Atatürk’ten İsmet Paşa’ya

“SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.

Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz.
Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda.
Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor.
Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe.
Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor.
Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler.
Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.
Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.
Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.
Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.
Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!” (*)
* * * 
Tarih 30 Ekim 1923... Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’yı Köşk’e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa’ya böyle sunar.
Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı.  10 Kasım’da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk’ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz?
Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?

(*) Cumhuriyet-Türk Mucizesi, ikinci kitap-TURGUT ÖZAKMAN

X

Almanya Erdoğan'ın gelmesini istemiyor

Sanırım dünya siyasetinde bir ilki yaşıyoruz. Aralarında hiçbir problem olmayan, üstelik ticaret ilişkileri çok yoğun olan iki ülkeden biri Türkiye’. Onun Başbakanı Erdoğan, ikinci ülke olan Almanya. Erdoğan, Almanya’ya özel bir gezi yapmak istiyor.

Sanırım dünya siyasetinde bir ilki yaşıyoruz.

Aralarında hiçbir problem olmayan, üstelik ticaret ilişkileri çok yoğun olan iki ülkeden biri Türkiye’. Onun Başbakanı Erdoğan, ikinci ülke olan Almanya.

Erdoğan, Almanya’ya özel bir gezi yapmak istiyor.

Erdoğan’ın amacı bu dost ülkede yerleşmiş Türklerle bir mitingde buluşmak ve yakında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine destek vermelerini istemek.

Erdoğan’ın ziyaret edeceği ülkenin Başbakanı Merkel ile muhalefet ve iktidar partililerinin milletvekilleri Türkiye Başbakanı’nın gelişinden ve burada yapacağı konuşmadan tedirginler.

Önce Dışişleri Bakanı ve bazı milletvekillleri Erdoğan’ı konuşmasını yaparken sorumlu davranması için çok ciddi bir şekilde uyarıyorlar.

Bazı Alman miletvekilleri ise Türk Başbakanı’na toplantı izni verilmemesini istiyorlar.

Bir kaç gün sonra bu kez ülkenin Başbakanı Merkel de Erdoğan’ın gezi sırasında sorumlu davranacağına inanıdığı açıklama gereğini duyuyor.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın fıtratı

Halkın gerçek sevgisi böyle acılı günlerde ortaya çıkar. Bir başbakanın halkı tarafından sevilip sevilmediği böyle facia günlerinde belli olur. Eğer insanlar başbakanı gerçekten seviyorlarsa isyan ettiği günlerde bile onu bağrına basarlar. Başbakanı yuhalamazlar. Ona “Defol git” demezler. Makam otomobilini...

http://www.tufanturenc.com/erdoganin-fitrati/

Yazının Devamını Oku

Aynı trajediyi oynuyoruz

Yıllardan aynı felaketleri sürekli yaşıyoruz. Her felakette aynı tepkileri gösteriyoruz. Milli yas ilan edip ağıtlar yakıyoruz, nutuklar atıyoruz. ama bunlardan ders almıyoruz.

İşte kömür madeni kazalarında tarihin en büyük felaketini yaşıyoruz.

Acılarımız bitecek gibi değil.

Yüzlerce insanımızı yitirdik.

Her felakette olduğu gibi aynık trajediyi oynayacağız.

Yine ağıtlar yakacağız...

Yine milli yaslar ilan edeceğiz...

Yazının Devamını Oku

Türkiye'de siyasete dokunmadan hukuk konuşulamaz

Yaşadığımız koşullar demokrasi açısından son derece sıkıntı verici. Yargı bağımsızlığı kalmadı. Yasama tamamen yürütmenin, hatta tek adamın dudaklarından çıkacak emirlere göre görev yapar hale geldi. Bürokrasi tüm kurumlarıyla iktidarın denetiminde. Özerk olması gereken kurumların ise bu nitelikleri iktidar tarafından ortadan...

http://www.tufanturenc.com/turkiye-kosullarinda-siyasete-dokunmadan-hukuk-konusulamaz/

Yazının Devamını Oku

CHP’de değişim tabandan olur

Almanya’da SPD’nin tamamen camandan oluşan Genel Merkezi’ni gezerken kendimi bir arı kovanının içinde zannettim.

http://www.tufanturenc.com/chpde-degisim-tabandan-olur/

Yazının Devamını Oku

Ah bu kraldan fazla kralcılar

Fethiyesporlu futbolcular Fenerbahçe maçına göğüslerinde “YÜCE ATATÜRK” yazan forma ile çıktılar.

Alkışlandılar. Sonra da o formaları çıkarıp normal formalarıyla maçı oynadılar.
Olay kapandı gitti.
İki gün sonra kraldan fazla kralcı olanlar inanılmaz bir işgüzarlıkla Fethiyespor'u Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu’na verdiler.
Garip ve komik gerekçeleri de şu:
“Fethiyespor hepimizin milletçe sahiplendiği değerleri, sadece kendilerine mal ederek tartışma yaratmak için kullandıkları görülmüştür”
Meğer Federasyon Fethiyesporlu futbolcuların Atatürk’ü sadece kendilerine mal etmesine ve bunu tartışma yaratmak kullanmasına kızmış.
Bu kafayı gelin de anlayın.

Yazının Devamını Oku

Kendine özgü insandı

BİR bilim insanın dinci olabilmesine bir türlü akıl erdirememişimdir.

Dindar olabilir. Ama dinci olamaz. Erbakan dinciydi.

Profesördü ama torpilli takımından değildi.

Öğrencileri onun çok iyi bir hoca olduğunu söylerlerdi.

Ben Erbakan’la ilk kez 1974 yılında yüz yüze geldim. Milli Selamet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlamıştı.

