• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • 'Yalan Dünya'nın Çağatay Koçtuğ'u Hakan Meriçler: Televizyonun son 'ünlü'süyüm

    Aile hikâyesi roman gibi… Hakan Meriçliler, 1968 yılında Alsancak’ta iki katlı, yüksek tavanlı bir Rum evinde dünyaya geliyor. Evin çatısı altında kökenleri Sakız Adası, Girit ve İskeçe’ye dayanan öyküler var… Dedesi Ali Karaviti, Giritli Türk asıllı armatör bir ailenin tek oğlu. Selanik’te tıp okurken 1924 senesinde, Lozan Anlaşması şartları gereğince mübadil oluyorlar. Karaviti, eğitimini yarıda bırakıp ailesiyle İzmir’e geliyor. Cerrahlık rafa kalkıyor ama anatomi bilgisi sayesinde kesimhanede işe giriyor. Çok başarılı olunca da İzmir’in en büyük et dükkânını açıyor; Büyük Selluka Kasabı. Evleniyor, üç çocuğu oluyor. Eşi genç yaşta vefat edince çocuklara hızla yeni bir anne bulmak gerekiyor. Kasabın müşterilerinden, zaten göz aşinalığı olduğu Yunan Eleni Hanım’la ikinci evliliğini yapıyor. Eleni Hanım’ın hikâyesi de Ege’nin karşı tarafında başlıyor. Sakız Adası’nda dünyaya geliyor. 15 yaşından itibaren İzmir’e çalışmaya gidip geliyor. 

    TAM BİR AŞK ÇOCUĞUYUM

    Meriçliler, “Sakız Adası kadınları titizlikleriyle bilindiğinden o dönem levanten ailelerin yanına gelip harçlık biriktirip dönerlermiş” diye anlatıyor: “Ada’da zorunlu bir evlilik yaptırıyorlar. İki çocuğu oluyor. Ancak kocası çok belalı biri…Hapse girince anneannem mecburen çalışmak için yine İzmir’e geliyor. Buna kızan kocası anneannemi aileden aforoz ettiriyor. Bir daha Sakız Adası’na dönemiyor. Bundan 7-8 sene sonra dedemle evleniyorlar. Anneannemin Sakız Adası’ndaki çocuklarından biri, bir gün kapıya geliyor. Anneannem ‘Beni affet, geri dönemem’ diye çevirince, üç gün parkta yatıyor. 14 yaşında veremden ölüyor. Birkaç ay sonra annem Leyla Güney doğuyor. Babam da İskeçe göçmeni bir aileden. Onlar da 1944’te gelmişler. Annemle babam 1967’de evleniyorlar. Hemen sonra ben doğuyorum. Tam bir aşk çocuğuyum!”

    5 YAŞINDA: ARTİST OLACAĞIM

    Anne Leyla Hanım ve baba Yüksel Bey çalıştığından Meriçliler tek çocuk olarak anneannesinin kolları altında büyüyor. En büyük zevkleri açık hava sinemalarına gitmek… Meriçliler, “Bence ben anneannem sayesinde oyuncu oldum” diye anlatıyor: “O zamanlar ‘oyuncu’ da denmezdi; artist! Haftada dört gün film izlemeye giderdik. Ben 5 yaşından itibaren ‘Ne olacaksın?’ sorularına ‘Artist’ diye cevap verirdim. Bütün temel eğitimimi, insan sevgisini anneannemden aldım. Ben 12 yaşındayken vefat etti. Bu arada annemle, babam boşanmıştı. Beni babam büyüttü.” Meriçliler anneannesini özleyerek zor bir gençlik geçiriyor. 


    İLK DENEMEMLE BAŞROLÜ KAPTIM

    Gidişat lisede değişiyor. Öğretmenleri önce sesini sonra da yeteneğini keşfediyor. Meriçliler anlatıyor: “Bana bir şiir okuttular ve ortalık karıştı! Bir anda okulun bütün şiirlerini ben okumaya başladım. Sonra ‘Tiyatro Kolu’ diye bir şey keşfettim. Prova yapan ekibe gidip ‘Bana da bir şans veremez misiniz?’ diye sordum. Hevesim kırılmasın diye kabul ettiler. Doğaçlama bir baba-oğul rolü yaptım. 15 dakika sonra başta bana yüz vermeyen tüm ekip ‘Kim bu?’ diye beni izlemeye başlamıştı. Hayatımda ilk defa oyunculuk yaparak başrolü aldım. Sonradan İzmir Devlet Tiyatrosu’na müdür olan Metin Oyman’la çalışmaya başladım.  Bana, ‘Sen doğuştan bir tiyatro sanatçısısın, tipin sesin, algın. Tanrı seni bunun için yaratmış. Gideceğin tek bir yer var’ dedi.” Hocasının tavsiyesini dinledi. Üniversite sınavında tek tercih yaptı; Dokuz Eylül Üniversitesi Tiyatro ve Sinema Bölümü. Meriçliler, “Lisede başarılı bir öğrenci değildim. Derslerde, sıra altında arkadaşlarımla çıplak ayak satranç oynamayı tercih ederdim” diye gülerek devam ediyor: “Sınava girdim. Çıkışta babama ‘Bence kazandım’ dedim. Sonuçlar geldi; kaybetmişim. Aradan dört gün geçti. Hürriyet gazetesinde ‘800 kişide hata yapıldı’ haberi gördüm. İşte kazanmıştım! Hürriyet gazetesini ilk alışım o zamandı.”


    HOCAM BANA BUBİ TUZAĞI KURDU

    Meriçliler, kendini ait hissettiği yerdeydi… Birinci sınıfta çektiği, anneannesinin hayatını anlatan kısa filmi ‘Madam Madama’, Orhan Murat Arıburnu Film Festivali’nde birincilik ödülü aldı. Ödülü Atıf Yılmaz’ın elinden aldı: “Birincilik kazandığım haberini ailemle televizyonda öğlen kuşağı ana haber bülteninde görünce, ‘İşte, hayattayım’’ dedim. Bir şey yapma duygusu bana çok iyi geldi…” Okulunu o kadar çok sevdi ki… Dört yılı acele etmeden altı yılda tamamladı. Onu yakalamak zordu. Kâh derslerde, kâh film çekimlerinde, kâh heykel atölyesinde… 1994’te mezun oldu. Aklında İstanbul’a gidip yönetmek olmak vardı. Ancak tiyatro onu bırakmayacaktı… Meriçliler anlatıyor: “Hocam Prof. Özdemir Utku benim tiyatrocu olmamı çok istediğinden Trabzon’da yaptığı bir oyuna davet etti. Bana ‘Bir yıl dene en azından’ dedi. Bu bir bubi tuzağıydı! Onu kırmamak için yevmiyeli sanatçı olarak Trabzon Devlet Tiyatrosu’na gittim. Sahneye bir kere çıkınca bubi tuzağı işe yaradı. Tiyatrocu kalmaya karar verdim.”


    OKUL TAKSİTLERİ İÇİN DİZİYE GİRDİM

    Dört yıl Trabzon’da kalan Meriçliler burada müstakbel eşi Ayla Baki ile tanıştı. Bir türlü kadro açılmayınca ani bir kararla yeni kurulan İzmit Şehir Tiyatroları’na geçti. Ancak bir sorun vardı; şehre bir türlü ısınamıyordu. Şöyle devam ediyor: “Şehir bana ‘Git’ diyordu. Sonunda kadromun çıkmasına bir hafta kala ayrıldım. O arada Devlet Tiyatroları (DT) sınav açtı. Trabzon’a döndüm. Ayla ile evlendim. Oğlumuz Doğaç dünyaya geldi. 2004’te beni DT Genel Müdürü Lemi Bilgin aradı ve acil bir rol için İstanbul’a çağırdı. Eşimle ayrılma aşamasındaydık. Teklifi kabul ederek İstanbul’a geldim. Bu olay hayat akışımı değiştirdi. Yönetmen Müge Gürman ile çok iyi anlaştık ve birlikte harika oyunlar çıkardık. Bu arada Ayla ile oğlum da İstanbul’a gelmişti. Oğlum özel okuldaydı ve taksitleri ödemek mümkün değildi. Onun için dört bölümlük bir diziye girdim.  Tiyatroda da çok yoğun olduğumdan hep arkadan dolaştım, hiç görünmedim. Ta ki Yalan Dünya’ya kadar…”


    ‘ÇAĞATAY’ İLE HAMASİ OYUNCULARI ELEŞTİRDİK

    Onu Türkiye’ye tanıtan Yalan Dünya dizisindeki ‘Çağatay Koçtuğ’ karakteri oldu… Bu rol nasıl gelmiş? Anlatıyor: “Dostum Murat Daltaban’la kafede otururken tesadüfen Gülse Birsel’i gördüm. Enerjisi çok hoşuma gitti. Menajerime bir projesi olup olmadığını sordurdum. Yeni dizisi varmış ama sadece tek bir rol için oyuncu arıyorlarmış. Ertesi gün öğlen kafede yine Gülse’yi gördüm. Kendimi gösterdim. Bir saat sonra deneme çekimine davet geldi. Görüşmeye, ‘Çağatay’ kılığında gittim. Gülse beni görünce şaşkınlıktan gözleri büyüdü! Ben de karakteri çok sevdim. Devlet Tiyatroları’nda gördüğüm ve asla tasvip etmediğim hamasi oyuncuların eleştirisini getirdiğim bir iş oldu. Garip bir şekilde de o karakter çok sevildi. Dizi 90 bölüm sürdü. Beni Türkiye’ye tanıtan insan Gülse Birsel’dir, ona vefa borcumu asla ödeyemem.”


