GeriErdal İPEKEŞEN Ankara’nın dünden bugüne 88 yıllık sosyal yaşamı (III)
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ankara’nın dünden bugüne 88 yıllık sosyal yaşamı (III)

İKİ hafta önceki köşe yazımda Ankara eğlence ve sosyal hayatının 1923 yılıyla başlayan yolculuğuna değinmiş, daha sonraki hafta 1950’li yılları ele almıştım. 1970’lere gelirken de Başkentin yeni bir bakış açısı ve hayat tarzıyla buluştuğunu vurgulamıştım. Kaldığımız yerden devam edelim.

1970’lere girerken 69 Kuşağı’nın özgürlük iklimi Ankara sosyal hayatında da hissedilmeye başlıyor. Gençlerin başkaldırısı önce müzik alışkanlıklarında, daha sonra da eğlence yerlerinde hissediliyor ki işletmeler gençlerin bu taleplerine cevap verecek değişikliklere gidiyor. En gözde işletmeler ise üzerine Türkçe sözler yazılan yabancı parçaları söyleyip, çalan sanatçı ve orkestraları çalıştırmaya başlıyor.
Tuğrul Gence, Yurdaer Doğulu( Kenan Doğulu’nun babası), Süheyl Denizci, Ergun Özer orkestraları en aranan gruplar oluyor. Bu arada Rock müziğin etkileri Anadolu Rock’ın da doğmasına sebep oluyor. Cem Karaca- Moğollar, Modern Folk üçlüsü, Ersen-Dadaşlar gibi ekiplerin konserleri gençliği peşinden sürüklüyor.
1950-1970 yılları arasına bakıldığı zaman Ankara’nın eğlence rotaları hem çoğalıyor, hem de saflarını belirliyor. Ulus- Dışkapı hattı pavyonlarıyla, Ulus- Yenişehir- Kızılay hattı gazino, kulüp ve restoranlarıyla, Maltepe ise gazino ve pavyonlarıyla ön plana çıkıyor. 1970’lere gelindiği zaman ise Kızılay- Çankaya hattında şık restoranlar ve gece kulüpleri trend olmaya başlıyor. En gözde eğlence mekanları ise Kavaklıdere- Çankaya hattında sıralanırken, araya Bahçelievler 7. Cadde’de giriyor.

Ankara’nın dünden bugüne 88 yıllık sosyal yaşamı (III)

AST SOLİST ÇAĞININ GÖZDE MEKANLARI
Etkisini 1970’lere kadar sürdüren Ankara Palas’a ilaveten Balin Otel, Marmara Otel, Barıkan Otel, Kent Otel, Bulvar Palas, Ankara Otel gibi kaliteli işletmeler bünyelerinde şık restoran ve gece kulüpleri bulundurdukları için gözde yerler haline geliyor. Yani bir yerde otel hizmetiyle beraber sosyal hayata katkı sağlayan merkezler oluyorlar. Gençlik Parkı içindeki Göl Gazinosu, Samanpazarı’ndaki Esenpark Gazinosu gibi eğlence merkezlerinde ise Zeki Müren, Behiye Aksoy, Hamiyet Yüceses, Sevim Çağlayan, Gönül Yazar, Mustafa Sağyaşar gibi assolistlerin liderliğinde ünlü isimler sahneye çıkıyor.
RADYOYLA ÜNLENENLER
Bu arada ufak bir not daha düşeyim, radyo çağını yaşadığımız 1930 ile 1970’ler arasında Ankara ve İstanbul Radyoları hemen hemen her eve, hatta sosyalleşme mekanına giriyor. Dolayısıyla halk, sesini o cızırtılı radyodan duyduğu birçok sanatçıyı ancak gazinolarda görebiliyor. Hal böyle olunca da bu işletmeler hınca hınç doluyor. Hatta Çarşamba ve Cumartesi günleri gündüz saatlerinde yapılan halk ile kadınlar matinesine yer bulmak bile mesele oluyor.
Yine aynı süreçte Gar Gazinosu, Bomanti, Casablanca gibi eğlence yerleri ise yabancı revü gruplarını getirmeyi sürdürüyor. Ancak takım elbiseli beylerle, şık kıyafetli hanımları müşteri olarak kabul etme alışkanlıklarından vazgeçmiyorlar.
GECE KULÜPLERİ DİSKOTEK, ORKESTRALAR DJ OLDU
Artık eğlencelerin süresi uzadığından ötürü restoran ve gazino sonrası gece kulübü devri başlıyor. Sabahın ilk ışıklarına kadar Feyman, İntim, Balin, Gül Ağacı gibi kulüplerde orkestraların sunduğu canlı müzik eşliğinde eğlenenler için hit yerler açılıyor. Üstelik aynı süreçte son durak olan işkembeciler de devreye girmeye başlıyor. Bu arada Piknik Restoran ile büyük başarı elde eden Reşat- Vahit Önat kardeşlerin kurduğu RV Restoran, Sophia Loren gibi dünya yıldızlarını ağırlayacak kadar ünlü oluyor.
1970’li yıllarda ise gece kulüpleri diskoteklere dönüşüyor. Paralelinde de o güne kadar revaçta olan orkestraların yerini diskjokeyler almaya başlıyor. Canlı müzikle iş yapabilen gece kulüpleri ise gece yarısından sonra sahne alabilen ünlü isimlere yöneliyor. Nükhet Duru, Ajda Pekkan gibi birçok ünlünün ilk sahne aldığı yerler de bu tip gece kulüpleri oluyor. Kulüp 33, Kulüp 44, Visky A go go gibi kulüpler bu dönemde müşterisiyle buluşuyor.
TRT’NİN SİHİRLİ DOKUNUŞU
1970’lerde sosyal hayatı değiştiren bir unsur da 1969 yılında başlayan ama 1974’ler de palazlanan tek kanal üzerinden belli saatlerde yayın yapan TRT televizyonu oluyor. Dünyaya açılan kapı olarak siyah beyaz ekran yaşam alışkanlıklarını değiştiriyor. Çin, Yunan, Japon restoranlar bu süreçte ortaya çıkıyor. Artık yemek rotaları da çeşitleniyor. Keza yabancı sanatçı ve gruplar bu sihirli cam sayesinde gençlerin beğenisine sunuluyor ki, gece kulüplerinin DJ’li döneme geçmesini hızlandırıyor. Sezen Cumhur Önal, İzzet Öz, Kahraman Afyonoğlu gibi TRT’nin müzik prodüktörleri diskoteklerin kaderini belirler hale geliyor. 1980’lere girerken Çankaya’daki Apple, Galaksi gibi diskotekler gençler tarafından büyük rağbet görüyor.
1970’ler gazinolar için de altın çağını başlatıyor. Fahrettin Aslan’ın Maltepe’deki Maksim’i (ki adı sonra Köşk Gazinosu oldu), Dedeman Otel’in karşısındaki Başkent Gazinosu, Gençlik Parkı’ndaki Göl Gazinosu(Şimdi Nikah salonu) bin- bin 500 kişilik kapasiteleriyle her gece dolup taşıyor. Altınnal, Grand, Süreyya, Marmara Otel, Dedeman Ruf gazinosu gibi daha ufak kapasiteli gazinolar ise amiral gemilerine refakat ederken dolu masalara tanık oluyor. Belki de Ankara eğlence hayatı en yoğun ve coşkulu yıllarını yaşıyor. 12 Eylül darbesi ise sonun başlangıcını hazırlıyor. Sokağa çıkma yasakları, sanatçı vetoları ve ekonomik zorluklar derken 1980’lerin sonuna doğru bu mekanlar kapısına kilit vuruyor. Yerine 1980’lerde trend olan daha az maliyetli tavernalar hakim oluyor.
TAVERNALAR İKTİDARA FANTEZİ MÜZİKLE GELDİ
Orta yaşlı ve iyi gelirli kesim Ferdi Özbeğen, Ümit Besen, Coşkun Sabah gibi sahne maliyeti düşük sanatçıları çıkaran tavernalara gitmeye başlıyor. Müzik aleti Org’un baş tacı edildiği bu işletmelerde bir bilemediniz iki müzisyenin ünlü sanatçıya eşlik ettiği ve repertuarlarında her çeşit şarkının barındığı programlar gerçekleşiyor. Müşteriler ise dinlemek ve izlemekle kalmayıp pistte dans etmeye başlıyor. Dev sahnesi T şeklindeki podyumlarla desteklenmiş gazinoların aksine, tavernalar küçük bir sahne ama büyük dans pistleriyle gözde yerler oluyor. Çankaya’daki Bizon, Alba, Panoroma, Sergen, Elegant gibi restorandan bozma tavernalar her gece tıka basa doluyor.
Gelecek hafta bu ilginç yolculuğa devam ederiz.

X

Yapılanlar sınırları aşarken kendimi sınırlamam şart oldu

Geçen hafta yurt dışında olduğum için köşe yazımı yazamamıştım.

İletişim çağını yakaladığımız bir süreçte elbette ki bulunduğum yerden yazılarımı gazete yönetimine iletebilir, köşemi boş bırakmayabilirdim. Üstelik bunun için yanıma diz üstü bilgisayarı almışken ve internet bağlantılarını rahatlıkla bulmuşken… Kısacası olmadı, olamadı ve ben köşe yazımı yazacak fırsat bulamadım. Daha da ötesi bu hafta okuduğunuz da Hürriyet Ankara’daki son köşe yazım. Ara veriyorum, mola istiyorum. Eminim nedenini aktarınca sizler de hak vereceksiniz.
 Takip edenler iyi hatırlayacaktır; kimi zaman Ankara’nın sosyal hayatını köşeme taşıdım, kimi zaman da doğru ya da yanlış işler yapan kurum ve kişileri. Kendimi bu kadarla da sınırlamayıp, gurmeliğe soyunup restoranları yazdım, seyyah olup tatil rotalarını aktardım, araştırmacı olup tarihin tozlu sayfalarına daldım, ekonomist olup sağlam verilerle analiz yaptım. En önemlisi de icraatlarını başarılı bulduğum belediye ve kamu kuruluşlarının Ankara’mıza kazandırdıklarını köşeme taşıdım, başarısız bulduklarımın marifetlerini gözler önüne serdim. Bu yüzden de başta Melih Gökçek olmak üzere birçok belediye başkanını eleştirdim, üniversite rektörlerini, işini yanlış yapan kamu görevlilerini, Başkente zarar veren yatırımları ve dolayısıyla özel sektör temsilcilerini çekinmeden yazdım. Gelen okuyucu iletilerinden algıladığım kadarıyla da bu çeşitlilik sizlerin ilgisini çekti.

 BU KARAR NEREDEN ÇIKTI!

Gelelim köşeme son, ya da ara verme kararıma… Zaman zaman sizlerle paylaşmıştım; Benim esas işim eski adı Hürriyet Dergi Grubu olan Doğan Burda Dergi Grubu’nun Ankara Bölge Temsilciliği görevini yürütmek. Yani aralarında Ekonomist, Capital, Tempo, Elle, Atlas, Maıson Française, Auto Show, Hello gibi 36 derginin bulunduğu mecranın sorumluluğunu üstlenmek. İnanın her birinin haber trafiğini yönetmek ve projelerine imza atmak hiç de kolay değil. Bunların yanı sıra Hürriyet ve Posta gazetesindeki yükümlülüklerim eklenince nefes alacak zaman bulamıyorum. Hele ki ekip arkadaşlarımla beraber yaratıp, yürüttüğümüz dev bir projenin, yani Tempo Travel’in üç dildeki versiyonu için en önemli saç ayağıyken...
 Açıkçası böylesine yüklü iş programı beni hayli yıprattı. Zaman zaman dostlarıma “Doğan Medya Center binasına bir tek pijamayla gelmediğim kalıyor”, ya da “Seyahatlerden sokak çocuğuna döndüm” diye espri bile yapıyorum. Kısacası yerel, ulusal ve uluslararası çalışmaktan ve seyahatlerden ne özel hayatım kaldı, ne de dinlenecek bir zaman.

