GeriAvrupa Berlin beni çarptı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Berlin beni çarptı

Berlin beni çarptı

Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından Ahmet Ümit’in, hikâyesi Berlin’de geçen ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’ adlı romanı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. 14 Haziran’dan itibaren raflarda yerini alan romanda, Berlin Emniyet Teşkilatı’nda görevli Yıldız Başkomiser ve yardımcısı Tobias’ın kökleri mitolojik Pergamon’a dayanan bir cinayeti aydınlatma hikâyesi anlatılıyor. Polisiye roman, bir yanda Berlin’i anlatırken diğer yandan Almanya’da yükselen ırkçılık ve Türkiye kökenli göçmenlerin hikâyelerine de değiniyor. Ahmet Ümit’le Berlin ve romanı üzerine görüştük.

BERLİN’de roman yazmak nereden aklınıza geldi?

Berlin’e ilk gelişim edebiyat etkinliği nedeniyleydi. ‘Sis ve Gece’ adlı romanım 2005 yılında Almanca yayınlanmıştı. O nedenle Almanya’ya geldim ve birçok şehirde okuma akşamlarına katıldım. Almanya’da yazarların okuma geceleri vardır. Biz de bu yok. Onun yerine imza günleri düzenlenir. O süreçte Berlin’e de uğradım. Bütün şehirleri gezdim. Berlin beni çok şaşırttı. Almanya’da tanıdığım şehirler arasında bambaşka bir şehirle karşılaştım.
Hangi açıdan farklı geldi?
Daha özgürlükçü bir şehir gibi geldi Londra gibi, New York gibi. Kozmopolit bir şehirle karşılaştım. İstanbul’a daha yakın bir şehir.
Ayrıca çok da fazla Türkiye kökenli yaşıyor.
Daha fazla Türk yaşaması açısından bahsetmiyorum. Tabii o da benim için bir kolaylık. Her 10 kişiden biri Türk deniyor. Gerçekten enteresan bir şey. Ama benim için ilginç olan, şehrin kozmopolit ve çok kültürlü yapısıydı. Bir de tarihsel olarak, Berlin, romanlardan tanıdığım şehir. Şunu kastediyorum. Moskova’ya çok sonraları gittim ama romanlardan tanıdığım şehirdi. Londra da Kahire de aynı şekilde. Berlin beni çok etkiledi, beni çarptı. Eğer Almanya’da bir şehir yazmak istersem Berlin’i yazabilirim diye düşünüyordum. İlk gelişimde Pergamon müzesini ziyaret ettim. O zaman aklıma burayla ilgili Berlin’de geçen bir Pergamon romanı yazma fikri geldi.

Berlin beni çarptı

İSTANBUL’DA ÖYLE YERLER VAR Kİ BERLİN GİBİ YAŞIYORSUNUZ
O zaman ilk fikirden romanın yazılmasına kadar süreçte baya bir zaman geçti...
Yaklaşık 15 yıl. O süreçte romanlarım çok okunmaya başladı ve giderek çok okunan bir yazara dönüştüm. Artık o gün geldi ve Berlin’de geçebilecek bir roman fikri daha da olgunlaştı. Önceleri çok sık gelmeye başladım, sonra da Berlin’de yaşamaya başladım.
Bir İstanbulluya göre Berlin’de yaşam nasıl?
Berlin’deki yaşamın İstanbul’a benzediği yönler var; İstanbul’da öyle yerler var ki, Berlin gibi yaşıyorsunuz. Mesela Beyoğlu. Kadıköy, Cihangir, Beşiktaş’ta öyle yaşıyorsunuz. Ama diğer yandan da çok farklılıklar var. Berlin’de öyle yerler yok. Mesela Çarşamba ya da Fatih. Berlin’de böyle bir şeyle karşılaşamazsınız.
İstanbul’un kontrastları çok fazla o zaman.
Evet aynen öyle. İstanbul daha parçalı, daha yapılı bir şehir. Aslında şöyle de diyebiliriz; İstanbul’un 100 yıl önceki hali Berlin’deki kozmopolit yapıya daha uygundu. Ne anlatmak istiyorum? İstanbul’un o halinde bazı semtlerde, mesela Beyoğlu’nda, Adalar’da, Kadıköy’de çok kültürlülük yoğun bir şekilde vardı. Yahudiler, Ermeniler, Rumlar vardı. Sonra Ruslar geldi. Ayrıca Almanlar gelip gidiyordu. İttihat ve Terakki döneminde. Almanlarla çok yakın ilişkilerimiz vardı. O yüzden o İstanbul daha çok Berlin’e benziyordu. Berlin’de bir dönem var. 1925’ler eğlence dönemi. Müthiş bir dönem. Çok keyifle okuyorum o dönemi.