Yazının Devamını Oku

AKP’nin ileri demokrasisi

HUKUK devleti konusunda Türkiye’nin ne hale getirildiğini vatandaşların anlaması için Silivri duruşmalarının televizyondan naklen yayınlanması gerekir. Siyasi iktidar buna izin verse hukuk devletinin bütün cilalarının döküleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.
Silivri’ye gidip, duruşmaları izleyebilen vatandaşlar bunu çok açık olarak görebiliyorlar.
Hukukun bittiğine, yargılanan insanların adalet bulamadıklarına hüzün duyarak tanık oluyorlar.
Cuma günkü 2. Ergenekon davası duruşmasında tam Aziz Nesin’lik bir olay yaşandı.
Tutuklu sanıklardan Teğmen Mehmet Ali Çelebi savunmasını yaparken şöyle dedi:
“Bizi Çanakkale’de yenemediler, Sarıkamış’ta yok edemediler, Kurtuluş Savaşı’nda da yenemediler. Şimdi bizi üfleyerek yok etmeye çalışıyorlar. Biz Mustafa Kemal’in askerleriyiz. Işığımız O.”
Teğmenin bu sözleri alkışlandı.
Bunun üzerine Mahkeme Başkanı Köksal Şengün salondakilere “Lütfen mahkemeyi başka tedbirler almaya zorlamayın. Alkışı dışardan değil, içinizden yapın” uyarısında bulundu.
İster gülün, ister ağlayın. İsterseniz ikisini birden yapın.
* * *
Bir başka vahim, hem de çok vahim bir gelişme de Mustafa Balbay’la ilgili.
Meslektaşımız hiçbir geçerli delil olmaksızın, terör örgütü üyeliğinden ve darbecilikten yargılanıyor.
Arkadaşımız tam iki yıldır haksız yere, hukuk çiğnenerek tutuklu bulunduğunu anlatmaya çalışıyor.
Defalarca yaptığı tahliye talepleri ise hep ikiye bir reddediliyor.
Delilleri karartamayacağı gibi kaçma olasılığının bulunmadığı bilindiği halde hukuka aykırı olarak cezaevinde tutuluyor.
Çağdaş hukuk anlayışına aykırı olarak tutukluluk hali cezaya dönüştürülüyor.
Ama Mustafa ve avukatları ne yaparlarsa yapsınlar adalet bulamıyorlar.
Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak zorunda kaldılar.
Acaba Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki Türk Yargıç Işıl Karakaş başvuruya karşı Türkiye’yi nasıl savunacak?
Mustafa gibi yurtsever bir insanın ülkesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet etmesi ne kadar acı bir olay.  
Biliyorum ki, Mustafa bu başvuruyu yaparken kahrolmuştur.
* * *
Bakın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye ne duruma düşürülüyor.
Işıl Karakaş’ın açıklamasına göre son bir yıl içinde yargılama süresinin ve tutukluluğun uzunluğu davalarının sayısında büyük artış oldu.
Karakaş şöyle diyor:
“Geçen yıldan bu yana dava sayısında yüzde 34 artış var. Bu çok büyük bir artış. Yani yılda dava sayısı 4 bin iken 6 bin 500 oldu.”
Karakaş sözlerini şöyle sürdürüyor:
“En çok başvuru yapılan ülke Rusya, sonra Türkiye, daha sonra da Romanya. Ben şahsen Türkiye’nin 2. olmasını üzüntüyle karşılıyorum. Bu durumu esef verici buluyorum. Şu anda Türkiye için bekleyen 18 bin 500 dava var.”
Karakaş bu açıklamayı 3 ay önce yapmıştı. Büyük olasılıkla bu sayı 20 bini bulmuştur, belki de geçmiştir.
İşte AKP’nin Türkiye’ye getirdiği “ileri demokrasi!”
Hepimize mübarek olsun.         
Yazının Devamını Oku

Unutmayalım mösyö bugün var, yarın yok

MÖSYÖ Sarkozy Türkiye’yi onurlandırdı.<br><br>Ama Fransa Cumhurbaşkanı olarak değil, G-20 ülkelerinin başkanı olarak... Çankaya’ya gitti.
Cumhurbaşkanı ile G-20’nin sorunlarını görüştü.
İki lider basın toplantısı yapıp görüşlerini açıkladılar.
Sarkozy önceden açıklandığı gibi medyadan sadece iki soruyu yanıtladı.
Sonra Anıtkabir’e çiçek koydu, saygı duruşunda bulundu ve anı defterine duygularını yansıtan bir mesaj yazdı.
Oradan Başbakanlığa geçerek Başbakan Erdoğan’la görüştü.
Sonra havaalanına gitti ve uçağına atlayıp Türkiye’den ayrıldı.
Sarkozy G-20 ülkeleri başkanı olarak geldiği Türkiye’de topu topu 6 saat kaldı.
Bizimkiler gezisini uzatmasını istediler ama Sarkozy’nin programı değiştirilmedi.
G-20 Başkanı Türkiye’de daha fazla kalmaya gerek görmedi.
* * *
Bu şık bir ziyaret olmadı.
Önemsenen, yıldızı parlayan büyük bir ülkeye duyulması gereken saygıya hiç ama hiç uymadı.
Peki neden bu kadar kısa tutuldu gezi?
Fransa Dışişleri cumhurbaşkanlarını uyarmadı mı?
Uyardı da Sarkozy mi dinlemedi?
Türk tarafının daha uzun bir ziyaret olması gerektiği yolundaki görüşü neden dikkate alınmadı?
Bu sorulara yanıt verecek bilgilere sahip değiliz.
Ama bildiğimiz Sarkozy’nin gezisi diplomatik kurallara ve nezakete pek uygun düşmedi.
Sarkozy’nin Türkiye’yi Tunus ve Cezayir’in daha büyüğü olarak gördüğü biliniyor.
Ayrıca AKP’nin dinsel ağırlıklı dünya görüşünden kuşku duyduğu şeklinde bir kanı da oldukça yaygın.
Mösyönün, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğine karşı çıkmasında bu etkenlerin rolü olduğu tartışma götürmez bir gerçek.
Hatta “70 milyonluk Müslüman bir ülkeyi aramıza nasıl alırız?” sorusunu da sık sık gündeme getirdiği de...
* * *
Sarkozy’nin Türkiye gezisini Cumhurbaşkanı şapkasıyla yapmaması ve çok kısa tutması Fransız kamuoyuna bir siyasi mesaj da olabilir.
Sanırım Fransa Cumhurbaşkanı’nın bu davranışının arkasında, Türkiye karşıtı bir politika ile seçim kazandığı inancı da yatıyor.
Sarkozy ayrıca gezisini kısa tutarak, ülkesindeki Türkiye karşıtlarına “Türk dostu” görüntüsü vermemeyi amaçlıyor olabilir.
Anlaşıldığı kadarıyla mösyönün inancı şu:
“Türkiye’nin AB’ye tam üye olması birliğe bir yarar sağlamaz. O nedenle Türkiye’ye tam üyelik verilmeden sıkı ilişkiler kurulmalıdır.”
Mösyö Ankara’da da “Sözünüzü yerine getirin” hatırlamasını “Üyeliğe değil, müzakerelere onay verdik” diye yanıtladı.
Sarkozy’nin bu tutumu, kendisi cumhurbaşkanı olarak kaldığı sürece etkilidir.
Yakında Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimi var.
Kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına göre mösyönün durumu pek parlak değil. 
Türkiye, Avrupa Birliği hedefini kişilere bağlı görmemeli ve engelleri aşmak için çaba harcamalı.
Mösyö bugün var, yarın yok. 
Yazının Devamını Oku