HERHALDE EN ÇOK GÖKÇEK SEVİNECEK

Baktım olacak gibi değil üzerimdeki yoğun iş temposunu hafifletmek için bazı işlevlerden feragat etmem gerektiğini düşündüm. Eh dergilerden ve Hürriyet ulusal eklerinden feragat edemeyeceğime göre yönetime Ankara ekindeki köşemden çekildiğimi duyurdum. Eminim bu karara da en çok Melih Gökçek sevinecektir. Bir de alttan gelip, fırsatı hak eden donanımlı genç meslektaşlarım. Bizler onlara fırsat verip, önünü açmalıyız ki, mesleğimiz emin ellerde devam etsin. Ben ise bunca deneyimi yeni projelere yelken açmak üzere daha rahat yönlendirebilirim.

ÖNEMLİ BİR GÖREV ÜSTLENİYOR

Yazının Devamını Oku

Değişimin adresine ilk kez adli tıp dedektifleriyle gitmiştim

Suçluların giderek profesyonelleşmesi, dolayısıyla işledikleri suçların karmaşık hale gelmesi, buna karşın suçluyu ortaya çıkarmanın daha zorlaşması, emniyet birimlerini de çeşitli alanlarda uzmanlaşmaya zorlamıştı.

Polisin bir bölümü, soruşturmayla suçluyu takip ederken, bir başka bölümü ise delil toplayarak suçun aydınlatılmasına katkı sağlamaya başlamıştı. Emniyette bu nedenle her ilde sadece delil toplamakla uğraşan olay yeri inceleme birimleri kurulması, farklı bir polis tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Batıda “Adli Tıp Dedektifleri” olarak nitelendirilen ekiplerin işini Türkiye’de “Olay Yeri İnceleme Ekipleri” üstlenir olmuştu.
 Olay Yeri İnceleme Ekipleri, suçu delillendirebilmek için suç mahallinde en küçük toz, iz, kıl, tüy, kan, sıvı gibi, akla gelebilecek her emareyi dikkatlice aramaya başlamıştı. Eskiden sadece parlak ve düz yüzeylerden parmak izi alınabilirken, uzmanlaşma ve teknolojinin desteğiyle akla gelmedik yöntemlerle delil elde edilmeye başlanmıştı. Onlar artık farklı bir polis tipiydi. Zira gerçek suçluyu değil, suçlunun ve suçun sessiz tanıklarını arıyorlardı.

HANGİSİ ÖNCE GELECEK DİYE YAKTILAR

Yıllar önceydi; Olay Yeri İnceleme Ekipleri suçluların izini sürerken, onların çalışma yöntemlerini Tempo Dergimiz için izlemiştik. Bu ekiplerle geçirdiğimiz birkaç gün içinde, olay yerlerine gitmiş, nasıl çalıştıklarını görmüş, hikâyelerini dinlemiştik. En ilginç örneklere de Altındağ İlçesi sınırlarında rastlamıştık. Eşlik ettiğimiz ekipler bütün sırlarını ve maharetlerini ortaya dökmeye çaba gösterirken, içinde dolaştığımız mahallelerin ürkütücülüğü aklımıza kazınmıştı.
 O zamanki görüşmelerimiz esnasında yetkililer ilginç bir tespitini de paylaşmıştı. Suç işlemenin sadece ihtiyaçtan kaynaklanmadığını, araç yaktıktan sonra aynı anda hem itfaiyeye hem polise haber vererek, “hangisi önce gelecek” diye seyreden suçlularla bile karşılaştıklarını anlatmışlardı. Kısacası olay yeri Altındağ’ı eski ve virane haliyle görmüş, kötü izlenimlerle dönmüştük.
 Sanıyorum 6- 7 yıl önce Altındağ’daki değişim ve dönüşüm haberleri medyaya yansımaya başladı. Önceleri ne kadar değişebilir fikriyle yazılanları ve söylenenleri dikkate almadım. Daha sonraki günlerde ise meraklı gözlerle sorup soruşturmaya başladım. Sonunda da Ankara’nın ilk yerleşim yeri olan Altındağ’daki değişime daha fazla kayıtsız kalmamam gerektiğini anladım.

KÜLLERİNDEN DOĞAN TARİHİ DOKU

Altındağ Belediyesi’nin 2007 yılında başlattığı restorasyon çalışmalarının ardından adeta küllerinden doğan Hamamönü ise bu isteğimin en önemli nedeni oldu. Hamamönü, artık eski, yalnız, unutulmuş ve küçük bir mahalle değildi. Tam tersi Başkentin dünya turizmine açılan kapılarından biriydi. Daracık sokakları, restore edilmiş tarihi evleri ve her köşeyi dönüşte denizle bütünleşmiş yazlık kasaba hissi veren ruhuyla ziyaretçilerini ağırlayan bir turizm merkeziydi…

Yazının Devamını Oku

Gökçek’in yanlış icraatları gözler önüne seriliyor

Bildiğiniz üzere Ankara’nın yönetimi Melih Gökçek’e, metrosu bakanlığa, geleceği ise Allah’a havale.

Artık Melih Gökçek’in icraatlarının çarpıklığı yavaş yavaş gözler önüne seriliyor. Dünyadaki çağdaş ve modern şehirlere bakıldığında gelişmiş ulaşım sistemlerinin vazgeçilmezleri arasında olduğu net bir şekilde görülür. Zira yöneticileri şehir planlamacısı gibi uzmanların görüşlerine önem verip, ulaşımın kentsel yaşam kalitesini etkileyen en önemli unsurlardan biri olduğunu bilirler.
 Buna karşın, Ankara gibi ulaşım alt yapısının yetersiz olduğu yerleşimlerde ise kent yaşamı zorlaşır, vatandaşlar temel hizmetlerden yoksun kalır. Hatırladığım kadarıyla, The Gallup Organisation tarafından yapılan bir araştırmada Avrupa kentleri için toplu taşıma memnuniyetinin de sorgulandığı araştırma kapsamında Ankara 75 Avrupa kenti arasından 54. sırada yer almıştı. Hani Başkentimiz Avrupa ödülleri filan alıyoruz ya, her halde kendimize ancak 54’üncü sırada yer bulabildiğimiz için bu ödülleri hak etmiş olmalıyız(!)

OTOMOBİLDE ÜLKE REKORU ANKARA’DA

Çağdaş ülkeler, kentlerde bulunan otomobilleri altyapıyı verimsiz kullanan düşük kapasiteli ulaşım türü olarak görür. Bu sebeple de şehrin içinde bloklaşan otomobil sayısında artış olmaması için yasaklamaya varan her türlü tedbiri alır. Ankara’da ise yıllara göre artan otomobil sahipliği eğilimi bu yaklaşımın tersine otomobilin ulaşımdaki payının arttığını ve daha da artacağını gösteriyor. 2010 yılı rakamları temel alınırsa Türkiye’deki otomobillerin yüzde 12,5’i Ankara’da bulunuyor. Ankara, bin kişi başına düşen 191 otomobil sayısıyla Türkiye’de en fazla otomobil sahipliğinin olduğu şehir. Bu veriler ise bize kentimizin Türkiye ortalamasının çok üstüne çıktığını gösteriyor.
 Peki, bu bilgileri niye veriyorum? Toplu taşım yatırımlarında olduğumuz yerde saymamızın, çare olarak görülen alt-üst geçitler ve otobana dönüşmüş yollar sayesinde sorunumuzun gitgide büyümesinden dolayı dikkatinizi çekmek istiyorum. Şehirdeki otomobil sayısını artış hızı ise durmadan tepe noktalara ulaşıyor. Bu negatif durumda Ankaralıların şehir içi ulaşımını zorlaştırıyor, kentin yaşam kalitesini tehdit ediyor.
 Her geçen gün yeni yerleşim yerleri kente ilave olurken, paralelinde nüfus artarken, metro yatırımlarında bir arpa boyu yol alamayan Büyükşehir Belediyesi sayesinde ulaşım sorunu içinden çıkılamaz hal alıyor. Gökçek’in Ankara trafiğinin kilitlenmesine karşın yaptığı savunmalara kulak asmayın, zira kendisi 19 yıldır Büyükşehir Belediye Başkanı ve bu güne kadar yapılan metro hatlarına bir metre ray döşeyememesiyle nam saldı.

SAYESİNDE LÜKS DEĞİL İHTİYAÇ OLDU

Bakın o genişleyen yollara, banyo fayansıyla donatılmış alt üst geçitlere rağmen trafikte tıkanıp, kalıyoruz. Halbuki metro ve hafif raylı sistem inşaatlarına zamanında başlamış olsaydı, 19 yılı boşa geçirmeseydi, bu gün kimse ulaşımdan söz etmeyecekti. Zira eski ve yetersiz otobüslerle, üçüncü dünya ülkelerine özgü dolmuşlara mahkum olmak istemeyenler otomobil satın aldı. İş öylesine çığırından çıktı ki bir ev de en az üç otomobil olmaya başladı. Biri evin babasına, biri annesine, diğeri ise üniversiteye giden çocuk ya da çocuklara alındı.

Yazının Devamını Oku

Bu kenti seviyorum. Çünkü...

Bir okuyucunun “Köşenizde Ankara’yı da kısaca anlatsanız nasıl olur?” isteği üzerine Başkentle ilgili yazılan binlerce şiire ilham vermiş o mihengi düşündüm. Sonra da, Ankara’nın, milli mücadele tarihimiz, bağımsızlığımız ve cumhuriyetimiz için taşıdığı önemi...

Sabahın, ilk ışıklarıyla birlikte Ankaralıların, iş yerlerine ulaşmaya çalışmalarını seyrettim. Alıveriş merkezlerinde gezinen, kafelerde soluklanan insanların çoğunun, ev hanımı ve öğrencilerden oluştuğunu gözledim. Mesai bitimiyle birlikte akşamı geceye taşımak isteyenlerin yüzlerini Sakarya, Filistin, Arjantin Caddeleri ya da Çukurambar, Çayyolu hattına çevirdiğine tanık oldum. Sakarya Caddesi’nde, üst düzey bir bürokratla, öğrenci ve işçinin rakı masası komşuluğuna katıldım.
Türkiye’nin en zenginlerine bakırcıların, antikacıların üs kurduğu Çıkrıkçılar Yokuşu’ndaki dükkânlarda pazarlık yaparken rastladım. Altınpark’ta, Seymenler’de, Kuğulu Park’ta kesilen bir ağaca birlikte üzüldüğünü gördüm varoştaki gecekondu sakiniyle, İncek’deki villa sahibinin. Yoksul semtin abidesi gibi yükselen Kale burçlarının içindeki restoranlarda buluşan zengin ve fakirin buluşmasına eşlik ettim. Kısacası birçok metropolde yaşananın aksine, insanların birlikteliğiyle yarattığı armoniye baka kaldım. Sonra da dönüp, kısaca Ankara’yı anlatmak için klavyenin başına geçtim.