    DÜNYA DİJİTALE DÖNDÜ

    Söyleşimiz boyunca hayranları Hakan Meriçliler’in yanına gelip ‘Çağatay’ karakterini andılar… Dizi biteli sekiz sene olmasına rağmen ‘Çağatay’ karakterinin üzerinde kalmasından rahatsızlık duyuyor mu? Şöyle yanıtlıyor: “Başta üzerime yapışmasından rahatsızlık duydum. Tiyatroda dramatik rollere devam ediyordum ama ‘Çağatay’ın baskınlığını geçmek kolay değildi. Bir de dizinin sürekli tekrarları yayınlanıyordu. 10 yaşında çocuklar bile bu sayede beni tanıyordu. Sonra düşündüm ki; bu ülkede insanlar gülmeye çok hasret ve böyle işler artık yapılmıyor. O kadrolar toplanamaz. Dünya dijitale döndü. Yalan Dünya televizyonda türünün son örneğiydi. Ben de televizyon dönemin bence son ünlüsüyüm.” Peki yeni oyuncuları nasıl buluyor? Cevabı: “Bu yeni dönemde kalıcılık çok zor. Gelen güzel kızlara, yakışıklı oğlanlara sahip çıkma hızı unutma hızıyla aynı… Bir şeyi anlatabilmek için bir şeyler de yaşamış olmanız gerekiyor.”

    OYUNLARA MOTO KURYEYLE YETİŞİRDİM

    “Devlet Tiyatroları’nın en çok oyun oynayan oyuncularından biriyim. Geçen sezonu ‘Hırçın Kız’ın 100’üncü oyunuyla kapattık. Dizinin en yoğun zamanlarına bile tiyatrodan kopmadım. Öyle ki Gülse (Birsel) turnelere yetişeyim diye setten moto kuryeyle havaalanlarına yetiştirirdi! Şu an kadına yönelik siddetle ilgili ‘Mezarlık’ dizisinde oynuyorum… Önümüzdeki projem Tanju Okan’la ilgili. Ölümünün 25’inci yılında anmak isteyişimle başlayan süreç pandemiyle ertelendi fakat bir senaryo ve film çalışmasına dönüştü… 27 Ağustos’ta, doğum gününde, onu sekiz şarkıyla Gümüşlük’teki Jazz Cafe’de anacağız. Şarkıları ben söylüyorum.”


    ATATÜRK’LE DANS EDEN ANNEANNE

    Meriçliler’in çocukluğu anneannesinin anılarını dinleyerek geçmiş… Aralarından biri çok özel. Anlatıyor: “1926 yılında İzmir’de Atatürk’ün evinde bir dans daveti veriliyor. Atatürk, Türk kadınının dans öğrenmesini istiyor. O davete anneannem de gidiyor, çünkü o sırada çalışmak için İzmir’de ve ‘davete evdeki yabancı çalışanlar da dahildir’ diye emir geliyor. Birkaç yıl önce Atatürk İzmir’de Yunan ordusunu yenmiş. Bu millete mensup anneannem bir akşam Atatürk’le karşı karşıya gelecektir!  Atatürk yaverini yolluyor, anneannemle dans başlıyor. Anneannem Mustafa Kemal’i görünce heyecandan titriyor ve dans sırasında başını kaldıramıyor.  Atatürk, “Eleni neden korkuyorsun?


    Bu bir savaş değil dans. Dansta dans edilir, hadi Eleni, dans et” diyor. Anneannem, Atatürk’ü “Enerjiden yerinde duramayan, çok güzel renkli gözleri vardı” diye anlatırdı. İnsana çok iyi hissettiren bir enerjisi varmış. “

    HAYATA KARŞI İŞTAHLIYIM

    “Neşeli bir insanımdır. Yaşamı çok seviyorum. Hücrelerim şarkı söylüyor. Yemek yemeyi çok seviyorum. Hayata karşı da iştahlıyım. Yol arkadaşlığı önemli.”

    Yazının devamı...

    Hit şarkı fabrikası Selami Şahin: Daha bıyıklarım terlemeden ünlü olmuştum

    Hayranlarının hiçbirini kırmadan, hepsiyle tek tek fotoğraf çektirerek yanımıza geliyor. Arap turistlerle Arapça konuşuyor… Esprileri de eksik etmiyor. Nihayet ilgiden biraz rahatlayınca söyleşiye “Mısır’da, Dubai’de, Lübnan’da yolda yürüyemiyorum! Sel-ami Şahiiin, Sel-ami Şahin, resim!’ diyorlar. Evet, gelsin sodamız, başlasın odamız!” diye giriş yapıyor. Hikâyesi, az önce akıcı şekilde konuştuğu Arapçasının sırrıyla başlıyor. Selami Şahin, Hatay’ın Yayladağı ilçesinde, Suriye sınırına yakın Yoncakaya Köyü’nde Mısır kökenli bir çiftin altı çocuğundan dördüncüsü olarak dünyaya geliyor. Büyük dedesi, aileyi Osmanlı İmparatorluğu zamanında İskenderiye’den önce Lübnan’a, oradan da Suriye’ye ve en son Hatay’a getiriyor. Babası Arapça, Türkçe ve Fransızca konuşuyor. Annesi hiç Türkçe bilmediğinden Şahin’in öğrendiği ilk dil de Mısır Arapçası oluyor. İlkokula kadar duyduğu en güzel Türkçe, evdeki radyodan gelen Zeki Müren’in billur sesli şarkıları oluyor…


    ‘GİTME OĞUL ÇOK KÜÇÜKSÜN’

    Sınır köyünde hayat zor… Ne elektrik var, ne yol ne telefon… Şahin Ailesi de yoksulluk içinde yaşıyor. Baba Mehmet Bey köyde evler inşa ediyor. Anne Hatice Hanım domates yetiştiriyor, tavuk besliyor. Selami Bey, ilkokula başlayınca önce Türkçe’yi öğreniyor. Sonra da sesiyle öğretmenleri büyülüyor. Bayramlarda tüm şarkıları o söylüyor. Şahin, “Nota nedir, şarkı nasıl söylenir bilmiyordum. Sadece ‘dilli kaval’ öğrendim, köyde çalıyordum” diyor... Ancak öğretmenlerinin ona ‘Senin sesin çok güzel. Günün birinde büyük şarkıcı olacaksın…’ demesiyle cesaretleniyor ve bir karar veriyor: “Anne ve babama ‘Beni okutacak durumda değilsiniz. Gideceğim şarkıcı olacağım’ dedim. 16 yaşıma girince tek başıma çıktım köyden. Anne ve babamın bana sarılıp ‘Gitme oğlum, bu yaşta olmaz’ diye ağlayışını hiç unutmam…”


    İSTİKAMET ‘BEYOĞLU PİLİÇLERİ’

    Peki nereye gidecekti? Şahin, elinde tahta bavuluyla önce bir buçuk saat uzaklıktaki Şen Köyü’ne yürüdü. Buradan üstü kapalı bir kamyonla Antakya’ya geçti. Bir lokantada iş buldu. İki ay komilik yaptı. Şarkıcılık hayaline kavuşamayınca otobüse atladı, İskenderun’a gitti, ütücülük yaptı. Ardından istikametini önce Adana’ya, sonra Ankara’ya çevirdi. Otellerde çalıştı ama hayalindeki işe bir türlü kavuşamıyordu. Sonunda, “Bu iş İstanbul’da olur” dedi ve yine atladı otobüse… Selami Bey, bu yolculuğu şöyle anlatıyor: “Kabataş’ta indim. Zamanında ‘Beyoğlu Piliçleri’ diye bir film izlemiştim. Herhalde Beyoğlu çok meşhur bir yer diye dolmuşa binip şoföre ‘Amca Beyoğlu’na!’ dedim. Şişhane’ye varınca şoför ‘Beyoğlu burası yavrum’ dedi. İndim.”  


    ‘AMCALARIM BABALARIM NOLUR BANA PLAK YAPIN’

    Artık İstanbul’daydı! Karşısına çıkan Ağa Camisi’ne girdi, “Allah’ım şarkıcı olayım, anne, babama bakayım” diye duasını etti ve... Selami Bey devam ediyor: “Önce restorana girdim, sordum; İşçi lazım mı? Hayır. Tostçuya girdim; Hayır. Sonunda Şato Oteli’nde işe girdim. Başka işlerde de çalıştım. Parkta yattığım oldu. Biriktirdiğim parayı köy külotuma diktiğim cepte saklıyordum” diyor. Ancak geri dönmeyi hiç düşünmemiş: “Yürüyeceğin arkadaşları ve yolunu iyi seçersen problem yok. Köyden ayrılışımdan bir yıl sonra öğrendim ki bu plakçılık işleri Sirkeci’deki iş hanında yapılıyormuş. Recep Dengin’in sahibi olduğu plakçıda işe girdim. Bir gün ‘Amcalarım, babalarım, ben şarkıcı olmaya geldim. Bana plak yapar mısınız?’ diye sordum. Önce ‘Oğlum sen daha 16 yaşındasın’ dediler. Sesimi duyunca ‘Hemen bu çocuğa 45’lik yapın!’ dediler.”


    3’ÜNCÜ PLAKTA MEŞHURDUM

    Ve böylece Selami Şahin köyden ayrıldıktan bir yıl sonra hayalindeki stüdyoya girdi. İlk 45’liği ‘Zeynebim’ ilgi görünce hemen ikincisi yayınlandı. Üçüncü plakta artık meşhurdu! Ünlendiğini nasıl anlamıştı? Şahin ilk hayran anısıyla yanıtlıyor: “Taksim’de bir teyze beni çevirdi, ‘Seni tanıyorum! ’ diye bana hamburger ısmarladı. Radyodan sesimi bilip plaktaki resimden beni tanımış…”  Henüz 17 yaşındaydı. Şöhret sonrası önce kendine ev tuttu. Paranın gerisini de ailesine gönderdi. Sonra yeniden işe koyuldu: “İlkokul mezunuyum. Nasıl Amerika’da yaşasam İngilizce öğrenmem gerekecekse, müzisyensem de nota bilmem lazımdı. Kitapların yardımıyla notayı kendi kendime öğrendim.”


