"Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı"

Güncelleme Tarihi:

Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı
Oluşturulma Tarihi: Ocak 27, 2026 11:32

Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından tüm dünyada "barış" rüzgarları eserken, son yılların siyasi ve askeri gerilimleri,  "Üçüncü Dünya Savaşı" ihtimalini gündeme taşıdı. Ancak bu, bildiğimiz cephe savaşlarının çok daha ötesinde bir senaryo. Hibrit savaş, siber saldırılar, enerji altyapılarına yönelik sabotajlar ve vekalet savaşlarıyla sınırları yeniden tanımlanan bir mücadele, küresel arenada çoktan başlamış durumda. Berlin'de on binlerce haneyi karanlığa gömen elektrik saldırısı da bu savaşın sadece görünen bir parçası olabilir mi?

Haberin Devamı

Öte yandan Almanya'da yükselen aşırı sağ parti AfD’ nin anketlerde birinci olması, ABD'de Trump rüzgarının yeniden yükselişi ve NATO'nun geleceğine dair derin şüpheler, Avrupa'nın temellerini sarsıyor. Peki, küresel güçlerin fiilen sürdürdüğü bu yeni savaşın içinde Almanya ve Türkiye nerede duruyor? "Üçüncü Dünya Savaşı" söylemi abartılı mı? AfD'nin iktidar ihtimali Almanya'daki Türk toplumunu nasıl etkiler?

Siyaset Danışmanı ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Dr. Bülent Güven, bu ve benzeri birçok kritik soruyu Hürriyet için değerlendirdi:

Soğuk Savaş sonrası ‘3. Dünya Savaşı’ ihtimali ilk kez çok daha fazla dillendirilmeye başlandı. Sizce bu söylem abartılı mı? Gerçeklik payı ne kadar?

-“Üçüncü Dünya Savaşı ihtimali var mı?” sorusu, kanaatimce bugünkü gerçeği anlatmakta yetersiz kalıyor. Çünkü dünya şu an fiilen bir üçüncü dünya savaşının içinde. Savaş denildiğinde genellikle konvansiyonel cephe savaşları akla geliyor. Bölgesel ölçekte, Ukrayna örneğinde olduğu gibi, vekâlet savaşları şeklinde bu tür konvansiyonel çatışmalar zaten yaşanıyor.

Ancak savaş kavramını günümüz dünyasında konvansiyonel kalıpların dışına taşımak gerekiyor. Bugün hibrit anlamda, dünyanın hemen her yerinde yıllardır süren bir üçüncü dünya savaşı söz konusu. Rusya, Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın altyapılarına yönelik siber saldırılarla bu savaşı sürdürmektedir.

Berlin’de de gördüğümüz üzere, elektrik dağıtım altyapılarına saldırarak kış ortasında enerji arzını aksatmak hibrit savaşın bir parçasıdır. Avrupa’da havalimanları üzerinde dron uçurulması gibi eylemler de yine bu hibrit savaşın unsurlarıdır.

Bunların dışında, kamuoyunu tedirgin etmemek adına yansıtılmayan birçok saldırı da özellikle Avrupa ile Rusya arasında yaşanmaktadır. Deniz altından geçen internet hatlarının kesilmesi, askeri hedeflerin konumlarının tespiti, muhtemel bir konvansiyonel savaşta vurulmak üzere savunma sanayii alanında faaliyet gösteren şirket yöneticilerine yönelik suikast girişimleri bu çerçevede değerlendirilebilir.

Sıcak bir konvansiyonel savaş mümkün mü diye sorarsak, evet bu da mümkündür. Günümüzde başta ABD, Çin, Rusya ve Avrupa olmak üzere; Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölgesel güçler de dâhil herkes, böyle bir savaş çıkacakmış gibi askeri harcamalarını artırıyor. Konjonktür böyle bir savaşı tetikleyecek gerekçeler üretirse, sıcak savaş da başlayabilir. Bu gerekçelerin oluşma ihtimali Trump yönetimiyle birlikte maalesef daha da artmıştır.

Almanya ve Türkiye böyle bir savaş durumunda nasıl etkilenir?

-Almanya böyle bir savaşın tam göbeğinde yer alır. Rusya’ya coğrafi yakınlığı nedeniyle bir cephe ülkesi konumundadır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi, hem insani hem de ekonomik açıdan en fazla etkilenecek ülkelerden biri olur. Türkiye ise bir NATO ülkesi olması hasebiyle, NATO’nun taraf olduğu bir savaşta taraf olmak zorunda kalabilir.

Ancak Trump’ın Grönland’la ilgili talepleri ve Ukrayna’daki barış sürecinde Rusya’nın tezlerine daha yakın durması, klasik anlamda bir NATO’nun kalıp kalmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Bu konuda ciddi şüphelerim var.Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi, denge politikası izleyerek böyle bir savaşta tarafsız ya da mesafeli kalmaya çalışabilir.

NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ile iyi ilişkiler içinde olması ve Ukrayna ile de diyalog kanallarını açık tutması bunun göstergesidir. Ancak böyle bir savaşta Türkiye asla Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi taraf olmamalıdır; eğer olmak zorunda kalırsa da kazanan tarafta yer almaya çalışmalıdır.

Eski Başbakan Olaf Scholz, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini bir “dönüm noktası” ilan etmişti. Almanya'nın Rusya siyasetinde nihai hedefi nedir?

-Rus dış politikasında iki farklı gelenek vardır. Bunlardan biri Slavofillerin öncülük ettiği, Avrasyacı ve Pan-Slavist akımdır. Diğeri ise Büyük Petro ile başlayan Batıcı gelenektir. Batıcılar, Rusya’nın Batı’nın bir parçası olması ve Batı’ya entegre olması gerektiğini savunur. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Rus dış politikasında bu Batıcı gelenek bir süre baskın hale geldi.

Putin de 2008’e kadar bu çizgiyi temsil ediyordu. Ancak NATO’nun Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi, Ukrayna ve Gürcistan’a NATO perspektifi verilmesi ve Ukrayna’nın AB’ye girme ihtimalinin gündeme gelmesi Rus milliyetçiliğini tetikledi. Putin de bu akımı dış politikasının merkezine alarak yeniden yayılmacı ve rövanşist bir çizgiye yöneldi.

Batı, özellikle ABD’nin baskısıyla, bir noktada Rusya’yı provoke etti ve Pan-Slavist, yayılmacı politika yeniden güç kazandı. Bugün dünya bunun bedelini ödüyor. Mevcut koşullarda Batı açısından Rusya ile sağlıklı bir diyalog kurmak zor görünüyor. Ancak bu Slavofil politikanın Rusya için maliyeti artarsa, Rusya ile yeniden bir diyalog süreci başlayabilir.

Almanya’nın ve Birleşik Krallık dahil diğer Avrupa ülkelerinin Rusya’yla savaşı göze alabileceğine inanıyor musunuz?

-Avrupalı istihbarat raporlarına göre Rusya, ekonomisini bir savaş ekonomisine dönüştürdü ve önümüzdeki 5 ila 8 yıl içinde Ukrayna dışında bir Avrupa ülkesine saldırabileceği yönünde beklentiler var. Sadece İngiltere ve Almanya değil, tüm Avrupa bu ihtimali dikkate alarak silahlanmaya başladı.

Almanya, Ukrayna savaşı öncesinde GSYH’sinin yalnızca yüzde 1,3’ünü savunmaya ayırırken, bu oranı 2030’a kadar yüzde 5’e çıkararak yaklaşık 225 milyar avroya yükseltmeyi planlıyor. Trump döneminde ABD’nin Avrupa’yı korumayacağı gerçeğinden hareketle, Avrupalılar Rusya’dan gelebilecek bir tehdide karşı hızla hazırlık yapıyor.

ABD'nin önceliklerinin Asya-Pasifik'e kayması Avrupa'da tedirginlik yaratıyor. Trump döneminde ABD-Avrupa ilişkileri kopma noktasına gelir mi?

-ABD’nin Çin’in yükselişi nedeniyle “Pivot to Asia” politikasıyla yönünü Uzak Doğu’ya çevirmesi Obama döneminde başlamıştı. Obama, Avrupa’yı defalarca uyardı: “Biz Asya’ya yöneliyoruz, bundan sonra nükleer koruma hariç kara, hava ve denizde kendinizi koruyacak tedbirleri almalısınız” diye.

Benzer uyarıları Trump ilk başkanlık döneminde ve Biden da dile getirdi. Ancak Avrupadaki , stratejik körlük ve askeri harcamaları artırmak istememesi nedeniyle bu uyarıları görmezden gelindi. Bugün bu ihmalin bedelini ödüyor. Trump bunu daha kaba bir üslupla söylüyor olabilir, ancak söyledikleri Obama ve Biden’dan içerik olarak çok da farklı değil. Sonuçta Avrupa, kendi öngörüsüzlüğünün bedelini Rusya ile baş başa kalarak ödüyor.

Trump sonrası dönemde ABD-Avrupa ilişkileri eski haline döner mi?

-Üslup olarak ilişkiler yumuşayabilir, ancak içerik açısından çok büyük bir değişiklik olmaz. ABD, Çin’i kendisine meydan okuyan stratejik bir rakip olarak görüyor ve tüm enerjisini Çin’i dengelemeye harcıyor.

Avrupa ortak bir savunma gücü oluşturabilir mi?