ANKARA ADI NEREDEN GELİYOR

Yazıma konu olarak hep değindiğimiz AVM’leri, Atakule’yi, Tunalı Hilmi gibi canlı caddeleri almayacağım. Biraz doğaya, biraz kültüre, biraz da sağlığa değinerek, Ankara Kalkınma Ajansı’nın fotoğrafları işliğinde burnumuzun dibindeki değerleri aktaracağım. Zira genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara, binlerce yıllık tarihi mirasın kalbinde, Anadolu’nun orta yerinde uzanıyor. Ağırbaşlı görünümünün altında; canlı kültürel hayatı, otantik durakları ve alternatif güzergâhları gözden kaçmamalı. Müzeleriyle, Anadolu’nun binlerce yıllık medeniyet serüvenini gözler önüne seriyor, tiyatroları, operaları, sergi salonlarıyla canlı bir kültürel hayat sunuyor.
 Önce kentin isminin nereden geldiğine bakalım. Buranın eski sahipleri Galatlar tarafından verilen ve Yunancada ‘çapa’ anlamında Ankyra’dan geliyor. Tarih boyunca Ancyre, Engüriye, Engürü, Angara ve Angora olarak isimlendirilen kent, son olarak Ankara adını almış. Bugün nüfusu 5 milyona ulaşan kent, Galatlara, Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Perslere, Bizanslılara, Selçuklulara ve Osmanlılara ev sahipliği yapmış, genç Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etmiş.

BU MÜZEDE ZAMAN TÜNELİNE GİRİN

Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden geriye kalan nadide eserler, bugün başkentteki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görülebiliyor. 1997 yılında 68 müze arasında ‘Avrupa’da Yılın Müzesi’ unvanını alan müze, adına yaraşır biçimde, medeniyetleri buluşturuyor. Paleolitik çağdan günümüze kronolojik sıra ile sergilenen eşsiz koleksiyonlar, ziyaretçileri zamanda yolculuğa çıkarıyor.

TARİHİ KENT MERKEZİNDE KISA BİR TUR

Yazının Devamını Oku

Beyazın getirdiği huzura kavuşmak isteyenler için kış rotaları

Kış aylarının kapıyı çalması, tatil anlayışının sona ermesi anlamına gelmiyor.

Hele Türkiye gibi bir ülkede... Özellikle çocuklu aileler için iyi planlanması gereken bir sömestr tatili varken. “Uzun tatil yapmam mümkün değil” diyorsanız da en azından hafta sonlarını değerlendirin. İşte bu aşamada sizlere birkaç önerim olacak.
 Bir zamanlar kayak sporunun, belirli bir kesime hitap ettiği düşünülürdü. Ancak bu yanlış algı ortadan kalktı. Son yıllarda yapılan yatırımlar da, bu ilginin arttığının en önemli göstergesi. 2012 yılı itibariyle, Türkiye’deki kış sporları turizm merkezlerinin sayısı 24’e ulaştı. Yılın yaklaşık altı ayı kar altında ve popüler olan Uludağ, Palandöken, Kartalkaya gibi popüler adreslerin yanı sıra, aslında pek bilmediğimiz ama Ankara’dan arabayla bile birkaç saatlik mesafede bulunan merkezler var. Kayak merkezleri farklı bölgelerde yer alsa da, gelişmiş karayolu ağı ve çoğalmış uçak seferleri hemen hemen her şehre ulaşımı kolaylaştırıyor.
 Örnek mi? Burnumuzun hemen dibindeki Elmadağ, 400 kilometre uzaktaki Isparta Davras ile Kayseri Erciyes ve 210 kilometre ötemizdeki Kastamonu Ilgaz ile Bolu Kartalkaya. Kaliteyi ucuza da alabileceğiniz bu merkezlere giderken kayak bilmiyorsanız endişelenmeyin, zira sizleri başka keyifler de bekliyor. Sözü fazla uzatmadan bu kayak merkezlerini ve sunduğu hizmetleri aktarmaya başlayayım.

 KAYMAYAN İÇİN MANGAL KEYFİ

 Bahar ve yaz aylarında doğa sporlarına imkan tanıyan Elmadağ, kış aylarında kayak severlerin akınına uğruyor. Ankara il sınırları içindeki Elmadağ’ın şehre uzaklığı 29 kilometre. Dolayısıyla kuzey yamaçlarındaki Elmadağ Kayak Merkezi’nin diğer rakiplerine karşı en büyük avantajı, kent merkezine yakınlığı oluyor. Kış mevsiminde sürekli kar yağışı alıyor. Merkezde 548 metre uzunluğunda, saatte 720 kişi kapasiteli bir teleski bulunuyor. Bu merkezde ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversiteleri ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ne ait kayak evi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na ait bir otel ve iki restoran bulunuyor. Tesislerde kapalı yüzme havuzu, sauna ve diskotek var. Günü birlik gidenler, hatta kaymayı aklından geçirmeyenler içinse mangal yapıp, karlar içinde piknik yapmak için ideal ortam sağlıyor.

GÜNEYDEKİ BEYAZ TEPELER

 Göller ve güller diyarı Isparta’nın kış sporları merkezi Davras, Eğirdir ve Kovada gölleri arasında yükselen ve Isparta Ovası’nı kuşatan dağ kütlelerinden birinde bulunuyor. Ankara’ya uzaklığı 410 kilometre ki, arabanızla bölünmüş yol sayesinde 3,5 saat içinde sorunsuz bir yolculuk yapabilirsiniz. Karayolundan gitmek istemiyorum diyorsanız da, Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na inen uçaklardan birini tercih edebilirsiniz. Havalimanıyla kayak merkezi arasındaki mesafe ise 50 kilometre.

Yazının Devamını Oku

Sırf görüntüyü değil şehrin sosyal yaşamını da bozuyorlar

Sık olmasa da mutlaka önünden geçtiğiniz, en azından uzaktan göz ucuyla baktığınız bazı yapılardan bahsetmek istiyorum.

Her biri şehrin başka bölgesinde ama ortak noktaları; aynı kaderi paylaşmak. Üstelik bulundukları semtin, hatta şehrin sosyal ve ticari yaşamına getirdikleri olumsuzluklar dolayı bu kaderlerine bizleri de ortak ediyorlar. Ayrıca kente onarılması güç yaralar açmaya da devam ediyorlar. Ankara’mızı bu denli olumsuz etkileyen binalara ve ilginç hikayelerine değinirken İnşallah kamu yetkilileri de okur. Çünkü bu binaların işlevi ve geleceği mevcut sahiplerinin inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli. Tıpkı çağdaş ülkelerde olduğu gibi, özel mülkiyet de olsa bu kadar vurdum duymazlığa izin vermemeleri gerekiyor.
 Hiç hak etmediği halde kaderine terk edilmiş ilk binamız Kızılay’ın tam göbeğindeki Gökdelen. Türkiye şimdiki sahibinin ismini, “Ankara’nın vergi rekortmeni” olarak duydu. Başkentin gizemli zengini Talip Kahraman, yıllar önce ülkemizin ilk gökdelenini, yani Emek İş Hanı’nı 55 milyon 500 bin dolara devletten satın aldı. Ardından da içinde bulunan bütün kiracıları kapı dışarı edip, binayı otele dönüştürmek için inşaata başladı. Talip Bey binanın tefrişini tamamlarken de önce Çankaya Belediyesi, daha sonra da Büyükşehir Belediyesi sık sık devreye girip, tadilatı durdurdu. Ünlü iş adamı kaza geçirip, yatağa düşünce de tüm çalışmalar askıya alındı.
 Bu süreçte doğru ya da yanlış bir çok haber kulaktan kulağa yayıldı. “Özelleştirme İdaresi bu satış işlemini iptal edecek ve Talip Kahraman’a yatırdığı parayı faiziyle beraber iade edip, gökdeleni geri alacak” da dendi, “Otel yerine kız öğrenci yurdu yapılacak” da... Sonuç mu? Akıbetini sordum soruşturdum, söylenenlerle ilgili resmi hiç bir açıklamaya rastlamadım. Ancak ortada tek bir gerçek var ki, o da Ankara’nın tam merkezinde mihenk taşı olarak kabul edilen Gökdelen işlevsiz bir kütle olarak öylece duruyor. Bu durum da bölgenin ticari ve sosyal yaşamını olumsuz etkiliyor.

 İNŞAATI BAŞLARKEN NÜFUSUN YARISI YOKTU  

Gelelim bir diğer yapıya... Dikkatinizi çekmiştir; Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün az ötesinde tepesindeki vinçle özdeşleşmiş ve camla kaplı dev bir bina mevcut. Çevresindeki çitlere bakınca inşaatı halen sürüyor izlenimi veriyor ama ne iş makinesi görülüyor, ne de bir işçi. Kayserili iş adamı Ahmet Hattat’a ait bu otel inşaatının ne zaman başladığını açıklamak için, Ankara nüfusunun yarıdan fazlası daha doğmamıştı demek yeterli olacaktır. İnşaatın biteceği tarih meçhul olduğu için de nüfusun hatrı sayılır bir bölümü de açılışını göremeyecek diyebiliriz.
 İnşaatın yaklaşık 29 yıldır sürmesi şehir efsanelerinin kulaktan kulağa yayılmasına sebep oluyor. Hele çatısında yıllardan beri heykel gibi duran vinç ise espri kaynağı olmuş durumda. En çok telaffuz edileni ise Leonardo da Vinci’den esinlenerek “Unuttu da Vinci” tanımlaması yapılması.
 Yaklaşık iki yıl önce bu binanın ve sahibinin hikâyesini köşeme taşımıştım. Yaşananlar çok ilginçti ve bu yatırım sahibiyle beraber çevresini de olumsuz yönde çok etkilemişti. Gerçi halen etkilemeye devam ediyor ya, oraya da geleceğiz. Bir semtin, hatta şehrin silueti, sosyal yaşamını ne kadar etkilediğini ise anlatınca anlayacaksınız.

 ÜLKEYİ DİZAYN EDERKEN AKLINA OTEL GELDİ

Yazının Devamını Oku

Yan yatmış 8’in sırrını çözdüm de Mutlu Baba’nınkini çözemedim

Bir hafta içinde katıldığım üç etkinlik, başka şehirlere iki seyahat ve sizlerle paylaşacağım birçok konu oldu.