Bir Kaddafi anısı

BUGÜN bütün dünyanın nefret ettiği bir diktatör olan Muammer Kaddafi’nin bir zamanlar Türk toplumunun gönlünde ayrıcalıklı yeri vardı. Emekli Büyükelçi Taner Baytok devrimci, haksızlıklara karşı çıkan, ülkesini bir diktatör gibi değil, halkıyla birlikte yöneten bir zamanların Kaddafi’si ile ilgili ilginç bir anısını anlattı.
Yıl 1974... Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan hemen sonraki günler... Türk Silahlı Kuvvetleri adaya başarılı bir çıkarma yapmış ve oradaki Türkleri kurtarmıştı.
Onuru kırılan Yunanistan ayaktaydı. Türk-Yunan savaşı her an patlayabilirdi.
Türkiye’nin böyle bir savaş için silahlı kuvvetleri hazırdı ama ciddi silah eksikliği vardı. Taner Baytok o dönemde NATO’da görevli bir diplomattı.
Türkiye, İran ve Irak’a silah için başvurdu. İran biraz oyaladı, sonra uyduruk bazı malzemeler gönderdi.
Irak ise “Sizin istedikleriniz bizde yok. Ama Libya’da var” dedi.
Dışişleri, Libya ile hemen ilişki kurdu. Libya, Kaddafi’nin kapattığı ABD üssünde bol miktarda silah ve malzeme olduğunu, bunları gönderebileceklerini bildirdi.
Kısa bir süre sonra da 4 uçak dolusu silah ve malzeme Türkiye’ye gönderildi.
* * *
O sırada Ecevit iktidardaydı. Hasan Esat Işık Milli Savunma Bakanı’ydı. Işık, Taner Baytok’u çağırıp Kaddafi’ye teşekkür mektubu gönderileceğini bildirdi.
“Sen atla Libya’ya git ve yeni silah isteğimiz de olduğunu ilet” talimatı verdi. 
Genç diplomat bakana şu öneride bulundu: “Efendim, gönderilen ve yeni alacağımız silahların parasını da vereceğimizi bildirelim.”
Bakan bu öneriyi kabul etti ve Baytok Libya’ya uçtu.
Baytok Libya genelkurmay başkanına Türkiye’nin silahların parasını ödemek istediğini iletti ve yeni silah isteğinde bulundu.
Libya Genelkurmay Başkanı “Sizden para almayız. Depolarda ne kadar silah, malzeme varsa hemen gönderelim” dedi.
Heyetteki Türk subaylar üsse giderek işe yarayacak silah ve malzemeleri belirledi. Bunlar 4 DC 9 uçağına yüklenerek Türkiye’ye gönderildi.
Her şey Kaddafi’nin kesin emri ile olup bitivermişti. 
* * *
Bu kadar büyük jest karşısında Türk heyeti Libya’nın 4 Eylül kurtuluş günü törenlerine kaldı. Törenlere Maliye Bakanı Deniz Baykal da gelmişti.
Ama Kaddafi ile görüşmek olanaksızdı. Baykal “Teşekkür mektubunu vermeden gitmem. Kaddafi ile mutlaka görüşmem gerekir” diye ısrar etti.
Öykünün gerisini Taner Baytok şöyle anlatıyor:
“Kaddafi’nin çevresi öyle kalabalık ki, sokulmak olanaksız. İte kaka yol açtık ve Deniz Baykal’ı Kaddafi’nin yanına götürdük.
Kaddafi, Baykal’a iltifatlarda bulundu. Türklerle gurur duyduklarını söyledi. ‘Birkaç gün kalın, konuğum olun’ dedi ve ertesi gün saat 10.00’da randevu verdi.
Ertesi gün gittik. Deniz Bey Kaddafi’ye Kıbrıs harekâtını anlattı.
Kaddafi ‘Neden tamamını işgal etmediniz?’ diye sordu, sonra da ‘Eğer Yunanistan kıpırdarsa size elimizden gelen bütün yardımı yaparız’ dedi.
Libya lideri, Baykal’dan ‘Ben askerlerle yemek yiyeceğim. Siz de gelin ve onlara Kıbrıs harekatını anlatın’ diye ricada bulundu.
Baykal ‘Sevinerek kalırız ama uçağı kaçırırız’ dedi. Bunun üzerine Kaddafi ‘Önemli değil, benim uçağımla gidersiniz’ deyince kaldık.
Sonra Türkiye’ye Kaddafi’nin ucağıyla döndük.
Ben bir diplomat olarak Türkiye’nin çok zor günlerinde Kaddafi’nin gösterdiği bu dostluğu hiç unutamam. Bunu bir vefa borcu olarak anlatıyorum.”
Evet o dönemde Kaddafi hiçbir ülkenin yapmadığını yapmıştı Türkiye için.
Ama yıllar içinde iktidar hırsı Kaddafi’yi kanlı bir diktatöre dönüştürdü.
Bugün ise, kendi halkı ve dünya ondan nefret ediyor. 
Yazının Devamını Oku

O artık kâğıttan kaplan bir diktatör

1931 yılında Libyalı yurtseverler “Çöl Aslanı” Ömer Muhtar’ın liderliğinde Avrupalı sömürgecilere karşı ayaklandı.