Berlin beni çarptı


BİR YANDA NAZİ KALINTILARI DİĞER YANDA YAHUDİ ANITI
Peki Berlin’de uzun süre yaşamayı düşünebilir misiniz?
Düşünürüm. Şahane olur. Berlin’i çok seviyorum.
Berlin’de en çok neleri seviyorsunuz peki?
Kökler çok fazla var. Eski solcu bir kökenden geliyorum. Bir kere Demokratik Almanya’nın kalıntıları var. Hazin bir hikâye. Trajedi bu. Yürümeyen bir sosyalizm, çalışmayan bir sosyalizm. Yıkılmak zorunda olan bir sosyalizm. Ama onun izleri var ve bir tarih bu. Öte yandan bir bakıyorsunuz, Rosa Luxemburg. Ayaklanmayı görüyorsunuz. Diğer yandan bir sanat merkezi. İkinci Dünya Savaşı’nın kırılma anları. Onların hepsini görebiliyorsunuz. Benim için çok önemli; bir yanda Nazi kalıntıları diğer yanda Yahudi anıtının olması. Çok kıymetli. İkinci Dünya Savaşı’ndan dolayı özür dileniyor olması çok kıymetli. Almanlar adına Almanlara saygı duyduğum şeyler bunlar. Bu bizi evrenselliğe çıkarıyor. Ulusumuzun üstüne çıkarıp evrensel insanlar yapıyor. Bu çok kıymetli. Bunun yaygınlaşması lazım. Ne yazık ki şu anda Almanya’da ırkçılığın da yükseldiğini görüyorum. Beni üzüyor. Umarım Alman halkı demokratik geleneklerine sahip çıkarak, bu sorunun üstesinden gelecektir.

İKİ TARAF DA HAZIRLIKSIZ YAKALANMIŞ
Almanya’da yaşayan Türkleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yıl göçün 60’ıncı yılı. Onları tanıma fırsatınız oldu mu?
Bana göre iki olay var. Birincisi şu; 1961’de başlayan ve dönmek amacıyla giden, fakat sonra dönemeyip orada kalan insanlar. İki taraf da hazırlıksız yakalanmış. Yani Almanlar “Bu insanlar gidecek, sorunlarımızı, işçi açığımızı çözecekler ve gidecekler” demişler. Bizimkiler de “Biz burada çalışıp para yapacağız ve geri döneceğiz” diye düşünmüş. Dolayısıyla burada entegrasyon baştan planlanmamış. Almanya’da yaşamak, farklı bir kültürün standartlarını kavramak ve uygun davranmak meselesi arada kalmış. O yüzden bazı Türkler Almanya’daki standartlara uyum sağlayamamış. Almanlar da “Gidecekler” diye bu konuda plan, program yapmamışlar. Bugün Türkleri gördüğüm zaman üzülüyorum. Kaç kuşak orada yaşayan insanlar var ve hâlâ Almanca bilmeyenler var. En önemlisi, o yaşadıkları şehirdeki kültürel nimetlerden tatmayan, yararlanmayan insanlar var.
Siz Almanca öğrenmeyi düşünür müsünüz?
Almanca öğrenmeyi çok isterim. Okunma itibarıyla zor geliyor. Mantık dili. Felsefedeki en güçlü dillerden biri. Güçlü dil. Beni zengin diler çok etkiliyor. İspanyolca, Arapça...