İlginizi çeker düşüncesiyle aktarmaya başlayayım. CEO’muz Mehmet Yakup Yılmaz’ın, “Hiç bir mazereti kabul etmem” diyerek şirketin 2013 projelerini konuşmak üzere dergi grubunun tüm yöneticilerini bir araya getirme talimatı, Yalova seyahatini kaçınılmaz kılmıştı. Hava, kara, deniz taşıtlarının tümünden faydalanarak Ankara’dan hareketle İstanbul üzerinden Yalova’ya ulaştığımda ise o muhteşem otel karşımdaydı. Bu arada bindiğim arabalı vapurun üst güvertesinde Titanik filmindeki Leonardo Dicaprio gibi iki kolumu yana açıp, martıları seyre dalmayı bir kez daha ihmal etmediğimi vurgulamak isterim.
 İlk konuğu Mustafa Kemal Atatürk olan tarihi Limak Yalova Termal Butik Otel’i daha önce de yazmıştım. Hani, oda numaraları 1881’den başlayıp 1938’de biten, yani Atatürk’ün anısını yaşatmak için doğumuyla başlayıp, ölümüyle son bulan 57 odalı otel vardı ya, oradan bahsediyorum. Hadi biraz daha ipucu vereyim; 1938 numaralı odada sondaki 8 rakamını yatık halde kullanarak sonsuzluk işaretine dönüştürmüş oteli işaret ediyorum. Yapımından tam 25 yıl sonra, yani 1930’lu yıllarda yeniden elden geçirilen Büyük Otel’in ilk misafiri Atatürk olmuştu. Bu ilkten sonra da Ulu Önder, fırsat buldukça bedenini ve ruhunu dinlendirmek için konaklamış, birçok konuğunu da burada ağırlamıştı. New York’tan uçarak Atlantik’i aşıp, İstanbul’a inen Amerikalı pilotları da 1 Ağustos 1931’de bu otelde ağırlamıştı. Özellikle ömrünün son aylarında bu otelde daha çok zaman geçirdiğini çevresindekilere gururla anlatmıştı.
 Yaklaşık iki yıl önce yeni yüzüyle müşterilerine kapısını açan otele yerleşir yerleşmez tıpkı Atamız gibi terasında oturup yemeklere kaşık sallamak, bahçesinde tavla oynamak, kuş seslerinin eksik olmadığı bahçesinde yürümek, şifa bulduğu termal suyun keyfini çıkarmak için hazırdım.

 ALKOL YASAKLANDI İÇKİLER PERSONELE DAĞITILDI

 Doğal olarak iki gün konaklamamızda tüm zamanımızı otelin ana binasında ve odalarında geçirmedik. Toplantıdan arta kalan süreçte o enfes bahçenin ve dört bir tarafımızı saran Samanlı Dağları’nın temiz havasını da içimize çekerek çevreyi dolaştık. Öncelikle çevredeki birçok otel ve pansiyon gibi konaklama yerlerinin düzensiz yapılaşması dikkatimizi çekti. Bir de kaldığımız yerin az ötesindeki Sağlık Bakanlığı’na bağlı dev konaklama tesisinin turizmin hizmetinde olması gerekirken, siyasi otoritenin tahakkümü altında yıpranması... Sonradan öğrendik ki, yılbaşı itibarıyla bu tesiste alkol satışı yasaklanmış, depoda kalan bütün içki şişeleri de personele dağıtılmış. Bana komik geldi, zira Yalova’daki termal turizmi dünyaya açma iddiasında olacaksın, sonra da yasaklar listesi oluşturacaksın. Böyle turizm olur mu? Allahtan Limak Termal Otel ve yapımı bitmek üzere olan iki 5 yıldızlı otel var da, Yalova turizmi ayakta duruyor.

 BU MUTLU BABA’YI ÇOK MERAK ETTİM

 Bir de Mutlu Baba turizm için katkı yapmaya devam edecek. Kim mi bu Mutlu Baba? Kimse doğru dürüst bir şey söylemiyor ama her Temmuz ayında beyaz kıyafetlere bürünmüş binlerce insan onun çiftlik evine akın ediyormuş. Aralarında İngiliz, Alman, Fransız gibi Avrupalısı da varmış, Japon, Rus gibi Asyalısı da… Erkeğiyle, kadınıyla binlerce beyaz giysili bu insan ev ve bahçede günlerce konaklayıp, tasavvuf müziği eşliğinde dans edip, uyuyormuş. Mevlevihane desen değil, İslam dışı desen hiç değil... Açıkçası bu Mutlu Baba tekkesini çok merak ettim. Kısmet olursa gelecek Temmuz ayın da bir foto muhabiriyle orada olacağım ve gözlemlerimi sizlere aktaracağım.

 HEM AĞLARIM HEM GİDERİM

Yazının Devamını Oku

Pamuklara sarıp sarmalamamız gereken dünya mirasları

Artık, daha fazla seyahat edip, daha fazla yer gezip, görmek istiyoruz. Hatta hafta sonları yakın çevrede nereye gitsek diye araştırıyoruz. Yazın tatil yöreleri, kışınsa kayak merkezleri vazgeçilmez rotalarımıza giriyor. İşte birçoğumuzda oluşan seyahat alışkanlığından yola çıkarak elinizin altındaki hazineleri hatırlatmak için tavsiyede bulunmak istedim.

UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan 11 adet kültürel ve doğa harikamıza gitmeye ne dersiniz? Elbette miraslarımızın bir kısmını duymuş ya da görmüş olabilirsiniz ama hepsi hakkında bir fikriniz var mı? Ayrıca bu dünya mirası denen olgu nedir, nereden çıkmıştır diye merak ediyor musunuz? İşte bu ve benzeri sorularınıza yanıt bulmak istiyorsanız köşe yazımı okumaya devam edin.
 Dünya mirası için kısaca bir tanım yapmam gerekirse; Tarihin derinliklerinden gelen kalıntılar ya da olağanüstü güzellikteki doğal oluşumlar diyebilirim... Hepsi, ulusal sınırlarla bölünmüş dünyanın ortak servetleri. Zaten UNESCO’nun Dünya Mirası listesi de bu bakış açısıyla oluşturuluyor. Ülkemiz ise 11 varlığıyla listede.
 Bu miras kişisel değil, kültürel servetimizi artıran cinsten. İnsanlığa, ayak bastığı toprağın ne kadar eşsiz ve değerli olduğunu hatırlatıyor. Tabiri caizse pamuklara sarıp sarmalamamız gereken dünya miraslarından söz ediyoruz. Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO, insanlık için değer taşıdığına inandığı bu nadide varlıkları, ‘dünya mirası’ olarak adlandırıyor. Bugün dünya genelinde 936 kültürel ve doğal varlık tespit edilmiş ki, bu kapsamda, 725’i kültürel, 183’ü doğal, 28’i hem kültürel hem doğal varlık.
 Bütün insanlığın ortak mirası olarak Kabul edilen kültürel ve doğal varlıklar için 16 Kasım 1972 tarihinde harekete geçildi. Bu mirasları dünyaya tanıtmak, evrensel bilinci oluşturmak ve bu eserleri yaşatmak için de birçok ülke işbirliğine girdi. 16 Kasım 1972 tarihinde de önemli bir anlaşmaya imzalar atıldı. Akabinde de “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” kabul edildi.
 Bu sözleşmeyle uluslararası önem taşıyan, korunmaya değer doğal oluşumlara, anıtlara ve sitlere “Dünya Mirası” statüsü tanındı. Sözleşmeyi kabul eden üye devletlerin UNESCO’ya başvurusuyla başlayan ve bir işlem dizisinden sonra Dünya Miras Komitesi’nin kararı doğrultusunda statü kazandırılmaya başlanan miraslar da korumaya alındı.
 UNESCO, listesine aldığı eserlerin korunması için önemli maddi yardımlar yaparken, ülkelere teknik, eğitim ve asistanlık hizmeti de veriyor. Ayrıca bilinçlendirme programları yürütüyor. Doğal olarak, listeye giren varlıkların turistik potansiyeli de yükseliyor. Ama listeye girebilmek çok da kolay değil. Kurum bünyesindeki Dünya Miras Komitesi, başvuru üzerine eseri incelemeye alıyor, kriterlere uygunluğunu tespit ediyor ve devletten bu varlığı korumayı taahhüt etmesini istiyor. Her şey yolunda giderse, taraflar masaya oturup bir anlaşma imzalıyor. Anlaşmaya uymayan devletler, listeden çıkarılmak gibi bir yaptırımla karşı karşıya kalıyor.
 11 varlığıyla bu listede yer alan Türkiye’nin 26 varlığı da aday listesinde bekliyor. Şimdi, Anadolu’ya uzanalım ve topraklarımızın insanlığa armağan ettiği değerleri yakından tanıyalım.

 KITALARIN AŞKI

Yazının Devamını Oku

Bozkırın göbeğinde okyanus keyfi ve La Fontain’den masallar

Şehrimizde reklam panolarının üzerini süsleyen ve belli başlı parkların en merkezi yerlerini donatan ödüllere dikkat ettiniz mi? Hani Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in böbürlendiği, üzerinde “En Başarılı Belediye Başkanı” ya da “En Başarılı Başkent” gibi yazılar olan ödüllere...

Aklıma hemen Kadir İnanır’ın yaptığı espri geldi. Yılların oyuncusu Kadir İnanır, bir gün Necef Uğurlu’ya gelip, “Fransızlar bana, ülkelerine yaptığım katkıdan dolayı Legion d’Honneur nişanı takacaklar” demiş. Başta Necef Uğurlu olmak üzere etrafındakiler ünlü sanatçıyı kutlama gayreti içine girerken de nedenini açıklamış: “Fransızca kökenli motivasyon kelimesini Türkçeye kazandırdığım için bu ödüle layık görüldüm” İşte Gökçek’in ödülleri de böylesine bir şey.
Gelelim esas konumuza. Tilkisi, kargası derken çeşitli hayvanlarıyla tanıdığım La Fontain’den Masallar kitabını, bir daha elime almamak için artık iki nedenim var. Birincisi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in icraatları, ikincisi ise Ritz Carton Otel’in sergilediği tutum. Ritz Carton’u sona bırakıp, Gökçek’le La Fontain’in ne gibi bir bağlantısı olduğunu aktarmaya başlayayım.

Safariden vazgeçtik eldeki kalsın yeter

Belediye Başkanı Melih Gökçek’in her yerel seçim öncesi yeniden seçilmesi halinde yapacağı işleri sıraladığı bildirgelerine tekrar göz gezdirdim. Aralarında “Zihni Sinir“ projelerini çağrıştıran bölümler bir hayli fazlaydı ama uçuk kaçık projeler arasında bir maddeyi dört seçimde de hiç ihmal etmeden kullanmıştı. Şimdi uçuk kaçık projeleri nelerdi diye soranınız çıkabilir; İçinde neler yok ki! Ankara’nın sekiz ayrı girişine dev heykellerden restoranlar yapmak, Ankara Kalesi’nin 150 metre uzağındaki Hıdırlık Tepe’de iki tane dev yolcu uçağını yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki özel direkler üzerine oturtarak seyir terası ve restoran yapmak, Dısneyland kurmak, say say bitmiyor.
Peki, her seçim dönemi söz verdiği proje ne? Çubuk Barajı’nın yanında bulunan binlerce dönümlük ormanlık arazinin etrafını çitlerle kapatarak safari alanı haline getirmek ve başka bir bölgede de maymunlar cenneti yaratmak. Ancak üstü kapalı araçlarla gezilebilecek parkta, Afrika’daki safari alanlarında bulunan zürafa, fil, aslan gibi vahşi hayvanlardan oluşan sürüler dolaştırma hayali önümüzdeki seçimlerde de sürecek mi, bilemiyorum ama bugün hiçbiri Sayın Gökçek tarafından telaffuz bile edilmiyor.

Onları görmek ücretsiz ama!