Ancak Ömer Muhtar İtalyanlar tarafından yakalanıp asıldı. Onun ölümü direnişin başarısızlıkla sona ermesine neden oldu.

Aslında Libya 1511’den 1912 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde sorunsuz bir yaşam sürdü.

Osmanlı gücünü yitirince Libya (Trablusgarp) emperyalistlerin pençesine düştü.

Trablusgarp 1912’de uzun savaşlardan sonra Osmanlı’nın elinden koparıldı.

Yazının Devamını Oku

Barış, bereket ve ölümsüzlük ağacı

KÜÇÜKKUYU Beldesi Ege’nin başladığı yerdedir. Farklı kültürlerin izlerini taşıyan otantik köyleri, Ege’nin en bereketli zeytin ağaçlarıyla bezenmiş dağlarıyla doğa harikası bir gölgededir.
Küçükkuyu’da Ege’nin mavisiyle, Kaz Dağları’nın yeşili büyük bir coşkuyla kucaklaşır.
Bu küçük beldenin varı yoğu bereketli zeytin ağaçlarıdır.
Zeytin ve ondan elde edilen yağ halkın tek geçim kaynağıdır.
Zeytin ağaçları nesilleri besler.
Bölgede bin yıla kadar uzanan zeytin ağaçları vardır.  
Bu kutsal ağaç mitolojik çağdan günümüze kadar uzanan süreçte barışı, bereketi ve ölümsüzlüğü simgeler.
Verdiği meyvesiyle Anadolu’da 6 bin yıldır insanlara barış, bereket ve sağlık getirmektedir.
Küçükkuyu bölgesinde Kaz Dağları’nın eteklerinde bulunan zeytinliklerden elde edilen zeytinyağları üstün lezzet ve kalitesiyle dünyada ünlenmeye başlamıştır.
Bölgenin toprak yapısı, iklimi, Kaz Dağları’ndan kopup gelen bol oksijen yüklü havası ile oluşan mikroklimatik özellikleri bu nefis zeytinyağını yaratmaktadır.
Uzmanlar, Küçükkuyu’da elde edilen zeytinyağını “ipek gibi” diye tanımlıyorlar.
* * *
Bu bilgileri Küçükkuyu Belediyesi ile Marmara Vakfı’nın düzenlediği “Zeytin Kurtuluş Şenlikleri” nedeniyle yapılan panelde konuşan uzmanların verdiği bilgilerden öğrendik.
Yine uzmanların verdikleri bilgilere göre zeytinyağı yüksek kalori değeri, meyve suyu gibi natürel tüketilebilen tek yağdır.
Kendine has renk, koku, tat ve aromasıyla insan sağlığına büyük katkıda bulunmaktadır.
Küçükkuyu’nun şansı, sahip olduğu bu özelliklerdir.
Bu eşsiz ürün bu bölgenin yarattığı bir mucizedir.
Bu sayede belde dünyada tanınma yolunda hızla ilerlemektedir.
Beldenin genç Belediye Başkanı Cengiz Balkan, Tanrı’nın beldeye bahşettiği bu şansın iyi kullanılmasının bir kurtuluş olacağını çok iyi biliyor.
Bu nedenle Küçükkuyu’nun tanıtımı için hiçbir özveriden kaçınmıyor.
Balkan geçen yıl başlattığı Küçükkuyu Zeytin Kurtuluş Şenlikleri’nin düzenli olarak yapılmasına ve geleneksel hale getirilmesine karar vermiş.
* * *
Ya sorunlar, diyeceksiniz.
Her alanda olduğu gibi sayılamayacak kadar çok...
Üretici büyük emek veriyor. Ama karşılığını alamıyor.
Bunun için de çok zahmetli olan zeytin hasadının bitmesine “Kurtuluş” adını vermiş.
Tüketici açısından baktığınız zaman ise zeytinyağı sağlık yönünden çok zararlı olan yağlardan daha pahalı olduğu için Türk halkı tarafından tüketilmiyor.
Özellikle Doğu, Güneydoğu ve Orta Anadolu insanı zeytinyağını tanımıyor.
Ve tüketmiyor.
Yunanistan yılda 22 kg, İtalya 12 kg, İspanya 10 kg, Suriye 6 kg zeytinyağı tüketirken biz Türkler yılda sadece 1.5 kg zeytinyağı tüketiyoruz.
Panelde konuşan bütün uzmanlar Türkiye’nin zeytinyağını halkına tanıtması, dünyaya bu nefis yağın mutlaka marka olarak sunulması gerektiğini özellikle vurguladılar.
Türkiye dünyanın en kaliteli zeytinyağını üretiyor.
Ama bunu ne tüketiyor, ne dünyaya satabiliyor.
Yazının Devamını Oku