    HER ŞARKIYA SLOGAN ŞART

    İlk bestesi ‘Sen Mevsimler Gibisin’i 1969 yılında yaptı… Hikayesini şöyle anlatıyor: “Bir kız arkadaşım beni bırakınca onu değişken mevsimlere benzettim. İlham geldi ve şarkı çıktı. 1969 yılında bu şarkıyla ‘Altın Kelebek Yılın Birincilik Ödülü’nü aldım. Ağlamaktan teşekkür edemedim. O zamandan beri de hiç durmuyorum! Bugüne kadar 150 civarında hit parça yaptım.” Şarkılarını okumayan sanatçı olmadığını söylüyor. Aralarından en çok kimin icrasını sevdiğini “Bahçedeki bütün çiçekler güzeldir! Her sanatçının sesine göre eser seçip veriyorum. İbrahim Tatlıses’e başka, Zeki Müren’e başka… İyi bir rejisör oyuncuyu daha güzel oynatır” diye yanıtlıyor. Peki Selami Şahin’e neler ilham verir? Yanıtı: “İşlenmemiş konu, değişik müzik olmadan adımı o şarkıya yazmam. Bekarken güzel hanımlardan ilham alırdım… Şimdilerde arkadaşlarım anlatıyor; ‘Ben onu çok seviyorum, o bana bakmıyor. Unutmaya çalışıyorum, unutamıyorum’ diyor. Kendimi onun yerine koyuyorum ve ‘Tanrım aşk çemberi sarmış dört bir yanımı’ şarkısını yapıyorum. Slogan şart. Çoğunluğu ilgilendiren konuyu bulacaksın.”


    SELAMİ BABA’DAN BABA TAVSİYELERİ

    “Bizde bağırmak çağırmak yoktur. Onlara, ‘Hazıra dağ dayanmaz. Çalışacaksınız’ dedim. Ot gibi yaşamayacaksınız ama kendinizi garantiye alın. Size yapılmasını istemediğiniz şeyi karşınızdakine yapmayın.”

    ‘TAPILACAK KADIN’I ANNEME YAZDIM

    “Müzik aşkı aileden gelen bir miras... Annemden güzel sesi almışım. Babamın da espri yönü kuvvetliydi. Her şeye hemen bir dörtlükle teşekkür ederdi. ‘Sen Tanrı’dan sonra tapılacak kadınsın’ şarkısını anneme yazdım. Arapça’da bir laf vardır; Tanrı’dan sonra anneye ve babaya tapılır. Değerlerini hayattayken bileceksin…”


    EŞİMLE KULİSTE TANIŞTIM

    Selami Şahin, 1970’li yılların sonunda Aksaray’daki Gar Gazinosu’nun kadınlar matinesinde eşi Didem Hanım’la tanışmış: “Kulis kapısında imzalı resim istedi. İlk buluşmadan sonra babasından istedim. Kalbimden bir ses geldi ve evlendik. Yalnızlık Allah’a mahsus. Bana dünyanın en güzel üç ödülünü verdi; Lider, Emirhan ve Meryem İrem.  ‘Özledim’ şarkısını eşime yazmışımdır.” 


    EN ÇOK İSTEK ALAN ŞARKILARI

    Ayda 6-7 konser verdiğini söylüyor: “Allah bu gücü veriyor vallahi. Kendine iyi bakacaksın. Sofradan doymadan kalkacaksın. Biraz yürüyüş yapacaksın. İzleyiciler en çok kendi bestelerimi istiyor; ‘Ben sevdalı sen belalı’, ‘Özledim teninin kokusunu özledim’, ‘Alışmak sevmekten zor.’ 9-10 yaşındaki çocuklar, gençler, 1970’li yıllarda yaptığım şarkıları marş gibi seslendiriyorlar. Ne ekersen onu biçersin. Ben güzel besteler ektim. Hayranlarım bana ‘Selami Baba’ diye bakar. Onların sevgi ve saygısıyla varım. Hiçbir zaman havalara girmedim.”  


    ‘YOK ARTIK BU DA MI SENİN ŞARKIN’

    “Bir gün sahnede ‘Ayrılmayalım ayrılmayalım’ şarkısını söylerken izleyicilerden biri ‘Coşkun Sabah’ın bu şarkısı ne zamandır sizin?’ diye laf attı. Ben de mikrofondan ‘Albümü alın bakın, söz müzik Selami Şahin’dir’ dedim. Şaşırdı, ‘Bundan sonra adınız ‘Selami Şahin değil, Selami Bu Da Mı Senin!’ olsun diye çiçek yolladı…”

     

    Yazının devamı...

    Mantarların Şirin Babası

    1) Jilber Barutçiyan, 1962 senesinde eski İstanbullu bir Ermeni ailesinin ferdi olarak dünyaya geliyor. Baba Rober Barutçiyan sanayici, küçük atölye ve fabrikaları var. Bulgar göçmeni annesi Meliha Toydemir ev hanımı. Barutçiyan, çiftin tek çocuğu olarak ‘O zamanlar oralar gerçekten bağ, bahçe ve dutluktu!’ diye tarif ettiği Kadıköy civarında büyüyor. Aile doğaya meraklı. Oyun alanı kâh komşu köşklerin bahçeleri oluyor, kâh ormanda kestane topluyorlar, kâh hep beraber denize dalmaya gidiyorlar. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’ne giriyor. 13 yaşından itibaren yatılı okuyor. Okulda herkes takım sporlarına ilgi duyarken Barutçiyan doğadan vazgeçmiyor; takım aktivitesi olarak izciliği seçiyor. Üniversite eğitimi için yine ‘keşif’ barındıran bir alanı, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nü tercih ediyor. Ancak burada okumaya pek hevesi yok… Barutçiyan, “Arkeolojiye merakım vardı ama daha çok girmesi kolay bölüm diye tercih ettim” diyor: “İki sene devam ettim. Ailem vefat edince 22 yaşında İsviçre’ye taşındım. Lozan’da yakınlarımız vardı. Amacım okulu burada bitirmekti ama üniversite çarkının içine bir türlü giremedim. Sonunda çalışma hayatın atıldım.”

    ‘NEREDEN BULDUN BU MANTARLARI KARDEŞİM’

    Barutçiyan, “Herkes gibi genç yaşta bulaşıkçılık yaparak başladım” diye devam ediyor: “Sonra bir hastanede çalıştım, ithalat-ihracat işi yaptım, kendi şirketimi kurdum, uzun yıllar oranın Milli Piyango İdaresi’nde çalıştım, sonra bar, kafe işletmeciliği derken… 25 yıl geçti. Emekliliğim çıkınca Türkiye’ye döndüm.” Buraya kadarı kurumsal hayatı… Şimdi hikâyeyi biraz geriye sarıyor, 40 yıl önce çalıştığı hastane dönemine dönüyoruz. Hastane orman içinde. Doğa düşkünü Barutçiyan da iki, üç saatlik öğlen molalarını orman içinde yürüyüşlerle değerlendiriyor. Devamını kendisinden dinleyelim: “Yürüyüşlerimden birinde mantarlarla karşılaştım. Birkaçını toplayıp millete gösterince ‘Nereden buldun bunları kardeşim!’ diye delirdiler. Meğer tesadüfen kıymetli mantarları bulmuşum. Sonra baktım mantar merakı Avrupa’da milli spor gibi. Her yağmurdan sonra millet çoluk, çocuk mantar toplamaya gidiyor. Türkiye’deyken evimizde çok kozmopolit bir mutfak vardı. Mantar da yenirdi. Ben de böyle merakla başladım. Önce hobi oldu. Sonra tutku haline geldi.”


    2) ÖLDÜRENİ DE VAR GÜLDÜRENİ DE

    Mantarların en çok nesi onu büyülemişti? Barutçiyan, “Çeşitlilik, renklilik çok büyüleyici… Binlerce tür mantar var; öldüreni, zehirleyeni, güldüreni…” diye yanıtlıyor: “Dünyanın en zahmetsiz doğa sporu… Her yaşta yapılabiliyor.” Ancak öğrenmesi öyle kolay değilmiş… Barutçiyan, “‘Mantarcılık’ biliminin ismi ‘mikoloji’dir ama ‘Mikolog olacağım’ diye üniversiteye başvuramıyorsunuz. 1950’li yıllardan beri üniversitelerde kürsüsü yok. Değişik bilim dallarından gelen insanlar yapıyor bunu” diyor. 


    24 SENE SONUNDA SINAVA GİREBİLDİM

    Öyleyse nasıl öğreniliyor? Yanıtı: “Pek çok Avrupa ülkesinde kulüpler ve eğitim stajları, uzmanlardan eğitimleri var. Devamlı doğada olmanız lazım. İsviçre’de bundan 80 yıl önce halk sağlığını korumak için VAPKO isminde kuruluş kurulmuş. Açılımı; İsviçre Mantar Uzmanları Kuruluşu. Amacı toplum sağlığını korumak, zehirlenmeleri engellemek… Ticareti yapılan ya da satılan, servis edilen mantarları bir uzmanın değerlendirmesi gerekiyor. Sağlık Bakanlığı’na bağlı çalışan VAPKO bu uzmanlık sertifikasını veriyor.” Barutçiyan, 24 seneye yakın VAPKO eğitimlerine katıldıktan sonra sınava girme imkânını elde edebiliyor! Sonunda mantar çeşitleri, yönetmelikler, Latince bilimsel isimler, pazar kontrol teknikleri dahil pek çok alandaki zorlu imtihanı geçiyor ve 2006’da VAPKO diplomasını alarak ‘sertifikalı mantar uzmanı’ oluyor.    