Sanıyorum Tarım Bakanı Mehdi Eker sözlerin fazlaca havalarda uçuştuğunu anlamış olacak ki 19 Ekim 2011’de AOÇ içerisindeki hayvanat bahçesini Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devretti. Gökçek ve ekibi de bu devirden sonra temizlik, düzen ve hayvanların bakımına özel ilgi anlamında sözüm ona kolları sıvadı. Hatta devir esnasında büyük laflar bile edildi. Yaklaşık iki bin dönüm arazi üzerine inşa edilecek olan Ankara Hayvanat Bahçesi tamamlandığında, mevcut hayvanların yanı sıra pek çok değişik hayvan da getirilecek. Bunun yanı sıra hayvan gösteri merkezleri, safari alanları, hayvan hastanesi, lunapark ile tema park gibi tesisler de yer alacak. Proje tamamlanıncaya kadar da içinde 160 tür hayvan barındıran bahçeye giriş ücretsiz olacak.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Yasaklar

Siz bakmayın başta “Muhteşem Yüzyıl” dizisi olmak üzere televizyonlarda gösterime giren yapımlardaki Osmanlı kadının ihtişamlı yaşamına. O süreçte ve Osmanlı devrinde kadınların hali hiç de iyi değilmiş. Örf, adet, din, ahlak ve hukuk kurallarınca ortaya konan yasaklar, kadınları canından bezdirmiş.

İşte bu hafta kadına uygulanan ilginç yasakları köşeme taşıyacağım. Bakalım bugün bile geçmişin özlemiyle yanıp tutuşanlar aşağıdaki satırlarda aktardığım trajikomik yasaklar için ne düşünecekler?Osmanlı toplumunda yasaklar, kadının toplumsal hayatını büyük ölçüde etkilerken, tepkilerin cılız kaldığı yadsınamaz bir gerçek. O dönemde kadının evde oturması gereken bir süs eşyası olduğu belgelerle saptanıyor. 1453’de İstanbul’un fethinden, l909 2. Abdülhamit devri sonlarına kadar, yani 456 yıl kadınların erkeklerle beraber kayığa binmeleri yasaklar listesinin başında yer alıyor. 25’inci Osmanlı Sultanı 3. Osman tahta çıkması ile birlikte bir ferman yayınlıyor. Padişahın sokağa çıktığı üç gün boyunca, kadınların süslenerek dışarı çıkması yasaklanıyor. l573 yılında kadınların kaymakçı dükkânlarına girmesine izin verilmiyor. 

Osmanlı'da yasaklar ve kadın

Lale Devri’nde ise dar feracelerin giyilmesi men ediliyor. Ayrıca gösterişli uzun yakaların, yemenilerin, kurdelelerin kullanılmasına yasak getiriliyor. l725 yılında ise kadınların yemeni ile sokağa çıkmalarına izin verilmiyor. Süslü ve büyük başörtüsü kullanan kadınların, elbiselerinin yırtılacağı ve bu tür elbiseler diken terzilerin de sürüleceği fermanı veriliyor. l752’de kadınların sevgilileri ile buluşmalarını önlemek için, mesire yerlerine gitmeleri engelleniyor. l870 yılında açılan kız öğretmen okulunda, on yaşından büyük kızlara erkek öğretmenlerin ders vermesi yasaklanıyor.
Yıllar geçtikçe yasaklar şekil değiştiriyor, ama eksilmiyor. l5 Ağustos l88l yılında Levant Herald Gazetesi, halka açık yerlerde kadınların çarşafla dolaşmasının yasaklandığını açıklıyor. Kadınların Beyazıt, Aksaray, Şehzadebaşı gibi yerlerden araba ile geçmeleri de men ediliyor. Aynı yıllarda, kadınlara, laf atmak, işaret etmek ceza kanunun 202. maddesine göre suç sayılıyor. Bunun yanında da 2. Abdülhamit ferman yayınlıyor: Saray kadınları dışındakilerin ferace giymelerini yasaklanıyor.

Erkeklerle aynı kayığa binmeleri yasaktı

Osmanlı döneminde de şimdi olduğu gibi kadınların dövülmesine büyük tepki gösterilmiyor. Ancak o dönemde, yabancı basın, bu konuyu değişik şekillerde işliyor. Sultan 1. Mahmut, kadınların erkeklerle aynı kayığa binmelerini yasaklıyor. Sultan 3. Mustafa’da kadınların her ne şekilde olursa olsun, sokağa çıkmalarını men ediyor. Yavuz Selim’in Kanunnamesi’nde, kadınların su taşıdıkları yerlerde erkeklerin dolaşması yasaklanıyor.
İlerideki süreçte kadınların erkeklerle yan yana gelmesini önlemek için, tramvay, vapur ve şimendifer gibi araçlarda tahta bölmeler yapılıyor. Çoğu zaman ev ziyaretlerinde kadınlarla erkekler ayrı ayrı odalarda oturuyorlar. l900’lü yılların başında da, ulaşım araçlarında kadın ve erkek ayrımı uygulaması sürdürülüyor. Kadınların kocaları ile faytona binmeleri de men ediliyor. Yasak olmayan ve olan sokaklardan oluşan yasak mesire yerlerinin belirlendiği, bir şehir haritası yaratılıyor. Kadınların ne tür araçlarla, hangi yönde hareket edeceklerini belirleyen bir trafik kuralı hayata geçiriliyor. 

Rüşveti veren kadınsa!

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın yenileri ve yenilenenleri

Ankara’nın yeme içme ve eğlence mekânları, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sosyal yaşamda önemli bir yere sahipti. Lezzetli yemeklerin eşliğinde geçirilen hoş vakitler bir kenara, hükümet üyelerine, önemli politikacı ve bürokratlara ulaşmanın en önemli adresleriydi.

 Başkent bürokrasisinin mesai saatlerindeki resmiyete dayalı ağır havasının, iş yemekleriyle daha soft bir kalıba dönüştüğü ise inkar edilemez bir gerçekti. Zaten devletle işadamları arasındaki politik ve ekonomik ilişki de bu yemekler sayesinde sağlanıyordu. Çok değil kısa bir süre öncesine kadar bu tip mekânlarda, yeni siyasi oluşumlar filizlenir, iktidarlar devrilir, kapalı kapılar ardında politik pazarlıklar yapılırdı. Tabii nice evlilik teklifleri, doğum günü kutlamaları, iş yemekleri de bu tip işletmelerin kapsama alanındaydı. Özellikle Türk mutfağından enternasyonal lezzetlere kadar geniş bir yelpazede hizmet sunan işletmeler, karın doyurmanın ötesinde ambiyansıyla da müşterisini kendisine bağlıyordu.
Ankara son yıllarda iş yemekleri kavramının mönüsel değişimine ayak uydurmaya çalıştı. Bu tip işletmeler bürokratik ve ekonomik ortamı kendilerini muhafazakâr ve Müslüman demokrat olarak tanımlayan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına karşı yeniden konumlandırdı. Dolayısıyla da AK Parti’li siyasetçi ve bürokratların Müslüman kimliklerine paralel yeni bir yemek kültürü oluştu.

Performans düşüşü yaşadılar

Hal böyle olunca da lezzetten yana değil, görselden ve yarattığı sosyal havadan dolayı Başkentin lezzet duraklarında performans düşüşü yaşandı. Kebap kültürünün hâkim olduğu bir atmosferde dünya mutfağından örnekler sunup, kaliteli hizmet vermeye çalışan işletmeler geri planda kaldı, hatta birer birer kapandı. Buna karşın AK Parti iktidarının mensupları ve bürokratlar, alkolsüz kebapçı ve balıkçıları mesken edinip, enternasyonal mutfaktan mümkün olduğunca uzak kalmayı yeğledi.
Ancak şimdilerde gelinen noktada önemli değişim yaşanıyor. Kebap kültürüyle yoğrulan siyasetçi ve bürokratlar yavaş yavaş yeni lezzetlere ve ortamlara doğru yelken açıyor. Dikkat ettiniz mi bilemiyorum ama son zamanlarda Ankara restoranlarına önemli katılımlar oldu. Bu mekânlar şık dekorları, batılı tarzdaki hizmet anlayışı ve dünya mutfağından oluşan zengin mönüsüyle kebap ve balık kültürüne esir olmuş müşterilerin dönüşüne zemin hazırladı. Üstelik kendilerine mesafeli duran iktidar mensuplarını da çekim alanlarına katarak.

Rafine zevklere hitap ediyor

Gelelim bu mekânlardan öne çıkanlara… Listemin ilk sırasında dekoru ve yaratılan ambiyansıyla müşterisini etkilemeyi beceren No4 Restoran- Bar- Lounge var. Keyifle yemek yemeyi, sağlıklı beslenmeyi, ailesi ve arkadaşları ile birlikte masa başında vakit geçirmeyi sevenler için tatmin edici bir işletme. Başkentin yeni yaşam merkezi Söğütözü’nde Ramada Plaza Otel’in giriş katında yer alan No4, birbirinden farklı keyif alanları ile rafine zevklere hitap ediyor. Kısaca ye, iç, eğlen tarzı mekanda şık ama sıcak dekorasyon, kaliteli bir hizmet anlayışıyla harmanlanırken, ilerleyen saatlerde tüm salonu etkisi altına alan müzik ise sürpriz bir ismi karşınıza getiriyor. En azından benim olduğum gece bu sürprizi yaşadım ki, öğrendiğime göre her Cumartesi akşamı tekrarı yaşanacakmış. Farklı stillerde kullanabildiği renkli vokali ve eşsiz sahne performansıyla dünya çapında bir House Diva olan Danna Leese o gece bize unutulmaz bir performans sergiledi.

İş durumundan değil eş durumundan

Yazının Devamını Oku

Huyundan ve suyundan çektiklerimiz bir de aynaya baksa!

Son zamanlarda, adını kamuoyuna duyurmanın yolu kavgadan ve ağız dalaşından geçer oldu.

Hemen hemen bütün meslek gruplarını saran bu moda, şimdilerde Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım ağlarında kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Paylaşım sitesi üzerinden kişi ya da kurumlara salvo atışı yapanlar gündemin baş köşesine oturuyor, aynı hızla da kaybolup, gidiyor.
 Bunun tek aykırı örneği var, o da 1994’den beri Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olan Melih Gökçek’in söylemleri. Başkanlık koltuğuna ilk oturduğu günden beri, gerek icraatları, gerekse söyledikleriyle hep gündemde kalıyor. Gerçi son yıllarda karizması fena çizilip, söylemleri ciddiye alınmayan bir kişiye dönüşse de, eylemleri hepimizin yaşamını etkiliyor. Örnek mi?
 Geçenlerde Twitter’den yolladığı bir mesajla, cadde ve sokakları sular altında kalan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni eleştiriyor ve şehrin Venedik’e dönüştüğünü yazıyordu. Güldüm... Zira aynı espriyi 2010 yılının Temmuz ayında, yani yaz ortasında sular altında kalan Ankara için ben yapmıştım. Ne ilginç değil mi? Anlaşılan benim kendisinin icraatları hakkında yazdığım yazıları beğenmese de, yaptığım esprileri taklit etmekten geri kalmıyor.
 Hatırlayın, 2010 yazında protokol yolu da dahil Başkentin birçok yeri yağmur suları altında kalmıştı. Peki, o süreçte Melih Bey medya karşısına çıkıp ne demişti? Uzun yıllar Ankara’nın böylesine yoğun bir yağış görmediğini filan açıklayıp, çaresizliğini beyan etmişti. Zaten sonraki yağmurda alt geçitlerde arabalarıyla suyun için mahsur kalıp, boğulma tehlikesi geçirenler için de aynı açıklamalarda bulunmuştu.

