GeriAvrupa Türkiye taviz vermeyecek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye taviz vermeyecek

Türkiye taviz vermeyecek

Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın, 11-12 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilecek AB Zirvesi öncesinde hurriyet.de’ye konuştu. Doğu Akdeniz’den AB ilişkilerine, aşırı sağdan pandemiye kadar birçok konuda değerlendirmede bulunan Aydın, Türkiye’nin haklı olduğu yerlerde taviz vermeyeceğini söyledi.

YUNANİSTAN ve Güney Kıbrıs, AB üzerinde Türkiye aleyhinde ortam oluşturmaktadır. Almanya ise arabuluculuk yapmaya çalışmaktadır. ‘Doğu Akdeniz’ konusunun gündemden düşmesine yönelik çözüm yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde izlediği politika, iki temele dayanmaktadır. İlk olarak, deniz yetki alanlarının adalet ve hakkaniyetle belirlenmesini amaçlıyoruz. Bu sınırlar, uluslararası hukuka uygun bir şekilde düzenlenmelidir. Bu çerçevede, kıta sahanlığımızın korunması konusunda egemenlik haklarımız da güvence altına alınmalıdır. İkincisi, Kıbrıs’ın hidrokarbon kaynakları konusunda Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarları da korunmalıdır. Kıbrıs Türkleri, Ada’nın ortak sahibi olarak Ada’nın kaynakları üzerinde devredilemez haklara sahiptir. Ancak ne yazık ki, Kıbrıslı Rumlar onları eşit ortaklar olarak kabul etmemektedir. AB de bu konuda verdiği sözleri yerine getirmemektedir. Bu nedenle, Kıbrıs’ta garantör devlet olarak Kıbrıs Türklerine sahip çıkmaktayız.
Devletler arasında anlaşmazlıklar her zaman yaşanabilir. Burada önemli olan, anlaşmazlıkların diyalog yoluyla uluslararası hukuk temelinde adil bir şekilde çözülmesidir. Bu, bizim önceliğimizdir. İşte bu amaçla Yunanistan’la önkoşulsuz diyalog kurmaya hazır olduğumuzu özellikle vurguluyoruz.
Bu bağlamda, bölgede Kıbrıslı Türkler dahil tüm tarafların haklarının dikkate alınacağı bir konferansın gerçekleştirilmesini önerdik. Bu doğrultuda, Doğu Akdeniz’de tüm tarafların bir araya getirilebileceği bir enerji işbirliği forumunun kurulması elbette yararlı olacaktır. Konferansa katılacak taraflar arasında doğal olarak Kıbrıslı Türkler de bulunacaktır.
Doğu Akdeniz bağlamında tehdit, baskı ve şantaj dili, bizim kullandığımız bir dil değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Bunu sürekli olarak vurgulamaktayız. Başta Yunanistan olmak üzere Akdeniz bölgesindeki komşularımız Doğu Akdeniz’de meseleleri “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görmekten vazgeçmelidir.
Enerji konusu ihtilaf aracı olmamalıdır. Enerjiyi daha ziyade bir işbirliği alanı haline getirebiliriz. Tüm tarafların haklarını koruyan bir “kazan-kazan formülü” bulacağımızı ümit ediyoruz.

Türkiye taviz vermeyecek

‘POZİTİF GÜNDEME ODAKLANILMALI’
AB Zirvesi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırımlar konusunun da görüşülmesi öngörülmektedir. Şansölye Merkel geçenlerde, Türkiye’den ‘iyi işaretlerin’ geldiğini gördüğünü söylemiştir. Sizce Almanya AB Dönem Başkanı olarak tekrar sözünü geçirebilecek ve yaptırımları engelleyebilecek midir?
Şansölye Merkel ve Almanya, Doğu Akdeniz konusunda AB içinde tutarlı, dengeli ve nispeten objektif bir rol oynama yolunda gayret göstermektedir. Bundan memnuniyet duyuyoruz. “AB dayanışması” kisvesi altında, AB’nin bazı üyelerinin aşırı milliyetçi ve maksimalist taleplerinin desteklenmesi, bizatihi AB’nin, çevresine istikrarsızlık yayan bir birlikteliğe dönüşmesine yol açar. Nihayetinde bu durum, AB’nin ve AB’ye üye ülkelerin büyük çoğunluğunun çıkarlarına da hizmet etmez. Aklıselim AB başkentlerinin bunu iyi değerlendireceklerini düşünüyorum. Türkiye’nin yaptırım tehditleri karşısında haklarından ve ulusal çıkarlarından taviz vermeyeceği açıktır. Temennimiz, AB’nin 10-11 Aralık’ta yapılacak Zirve’de Türkiye’yle pozitif bir gündeme odaklanmasıdır. Yunan Hükümeti bugünlerde AB’yi, Yunanistan’ın Türkiye’yle Doğu Akdeniz’de yaşadığı ikili sorunlar bağlamında taraf haline getirmek ve bu suretle Türkiye’yi AB’yle ihtilafa sürüklemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. AB’nin bu tuzağa düşmeyeceğini umut ediyoruz.