Berlin beni çarptı

TÜRK İŞÇİLERDEN ÖNCE ZEUS ATLARI BERLİN’E GİTTİ
Romanın hikâyesini nasıl özetlersiniz?
Berlin’le Türkiye’nin bağlantısı çok eskilere dayanır. Bağlantının temelinde emperyal hedefler var. 19’uncu yüzyılda başta İngilizler olmak üzere pek çok ülke büyürken kendilerine kökler aramaya başladılar. Bu kökleri Antik Yunan ve Antik Roma’ya bağlamak istediler. Bunların bağlantıları olduğu yer belli. Yunanistan ve Anadolu. Yani bugünkü Türkiye. Çünkü 330 yılında Roma’nın başkenti Konstantinapol’dü. Anadolu’da, Ege’deki kentlerin çoğu Helenistik kültürün var olduğu yerlerdi. Büyük İskender Anadolu’ya geldi, Fars egemenliğini kırdı ve Helen kültürünü hâkim kıldı. Bu Helenistik kentlerden biri de başkentti. Bu kent Pergamon. Yani Atina neyse, Pergamon oydu. Bu kenti bir komutan yarattı. Ve onun Zeus Altarı herhangi bir dini tapınak değildi. Yani M.Ö. 150 yılında yapıldığı tahmin ediliyor ve o yıllardaki yeryüzünün 8’inci harikası. Neydi bu? Mükemmel bir heykel işçiliği. Zeus Altarı’nın kendisi hiçbir tapınağa benzemeyen bir mimariye sahipti. Bu sunak aslında. Yapılan şuydu; Sunakta Holokost yapılıyor. Holokost’un Yunancası Tanrıya sunulan yanık et demektir. Almanlar kendi köklerini Roma’da ve Antik Yunan’da arıyorlardı. Osmanlı ise hiçbir şeyin farkında değildi. Koyu bir cehalet altında. Almanlar sunağın önemini keşfetti. Bir Alman yol işçisi geldi ve Pergamon’da bulduğu kabartmayı Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne yolladı ve enstitüsü anladı ki, burası aradıkları yer. “British Museum ne kadar önemliyse, biz de burada alternatif müze açacağız” dediler. 1878’de ilk kazılar başladı. O yıl içinde sunağın bütün malzemeleri gitti fakat müzenin 1910 yılında yapımına başlandı ve savaşlar nedeniyle 1930’a kadar sürdü. 1930 yılında da açıldı. Bu çok etkileyici bir şey. Türk işçilerinin oraya gitmesinden daha önce Zeus Altarı Berlin’e gitti.
Roman bu kurguya mı dayanıyor?
Romanımızda okur bütün Antik Yunan mitolojisini öğrenecek ama diğer yandan Doğu ve Batı Berlin’i, duvarların yıkılmasını, Türk iş göçünün hikâyesini de bulacak.

Berlin beni çarptı

BİRİNCİ BASKI 300 BİNLE PİYASAYA ÇIKIYOR
Türkiye’de kitaba ve okumaya ilgi arttı mı?
Almanya ile nüfusumuz hemen hemen aynı. Almanya’yla kıyaslandığında okurumuz çok az. Ama son zamanlarda artmaya başladı. Kitabımın birinci baskısı 300 binle çıkıyor piyasaya. Bu Almanya için de büyük bir rakam. Türkiye’de yıllık 600 bin adet kitap satılıyor. Bu büyük bir rakam. Bu rakama ulaşmak kolay değil. Almanya’da ‘İstanbul Hatırası’ adlı kitabım ‘İstanbul Bahçeleri’ diye çevrildi ve 20 bin rakama ulaştı. Bu iyi bir rakam dediler. Türkiye’de son yıllarda artış var. Öğretmenler sayesinde oldu. Bir de belediyeler, haksızlık etmeyeyim, sadece CHP veya sol partiler falan değil AK Parti belediyeleri de hepsi kitap fuarı yapıyor. Bu da ilgilyi artırıyor. Bu güzel bir şey.
Klasik bir polisiye yazarı değilsiniz. İçinde edebiyatı, tarih bilgileri olan romanlar yazıyorsunuz. Klasik polisiyeden farklı. Yabancı okuyucunun tepkileri nasıl?
Benim asıl yapmaya çalıştığım, kültürü anlatmak. ‘İstanbul Hatırası’ adlo kitabım Almanca çıktığı zaman okuyuculardan zaman zaman polisiye unsuru eksik diye eleştiriler geldi. Yazdığım polisiye tarzı, Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ romanı gibi. Bunlar kültürel polisiye. Anlatmaya çalıştığım bu. Türkiye’de bu kadar başarılı olmasının sebebi de bu. İnsanlara kendi kültürleriyle bağını anlatmaya çalıştım. Sadece cinayet hikâyesi ve “Katil kim” meselesi değil. Anadolu’da büyük kültürler, medeniyetler var. Son 5 bin yıl inanılmaz geçmiş. Bunları anlattığım için çok çarpıcı oldu. Bunu yıllar önce Dostoyevski aşmıştı. ‘Suç ve Ceza’da bir cinayeti anlatmıştı.

False