ALLAHTAN ATAKULE IŞIKLANDIRILDI DA DENİZ FENERİMİZ OLDU

 Aslında bunlar olurken herkes ondan, Zihni Sinir projelerinden birini örnek vererek açıklama yapmasını bekliyordu. Ne bileyim “Ankara’nın göbeğinde Venedik keyfi yaşattık, ulaşımı gondollarla sağlayacağız” diyebilirdi. Malumunuz metro, toplu taşımacılık derken 19 yıldır milleti oyaladığı Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından tescillendi ya? İşte o süreçte, kendisine, Ankara’yı Venedik’e çevirdiği için eleştiri bombardımanı yaĞdırmıştım. Hatta Atakule’nin ışıklandırılmasındaki başarısını alkışlayıp, “Gökçek’den vatandaşa büyük hizmet... Sular altındaki Ankaralılar artık deniz fenerine dönüşen Atakule sayesinde yönlerini bulabilecek” diye gırgıra bile almıştım.
 Toplum olarak hafızamız kuvvetli olmadığını bildiğim için bir başka hatırlatma daha yapayım. 2007 yazı, Ankara’nın tarihine “Susuz yaz” olarak kazınmıştı. Su konusunda gerekli tedbirleri almayan ve yatırımları yapmayan Melih Gökçek, Ankara’yı susuz bırakmış, aylar boyunca, bir tek damla suya hasret kalmıştık. Gökçek’in gereksiz yere suyu kesmesi ise sıcaktan kavrulan Başkent’e Kerbela’yı yaşatmıştı. Su konusunda yağmur duasına çıkılmasını önermesi ise dün gibi aklımda... “Cenab-ı rabbim yağmur yağdırırsa, susuzluğa çare buluruz” diyerek, tarihi açıklamalarından birini daha yapmıştı.

MARİFET KURAK MEVSİMDE SUYUN ŞEHRİ TESLİM ALMASINDA

Yazının Devamını Oku

Kentsel Dönüşüm dedikleri bu olmasa gerek

Atilla İlhan’ın, “Ulan Ankara, ben senin oğlun değil miyim/ Kasketimin altında tepeden tırnağa bozkır” dizelerini hatırlıyorum.

Gündoğdu Duran’ın sözlerini yazdığı “Soyledim aşkımı ben, ankara rüzgarına. Olmadı kaldı benim her hevesim yarına” şarkısını mırıldanıyorum. Ve Ankara’yla ilgili yazılan binlerce şiire ilham vermiş o mihengi düşünüyorum. Sonra da, Ankara’nın, milli mücadele tarihimiz, bağımsızlığımız ve cumhuriyetimiz için taşıdığı önemi...
 Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Ankaralıların, iş yerlerine ulaşmaya çalışmalarını seyrediyorum. Alıveriş merkezlerinde gezinen, kafelerde soluklanan insanların çoğunun, ev hanımı ve öğrencilerden oluştuğunu gözlüyorum. Mesai bitimiyle birlikte akşamı geceye taşımak isteyenlerin yüzlerini Sakarya, Filistin, Arjantin Caddeleri ya da Çukurambar, Çayyolu hattına çevirdiğine tanık oluyorum. Meyhanede üst düzey bir bürokratla, öğrenci ve işçinin rakı masası komşuluğuna katılıyorum.
 Bakırcıların, antikacıların üs kurduğu Çıkrıkçılar Yokuşu’ndaki dükkânlarda pazarlık yaparken rastlıyorum, Türkiye’nin en zenginlerine. Altınpark’ta, Seymenler’de, Kuğulu Park’ta kesilen bir ağaca birlikte üzüldüğünü görüyorum gecekondu sakiniyle, villa sahibinin. Yoksul semtin abidesi gibi yükselen Kale burçlarının içindeki restoranlarda zengin ve fakirin buluşmasına eşlik ediyorum. Kısacası birçok metropolde yaşananın aksine, insanların birlikteliğiyle yarattığı armoniye baka kalıyorum.

BAŞKENTİLER YENİ YASAYLA NELER KAYBEDECEK?

Sonra bu ortak yaşamı birlikte paylaşan insanların yeni Yerel Yönetimler yasasıyla neler kazanıp, kaybedeceklerini gözümün önüne getiriyorum. Öncelikle Yenimahalle’den kopartılıp, Çankaya ve Etimesgut’a dâhil edilen mahallelerin derdinde değilim. Beni esas düşünceye sevk eden belediye sınırlarının 180 kilometre ötedeki ilçeleri bile içine alacak şekilde genişletilmesi.
 Şöyle bir düşünün; belki de Ankara merkeze hiç gelmemiş insanların bizlerle beraber Büyükşehir Belediye Başkanı’nı, Belediye Meclisi üyelerini, hatta ilçe belediyesinin yöneticilerini seçecek olması ne kadar sağlıklı? Ya da tam tersi oralardaki ilçe belediyelerinin çalışmalarına bizlerin müdahil olması ne kadar akılcı? Örneğin Nallıhan’dan ya da Haymana’dan bırakın sık sık gelmeyi, yılda bir kez bile yolu Ankara’ merkeze düşmemiş insanların Büyükşehir Başkanlığı seçiminde oy kullanması akıl karı bir iş mi? Üstelik bu gelecekteki sorun yumağının sadece bir parçası. 

YÜZDE 12’İNİN OYU YÜZDE 87,82’DEN DAHA DEĞERLİ

Hürriyet Ankara’nın Haber Koordinatörü ve yazarı Deniz Gürel iki gün üst üste yazdı; Belediye Meclisi üyesi seçiminde yüzde 12’lik kesim neredeyse meclisin yüzde 51’ini seçecek. Nasıl mı? Çankaya, Yenimahalle, Keçiören, Sincan, Etimesgut, Mamak, Altındağ derken merkezde bulunan ve seçmen sayısı tüm Ankara il sınırlarının yüzde 87.82’sini oluşturan yedi ilçe 131 kişiden oluşan belediye meclisinin 64 sandalyesini seçerken, toplam sayısı 18’i bulan kent dışı ilçeler yüzde 12’lik seçmen sayısıyla meclise 66 üye sokacak. Bir diğer ifadeyle 335 binlik bir rakama ulaşan dış ilçe seçmeni meclise 66 üye sokarken, 3 milyon 225 bine ulaşan merkez ilçelerdeki seçmen ancak 64 üye sokabilecek. Yani şehirle ilgili alınacak her kararda taşra diye de tanımlayabileceğimiz dış ilçelerin mutlak hâkimiyeti olacak. Şaka gibi değil mi? Eh artık bu meclis tablosundan çıkacak kararları siz hesap edin!

Yazının Devamını Oku

Gökçek’in icraatlarına karşı bize de Panter Emel lazım ama!

Hafızanızı şöyle bir yoklayın; Melih Gökçek, 1998 yılında başlayan Akay Kavşağı projesinden sonra, Ankara’yı kelimenin tam anlamıyla bir “köstebek yuvasına” çevirmedi mi?

Üstelik seri halde başlayan alt geçit ve üst geçit projelerinin ilki sayılan Akay Kavşağı projesi, çok fazla eleştirildi. Hiçbir işe yaramadığı, çok yüksek paralara mal olduğu gibi tartışmalar, o dönemde gazete sayfalarını doldurdu. Ama hiç biri Gökçek’i yıldırmadı. Birbiri ardına açılan iptal davalarına rağmen, Ankara’nın ortasından bir otoban geçirdi.
 Çankaya’yı, Esenboğa’ya, trafiğin hiç aksamadan akması hayaliyle birleştirmeye karar veren Gökçek, trafik tıkanıklığı gördüğü her yeri alt ve üst geçitlerle doldurdu. Sonuçta da Ankara’nın çehresine, geri dönülmez müdahalelerde bulundu. Kısacası Ankara’yı, kelimenin tam anlamıyla, sadece otomobillerin yaşadığı bir şehre dönüştürmeyi başardı.
 Şimdiki durum ise ortada, dört hatta beş şeritli yollar, daraltılmış kaldırımlar ve karşıdan karşıya geçmenin maharet gerektirdiği arterler. Her gün kaza haberlerinin eksik olmadığı bir süreci yaşıyoruz ki, bu negatif görüntüden insanlar kadar hayvanlar da nasibini alıyor. Araç altında kalmış kedi, köpeklere o kadar çok rastlıyoruz ki bu görüntüler kalbimizde derin yaralar açıyor. Bense, kimi zaman “Ah Ankara’nın da bir Panter Emel’i olsa” diye hayıflanıyorum.

 BAŞROLÜ KOMŞU KIZI TÜRKAN ŞORAY’A KAPTIRINCA!

 Şimdi aranızdan “Panter Emel’de kim?” diye soranınız olabilir. O, sırtında bir mont, elinde koca çantası, peşinde kameramanlarla hayvan haklarını kendi yöntemleriyle ekranlara taşıyan ilk insan. Asıl adı Emel Yıldız. Bir zamanların, sanıyorum 1960-1963 yılları arasının Yeşilçam sanatçısı. Sekiz civarında başrol aldığı filmi var ki, anlatılana göre bir gün evde canı sıkılan kiracılarının kızı Türkan Şoray’ı alıp film setine götürüyor. Filmin yönetmeni Şoray’ı görünce seti durdurup, filmi baştan çekmeye karar veriyor. Sonuçta da Türkan Şoray, Yeşilçam tarihine adını altın harflerle yazılan efsaneye dönüşürken, başrolü komşu kızına kaptıran Emel Hanım sinema dünyasına veda edip, biraz da kırgınlıkla kendini hayvanlara adıyor.
 Onu televizyon ekranlarında ilk gördüğümde ahırdaki eşeğe tecavüz etmiş ahlaksız bir adamın kafasına çantasını fırlatıyordu. İyi hatırlıyorum, metrelerce uzaktan yaptığı isabetli nokta atışına hayran kalmıştım. Daha sonra birçok eylemde Prof. Dr. Orhan Kural’la beraber hayvan hakları mücadelesinde başrolü almıştı. Panter dedim de aklıma geldi. Aslında Ankara’nın da etiyle kemiğiyle hakiki bir panteri vardı. Üstelik hüzünlü bir hikayesi de...

 ANADOLU’NUN SON PANTERİNİN HAZİN ÖYKÜSÜ

 Tarihler 1974 yılının Ocak ayını gösteriyordu. Kış, tüm şiddetiyle kendini hissettirmeye başlamış, yağan kar tüm Ankara’yı beyaza boyadığı gibi, yolları da kapatmıştı. Tipinin bir kamçıdan farksız dokunuşları Başkentlileri evlerine hapsetmiş, birçok türden hayvan ise insanların aksine sığındıkları inlerinden, ağaç kovuklarından çıkıp, yiyecek bir şeyler bulabilmenin telaşına düşmüştü. Bala yaylalarında da hayvanların mideleri açlıktan titremekteydi. Hepsi henüz donmamış su birikintilerinin etrafında karınlarını doyurma çabası içine girip, kümeleşmişti.

Yazının Devamını Oku

Bu ülkeye sayısız eserler bıraktılar ama!

Beş gün önce gerçekleşen bir konferanstaki konuşmacının etkisiyle olacak, bu yıl 24 Kasım’da, “Öğretmenler Günü”nde çok hüzünlendim.