‘18 MART MUTABAKATI YENİLENMELİ’
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin yolunun AB’ye giden yol olduğunu vurgulamıştır. Bu düğüm nasıl çözülür ve Türkiye’nin Birliğe katılım konusunun tekrar gündeme getirilmesi için AB ne yapmalıdır?
Öncelikle şu hususu açık bir şekilde belirtmek lazım; Türkiye iki yüzyıldan fazla bir süredir bugünkü Batı değerlerinin temelini oluşturan evrensel değerleri benimsemiş bir ülkedir ve bugün AB üyesi olan birçok ülkeden daha eski tarihlerde Avrupa Konseyi ve NATO başta olmak üzere, Batı kurumlarının kurucusu veya üyesi olmuştur.
Ne yazık ki, her defasında, en baştan başlamak ve Avrupalı ortaklarımızın apaçık olanı görmesini beklemek zorunda kalıyoruz. Sıklıkla Türkiye’nin AB’den uzaklaştığı iddialarının dile getirildiğini görüyoruz. Ancak bizim perspektifimizden, Türkiye’nin 1999 yılında Helsinki Zirvesi’nde kabul edilen ve Avrupa Parlamentosu’nda bir zamanlar coşkuyla kutlanan AB’ye üyelik süreci, Avrupa’da 2000’lerde yükselen sağ popülizm etkisi ve bazı üye ülkelerin jeopolitik gündemlerini dayatmaya çalışmaları sonucunda bugünkü noktaya gelmiştir. Çoğunlukla AB tarafında bulunan kafa karışıklığının üstesinden gelindiğinde, Türkiye’nin AB’ye katılımına ilişkin tarihi adımın atılabileceğine inanıyorum. Bu aynı zamanda bölgemiz üzerinde de dönüştürücü bir etkiye sahip olacaktır.
Kısa vadede ise pragmatik davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu somut olarak şu anlama gelmektedir; Gerek AB gerek Türkiye için önemli karşılıklı ilgi ve çıkarların söz konusu olduğu Gümrük Birliği’nin çağın gereklerine uygun şekilde modernize edilmesine ve önümüzdeki yıllarda da önemini kaybetmeyecek göç konusunun ortaklaşa bir şekilde iyi yönetilmesi için 18 Mart Mutabakatı’nın yenilenmesine odaklanmalıyız.

Türkiye taviz vermeyecek

IRKÇILIKLA MÜCADELEDE SAMİMİ VE KARARLI ADIMLAR ATILMALI
Almanya’da aşırı sağcılık ordu, itfaiye ve polise kadar uzanan, sürekli tekrarlanan bir konudur. Sizce hükümet, aşırı sağcı eğilimlere karşı yeterince önlem alıyor mu, yoksa bu alanda daha yoğun ve sert müdahaleler mi olmalı?
Aşırı sağcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ayrımcılığın son yıllarda maalesef yalnızca Almanya’da değil, Avrupa genelinde de giderek güçlendiğini müşahede ediyoruz. Geçtiğimiz Şubat ayında Hanau’da gerçekleştirilen ve aralarında 4 Türk’ün de bulunduğu 9 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırı, bunun en son ve vahim örneğidir. Öte yandan, bu tür ırkçı ve yabancı düşmanı terör eylemleri maalesef yeni değildir. 1980’li yılların başından itibaren Türk toplumu Almanya’da Mölln, Solingen ve NSU cinayetleri gibi çok sayıda ırkçı saldırıya maruz kalmıştır. Son saldırıyla birlikte, ırkçı saldırılarda hunharca katledilen insanlarımızın sayısı toplamda 50’nin üzerine çıkmıştır. Aşırı sağla mücadele konularındaki çalışmalarıyla tanınan Amadeu Antonio Vakfı’nın 2020 Şubat ayında yayınladığı bir araştırmaya göre, 1990 yılından bu yana Almanya’da en az 208 kişi aşırı sağ şiddetinin kurbanı olmuştur.
Federal hükümetin, özellikle Halle ve Hanau’daki ırkçı saldırılardan sonra, söz konusu tehditle mücadeleyi daha öncelikli bir hale getirdiğini, kamuoyuna doğru yönde mesajlar vermeye başladığını, Müslüman düşmanlığı ve kurumsal ırkçılık vakaları konusunda da bir farkındalık oluşmaya başladığını görüyoruz. Son olarak kasım ayında Federal Bakanlar Kurulu Aşırı Sağcılık ve Irkçılıkla Mücadele Komisyonu’nun açıkladığı kapsamlı tedbirler paketini de, olumlu yönde seyreden bu tutumun bir yansıması olarak değerlendiriyoruz.