Aile Sigortası 40 yıllık bir rüya

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, parti uzmanlarının uzun süre üzerinde çalıştığı Aile Sigortası Modeli’ni açıklarken söze şöyle başladı: <br><br>“Biz, yoksulluğu yönetmeye değil, yok etmeye talibiz. AKP ise yoksulluğu yönetiyor, bundan rant elde ediyor.” CHP’nin geliştirdiği ve basına tanıttığı “Aile Sigortası Modeli”, aslında AKP’nin sadaka devletinin yerine sosyal devlet anlayışını yerleştirme projesi.
CHP bu proje ile kendi iktidarlarında “Sadaka Devleti” anlayışının toptan terk edilerek yerine sosyal devlet anlayışının yerleştirileceğini ilan etti. Aile Sigortası modelinde yoksul ailelere bağlanacak maaş doğrudan evin kadınının banka hesabına yatırılacak.
Bir gezide yoksul bir kadın Kılıçdaroğlu’na şu soruyu sormuş:
“Bize makarna, bulgur veriyorlar. Niye ben markete gidip istediğim makarnayı almıyorum?”
Kılıçdaroğlu “Düşündüm yoksul kadın son derece haklı” diyor ve şöyle sürdürüyor sözlerini:
“AKP’nin yaptığı yardımlarla yoksulların onurları zedeleniyor. İşte biz bu proje ile yoksul insanların onurlarını koruyacağız. Paket dağıtmayacağız. Evin kadını, hesabına yatıracağımız para ile markete gidip her insan gibi dilediğini alabilecek.”
* * *
Aslında Aile Sigortası 40 yıllık bir rüya.
1971 yılında Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Sözleşmesi’ni imzalayarak Aile Sigortası‘nı uygulamaya söz vermiş.
Ama söz 40 yıldır tutulmamış.
Şimdi CHP bu sözü yerine getirmek için modeli geliştirmiş ve uygulanacak duruma getirmiş.
Bu model uygulanırsa yaklaşık 3 milyon yoksul aile bundan yararlanacak.
Yoksul ailelerin kadınlarının banka hesabına her ay 600 lira ile 1250 lira arasında para yatacak.
Aylık oranı ailenin yapısına yani çocuk sayısına, evde bakıma muhtaç ihtiyarlar olup olmamasına göre belirleniyor.
Ailenin bireylerinin iş bulması durumunda aylıkları kesilecek.
İş bulamadıkları sürece ise bu aylık ödenecek.
Bunun dışında yoksul ailelere belirlenen ölçüde doğalgaz bedava verilecek.  Böylece bedava kömür nedeniyle kentlerde yeniden başlayan hava kirliliğinin de önüne geçilmiş olacak.
Yeşil kart uygulaması keyfi dağıtımlar önlenerek aynen sürdürülecek.
Bu projeden 5.5 milyon yetişkin, 6.5 milyon çocuk, 1.1 milyon yaşlı ve 600 bin engelli yararlanacak. 
Kimsenin onuru kırılmayacak.
* * *
Bu proje hiç de öyle kaynağı bulunmayacak bir proje değil.
CHP uzmanlarının yaptığı hesaplara göre, projenin maliyeti 7.5 milyar lira.
Kamu harcamalarının yüzde 1.7’si kadar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yoksulluğu önlemek için rahatlıkla yerine getirebileceği sosyal bir görev.
Hele insanların onurunu kıran sadaka ekonomisinin ortadan kalkacağı düşünülürse projenin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar.
Proje hazırlanırken bütün ayrıntılar büyük bir dikkatle ele alınmış ve esaslara bağlanmış.
Toplantının sonunda bir gazeteci arkadaş Kemal Bey’e şu soruyu sordu:
“Bu projeyi bütün ayrıntılarıyla açıkladınız. İktidar partisi alıp bunu uygularsa tutumunuz ne olur?”
Kılıçdaroğlu hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verdi:
“Kimsenin kuşkusu olmasın, bundan büyük bir mutluluk duyarız.”              
Yazının Devamını Oku

İleri demokrasi fiyaskosu

SONER Yalçın iktidarın şarkısını söyleseydi şimdi bir eli yağda, bir eli balda olurdu.

Pek çok “Misyoner gazeteci” gibi...
Sonra, büyüklerin uçağındaki mümtaz yerini alır, iltifatlara boğulurdu.    TRT’de programlar yapar, yüklü ücretler alır, lüks içinde yaşardı.
Pahalı İtalyan elbiseler giyer, marka gömlek ve kravatlar kullanırdı.
50 bin Euro’luk Franck Muller saat takardı. 
Böyle bir Soner’in evi ve bürosu sabahın köründe basılmaz, 30 saat aranmazdı.
Polis, bulduğu her şeye el koymaz, onu ve 3 arkadaşını alıp götürmezdi.
Ama Soner sabah akşam iktidarı eleştirdi, belgeler, görüntüler yayınladı.  AKP’lilerin sinirlerini bozdu.

Yazının Devamını Oku

Balyoz Odatv’nin de başına indi...

Süheyl Batum “Kâğıttan kaplan” dedi ya...

AKP’liler birdenbire tam kadro asker yanlısı kesiliverdiler.

“Vay efendim şerefli Türk ordusuna nasıl ‘kâğıttan kaplan’ dermiş.”

Batum hemen istifa etmeliymiş filan...

Vay canına meğer AKP’liler askeri ne kadar seviyorlarmış.