    3) ALTI YIL ORMAN ORMAN GEZDİK

    Barutçiyan, 2006 senesinde Türkiye’ye elinde işte bu sertifikayla geliyor. Aslında amacı emekliliğin tadını çıkarmak, ‘mantarcılığı’ da hobi olarak yapmak. Ancak… Devam ediyor: “Belgrad Ormanı’na bir girdim ki ne göreyim… Böyle bir zenginlik Avrupa’da hiç görmedim kardeşim! Yıllarca arayıp bir tane bile bulamadığım mantarlar önümde tarla gibi duruyor. Gelen, giden bilmiyor; tekme atıyor, eziyor… Mantar zehirlenmesinden ölenlerin haberlerini görüyordum. Bu arada Türkiye’de mantarlar konusunda hiçbir kitabın yazılmadığını fark ettim. Türkiye mantarlarını gönüllü iş edindim. Ben ‘Avrupa’da öğrendim, size öğreteyim’ raconunu hiç sevmem. O yüzden o kitaba girecek şeyler Türkiye’de derlensin, çekimleri yapılsın, Türkiye’deki özelliklerine göre yazalım istedik. Fotoğrafçı Mehmet Akgül’le tanıştık. Türleri tek tek tespit edip, fotoğrafladık, derledik, künyeler çıkardık. Belgrad Ormanı ağırlıklı çalıştık ama Kastamonu’dan Bolu’ya, Adana Toroslar’dan Fethiye’ye, Tekirdağ’a, İğneada’daki Longoz Ormanları’na… Her yere baktık. Çalışma altı yıl sürdü. İlk kitap ‘Türkiye’nin Mantarları’ 2012’de yayınlandı. Burada Türkiye’de bulunan 200 mantarın künyesi vardı. Sonra konu ilgi çekti, ufak ufak konferans talepleri gelmeye başladı.”


    EN ZEHİRLİSİ KÖYGÖÇÜREN

    Türkiye’de yılda ortalama 100 kişi mantardan hayatını kaybediyor. En zehirli türler arasında yer alan köygöçüren mantarı (Amanita phalloides), bu ölümlerin yüzde 90’ından sorumlu. Barutçiyan diyor ki: “Öldürücü ve zehirli mantar çeşitliliğimiz zengin. En zehirlisi köygöçürendir. İlk iş öldüren mantarları öğrenmek lazım. Öldürmeyen mantarı zehirli kabul etmiyorlar. Özellikle Anadolu’da ‘Ben hiç mantardan zehirlenmesi yaşamadım. Hayattayım ya!” diyorlar. Oysa iki haftadır midesi bozuksa zehirlenmiş demektir! Halk arasında dolaşan yüzlerce yanlış inanış var. Öldüren, zehirli ve yenen mantarı birbirinden ayırt etmek için de hiçbir geçerli metot yok. Her mantarı tek tek bilimsel netlikle tanımlayıp güncel kaynaktan yenilebilirliğini kontrol etmek gerekiyor.” Barutçiyan, Instagram’daki ‘mushroomsofturkey’ hesabında mantarlarla ilgili bilgiler paylaşıyor.


    TIRLARLA PORÇİNİ İTHAL EDİYORUZ

    Bir de dünyanın en kıymetli mantarı ‘trüf’e dair efsaneler var… Barutçiyan açıklıyor: “‘Trüfler’ diye bir aile var. Bunlar yeraltında yaşayan, gelişen ve ölen, tarihte kaydı ilk tutulan mantarlar. 150’nin üzerinde trüf mantarı türü biliyoruz. Hepsi değerli diye bir şey yok. En değerlileri İtalya’da yetişen beyaz trüf ve Fransa’da yetişen siyah trüf. Az bulundukları için pahalılar. Dünya mutfaklarında yer etmiş, maddi değeri yüksek olan mantarların tamamı Türkiye’de var; trüf, kuzugöbeği, porçini… Hele porçini, İtalya’ya TIR’larla gidiyor. Mantara olan ilgi yükselmekte çünkü insanlar doğal ürün arıyor. Avrupa’dan sonra Türkiye’de de lüks restorasyonlarda aranan bir malzeme oldu. 15 yıldır mantara olan merak çok arttı.” 


    TÜRKİYE’DE 30 BİN ÇEŞİT MAKRO MANTAR VAR

    İkinci kitabı, ilkinden tam 12 sene sonra geçen yıl yayınlandı; Makro Mantarlar. Ginko Bilim tarafından yayınlanan (ve ancak buradan bulunabilen) bu kitapta da çıplak gözle görebileceğimiz 350’ye yakın tür yer alıyor. Peki ülkemizde toplam ne kadar mantar türü var? Barutçiyan anlatıyor: “Türkiye’de 30 bin tür makro mantar var. Bunların 20’si öldürüyor. Panzehiri yok. Yerseniz kesin olarak öldürüyor. Yaklaşık 200 kadarı zehirli; yani öldürmüyor ama midenizi bozuyor, bazısı haftalarca hastanede yatırıyor. Yenen 200 civarı mantar var. Bunları bölüyoruz; yenen ve yüksek ekonomik değeri olanlar, trüfler gibi… 20 kadarı yüksek ekonomik değer taşıyor; mesela trüfler kuzugöbeği, morcella, porcini…”

    AİLENİ TANIYORUM AMA SEN DE KİMSİN?

    “Çok kademeli, çok geniş bir dünya… 40 yıldır mantarcılık yapmama rağmen beni çok şaşırtan şeyler de görüyorum. Her sene ‘Ailesini biliyordum da bu da kim?’ diye yeni çeşitlerle tanışıyorum. 1500 türü rahatlıkla ilk görüşte tanırım.”


    Amanita muscaria (Şirinler mantarı)

    Amarita phalloides: ‘Köygöçüren’ dünyada en çok insan öldüren mantar… Türkiye ormanlarında da çok bol miktarda var.

    Amanita caesarea: Avrupa’daki çok değerli ve az bulunan mantar. Türkiye’de bol miktarda bulabiliyoruz. Kilosu 100 Euro’ya kadar çıkabiliyor. Avrupa’da uzun yıllar aradım, bulamadım, Türkiye’ye ilk geldiğimde Belgrad Ormanı bunlarla doluydu.


    Amanita muscaria: Zehirli bir tür. ‘Şirinler mantarı’ da deniyor… 

    Filito geotropia: Yenen bir tür, Türkiye’de yaygın olarak ‘et mantarı’ diye biliniyor ve seviliyor. 

    Laitika sulfuris: Amerikalılar sever, ‘ormanın tavuğu ‘derler. Pek lezzetli değildir.

    Yazının devamı...

    Yurt haberlerin şövalyesi

    Onu dinlemek, Türkiye’nin dört bir yanında aynı anda bulunmaya ve zaman içinde seyahat etmeye benziyor. Gazeteciliğin bütün dinamizm ve heyecanını halen bünyesinde barındıran bir isim Yalçın Bayer! Dünyaya geliş hikâyesi de hareketli… Babası Rıfat Bey, Bulgaristan’ın Stefano köyünde doğuyor. O dönem orası Romanya içinde. Rıfat Bey 1934’te Köstence’den İstanbul’a gelen bir gemiye ‘kaçak’ olarak binip İstanbul’a geliyor. Buradan da akrabalarının bulunduğu Çorlu’ya geçiyor, Ermeni terzi Dikran Bey’in yanında çalışmaya başlıyor. Kalfalıktan sonra mesleğe dükkân sahibi olarak devam ediyor. Kendi gibi göçmen Hacer Hanım ile evleniyor. Hacer Hanım’ın ailesi Kosovalı. Onlar da Balkan Savaşları’ndan kaçarak ‘anavatan’a geliyorlar. Babası, Hacer Hanım henüz bir yaşındayken bütün aileyi bir manda arabasıyla 15 günde Çorlu’ya getiriyor. Acı dönemler geçiriyorlar. 


    KOLA KUTULARINDA FESLEĞEN 

    Bayer, Rıfat Bey ile Hacer Hanım’ın altı çocuğundan ilki olarak 1944 tarihinde dünyaya geliyor. Yalçın Bey, “Hüzünlü bir çocukluktu” diye başlıyor anlatmaya: “Göçmenlere verilen kerpiç evlerde büyüdük. Ninemle oruç tutardım. Annem, bahçeyi çok severdi. Ayçiçek kafalarından ve kabaktan tekerlek yapmak oyuncağımız sayılırdı. Maksutlu Köyü’ne gidip dövene binmeyi unutamam. Sonra NATO çerçevesinde Çorlu’ya radar-dinleme aygıtları yapılınca Amerikalılar geldi. Bir Amerikalı personelin giyilmiş blucinini almak modaydı! Ben ilk kola kutularını orada görmüştüm. Annem bu kutuların içinde fesleğen yetiştirirdi.” 