Zira gözümün önüne, yaşamını öğrencilerine ve kurtarılmayı bekleyen binlerce hastaya adamış bir bilim adamı geldi. Onunla beraber bu ülkeye sayısız eserler bırakmış müthiş insanlar da! Kimler miydi? Birazdan kimliğini ve icraatlarını anlatacağım konferans konuşmacısının deyimiyle “Kadir Haslar, İzzet Baysallar, İhsan Doğramacılar, Mehmet Haberallar…”
 Ankara’nın en önemli üniversitelerini bir çırpıda sayın desem, aklınıza hangileri gelir? Sizi yormayayım, ODTÜ, Ankara, Gazi, Hacettepe, Bilkent, Başkent üniversiteleri... Tarihçelerine baktığınız zaman, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Başkentte, öncelikle Ankara Üniversitesi oluşturulduğunu görürsünüz. İlk fakültesi de bugünkü Opera Meydanı’nda Vakıf Eserleri Müzesi olarak değerlendirilen Hukuk Mektebiydi. Kapılarını 1925 yılında öğrencilere açarken, bütün fakültelerin tek bir çatı altında toplanması, yani Ankara Üniversitesi’nin kurulması 1946 yılını buldu.
 1926’da kurulan Gazi Terbiye Enstitüsü ise nitelikli öğretmen yetiştirmek üzere faaliyete geçti ki, 1980 yılında kurulan Gazi Üniversitesi’nin temel taşını oluşturdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi ise İngilizce dilinde mühendislik öğretimi yapmak amacıyla 15 Kasım 1956’da kuruldu. 1967 yılında Sıhhiye civarındaki Hacettepe Semti’nde oluşturulan Hacettepe Üniversitesi’nin çekirdeğini ise Tıp Fakültesi oluşturdu. Malumunuz Hacettepe’nin kurucusu daha sonra 1986’da faaliyete geçen Bilkent Üniversitesi’ni de ülkemize kazandıran merhum Prof. Dr. İhsan Doğramacı’dan başkası değildi. Hacettepe’de eğitimini tamamlayan Mehmet Haberal ise Doğramacı’nın izinden gidip, 1993 yılında Başkent Üniversitesi’ni kurdu.
 Gelelim konferanstaki konuşmacıya... Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı’nın öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Zafer Öner o gün Başkent üniversitesinde konuk konuşmacı olarak kendisini bu günkü konumuna getiren Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı anlatıyordu.

 ELLERİNDE SANKİ SİHİR VAR

 Bu günkü konumu dedimse de, kendisi binlerce insanı sağlığına kavuşturmuş ve kavuşturmaya da devam eden önemli bir cerrah. “Şifa dağıtan ellerinde sanki sihir var” diyen insanların sayısı ise sayılmayacak kadar çok. Neredeyse tüm yaşamını öğrencilerine ve hastalarına vakfetmiş, belki de bu yüzden de evliliği bile aklına getirmemiş bir kişi.
 O gün salonu dolduran kalabalığa Haberal’ı anlatmaya başlarken, “İşte ben bugün sizlere o kıyıda köşede kalmış ancak onurundan kaybetmemiş, cumhuriyetin o ilk günlerindeki ruhu hala bedeninde taşıyanlardan olan bir kişiyi, bir cesur yüreği, tanıdığım kadarıyla ve dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım” diyerek söze girdi. Tıp adamı Haberal’ı en yakınındaki bir öğrencisi ve meslektaşından işitmeye başlayanlar pür dikkat kesilip, siyasetten arınmış konuşmaları dinlemeye başladı.

Yazının Devamını Oku

Politik derinlikten komşu serinliğine yolculuk

Atlas dergisinin Yayın Direktörü Murat Köksal’ın “Senin de bizimle olman lazım” demesi benim için yeni bir seyahatin kapılarını açmakta gecikmedi.

Malumunuz, Tempo, Ekonomist, Capital derken, Ankara Bölge Temsilciliği görevini üstlendiğim Dogan Burda Dergi Grubu’na bağlı 36 dergi olunca, benim farklı kulvarlarda koşuşturmam kaçınılmaz oluyor. Bu kez rotamı Bolu’nun Karacasu mevkine çevirmiş ve Atlas dergimizin Canon firmasıyla birlikte düzenlediği organizasyon için yollara düşmüştüm.
 Öncelikle şunu belirtmeliyim, iyi ki de Ankara’nın politik derinliklerinden Bolu dağlarının serinliklerine doğru yol almışım. Zira Ankara’da yaşayıp da otobandan arabayla 1,5 saatlik mesafedeki bu cennet köşemize bu güne kadar gitmemem yaşamımda büyük kayıpmış. Görüp, yaşadıklarımı aktarınca sizler de hak vereceksiniz.
 Ankara havasını soluyan herkes hafta sonu gelip çattığında ne yapacağını düşünür durur. Yazları sahil şeridine, kışları kayak merkezlerine gider durur da, doğayla baş başa kalacağı destinasyonları bir türlü programına alamaz. Doğayı aklına getirenimiz de ya seçeneklerin kıtlığından, ya da kısıtlı sayıdaki yerlerin kalabalığından girişimci ruhunu kaybedip, fikrini öteler. Ankara il sınırlarının sağladığı imkanları şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Gölbaşı, Karagöl, Tuzgölü, Kızılcahamam, Beypazarı, Nallıhan, Beynam ormanları derken iki elin parmaklarını geçmez... Gidildiği zaman da doğru dürüst bir tesis bulunmaz veya insan kalabalığından yer.

 OTEL VE GÖL SİZİ HAYRAN BIRAKACAK

 Şimdiye kadar Bolu dağını aşarken yol kenarı tesislerde mola vermişliğim, Kartalkaya Kayak Merkezi’ne gitmişliğim çok oldu da, Bolu merkeze ve beş altı kilometre ötesindeki Karacasu’ya ziyaretim hiç olmadı. Hele ki bünyesinde tabiat harikası barındıran ilçeye hayat veren Gazelle isimli beş yıldızlı otelin ve az ötesindeki Gölcük Gölü’nün kıyısında yer alan tesislerin varlığından haberdar bile değildim. Eminim, içinizde buraları bilip, göreniniz, hatta konaklayanınız vardır ama çevremdeki çoğu insan benim gibi varlığından bihaberdi.
 Serde gazetecilik var ya, Atlas’ın Canon firmasıyla ortaklaşa düzenlediği organizasyon çerçevesinde trekking, Off-Road ve foto safari etkinliklerine katılmak hak getire; Otelde ve göl kenarındaki tesislerde gözde müşteri yerine, gözlemci olup çıktım. İki günümün büyük kısmını da tesislerin sahibi Halil- Emine Ergün çiftiyle beraber otel içinde ve göl kenarında geçirdim. Aslında bu çifti ve kızları Elif ile damatları Emir’i tanımanızda fayda var. Zira Anadolu’nun misafirperver ruhuyla, dünya vizyonunu kaynaştırmanın ortaya nasıl keyifli bir işletmecilik anlayışı çıkardığını görmeniz açısından çok yararlı.

 İSTEYENE SPA İSTEYENE 12 AY KAYAK

 Otel tam bir buçuk yıl önce müşterilerine kapılarını açmış. Orman İdaresi’nden geniş bir alanda “yürüyüş parkuru” için kiralanmış. Beş bin metrekareye yayılan dev SPA merkezi de ruhunu ve bedenini şımartmak isteyenler için hizmete sokulmuş. Otelin binasının mimarisi ve içerisindeki dekoru çok hoş. Proje klasik yayla evi ve lodge tipolojilerinin modern bir yorumu olarak tasarlanmış. Tabii tesisin güzel dizaynına başarılı işletmecilik anlayışının da eklenmesi, üstüne mükemmel SPA merkezinin ilave olması ilgiyi her geçen gün arttırmış. Hele suni karla 12 ay kayak yapma imkanı sunan 100 metrelik pistleri devreye girince ilgi daha da artmış.

Yazının Devamını Oku

AVM’lere tıkıştırılmak kaderimiz olmamalı

Geçen hafta, Büyükşehir Belediyesi’nin şehircilik anlayışındaki yanlış kararları yüzünden Ankara’nın ruhunun kaybolmaya başladığına değinip, Başkent ile İstanbul kıyaslaması yapanların çoğaldığını aktarmıştım.

Facebook, Twitter gibi bir çok sosyal paylaşım sitesinde konuyla ilgili tartışmaların arttığını belirtirken de, Tempo Dergisi’nin Yayın Yönetmeni Ayşegül Savur’un kentin sosyal yaşamı konusundaki görüşlerine yer vermiştim. Son olarak da konu hakkında fikri olup, mail yoluyla bana ulaşmak isteyenlerin görüşlerini köşeme taşıyacağımı vurgulamıştım. İnanın yazım üzerine o kadar çok mail geldi ki, en ilginçlerini tasnif etmek için bir hayli zorlandım. Görüş ve düşünceleri önümüzdeki haftalarda sizlerle paylaşacağım.
 Ayşegül Savur’un söylemi üzerine Ankara’daki yaşamımızı düşündüm. Tamam, İstanbul gibi denizimiz, dolayısıyla doğal dekorumuz yok, üstüne üstlük bozkır da yaşıyoruz ama Ankara fiziki olarak o kadar da sıkıcı değil. Gerçi keyifle yürüyeceğimiz bir bulvar ya da caddemiz bile yok. Otobana dönmüş yollarda yürüyebilecek doğru dürüst ne bir kaldırımımız var, ne de karşıdan karşıya geçebilecek imkanımız. 

GECE NEREDEYSE HAYAT DURUYOR  

Örneğin eskiden Kızılay’da mağaza vitrinlerine bakarak yürümek, bulvar üstündeki kafe ya da pastanelerde bir şeyler atıştırmak çok keyifliydi. O dik Cinnah Caddesi yokuşunu tırmanıp, Botanik parkında soluklanmak bile güzeldi. Şimdi biraz Tunalı Hilmi Caddesi, biraz da Bahçelievler 7. Cadde, hepsi o kadar. İnatla AVM’lerin içine tıkıştırılmamız ise neredeyse kaderimiz oldu.
 Akşam karanlığı şehrin üzerine çöktüğü zamansa neredeyse hayat duruyor. Ben bu olumsuzluğun suçunu kentte yaşayanlarda değil, kentin ruhunu kaybettiren yöneticilerde buluyorum. Nasıl mı? Saat 24’den sonra toplu taşıt araçlarını çalıştırmayan, sokakları loş ışıklara mahkum eden, yaya kaldırımlarını daraltan, caddelerdeki otomobil parkını bile paralı hale getiren, aileleriyle restorana giden çocukları karakola götüren bir zihniyetten ne bekliyorsunuz ki?
 İstanbul öyle mi? Kenti yönetenlerin sağladığı hizmetlerle geç vakitlere kadar ye, iç, eğlen, gez, evine dön. Onun için çocuklu aileler, genç kız ve erkekler, yaşlılar sokaklarda yaşadığı şehre ruh veriyor.

19 YILLIK BECERİKSİZLİĞİN MAZERETİ BU OLMAMALI

Yazının Devamını Oku

Ankara görgülü, İstanbul gösteriş meraklısı

Yaptığı alt üst geçitleriyle övünen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, cadde ve sokaklara verdiği tahribatı sıkça yazarım.

İyi hatırlıyorum, geçmişte Başbakan Erdoğan ile kol kola girip, 13 köprülü kavşak açılışı yapmış ve ballandıra ballandıra bu kavşakların Başkentin trafik çilesini uzun yıllar çözeceğini açıklamıştı. Son aylarda fark ettiniz mi bilmiyorum ama geçit yapılan arterlerde bile trafik çekilmez hal aldı. Özellikle işe gidiş ve çıkış saatlerinde araçlar milim milim ilerliyor.
 Buradan şuna gelmek istiyorum. İstediğin kadar yol genişlet, kavşak yap, köprü kur; toplu taşıma yönelmediğin sürece trafiği rahatlatamazsın. Üstelik otobana dönmüş yollarla şehrin ruhunu yok edersin. Türkiye, planlı kentleşmenin önemini anımsatmak için tüm dünya ülkeleriyle birlikte 8 Kasım’da Dünya Şehircilik Günü’nü kutlamaya hazırlanıyor. Ama Başkent bu özel güne boynu bükük giriyor. Zira Yaya Hakları’nın hiç düşünülmediği, şehir plancılığının keyfe keder düzenlendiği bir metropolde yaşıyoruz.

