bir köprü kurduğu, bir gün Türk kökenli bir başbakanın bile çıkacağına yer verdiği Rap parçasını da müzikseverlerle buluşturdu.