    İLK MİTİNGİ 14 YAŞINDA İZLEDİ

    Baba Rıfat Bey’in ziyaretçileri hiç eksik olmuyor; belediye başkanları, kentin ileri gelenleri… Bir ara Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyet Köylü Millet Partisi’nin ilçe başkanı yapılıyor. Bayer de siyaset konuşmalarına aşina oluyor. İlk miting takibini 14 yaşında yapıyor! Osman Bölükbaşı ve yandaşlarıyla bir kamyonla Tekirdağ’a giderek mitingi izliyor. Gazetecilikse lise yıllarında başlamış. Galatasaray Lisesi pahalı gelince, sınavını kazandığı Kuleli Askeri Lisesi de 1960 darbesi sonrası öğrenci almayınca Çorlu Lisesi’ne devam etmiş. Ve o günlerden birinde… Bayer anlatıyor: “Aydın Anıl abimiz yerel Çorlu Gazetesi’ni çıkarıyordu. ‘Yalçın bize lise spor müsabakaları yazsana’ dedi. Gazetede ‘Yalçın Bayer yazıyor’ spotu çok hoşuma gitti. Okulda da itibarımız arttı! Babamın  siyasetçi dostları ‘Yalçın bizi hiç yazmıyorsun’ diye sitem etmeye başladı!” 


    KAZANDIĞIM PARAYLA MUZ VE AYAKKABI ALDIM 

    Yerel medyadan ana akıma geçişi de lise yıllarında olmuş… Bayer devam ediyor: “Babam dükkâna hep Cumhuriyet gazetesi alırdı. Bir gün Çorlu’da bir çocuk felci vakası yaşandı. Postaneye gidip telefona sarıldım ve Cumhuriyet’i aradım. Çorlu gazetesinde gördüklerimden esinlenerek vakayı doktorların nasıl tedavi ettiğini anlattım. Ertesi gün ‘yurt haberler’ bölümünde aspirin kutusu kadar ama imzalı bir haber çıktı. Belediye Başkanı Sait amca, yine babama “Sen bu çocuğu Cumhuriyet’e nasıl muhabir yaptın!” diye sitem etti (gülüyor). İkinci girişimim 1960 ihtilalinden sonra oldu. Darbenin ardından sürgüne gönderilen 14 subaydan biri Çatalcalı Yarbay Mustafa Kaplan’dı. Aftan sonra karayoluyla Türkiye’ye dönerken Çorlu’da bir kahvede mola verdiklerini haber aldım. Nefes nefese okuldan çıktım. Hemen Cumhuriyet’i aradım. Onlar da cevval siyasi muhabir İhsan Onur’u göndermişlerdi. Aybaşında atlatma haberime prim olarak 50 lira geldi. O yaşta benim için büyük paraydı. Kendime bir çift ayakkabı ve manavdan o dönemde yeni tanınmaya başlayan ithal muz aldım.”


    TOY BİR STAJYER GAZETECİ 

    Çorlulu genç Yalçın Bayer artık Cumhuriyet’e sık sık yerel haberler gönderen kendi deyimiyle ‘toy bir stajyer gazeteci’ydi! Haberleri aktardığı, telefonun öbür ucundaki isim Yurt Haberler Müdürü Erdoğan Arıpınar ışığı fark ediyor ve onu İstanbul’a çağırıyor. Yalçın Bey, “18 yaşında geldim İstanbul’a…” diye anlatıyor; “Suadiye Ticaret Lisesi’ne kaydoldum. Geceleri yurt haberlerde, 400 lira maaşla işe girdim. Prim almak için ‘Bugünkü haberler; trafik kazası, Demirel’in ziyareti…’ diye ararlardı. İmzalı yazılarım da çıkardı.” Artık Türkiye’nin her yerinden gelen haberleri alan telefonun ucundaki kişi kendisiydi! İşin en çok nesini sevmişti? Yanıtı: “Türkiye’yi tanımasını… Bilgin oluyor, siyaseti, dengeleri öğreniyorsun. Mahalle dedikodusu gibi takılıyorsun!”


    YAŞAR KEMAL 10 PARMAK DAKTİLO MÖSYÖ FUMELLİ 

    Yurt haberlerin ardından önce istihbarat servisine, sonra yazıişlerine geçti. Fark yaratmasına üç şey vesile olmuş; “1960’ların ortasında Yaşar Kemal çalıştığım odaya geldi, ‘Bana bak, ben Cumhuriyet’e röportajlar yaparken, birçok muhabirle tanıştım, birçoğunu da Cumhuriyet’e muhabir yaptım. Uzun yıllar yurt haberler servisini yönettim. Yerel muhabirlerini her zaman kolla ve aylık primlerini ihmal etme’ dedi. Ertum Öcal bana ‘10 parmak daktilo’ öğretti. Bu sayede iki adam değerinde oldum. Saksağan gibi yazmaktan kurtuldum! Yetişmeme büyük etki yaptı. Ben de başkalarına öğrettim. Bu arada Ajans France Press’in Türkiye muhabiri Levanten kökenli Mösyö Fümelli diye bir gazeteci vardı. İstanbul haberlerini anlaşmalı olarak Cumhuriyet’ten alırdı. Çok titiz bir gazeteciydi, haberlerdeki eksiklikleri kızarak söylerdi. Örneğin, bir turist ölürse onun pasaportundaki ismi, memleketi ve doğduğu şehri bir kural olarak isterdi.” Bu arada Şişli İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi.


    KARABORSAYA DÜŞEN YAZAR

    Bayer’in, “Benim gazeteci olmam ve yetişmemde hem ilk adım hem de üzerimde büyük emeği vardır” diye andığı ‘Cumhuriyet mesaisi’ tam 29 yıl sürdü. Bu süreçte Nadi ailesinde erkekler ve kızlar arasında yönetim çekişmesi yüzünden siyasi nedenlerle iki kez kriz yaşandı. Sonunda 1993 yılında İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Oktay Akbal gibi yazarların olduğu bir grupla istifa ederek ayrıldı. Ayrılır ayrılmaz transferi için büyük bir yarış başladı! Bir yanda Sabah gazetesi, sonra Milliyet ve gönlünün olduğu Hürriyet… Yalçın Bey anlatıyor: “Sabah ile anlaşmıştık ama Ertuğrul Özkök ve Doğan Hızlan da beni almaya karar vermişler. Simavi ailesinin bir ferdinin ifadesiyle ‘karaborsa’ gibi olmuştum. Yoğun bir diplomasi trafiğinin ardından 1993’te, Cumhuriyet’ten ayrıldıktan bir ay sonra Hürriyet’e Haber Müdürü oldum. Fakat orada çok iç çekişme vardı. Sonunda Özkök beni Haber Araştırma Bölümü Müdürü yaptı ve ‘Yeter, Söz Milletin’ köşesi böyle doğdu.”


    İDDİA EDİYORUM BU BİR REKOR

    Yalçın Bayer, ‘Yeter, Söz Milletin’ köşesinde tam 30 yıldır toplumun sorunlarını, şikayetlerini ve görüşlerini veriyor… Diyor ki: “İlk başlarda mektup ve teleksle gelirdi bu yazılar, bazıları telefonla söyler, bazen de ben bildiklerimi ve gördüklerimi yazardım. Hâlâ ilk günkü heyecan içindeyim. İnternet döneminde sosyal medyanın keyfi de başka oluyor… Bu kadar çok parçalı yazıyı hazırlamak zordur… Ortalama 6-12 adet yazı koyarım. İnternet servisinden bir kardeşimizin söylemesiyle baktım; bugüne kadar benim yazdıklarım ve okurlarımızın gönderdiği parça yazıların toplam sayısı 9 bin 900’i bulmuş.  Bunun dünyada bir rekor olduğunu iddia ediyorum! Bu köşeyi yapmak kolay değildir, takipçi olacak, her şeyi okuyacaksınız. Okura hiç kızmam, onların bir sürü konusu orada teşhir oluyor, hem iktidar hem partiler hem de belediyeler için öğretici ve bilgilendirici oluyor.” 

    11 YAYIN YÖNETMENİYLE ÇALIŞTIM

    Meslekte 60 yılı geride bıraktığını fark edince, “Yok daha nerede? Hiç öyle hissetmiyorum!” diyor. Nasıl geçmiş bu yıllar? Yanıtı: “Hep Türkiye’yi düşünerek... İlhan Selçuk ve Uğur Mumcu’nun üstümde çok etkisi vardır. Cumhuriyet’te genel yayın müdürleri Cevat Fehmi Başkut, Ecvet Güresin, Oktay Kurtböke, Hasan Cemal ve Okay Gönensin’le çalıştım. Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’le başladım. Sonra Enis Berberoğlu, Sedat Ergin, Fikret Bila, Vahap Munyar ve halen Ahmet Hakan‘la çalışıyorum. Belleğime hep doğru, dürüst ve namuslu şeyleri kaydettim. İhaleyi bilmem ama hırsızlık ve yolsuzluk sistemini bilirim. Hiç rüşvet verenle karşılaşmadım. Tehdit etmem, utandırırım. Kimseyi ‘itibar suikastına’ uğratmadım.” 

    Yazının devamı...