Yazının Devamını Oku

Halk kendisi gibi olanı tanır

ADANA’yı gördükten sonra Başbakan’ın, AKP’lilerin ve yandaşlarının, gece gündüz CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu karalamaya çalışmalarının nedeni anlaşılıyor. CHP eski CHP değil, Kemal Kılıçdaroğlu ile halkla hızla bütünleşiyor.
Daha özgür, daha demokratik, insan haklarına bağlı çağdaş bir Türkiye istiyor.
1973 ve 1977 seçimlerindeki Ecevit olgusunun bir benzeri yaşanıyor.
Özellikle de yoksul halk kesimlerinde Kılıçdaroğlu bir umut olmaya başlamış.
Bu kadar kısa sürede halkın bu yönelişi nasıl oluşmuş?
Şöyle özetlenebilir.
Geçim sıkıntısı içinde olan insanlar Erdoğan’ın ve AKP kadrolarının kendilerinden uzaklaştıklarını, onların burjuvalaştıklarını görmeye başlamışlar.
AKP’lilerin ve yandaşlarının pahalı markalardan oluşan giyim kuşamları, lüks otomobilleri, oturdukları havuzlu villaları, gittikleri lokantalar, lüks alışverişleri, 5 yıldızlı otellerde tatiller yapmaları, yurtdışı seyahatleri...
Dar gelirli halk bütün bu değişimin çok kısa zamanda gerçekleştiğine tanık oluyor.
Yapılan vaatleri nasıl unuttuklarını, hatta tam tersini yaptıklarını görüyor.
Ve en önemlisi, uğradıkları hayal kırıklığı.
Yoksul insanlar artık AKP’nin kendilerini sadakaya muhtaç hale getirdiğini görüyor.
Kendi içlerinden çıktığını sandıkları Tayyip Erdoğan’ın kısa sürede giderek başkalaştığının, zenginler sınıfına geçtiğinin ayrımına varıyorlar.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun otobüsü Adana’nın yoksul mahallerinden geçerken yaşanan manzaralar yukarda anlatmaya çalıştığım olguyu aynen yansıtıyor.
Geçim sıkıntısından bunalmış kadınların, evine ekmek götürmek için çırpınan yorgun yüzlü erkeklerin, umutsuzlukları bakışlarından okunan işsiz gençlerin, üstleri başları dökülen sokaklara salınmış binlerce çocuğun sıcacık bakışları, sevgiyle gülümseyip el sallamaları çok şey anlatıyor.
Kemal Bey, “Benim için meydanlardan çok sokaklar önemli. Halkın ilgisi, sevgisi bütün yorgunluğumu alıp götürüyor. Bu insanlara gerçekleri anlatmak için daha fazla yere gitmem, onlarla daha fazla bir araya gelmem gerekiyor” diyor.
AKP’nin halkı kandırdığını, onlar için değil, yandaşlarını zengin etmek için çalıştığını söylüyor.
“Bunu durmadan gezip anlatacağız. Bu kısırdöngüyü parçalayacağız” diyor.
“Çok zor olacak bu iş... Çünkü Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor... Türkiye bugüne kadar böyle bir baskı dönemi yaşamadı” diyorum.
“Biliyorum. İşimin çok zor olduğunu biliyorum” diyor Adana’dan İstanbul’a uçarken. Sonra da ekliyor:
“Yemek yemeye, uyumaya bile vakit bulamıyorum. Bu iktidarın Türkiye’yi demokrasiden, hukuk devletinden kopardığını anlatmak için sürekli çalışıyorum. Bakın bu akşamı boş bıraktım çünkü 15 gündür karımı görmüyorum. Onunla baş başa yemek yiyeceğiz.”
Politika gerçekten kolay iş değil. İnanılmaz bir özveri istiyor.

Türkiye Kemal Bey’le yeni bir döneme girdi.
Bunun farkına varanların huzursuzluklarının ve CHP’ye saldırılarının nedeni de bu.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun halkın kendisi olduğunu biliyorlar.
Devleti tanıdığını, deneyimli, bilgili, dürüst, hoşgörülü, yumuşak ama kararlı ve donanımlı olduğunu görüyorlar.
Kemal Bey halkın içinden gelmiş ve halk olarak kalmış, değişmemiş, burjuvalaşmamış.
Eşinin, çocuklarının ismini bile kimse bilmiyor. Akrabaları, yakınları ortalarda görünmüyor.
Halk kendisine sarılan insanın dokunuşundan, onu kavrayışından kendisinden olup olmadığını çok iyi sezer.
Asla da yanılmaz.
AKP ve yandaşlarının telaşı gereksiz değil.
Yazının Devamını Oku

Adana’da büyük coşku vardı

KEMAL Kılıçdaroğlu işsizlik mitingi ile Adana’da görkemli bir gövde gösterisi yaptı. Uğur Mumcu Meydanı ağzına kadar doluydu. Kalabalığın taşıma olmadığı konusunda Adana örgütü garanti verdi. “Hiçbir ilçeye bir kuruş göndermedik” dedi.
Polise göre mitingde 60 bin kişi vardı. Partililere göre ise bu rakkam 70-80 bindi.
Meydanı böyle kalabalık gören Kılıçdaroğlu coşkulu bir konuşma yaptı ve AKP iktidarının ekonomi politikasını sert bir şekilde eleştirdi.
Yer yer konuşması Ecevit’in duygusal konuşmalarını andırıyordu.
Ecevit yoksul halkın yüreğine seslenirdi. Kılıçdaroğlu da işsizliği, yoksulluğu, adaletsizliği vurgulayarak halkın yüreğine seslendi.
“Gelin halk iktidarını birlikte kuralım” dedi.
* * *
Havaalanından Uğur Mumcu Meydanı’na gelene kadar yollarda halkın ilgisi de çok yoğundu.
Kılıçdaroğlu’nun otobüsü varoşlardan geçerken bu ilgi çok daha büyüktü.
Özellikle de kadınlar öyle bir içtenlikle el sallıyorlardı ki bu ilgi Kılıçdaroğlu’nu çok mutlu etti.
Camlardan, balkonlardan el sallayan herkese yanıt vermek için büyük çaba harcadı CHP Lideri.
Otobüsün önüne çıkanların ellerini sıkmadan yoluna devam etmedi.
Varoşlardaki esnafın ilgisi özellikle büyüktü.
Miting her bakımdan CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na büyük moral oldu.
Adana bu seçim kampanyasının çok coşkulu geçeceğinin, kalabalıkların giderek büyüyeceğinin işaretini verdi.
* * *
Meydana tekrar dönersek toplanan kalabalık olağanüstü canlıydı.
Kalabalık ağırlıklı olarak gençlerden oluşuyordu.
Gençler hiç kuşkusuz bu seçimin kaderini belirleyecek.
Özellikle işsiz gençler Kemal Kılıçdaroğlu’na en büyük desteği verebilir.
Dilerim akıl almaz oyunlar oynanmaz, çirkin tertipler yapılmaz da ağız tadıyla uygar, demokratik bir seçim kampanyası yaşar Türkiye.
Yazının Devamını Oku