‘ŞAHİN VE TÜRECİ EN İYİ ÖRNEK’
Bununla birlikte, Almanya’daki aşırı sağ, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığı ülke güvenliği ve toplumsal bütünlük açısından aciliyet ve ehemmiyet taşıyan bir tehdittir. Bunu önde gelen Alman siyasetçiler de söylemektedir. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, alınan önlemlerin yeterli olduğunu söylemek zordur. Ayrıca, açıklanan yeni tedbirlerin ne derece etkili ve uygulanabilir olduğunu da önümüzdeki dönemde yakından takip etmek gerekecektir. Meselenin toplumsal kökenlerine ciddiyetle gidilmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle, giderek artan bir şekilde bir göç toplumuna evrilmekte olduğunun da bilinciyle, Almanya’nın siyasal ve toplumsal düzeyde önümüzdeki dönemde ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ayrımcılıkla mücadelede daha samimi ve daha kararlı adımlar atmasının gerektiğini değerlendiriyoruz.
Bu bağlamda, göçmen kökenlilere yönelik oluşturulan, aşırıcı akımları destekledikleri, toplumsal uyuma ve güvenliğe tehdit oluşturdukları gibi son derece olumsuz algının değişmesi büyük önem taşımaktadır. Kovid-19 aşı çalışmalarıyla tüm dünyada takdir toplayan BioNTech firmasının kurucuları Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’nin başarısı, bu yöndeki algının değişmesi ve göçmen kökenlilerin Almanya’ya uyumuna ve katkısına dikkat çekilmesi açısından da çok iyi bir örnek teşkil etmektedir. Esasen Almanya Türk toplumunda bu tür başarı örnekleri çoktur, daha da artacaktır. Önemli olan Almanya’nın, toplumsal algıdaki bu değişime açık olmasıdır, bunu teşvik etmesidir.
Almanya Türk toplumu, iki ülke arasındaki beşeri ilişkiler bakımından önemli bir bağdır. Bu bağ ne kadar güçlü olursa, ilişkilerimiz de o kadar güçlü olur.

‘FAİLLERİN ÇOĞU YAKALANMADI’
Almanya’da camilere sürekli olarak tehdit içerikli e-postalar gönderilmekte ve boyalı saldırılar düzenlenmektedir. Hahamlara sokakta düşmanca tavır sergilenmektedir. Almanya’da din özgürlüğünün orta vadede giderek tehdit altında olduğu bir ortam oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Müslüman düşmanlığı ve antisemitizmin Almanya’da artış gösterdiği maalesef tartışılmaz bir gerçektir. Bu durum resmi istatistiklere de yansımaktadır. Federal hükümetin verilerine göre, geçtiğimiz yıl ortalama her iki günde bir cami, İslami kuruluş ya da temsilcisine yönelik saldırı yapılmıştır. 2018 yılında Almanya’da Türk toplumuna yönelik işlenen saldırı sayısı 71, 2019 yılında 86 olmuştur. Bu rakam 2020 yılında (1 Aralık itibariyle) 107 olarak kaydedilmiştir. Bunlar yalnızca tarafımıza bildirilen saldırılar olup, gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Camilere yönelik saldırılar da artmıştır. Almanya’daki Müslümanları temsil eden çatı kuruluşları da söz konusu artışa dikkati çekmektedir. Bu eylemler, bomba tehdidi içeren e-postalar, hakaret ve tehdit içeren mektuplar, domuz başı bırakılması, gamalı haç çizilmesi, camilerin kapı ve pencerelerinin kırılması, boyalı saldırı gibi çeşitli yöntemlerle yapılmaktadır. Faillerin çoğu yakalanamamaktadır.
Müslümanların ve diğer cemaatlerin ibadetlerini özgürce yapabilmeleri için kendilerini güvende hissetmeleri ve mabetlerine azami saygı gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. Sürekli tehdit almalarına rağmen, camiler için alınan güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığını, saldırı ve tehditte bulunanların da genellikle cezasız bırakıldıklarını görüyoruz. Ayrıca, Berlin Mevlana Camisi’ne geçen ekim ayında yapılan polis baskınında da görüldüğü üzere, güvenlik birimlerinin Müslümanların dini hassasiyetlerine karşı gereken özeni göstermediklerini, camileri ve derneklerini ‘potansiyel suç mekanı’ olarak algılamaktan çekinmediklerini üzülerek müşahede ediyoruz.