    Türkiye'nin bakkal amcası

    1) Doğduğu yerin de haşmetli isminin de bir hikâyesi var… Bendevi Palandöken, 1948 yılında Malatya’da dünyaya geliyor. Anlatmaya, “Palandöken tabii Malatya’yı çağrıştırıyor” diye başlıyor: “Büyük dedem Erzurumlu. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında dedem süvari kaymakam, amcam da zabıt kâtibiydi. İkisi de Ruslara esir düşünce babaannem, baba ocağı olan Malatya’ya kendi ailesinin yanına dönüyor. Babam Malatya’da doğuyor. Torunlara isimler aile büyükleri tarafından verilirdi. Rahmetli babaannem de manalı isimler olsun istemiş. Büyük ağabeyimin adı Penahi. Benimki Farsça ‘yücelmek, yükselmek, azad edilmek’ anlamına gelen Bendevi. Bir de kız kardeşimiz var. O da Serpil…” Aile, özellikle de babaanne, ‘Agah Efendi’nin kızkardeşi’ olarak Malatya’da çok tanınıyor. Ticaretle uğraşıyorlar. Baba Selahattin Palandöken’in bakkal dükkânı var. Ayrıca Malatya’nın meşhur bahçeleri için alım, satım işleri yapıyor… Ancak Bendevi Bey 7-8 yaşlarındayken, baba ani bir rahatsızlıkla hayatını kaybediyor…



    Dükkâna aldığı ilk teraziyi de saklıyor…

    KADERİ BABA MESLEĞİ

    Anne Nazire Hanım, önce bir süre üç çocuğuyla Malatya’da kalıyor. Sonra 1956 senesinde bir diğer amcanın ‘Buraya gelin, çocuklar okula devam etsin’ çağrısıyla Ankara’ya taşınıyor. Malatya’daki mal mülk satılıyor. Ankara’nın Cebeci semtinde mütevazi bir giriş kat dairesi satın alınıyor. Büyük çocuk Penahi ve Serpil, planlandığı üzere okula devam ediyorlar. Ortanca çocuğun kaderindeyse baba mesleği var! Henüz ortaokul ikinci sınıftayken ticarete atılıyor. Mahalledeki ‘Bakkal Amca’dan aldığı sakızları okulda satarak günlük harçlığını çıkarıyor. Bu arada ailenin gelir ihtiyacı artıyor. Bendevi Bey devam ediyor: “1962’de Cebeci’de bir bakkal dükkânı açtık. Sonra da hayat mücadelesi başladı… Hem okula gidip gelir hem iş geliştirmek için fikirler üretirdim. Ailenin tüm yükünü taşıyan kişiydim. 13 yaşında esnaf oldum. Çok haşarı olmamakla birlikte işkoliktim! ”

    ‘KİRDEN’DEN SOĞUK GAZOZ

    Mesaisi sabah erkenden dükkânı açarak başlıyordu… Palandöken devam ediyor: “Ezandan önce kalkar, namaza gelenlere ekmek, peynir, zeytin satardım. Yazlık sinemalar vardı. Gece dönüşünde millet gazoz içerdi. O zamanlar ‘kirden’ denen bakır kazanlar soğutucu olarak kullanılırdı. Komşulardan buz alır, soğutup sinema çıkışında gazoz satardık. Ürünleri almak için çuvalı sırtımıza alıp Samandağ’a giderdik. Hayatımda hiç dinlendiğimi hatırlamıyorum. Bu yaşıma kadar hep ayaktayım. En büyük zevkim, dükkânı kapattıktan sonra evin yolundaki yokuşun merdivenlerinden kaymaktı!”


    2) İADE YOKTU VİCDAN VARDI

    Gel zaman git zaman işler büyüyor… Bendevi Bey, anlatıyor: “Beşeri münasebetlerin geliştiği, insanlarla iletişim kurduğun bir meslekti bakkallık… Müşteri portföyümüz çok zengindi. Müşterilerin bir bölümü ayakta kalalım diye özel ihtimam gösterirler, başka yerden alabileceklerini de bizden alırlardı. Komşu esnafla da aramız hep iyiydi. Kasap Sabahattin Abi’yle dükkânlarımıza göz kulak olurduk. Aileyi geçindirebilecek düzeye erişince önce dükkânı biraz büyüttük. Sonra borçla mülkiyetini aldık. Tabiri caizse, ‘Biraz palazlandık!’ Bu sefer borcu ödemek için daha fazla gayret ettim. Liseyi tamamlayamadan okul hayatım bitti. Tam zamanlı bakkal oldum. Farklı işler de yapmaya çalıştık ama çevre esnafa zarar olmamasına dikkat ederdik. Şimdiki gibi market düzeninde ‘Efendim buzdolabını da ben satayım, ekmeği de…’ anlayışı yoktu. İnsanlar birbirine çok saygılıydı ve ticari ahlak vardı; ahilik kültürü. Kasap kasaptı. Tavuk bile satmazdı. O zamanlar çek, senet yoktu! Söz itimattı. Halen bazı dükkânlarda tabela vardır; ‘İtimatı lütuf sanıp borca sarılma, bir gün isteyecekler sonra darılma! (gülüyor)’ Veresiye defterine yazılırdı. Müşteriye hiç ‘Yok’ denilmezdi; ‘Geliyor, ben sana birazdan getireyim’ denirdi. Ticari ahlak, esnaflığın en büyük prensibi kendi yemediğini bir başkasına yedirmezsin. Beğenmediğini bir başkasına satmazsın çünkü o zamanlar iade filan yoktu. Senin vicdanın vardı.”

    EŞİMLE BAKKALDA TANIŞTIK

    “Eşim Maksude, dükkâna alışverişe gelirdi. Ben de ona devamlı ilgi duyardım. Üç, dört sene bakıştık. İstemeye karar verince başta ‘Bakkal’ diye çok rağbet görmedik. 1978’de evlendik. Flörtümüzle beraber 50 yıla yakın bir beraberlik! Bugün bir çocuğumuz ve iki torunumuz var. Torunlar; Ecrin Nazire ve Bendevi Barış. Dükkânın tabelasında ‘B. Palandöken’ yazar. Ben Bendevi, oğlum Barış ve torunumuz Bendevi Barış’ın çift ‘B’si’. Halen devam ediyor.”

    3) MAHALLENİN VERESİYE DEFTERİ

    Palandöken, sakızları aldığı ‘Bakkal Amca’dan bir hüner daha öğrenmişti; veresiye defteri tutmak!  Bendevi Bey anlatıyor: “Bakkal Amca’nın hafızası çok iyiydi ama okuryazar değildi. Veresiyeyi aklında tutardı. Ben onun için yazardım. İsimleri şöyle yazardık; yukarıdaki gazeteci hanımın annesi, doktor beyin kayınvalidesi… 17 yaşında Bakkallar Derneği’ne üye oldum. ‘Elim kalem tutuyor’ diye beni ‘murakip üye’ yaptılar. Sanki üç üniversite bitirmişim (gülüyor)! 1983’te Ankara Bakkallar Derneği Başkanı oldum. Oradan üst kuruluş Bakkallar Federasyon yönetimine girdim. Son 32 yıldır da başkanvekilliği ve ardından TESK Başkanıyım.”

    4) DEĞİŞMEYEN BAŞKAN DEĞİLİM MUTFAĞIN BAŞINDAKİ ADAMIM

    TESK’in bugün iki milyonu aşkın üyesi var. Ufak bir Avrupa ülkesi kadar! Neredeyse yarım yüzyıl iktidarda olmanın sırrı nedir? Palandöken şöyle yanıtlıyor: “‘Değişmeyen başkan’ değil de çok uzun süredir mutfağın başında olan adam oldum! Mesleğin her kademesinde bulundum. İktidarlar değişti, biz hep bu işin başındaydık. Başarının sırrı öncelikle sebat etmek. İkincisi de iletişimde kopukluk bırakmamak. Ben halen bakkalım. Esnafın problemlerini çok iyi biliyorum. Esnaflık Türkiye’deki çalışma hayatının, KOBİ’ler dahil bütün ticaretin yüzde 56’sının döndüğü bir iş. Bugünkü büyük ticaret insanlarının çoğu bu meslekten gelir. Bu yolda siyasetten hep uzak durdum. Bütün partilerle ticari münasebetim olduğu gibi mesafeli davrandım. Benim işim gelen müşterinin partisini, ırkını, cinsini sormak değil. Hedefim ‘Onlara bir şey satabilir miyim?’ oldu.”

     HELVANIN KIRINTISI PASTIRMANIN ÇEMENİ

    “Eski günlerde ticaret yapmak bir keyifti. Mesela helva keserken hafif kırıntı düşer, ağzına atarsın. Pastırmayı doğrarken çemenini sıcak ekmekle yemek çok nefis olurdu. Müşteri samimiyeti ve insanlarla diyalog çok önemli… Çocukluk hayalim başkalarına muhtaç olmadan, karnımı doyurabileceğim bir işti. Özlemini çektiğim her şeye kavuştum. Yaptığım işte sindire sindire kendi alanımda büyümeye gayret ettim. Bizim işin emekliliği yok. İşimi seviyorum. Zaman zaman dükkâna gittiğimde halen mutlu oluyorum.” 


    PERAKENDE YASASI ÇIKMALI

    Peki başladığı günden bugüne ‘esnaf’lıkta neler değişti? Yanıtı: “Bugün bakkallar güçlü sermaye holdinglerle karşı karşıya... Haksız rekabet var. Perakende Yasası’nın çıkması gerekiyor çünkü esnaf perişan oluyor. Büyük bir sermaye 10 bin dükkân açıyor. Tarladaki çiftçiye tohumu veriyor, ‘Ek ve benim mağazama gönder’ deyince o adam işçi oluyor. İş yapamayan esnaf tezgâhtar oluyor. İki güreşçiyi bile kilolarını alıp karşı karşıya çıkarıyorsun. Bugün en büyük mücadelem bu...” 

    ÜÇ ‘İ’NİN SIRRI
    Eskiden ‘kahraman bakkallar büyük süpermarketlere karşı’ eğilimini konuşurduk. Bunun yerini şimdi e-ticaret mi aldı? Bendevi Bey, “İnternet alışverişi oranı yüzde 50’leri buluyor. Biz de yeni alışveriş imkânlarını iş ortağı olarak görüyoruz. Çıraklar motorize oldu. ‘Dükkânımda oturup işimi yaparım’ diyemiyorsun. Teknolojiye karşı gelinmez. Mahallelerin yerini siteler alıyor. Buna rağmen bakkallar hâlâ evinin anahtarını bırakacak kadar güvendiğin bir mahalle sakini olarak kalmaya devam edecek. Üç ‘i’yi çok çok iyi bileceksin… Birincisi işin erbabı olacaksın. İki; işini seveceksin. Üç; inovasyonu ve dünyayı takip edeceksin. Bunları yapamazsan başarılı olamazsın.”