Bir bilim adamının soluk kesen yaşamı

PROF. Dr. Celâl Şengör Türkiye’nin yetiştirdiği uluslararası üne sahip bir bilim adamıdır. Ama bugünkü iktidara karşı Cumhuriyet’i, Atatürk ilke ve devrimlerini savunduğu için AKP’yle arası hiç iyi değildir.
Bir ara Prof. Celâl Şengör üniversiteden bile atılmak istendi.
Yurtdışından çok sayıda ödül alan Prof. Şengör ünlü bir jeologdur.
Bir bilgi ve kültür küpüdür.
Evine kurduğu 20 bin kitaplık kütüphaneyi görünce hayretler içinde kalmıştım.
Aileden zengin olan Şengör o kütüphaneye bir servet yatırmış.
Arkadaşımız Sefa Kaplan, Celâl Şengör’le yıllarca çalışarak onun biyografisini yazdı.(*)  
Celâl Şengör’ün yaşamı da bilgisi ve kültürü kadar zengin ve baş döndürücü.
İnsan okurken soluksuz kalıyor.
Bu güzel ve sürükleyici kitaptan bazı küçük anekdotlar aktaralım.

* * *

Cumhuriyet yeni kurulmuş. Savaştan yeni çıkıldığı için yoksulluk ve açlık bütün ülkeyi kasıp kavuruyor.
Ama genç Cumhuriyet iddialı.
Hem yoksulluğu yenmek, hem de emperyalistlerin borç sarmalına düşmek istemiyor.
Bu bilinçle Cumhuriyet’i kuran kadro ile bir avuç okumuş insan bir şeyler yaratmak için çırpınıp duruyorlar.
Ülkede şeker yok. Atatürk, Kazım Taşkent’e şeker fabrikaları kurma görevi veriyor.
Kazım Taşkent kolları sıvayarak deli gibi çalışmaya başlıyor.
Bir gün Atatürk çalışmaları denetlerken Kazım Bey’e “Almanya’dan bu fabrikaların makinelerini nakledecek bir şirket lazım bize. Bunun için güvenilir bir adam bulmak gerek. Çünkü bu adama kredi verip zengin edeceğiz” diyor.
Kazım Taşkent, Celâl Şengör’ün dedesini buluyor.
Celâl Şengör açık yüreklilikle bu olayı şöyle özetliyor: “Atatürk’ün sayesinde bir gecede zengin olduk.”

* * *

Celâl Şengör jeolog olma öyküsünü de şöyle anlatıyor:
“Ben jeolojiyi küçük yaştan yani Jules Verne’nin ‘Arzın Merkezine Seyahat’ kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından ‘Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi...”
Celâl Şengör’ü lisede okurken Hitler hayranı olarak görüyoruz. Lise sonda ise hızlı Hitlercilik sona eriyor.
Şengör bunu şöyle anlatıyor:
“Liseyi bitirene kadar Hitler sempatisi de bitti. Onun büyük bir zırvalık olduğunu gördüm çünkü...”
Celâl Şengör yeni jeolog olmuş ve Amerika’da kalmayarak Türkiye’ye dönmüş.  Jeolojiye deli gibi tutkun... İTÜ’de akademik çalışmalara başlıyor.
Bu arada meslek gereği mağaraları inceliyor.
Bir gün İstanbul’da bir arkadaşıyla Yarımburgaz Mağarası’na giriyor. Elinde sadece bir el feneri var.
Mağarada 10 dakika ilerledikten sonra birden el fenerinin pili bitiyor ve sönüyor.  
Mağaranın içinde yönlerini kaybediyorlar. Dışarı çıkmak için tam 12 saat dönüp duruyorlar.
Genç bilim adamı, kendisini dünya çapında bir uzman yapacak olan olağanüstü zekâsı sayesinde ölümden kurtuluyor.
 
* Bir Bilim Adamının Serüveni, Celâl Şengör Kitabı/ Nehir Söyleşi: Sefa Kaplan/Türkiye İş bankası Kültür Yayınları.
Yazının Devamını Oku