Türkiye taviz vermeyecek

İLİŞKİLER GÜÇLENDİRİLEREK DEVAM ETMELİ
Pandemi döneminde ortaya çıkan ekonomik zorlukların nasıl aşılabileceğini düşünüyorsunuz?
Pandemi gerçekten dünyada bütün ülkeler ve toplumlar için ekonomi ve toplumsal dayanışma bakımından belki bir kuşakta bir kere görülebilecek nitelikte bir sınamadır. Almanya’ya baktığımda, güçlü sağlık altyapısıyla bu ülkenin koronavirüs sınaması karşısında Türkiye gibi nispeten iyi sınav veren ülkeler arasında yer aldığını düşünüyorum. Diğer yandan, şu günlerde gerek burada gerek Türkiye’de devreye giren ‘kısmi kapanma’ olarak tanımlanabilecek önlemlerin ve salgının gidişatına ilişkin belirsizlerin devam ettiğini görüyoruz.
Türkiye açısından baktığımda, dünyaya açık ve AB’yle Gümrük Birliği içerisinde rekabet gücü kazanmış ekonomisinin, avantajlı demografik ve eğitim altyapısının, etkin idare yapısının, ülkemizi uzun vadede de ekonomik potansiyelini sürekli geliştiren ülkeler arasında tutacağına inanıyorum.
Dünyanın en büyük 20 ekonomisi içinde bulunan ve bu nedenle G20 üyesi olan Türkiye, tüm bu yönleriyle uluslararası yatırımcılar için de iyi fırsatlar sunmaktadır. Ülkemizde firma sayısı olarak bakıldığında en aktif yatırımcı ülkenin Almanya olmasından da memnuniyet duyuyoruz. Özellikle içinde bulunduğumuz pandemi döneminde ticaret ve yatırım bağlantılarımızı canlı tutmamız, salgın koşullarının atlatılmış olacağını umduğumuz sonraki dönemlere iyi hazırlanabilmek için önem taşımaktadır.
Tabiatıyla korona krizi ülkemiz ile Almanya arasındaki ekonomi, ticaret, yatırımlar ve turizm alanlarındaki ilişkileri de etkilemiştir. Ancak, salgının tedarik zincirlerinin gözden geçirilmesi, dijitalleşme ve esnek çalışma gibi esasen pandemi öncesinde var olan trendleri hızlandırdığı göz önünde bulundurulmalıdır. Dolayısıyla, salgınla ortaya çıkan tabloda, doğrudan ya da dolaylı olarak yeni fırsatların da ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu bağlamda, Türkiye tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi bakımından, gerek üretim üssü gerek lojistik merkez olarak Almanya, Avrupa ve Avrupa pazarında etkin olmak isteyen küresel yatırımcılar için uygun bir alternatif olarak ön plana çıkmaktadır.
Türkiye, yatırımların güvenliği ile iş yapma kolaylığı alanlarında küresel olarak avantajlı bir konumda bulunmaktadır. Salgınının dünya çapında neden olduğu ekonomik gerileme döneminde, Türkiye ve Almanya’nın mevcut ekonomik ve ticari ilişkilerini daha da güçlendirerek yola devam etmeleri en makul ve gerçekçi seçenektir.

False