    Yazının devamı...

    Kent ozanı Bülent Ortaçgil: Yazdığım tüm şarkılardan sudoku yaptım

    1- Önce yeni albümü konuşalım… ‘Elli Buçuk’, iki bölümden oluşuyor. ‘Elli’de yeni dört şarkı ve 1986 tarihli ‘Ak Kuşlar Kara Kuşlar’ın yeniden kaydı, ‘Buçuk’ta ise, Ortaçgil’in TRT İzmir Radyosu’nda Ümit Tunçağ tarafından 1969 yılında kaydedilen ‘Anlamsız’, ‘Niçin’, ‘Şık Latife’ gibi şarkıları var. Ortaçgil, “Başlangıçla bitiş arasındaki serüvenin kayda geçmesini istedim” diye başlıyor: “Zamanla insan öyle bir doygunluk durumuna geliyor ki eski tabirle ‘velut (bereketli)’ olamıyor. Şarkılar güzel olmuyordu veya tamamlanmıyordu… Yeni albümün itici gücü 11 yıl önce ezgisi hazır olan ‘Elli’ şarkısı… Şimdiye kadar yazdığım bütün şarkı isimlerinden bir ‘sudoku’ yapıp yeni bir anlam yükleme fikri beni çok heyecanlandırdı ve bir anda şarkıları bitirme gücü geldi. ‘Buçuk’ tarafı ise nasıl yayınlayacağımı yıllardır bilemediğim 1969 yılındaki şarkılarım… Meraklıları için ‘Bu adam 50 yılda nereden nereye gelmiş görsünler’ diye koyduk.”

    ‘TV’DE ELVIS’İ SEYREDERDİM…’

    Peki ya kendi kişisel hikâyesi nerede, nasıl başlamış? Bülent Ortaçgil, tıp doktoru bir baba ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan en büyüğü olarak 1950’de Ankara’da dünyaya geliyor. Çocukluğu, Selanik ve Arnavutluk’tan Osmanlı Dönemi’nin son yıllarında Türkiye’ye göç etmiş anneanne ve dedelerinin de oturduğu Ulus’taki evde geçiyor. Aile, Ortaçgil dokuz yaşındayken doktor babanın ihtisası için Amerika’ya gidiyor. İçe kapanık bir çocuk olan Ortaçgil’in hayatına müzik ilk burada giriyor… Bülent Bey anlatıyor: “Televizyonda Elvis Presley’i seyrederdim. Babam da müzik seven ve dinleyen birisiydi. Evde pikap ve dönemin Elvis Presley, Dean Martin gibi popüler isimlerinin olduğu plaklar vardı. Aynı zamanda klasik müzik ve opera da dinlenirdi. Başta sevmesem de sonra hepsinden hoşlanmaya başladım. Dolayısıyla tek boyutlu olmayan bir müzik beğenim oluştu. Bu arada ilk müzik enstrümanıma kavuştum; oyuncak bir ksilofon! Sesler çıkarıp çalmaya çalışırdım.”

    ‘SPARTALILAR GİBİ BİR DÜNYA’

    Aile, bir yılın ardından 1959’da Türkiye’ye dönüp İstanbul’a yerleşti. Ortaçgil, Sultanahmet İlkokulu’nu bitirdikten sonra yatılı olarak Maarif Koleji’ne başladı. Aileden ayrılmak başta zor geldiyse de başarılı bir öğrenci olduğunu anlatarak devam ediyor: “Babam askeri doktordu. GATA’da çalışıyordu. İstanbul’a gelince Deniz Hastanesi’ne girdi. 1960 ihtilali öncesinde de istifa etti, SKK’ya geçti. Hiçbir zaman muayenehanesi olmadı. Hep kamuya çalıştı. Sülalemizde tüccar veya girişimci yok. Dolayısıyla Türkiye’deki bütün orta sınıf ailelerde olduğu gibi bize de iyi bir eğitim alıp hayatımızı sürdürmekten başka şansımız olmadığı öğretildi. İyi bir eğitim alınacak, geçerli bir meslek sahibi olunacak, yabancı dil konuşulacak… Yatılılıkta herkes bir arada, aileden uzak, aynı şeyleri yapıyor; ders çalışmak, spor yapmak ve sağda solda büyüklerimizin okuduğu veya ilgi duyduğu şeyleri öğrenmek… Bizim dönemde sadece erkekler vardı; Atinalılar, Spartalılar gibi bir dünya!”  

    İLK GİTARIMIN HİKÂYESİ…

    2- Ancak Ortaçgil’in bu rutin içinde başka bir meşgalesi daha var; müzik. Ksilofonun yerini davul alıyor. Öğretmenlerinin dinlediği 1960’ların popüler Batı parçalarına aşina oluyor. Arkadaşlarıyla gruplar kuruyor, İngilizce şarkılar yapıyor. Lisede davulun yerini gitar alıyor. Herhangi bir müzik eğitimi alıyor mu? Ortaçgil, “Hiçbir zaman” diye yanıtlayarak devam ediyor: “Notaya ihtiyaç duymuyordum. Taklit ederek çalıyorsun. Boş vakitlerimizi müzik dinleyip gitarı çözmeye çalışarak harcıyorduk. İlk gitarımı eniştem hediye etmişti. Kötü bir kontrplaktan yapılmıştı ve çalarken parmaklarımız morarırdı. Tabii çok geçmeden kırıldı! Ben ancak liseyi bitirdikten sonra gitar edinebildim. Bu ‘ortalama üstü’ gitarla uzun yıllar çaldım. Hatta ‘Benimle Oynar Mısın’ parçasını bu gitarla kaydettim.”

    HERKESİN ‘GÜZEL’ DEDİĞİNİ BEN BEĞENMİYORDUM

    Ortaçgil, tiyatro ve müzik sayesinde bir başka dünyayı fark ettiğini söylüyor. Ancak hayatın gerçekleri de yerli yerindeydi: “Müzisyen olmaya hiç özenmedim çünkü uğraştığım, hoşuma giden müziklerin Türkiye’de hiçbir geçerliliği yoktu. Herkesin güzel dediğini de ben beğenmiyordum. ‘Hariciye’yi düşündüm ama sonra bunun da memuriyet olduğunu hissettikçe vazgeçtim. Sadece geçinmek, yaşamak istiyordum. Sonunda, 1970’te İstanbul Üniversitesi Kimya Bölümü’ne girdim.”

    ‘BENİMLE OYNAR MISIN’I SADECE BİN KİŞİ ALMIŞTI

    3- Kimya iyiydi, hoştu ama Ortaçgil, “Zor bölümdü, duman oldum!” diye gülerek devam ediyor: “İnadım da vardı. Beş yıllık bölümü altı buçuk yılda tamamladım. Kimya hayatla çok doğrudan ilişkisi olan bir bölüm ama üniversitede verilen genel eğitimle uzmanlaşamıyorsunuz. Ben hiçbir alanına özel bir ilgi duymadım. Sadece yaşayabilmek ve para kazanabilmek için aşmam gereken bir şey olarak gördüm ve ‘Başlarım senin kimyana!’ diyerek oturup ders çalıştım. Mahalleden arkadaşlarımla çalmaya devam ediyordum. Bir yandan kimyayla güreşirken 1974’te ‘Benimle Oynar Mısın’ı yayınlayabildim. Bin plak sattı. Gelen parayla kendime ancak bir pikap alabildim ve o an ‘Ben profesyonel müzisyen olmamalıyım’ dedim. Müziğim Türkiye’nin o günkü beğenisiyle uyumlu değildi. Pop müziği hafifliğine hiçbir zaman kapılmadım. Amacım dünyaya bir şeyler söylemekti.”

    NORVEÇ’TE GIRGIR OKUR AĞLARDIM

    4- Ancak müzik kana karışmıştı bir kere!  Şansını başka yerde denemeye karar verdi. Okulu bitirip, bir yıl askerliğini yaptıktan sonra 1979’da Norveç’e gitti. Buradaki macerası da bir yıl sürmüş: “Norveç bu tarz müziğin yapılabileceği yerlerdendi. İnsanlar bize benziyordu. Ancak 28 yaşımdan sonra ‘Norveçli’ olamayacağımı gördüm. Yazdığım şarkıları başka dilde ifade etmek zordu. Arkadaşlarım bana Gırgır dergilerini yollarlardı. Onlara bakınca ağlardım. Kendime ‘Ben Türkiye’ye aitim! Bu toprakların adamıyım ben! Demek müzikle yaşayamayacağım ben arkadaş!’ dedim ve Türkiye’ye, mühendisliğe döndüm.”


    BENDE HİÇ MÜDÜR OLACAK HAL YOKTU

    5- Altı yıl çeşitli şirketlerde mühendislik yaptı. Ortaçgil, “Eskiye oranla az olsa da yine şarkılar düşünüyordum!” diye devam ediyor: “Müziğe dönüşüm Levent Kırca’nın mekânı ‘Hodri Meydan’daki konser dizisiyle oldu O konserden sonra Erkan (Oğur) hayatıma girdi. Aslında onunla doğduğumuzdan beri tanışırız. Onun eskizleri, benim şarkılarımla çalmaya başladık. 1986’da Fikret Kızılok’la tanıştım. Mekânı Çekirdek Sanatevi’nde bir konser vermemizi istedi. Ahbap olduk. Kızılok Çekirdek Sanatevi’ni beraber yönetmeyi teklif etti, kabul ettim. Mühendisliği bıraktım çünkü tamamen müzikle uğraşmamak bana yalancılık gibi gelmeye başladı. Mühendislikte müdür olacak seviyeye gelmiştim ama elimde gitarım hiç müdür olacak halim yoktu! Dedim ki Türkiye’de bu kadar şarkı yazmış, kendine ve şarkılarına güvenen bir adam bu işi yapamıyorsa gitsin ölsün! Ne gelecekse gelsin başıma kardeşim ben şarkı yazıyorum! Böyle böyle 50 sene geçti!”