 OTOBANA DÖNEN CADDELERDE CAN PAZARI 

Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi’nin ikinci maddesi ne diyor? “Yayanın; motorlu taşıt değil, insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiş kent merkezlerinde yaşama hakkı vardır.” Ankara’da ise bırakın yaya haklarını, kent kültürünün hiçe sayıldığı uygulamalar ile neredeyse yürüyen insan yokmuş gibi davranılıyor. Karşıdan karşıya geçiş için büyük beceri gerektiren üç dört şeritli yollar, ölümlü kazalara davetiye çıkarmıyor mu? Ya şehrin göbeğinde otobana dönmüş ana cadde ve sokaklara ne demeli? Göstermelik kaldırımlar yayaların yan yana yürümesini bile imkânsız kılmıyor mu? Bazı güzergâhlarda karşıdan karşıya geçmek için yüzlerce metre yol kat etmek hepimizin ortak sorunu değil mi?
 Bu arada birçok arterde aylardır süren asfalt sökümünü ve yenisinin yapılmasını kimse anlayamıyor. Birkaç ufak yamayla kaymak gibi sürüş keyfine kavuşacak yolların sökülüp yeniden yapılması tam bir israf. Dahası asfaltlanan yolun kısa bir süre sonra tekrar kazınması insanları çileden çıkarıyor. Ya doğalgaz çalışması, ya Telekom kazısı, ya da kanalizasyon borusu döşeme derken rahat bir nefes alamıyoruz. Sözüm ona tek bir merkez olan AYKOME’den (Alt Yapı Koordinasyon Merkezi) izin alınarak yapılması ve kazı zamanının planlaması gereken bu çalışmalarda bir türlü senkron tutturulamıyor. Ya da özellikle eşzaman oluşturulmuyor! 

SENKRON TUTMADI KAZIYA PAYDOS

 Neyseki AYKOME bir kaç gün önce aldığı bir kararla kentteki kazı işlemlerini sonlandırmış. Bundan böyle acil onarım gerekmedikçe kazı yapılmayacakmış. Şimdi yarım bırakılıp, üstü bile kapanmamış çukurlara mı yanalım, yoksa yeni kazının yapılmamasına mı sevinelim bir türlü karar veremedim!

Yazının Devamını Oku

Hizmet küratörü oteller ve Ankara’daki temsilcisi Çukurhan

Önümüz Kurban Bayramı ve bu yılın son tatilini yaşayacağız.

Rotanızı belirlemeniz konusunda yardımı olabilir düşüncesiyle dünyadaki son tatil anlayışını yazmaya karar verdim. Tabii ülkemizdeki örneklerinden bir kısmına da değinerek... Sizlerde gözlemlemişsinizdir, dünyadaki emsalleri gibi ülkemizde de lüks tatil anlayışı değişime uğruyor. Özellikle otelcilik sektöründe tüketim toplumunun krizi, bir anlam krizine dönüşmeye başladı. Artık tüketiciler otelcilerden şunu bekliyor; “Öyle anlamlı bir iş yapın ki ödemeye değsin”
Avrupa başta olmak üzere üst üste yaşanan ekonomik krizler yeni lüks tüketicilerin alışılagelmiş ülkeler dışından geleceğini gösteriyor. Geleceğini bu ülke ve seyahatçilerine göre planlayanlar kazanacak gibi görünüyor. Tüm ekonomik çalkantılara rağmen dünyadaki lüks tüketim çılgınlığının 2012 yılında bir trilyon dolara çıkacağı düşünülüyor. Peki, bu bir trilyon dolarlık pastadan pay almak için lüks segmentinde yer aldığına inanan oteller ne yapacak? Daha doğru bir ifadeyle ne yapması gerekiyor?

OTELİN BİR HİKAYESİ OLSUN

İlk başta dev tesisler değil, butik özelliğine hakim lüks yapılar tercih nedeni olmaya başladı. Artık müşteriler konaklayacağı otelin bir hikayesi olsun istiyor. Örneğin konakladığı binanın ya tarihi bir dokusu olsun, ya da sanatla bir şekilde iç içe yaşasın istiyor. Ayrıca bu istek, konumlandığı bölgenin otantik havasını içinde hissettirsin, ya da ünlü bir mimarın elinden özgün bir yapıt olarak çıksın beklentisine de dönüşebiliyor.
Tüm bunların yanı sıra yeni tüketiciler bir vazgeçilmez olarak ’yeşil’e dayalı otelleri tercih ediyor. Tesislerin doğaya saygı, geri dönüşüm, karbon salınımı gibi detayları gözden kaçırmamaları da önemli. Konuklar seyahat ettikleri ülke ve şehirlerin lokal özelliklerini öğrenerek de dönmek istiyorlar. Bu bağlamda artık her otelde alışılagelmiş İtalyan, Çin ve Japon mutfakları dışında o bölgenin tatlarını göremeye başlayacağız gibi görünüyor. Misafirlerin planları arasında yine seyahat ettikleri bölgenin tarihini öğrenmek, varsa tarihi yerleri ziyaret etmek de önemli. Sonuç olarak “anlam” yaratan seyahatler aranılır olmaya başladı. Yani konuklar anlam yaratmak için bilgiyi görgüyü arttıran deneyimlere para ödeyecekler.

HİZMET KURATÖRLÜĞÜ FARK YARATIYOR

Peki, otellerde aranan başka özellikler neler? Tesisler online teknolojinin tüm gereklerini otellerinde kullanmak zorundalar. Yine online pazarlama teknik ve kanallarını sürekli güncel tutmalılar. İsteğe göre hazırlanmış özel seyahat deneyimi sunmak zorundalar. Yani bir nevi hizmet “kuratörlüğü” yapılmış sunumlar diğerlerine fark yaratacak. Lüks’ün karşılığı altın varaklı evyeler değil, rahat, anlam taşıyan ve hatırlanan deneyimlerden oluşacak.

Yazının Devamını Oku

AVANT-GARDE MUTFAĞIN TEMSİLCİLERİNİN YARATTIĞI LEZZET İKLİMİ

Anadolu’nun orta yerinde, binlerce yıllık tarihi mirasın kalbinde konuşlanan Ankara’nın ağırbaşlı görünümünün altında canlı kültürel hayat, otantik duraklar ve alternatif güzergâhlar yok değil.

Zaman zaman bu tip mekanlara değinip, kişisel deneyimlerim ve gastronomiye meraklı profesyonellerin senteziyle ortaya çıkan gözlemleri sizlere aktarıyorum. Hayat anlayışınızda gastronomik deneyimlerin hatırı sayılır yeri varsa, bu yazıdaki yeni mekanlar listem sizi yakından ilgilendirecektir.
 İlk durağım sosyal yaşamdaki etkinliğini her geçen gün arttırıp, pekiştiren Tepe Prime Avenu... Daha önce de yazmıştım; Başkentin sosyal yaşamına farklı bir boyut getiren Tepe Prime, “Agora” fikrinden hareketle tasarlanan bir yapı. Çeşitli damak zevklerine hitap eden kafe, restoran, eğlence mekânlarına ev sahipliği yapıyor. İçinde İstanbul’un ünlü mekanları Hayâl Kahvesi, 2’ler Et Lokantası, Burger House, Eat’n Fit, Barnies Coffee ve Gratis’in yanı sıra Ankara’nın çok tutan markaları New Castle, Ege Balık, Özler Döner ve Tunalı Vitamin Park gibi farklı zevklere hitap eden işletmeler var. Eğlence ve kültür ürünlerini tüketici ile buluşturan kitapçı, çiçekçi, kuru temizleme, kuaför ve dev bir market de var ki, insanların günlük ihtiyaçlarına cevap vermek için yeterli düzeydeler. Işıklı su gösterisi gerçekleştirilen havuzun ve büyük bir sahnenin yer aldığı dev meydanda ise zaman zaman konser, gösteri, festival gibi aktiviteler düzenleniyor.

 TREVİSO’DAN ANKARAYA UZANAN LEZZET

 İşte bu dev kompleksin iki yeni konuğu daha oldu ki, ben de onlara değineceğim. İlki Türkiye’de ikinci halkasını Tepe Prime’de açan dünyaca ünlü İtalyan pizza restoranı Piola... Stefano ve Dante Carnito kardeşler tarafından kurulan ve pek çok dünya starını tercihi olan Piola’nın, 11 farklı ülkede 37 şubesi bulunuyor. 1986’da İtalya’nın Treviso şehrinde kurulan Piola’nın ABD, Brezilya, Arjantin, Şili, Meksika, Türkiye ve Honduras gibi ülkelerde şubeleri bulunuyor. Ankara’da açılan son şubenin yemeklerine geçmeden önce dekorasyonuna değineyim ve kısaca mekanın İçerisi de dışarısı gibi şık ve hayli zevkli döşenmiş, deyip mönüsünü anlatmaya başlayayım.
 Moleküler mutfağın seçkin örneklerini denemek için gidenlerdenseniz doğru bir adres. Moleküler dedimse sakın aç kalacakmışsınız gibi bir duyguya kapılmayın… Geleneksel İtalyan mutfağının minimalist olarak yeniden yorumlandığı lokantada, yenilikçi, lezzetli ve doyurucu bir yemekle karşılaşacağınıza şüpheniz olmasın. Bu arada, yeri gelmişken, moleküler gastronomiden, daha doğrusu ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Genel olarak yemeğin pişmesi sırasında, başından sonuna kadar her aşamada oluşan fiziksel ve kimyasal değişimlerin arkasındaki bilimsel gerçeklerin anlaşılması olarak tanımlanıyor. Yiyecek ve içeceklerin insana zevk ve keyif veren özelliklerinin bilimsel incelemesi olarak da tanımlanabilir.

 MOLEKÜLER GASTRONOMİNİN VARDIĞI NOKTA

 Bu mutfak akımına “Avant-garde” ya da “İlerici mutfak” deniyor. Aşçılar adeta laboratuarlardaki bilim adamları gibi çalışıp deneysel çalışmalar yapıyorlar. Gelelim Piola için neden böyle bir tanımda bulunduğuma. Garson (yeni adıyla servis elemanı diyorlar) yanınıza geldiği zaman, mönüdeki pizzalardan birini mutlaka sipariş edin. Zira ince hamurlu ve iyi pişmiş pizzalar, işletmenin en prestijli yemekleri. Pizzanın içindeki malzeme ne olabilir diye soracak olursanız da işletmenin sahibi Emre Canbulat’ın tavsiyelerine kulak verin. Zira kokoreçli pizzayı denetebilecek kadar çılgın, çılgın olduğu kadar da ilginç önerilerde bulunabilir. Örneğin bizlere içinde alaturka malzemeler olan pizzayı söylemese, böylesine harika bir lezzete ulaşamayacaktık. Kısacası moleküler gastronomiden örneklere denk gelmek istiyorsanız Piola’ya uğrayıp, Emre Bey’in önerilerine kulak verin. 

YENİ AKIMIN TEMSİLCİSİNE YENİ MEKAN  

Yazının Devamını Oku