Eskişehir büyük şölene hazırlanıyor

27 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Eskişehir’in mucizeler yaratan Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in CHP’ye geçiş töreni var. Eskişehir’i Türkiye kent çizgisinin çok çok üstüne çıkarmayı başaran Büyükerşen Hoca halka sordu:
“DSP’den istifa ettim. Ne yapmam gerekiyor?”
Eskişehir’i yolları, havuzlu, heykelli meydanları, nefis parkları, iki yanındaki kafeleri, restoranları, heykellerle süslenmiş görkemli köprüleri ile Paris’in ünlü Sen Nehri’nin küçük bir örneği haline getirdiği Porsuk Çayı ile bir Avrupa kentine dönüştüren başkanlarına halk şu yetkiyi veriyor:
“Siyasi yaşamına CHP’de devam et ama sakın belediye başkanlığını bırakma.”
Büyükerşen hemşerilerinin bu isteğine harfiyen uyma kararı alıyor.
Yılmaz Hoca belediye başkanlığı koltuğuna oturduğu gün hayalindeki Eskişehir’i anlatmıştı gazetecilere.
Kimse inanmamıştı Eskişehir gibi bir Anadolu kentini Avrupa standardına yükseltebileceğine...
Ama zaman içinde görüldü ki, bir sihirli değnek kentin orasına burasına dokundukça ortaya bambaşka bir Eskişehir çıkmaya başladı.
Yılmaz Hoca beş yıl içinde söylediklerinden çok daha fazlasını gerçekleştirdi.
* * *
Bu mucize nasıl yaratıldı? Bunun sırrı neydi?
Hoca’yı tanıyan insanlar için bu kesinlikle bir mucize değildi.
Yoktan var ettiği Anadolu Üniversitesi’nde kazandığı olağanüstü deneyim.
Bilim adamı olmanın kazandırdığı donanım ve birikim.
Çağdaş, uygar dünya görüşü...
Atatürk’ün aşıladığı akıl ve mantık çizgisi...
Ve en önemlisi de ÇALMAMAK, ÇALDIRMAMAK...
Halkın parasının kuruşunu bile ziyan etmemek...
İşte Eskişehir mucizesinin sırrı.
Bugün Eskişehir halkı kentiyle büyük gurur duyuyor.
Sorunların büyük bölümü, iktidarın bütün engellemelerine rağmen çözülmüş durumda.
Büyükerşen’e AKP iktidarı yardım etmediği gibi, projelerine hep zorluk çıkarmış.
Yüzlerce örneği bir kenara bırakıp bir tanesini verelim.
* * *
Büyükerşen’in raylı sistem kurmak için anasından emdiği süt burnundan geldi.
Hükümet kendisine bir kuruş vermediği gibi sürekli engel çıkardı.
Ama o inatçı yapısıyla yurtdışından çok uygun şartlarda kredi buldu ve Türkiye’nin en verimli raylı sistemini kurdu.
Sistem günde 60 bin yolcu taşıma kapasiteli olarak hesaplandı, ancak şu anda 90 bin yolcu taşıyor.
Yılmaz Hoca raylı sistemi uzatmak ve kapasitesini artırmak istiyor ama bir türlü Devlet Planlama Teşkilatı’ndan onay alamıyor.
AKP’li belediyelere bu onay onlar istemeden veriliyor.   
Yılmaz Hoca’nın işi 27 Şubat Pazar günü yapılacak şölenden sonra daha da zorlaşacak.
AKP hükümeti CHP’li Yılmaz Büyükerşen’e daha büyük zorluklar çıkaracak.
Hoca bunu biliyor.
DSP yönetimi istifa etmesini isterken bir an bile düşünmeden istifa etmesi, onun ne kadar azimli, inatçı ve başarmaya odaklanmış bir insan olduğunu gösteriyor.
Hoca büyük baskılara göğüs germesini ve o baskıları savuşturmasını çok iyi bilir.
İşte kanıtı...
Bir Avrupa kentine dönüştürdüğü pırıl pırıl, rengârenk ESKİŞEHİR bütün görkemiyle ortada...
Yazının Devamını Oku

KKTC ile ilişkiler fena hırpalanıyor

TÜRKİYE Cumhuriyeti ile KKTC ilişkileri ilk kez bu denli hırpalanıyor. Başbakan Erdoğan’ın bizim artık alıştığımız haşinliği Kıbrıs Türklerini incitti.
28 Ocak’taki mitingde bir avuç marjinalin her zamanki “Türkiye karşıtı” muhabbeti Erdoğan’ın ölçüsüz tepkisine neden oldu.
Oysa aynı söylemleri içeren pankartlar Annan referandumu öncesinde de açılmış ama nedense AKP tarafından fazla önemsenmemişti.
Erdoğan bu kez Kırgızistan dönüşünde Kıbrıs Türklerini rencide edici çok ağır sözler söyledi:
“Türkiye buradan çek git, diyor. Sen kimsin be adam. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır.”
İşte bu sözler Kıbrıs’ta bardağı taşırdı.
Bunun öncesi de var.
Başbakan’ın KKTC Başbakanı’na kamuoyunun önünde “Senin maaşın kaç” diye sorması...
Adaya yardımları yönlendiren Başbakan Yardımcısı Çiçek’in Kıbrıs’ta yaptığı “Siz nüfusunuzu bile bilmiyorsunuz” türünde kınayıcı sözleri büyük tepki çekti.
Marjinallerin açtıkları pankartlar yüzünden Kıbrıs Türk halkının “besleme” olarak tanımlanması incitici oldu.

Başbakan bununla da kalmadı, bir de eylemciler hakkında yasal işlem yapılmasını Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’ndan istedi.
Neyse ki sözleriyle pankart açan küçük bir grubu kastettiğini söyledi.
Ama iş işten çoktan geçmişti.
İstediğiniz kadar sözlerinizi düzeltmeye çalışın, gönüller kırılmıştı bir kez.
Bugüne kadar hiçbir cumhuriyet hükümeti yapılan yardımları insanların yüzüne bu denli vurmadı.
Hiçbir başbakan Kıbrıs Türklerini böylesine rencide edecek sözler söylemedi.
Kıbrıs’a müsteşar olarak atanan Halil İbrahim Akça kimdir?
Ekonomik paketin uygulanması konusunda yetkisi nedir?
Bu kişiyle ilgili olarak adadan yoğun şikâyetler gelmektedir.
Kıbrıs’a Türkiye’den gelip yerleşenlerin büyük bölümüyle uyumsuzluk yaşanıyor.
Hükümetin bu konu üzerine acilen eğilmesi gerekir.
Aksi halde Türkiye ile KKTC arasında daha tatsız sorunların çıkması kaçınılmazdır.

Tarhan Erdem şaşırtıyor

TARHAN Bey’i yıllardan beri tanırım.
Milliyet’te de birlikte çalıştık. Dürüst bir insandır.
Sorunlara olumlu yaklaşır.
Beni şaşırtan, böylesine nazik ve olgun bir insanın yıllarca çalıştığı, bakanlığını, genel sekreterliğini yaptığı CHP’ye nasıl bu kadar hoyratça yaklaşıyor olmasıdır.
Bunu gerçekten anlayamıyorum.
Çünkü Tarhan Bey CHP’yi eleştirmiyor, karalıyor.
Bu öfke, bu kin neden? Ne için?
Ne yazık ki Tarhan Bey dostumu CHP konusunda çözemiyorum.

Süheyl Batum’u suçlayanlar

BAŞBAKAN Erdoğan şehitler için “kelle” demedi mi?
“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demedi mi?
Bülent Arınç ”İyi ki bu generallerle savaşa girmemişiz” demedi mi?
“Kağıttan kaplan” dedi diye Süheyl Batum’u niye suçluyorlar ki...
Yazının Devamını Oku