-Oluşturmak zorunda. NATO fiilen işlevini yitirdi. Bu yapıya AB üyesi olmayan Norveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler de dahil edilebilir. Nitekim “Gönüllüler Koalisyonu” adı altında Ukrayna yardımlarını koordine eden platform, böyle bir savunma ittifakının ilk adımı olabilir. Türkiye de çıkarlarına uygun görürse bu yapıya dahil olabilir.

ABD ile AB arasındaki gerilim Türkiye’yi nasıl etkiliyor? Bu durum Türkiye için avantaj mı?

-Türkiye her iki blok için de aranan bir ülke konumunda. Avrupa açısından Rus tehdidine karşı doğuda önemli bir müttefik; ABD açısından ise Orta Doğu’da kritik bir ortak. ABD, Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate aldığı sürece bu işbirliği mümkündür.

ABD’nin Aralık ayında yayımlanan güvenlik strateji belgesine göre, ABD Çin’e yönelirken dünyanın farklı bölgelerinde bölgesel güçlerle işbirliğini artırmak istiyor. Türkiye bu ülkelerden biridir. YPG’ye son dönemde verilen desteğin azaltılması da bu politikanın bir sonucudur.

AfD’nin Almanya’da iktidara gelme ihtimali nedir?

-Maalesef AfD şu an anketlerde federal düzeyde birinci parti konumundadır. Yaklaşan eyalet seçimlerinde bazı eyaletlerde tek başına iktidar olma ihtimali vardır. Eğer Merz hükümeti beklentileri karşılayamazsa, AfD’nin yakın gelecekte iktidara gelme olasılığı oldukça yüksektir. Bu gerçeği gören CDU içinde Jens Spahn gibi isimler, AfD ile işbirliğinin zeminini yoklayan açıklamalar yapıyor. Muhafazakâr medyada da bu yönde sesler yükselmeye başladı.

AfD’nin iktidara gelmesi göçmenleri ve Müslümanları nasıl etkiler?

-Almanya toplumunun yaklaşık yüzde 30’u göçmen kökenlidir. Irkçı söylemleri olan bir partinin iktidara gelmesi, göçmen kökenli insanları gündelik hayatta ciddi şekilde rahatsız eder. AfD, iktidara yaklaştıkça ılımlılaşan değil, aksine daha da radikalleşen bir partidir. Almanya, 81 yıl önce 6 milyon Yahudi’nin katledildiği bir ülke. Bugün Nazi söylemlerini kullanan bir partinin iktidara gelmesi her türlü felakete kapı aralayabilir.

Almanya’daki Türk toplumu yükselen aşırı sağa karşı ne yapabilir?

-Almanya’daki Türk toplumu, kurumsal olarak bu gelişmeleri analiz edip etkili politikalar üretebilecek bir altyapıya sahip değil maalesef. Vatandaş olan Türkler mutlaka stratejik oy kullanmalı; vatandaş olmayanlar ise vatandaşlık hakkını almayı öncelik haline getirmelidir. Türk toplumunun eksiklikleri başlı başına ayrı bir röportaj konusudur.

Alman ekonomisi için gerçekten endişelenmeli miyiz?

-Almanya, döviz kuruna bağlı olarak dünyanın üçüncü ya da dördüncü büyük ekonomisidir ve Çin’den sonra yaklaşık 2 trilyon Avro ile en fazla ihracat yapan ülkedir. Ancak bu konumunu sürdürebilmesi için yapısal dönüşümleri zamanında gerçekleştirmesi gerekiyordu. Merkel döneminde bu adımlar atılmadı. Scholz hükümetiyle birlikte bu dönüşüm süreci başladı ve Merz de bu politikaları sürdürüyor. Almanya; TSMC, ASML, Intel gibi şirketlere büyük teşvikler vererek yapay zeka ve çip alanındaki açığını kapatmaya çalışıyor. Yeşil enerji dönüşümüyle çevre ve enerji teknolojilerini yeni ihracat kalemleri haline getirmeyi hedefliyor. Almanya sorunlarının farkında ve çözmeye çalışıyor; ancak orta vadede eski ekonomik gücüne ulaşması zor görünüyor.

Türkiye-Almanya ilişkileri yeni dünyada nasıl şekillenir?

-Gezi olaylarından itibaren Türkiye-Almanya ilişkileri iyi bir seyir izlemedi. Bunun nedenleri ayrı bir tartışma konusu. Ancak gelinen noktada sadece Almanya değil, tüm Avrupa için Türkiye hem biraz önce belirttiğim gibi güvenlik hem de tedarik zinciri açısından kritik bir ülke haline gelmiştir. Türkiye bu konumunu doğru değerlendirerek AB tam üyeliğine dönüştürmelidir.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!