    50 YILIN SONUNDA…

    Sanat yılı vesilesiyle hayatla muhakeme yapınca ne sonuç çıkıyor? Ortaçgil: “Hayatımdan memnunum çünkü şarkı yaparak hayatımı geçindirmeyi başardım! İzleyicilerimde lineer bir artış var. Şarkılarımı nesiller birbirine aktarıyor. İnsan yaşlandıkça ayıklamayı da öğreniyor. Beğeni çıtanızı aşmayan şeyleri yayınlamanın ancak ticari kaygısı olabilir. Popüler müzik, çoğunluğa hitap eden kitlesel sanat eserleri yaratmak, hiçbir şey yaratmamakla eşdeğer… Benim eserlerim kitlesel olsaydı ‘Yanlış bir şey yaptım’ derdim. Kendi dünyamda, kendimi tatmin edici şeyler yazdım.”

    HAYAT NE ÜÇ NE BEŞ

    Yeni şarkılarından birinde soruyor: “Kimi kara, kimi beyaz… Neden? Halat mı yoksa pamuk ipliği mi? Hangisi hayat?...” Ortaçgil’e göre hangisi hayat? Gülerek yanıtlıyor: “Ne bileyim! Sormasam o şarkıyı yazar mıyım? Hayat ne siyah ne beyaz… Ne üç, ne beş… Hep ikisinin ortasında. Ben her zaman diyaloğa açık bir adamım. Hayattaki davranışlar da öyle olmalı. Karşındakine empati duymalı, onu dinlemeli, onunla konuşabilmelisin. Hiçbir zaman dogmatik olmadım çünkü hiçbir şeye, başka her şeyden doğru
    diye inanmadım. Hayat nereden baktığınıza bağlı…”

    Yazının devamı...

    ‘Marjinal bir aileyiz’

    1- New York’ta dünyaya gelen, çocukluğu Tayvan’dan Venezüela’ya yerkürenin dört bir yanında geçen yönetmen ve senarist Canan Gerede için ‘dünya vatandaşı’ desek yanlış olmaz. Ancak merkez üssünün İstanbul olduğunu söylüyor; “İnsan her zaman köklerine döner. Kalbim İstanbul’da” diyor. Söyleşimizi de Nişantaşı’nda evinde yapıyoruz. Bize, sayısı 10’u geçen kedileri de eşlik ediyor. Gerede, hepsini tek tek takdim ederken bahçedeki 20 kedi de bizi dışarıdan izliyor. Canan Gerede’nin biyografisi, “Diplomat Cemil Vafi ve Reşiha Akman’ın tek çocuğu olarak New York’ta dünyaya geldi” diye başlıyor. Gerede, “Baba tarafım Giritli” diye anlatıyor:

    “Dedem Ali Vafi’nin 10 çocuğu vardı. Çocuklarını iyi okutabilmek için deri, sabun, zeytinyağı fabrikalarını Girit’te bırakıp İstanbul’a göç etmiş. Kuruçeşme’deki Memduh Paşa korusuna yerleşmişler. Babam önce yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne gidiyor. Oradan Sorbonne Üniversitesi’ni bitirip Dışişleri Bakanlığı’na giriyor. Annemle bir tren seyahatinde karşılaşıyorlar. Bir ay sonra Başkonsolos olarak görev yapacağı New York’a evli gidiyorlar. Sene 1943. Ben de orada doğuyorum.” 


    İLK İŞİM: KARAKAS’TA BAR DEKORASYONU

    Üç yaşına gelene kadar New York’ta kalıyorlar. Sonra sırasıyla Ankara, Yunanistan, Londra, Arjantin, Formosa’ya gidiyorlar. Menderes döneminde babası merkeze çekiliyor. Gerede bu esnada İstanbul’da anneannesi Necla Öke’nin yanında kalıyor.  İki sene sonunda yeniden yollar görünüyor: Tayvan, İsviçre, Venezüela... Canan Gerede, “Ayrılıklar hep duygulu oluyordu” diye anlatıyor:


    “En zoru Türkiye’de geçirdiğim iki seneydi çünkü hiç arkadaşım yoktu. Çok yalnızlık çektiğimden çok kitap okuyordum. Benim arkadaşlarım kitaplardı. 15 yaşımda bütün Freud kitaplarını devirmiştim. Çok da meraklıydım. Babam bana ‘Bayan Canan Niye’ lakabını takmıştı. Çok da ‘aventüriye’ydim. Hiç uslu bir çocuk değildim. Derslerim iyiydi ama kreatif şeylere meraklıydım. 17 yaşımda ilk işimi aldım; Venezüela’nın başkenti Karakas’ta bar dekore ettim. Bütçeleri azdı. Duvarları eski New York Times gazetelerini duvar kâğıdı yaparak döşedim. Çocukluktan beri yaratıcılığa eğilimim vardı. Ne yapmak istediğimi çok küçük yaştan beri biliyordum; sinema ve tiyatro.”

    SEN YERLİ YAPIMLAR İÇİN FAZLA YABANCI GİBİSİN

    2- Liseyi Karakas’ta bitirdikten sonra oyunculuk hedefiyle New York’taki iki yıllık ‘Amerikan Drama Sanatları Akademisi’ne kaydoldu. Canan Gerede, “Şimdi torunum Miro da aynı okula gidiyor” diyerek devam ediyor: “Bir yandan okul, diğer yandan çocuk bakıcılığı yaparak iyi bir gelir kazanıyordum. Ayrıca mankenlik eğitimi alıyordum. Okuldan sonra,1960’ların başlarında İstanbul’a döndüm. Bir süre gazetecilik yaptım, Amerikan Konsolosluğu’na belgesel senaryoları yazdım. Derken Tony Richardson ve ekibi, ‘Hafif Süvari Alayının Hücumu’ (Charge of the Light Brigade) filmini çekmek üzere Türkiye’ye geldi. Onun kostüm işlerini bana verdiler. Burada, Star Wars filmlerinin de sanat yönetmeni John Mollo’nun asistanlığını yaptım. İlk film çalışmam burası oldu.” Gerede, yerli yapımlardan “Sen çok yabancıya benziyorsun, Türk sinemasına uymazsın” diye geri çevrildiğini de anlatıyor: “Ailemin o dönem sanat camiasında geniş çevresi vardı. Bana asıl üniversite, yaşadığımız şehirlerde tanıdığım politikacılar, sanatçılar, müzisyenler olmuştu. İstanbul’un da sanat camiasıyla tanıştırdılar.”


    BÜYÜK AŞK: DOKTOR SELÇUK GEREDE

    3- Londra, New York ve Paris seyahatleri de devam ediyordu. Bir gün Paris’teki arkadaşı Nur Vergin, ona öneride bulundu; “İstanbul’da Doktor Selçuk Gerede var. Tam sana göre; git onunla tanış.” Canan Gerede, “Türkiye hakkında çok az bilgim vardı” diye anlatıyor: “Selçuk, o arada boşanıyordu. Doktorluktan para almayı reddediyordu. Bir muayenehanesi bile yoktu. Telefon açıp ‘Görüşmek istiyorum’ dedim. Ertesi güne randevu verdi. Kapıyı beyaz bir kimonoyla açtı. Gözlerine baktım ve ‘Ben bu adamla evleneceğim’ dedim. Hayranı çoktu. Arabasının üstüne ‘Alain Delonum’ diye yazılar yazarlardı. Tanıştıktan birkaç ay sonra Kapalıçarşı’dan iki demir yüzük seçtik. 1968’de de evlendik.”


    İKİNCİ NEW YORK SEFERİ

    4- Yeni evli çift bir süre ailelerinin yardımıyla Arnavutköy’de Ali Vafi’ye ait dökük bir köşkte yaşadı. Geçimlerini nasıl sağlıyorlardı? Canan Gerede anlatıyor: “Evlendiğimizde, Türkiye’nin önemli ailelerinden Muazzez İpar, Selçuk Gerede’ye bir miktar para verip ondan tıbbi bir kitap yazmasını rica etti. İki sene boyunca Selçuk Gerede’nin el yazısını daktiloyla temize çektim. Benim çalışmam mümkün değildi çünkü Selçuk gece yaşayan bir adamdı ve gündüz uyuyorduk.”


    Bu arada iki çocukları oldu; Şiva ve Bennu. 1972’de aileye yeniden New York yolları göründü. Diplomat baba Cemil Vafi’nin yardımıyla Selçuk Gerede Birleşmiş Milletler’de doktor olarak göreve başladı. Canan Gerede, “16 sene kaldık New York’ta... Ahmet Ertegünlerden Arif Mardinlere herkesi tanıyorduk. Selçuk da sinemaya çok meraklıydı. Yeniden senaryolar yazmaya başladım” diye anlatıyor:


    SİNEMA DÜNYASINA GİRİŞ

    “O sırada Yaşar Kemal New York’a geldi. Ona tercümanlık yapıyordum. William Morris Agency’de kitabını çıkartmak istiyordu. Ben de senaryomu ajans başkanına verdim. Ertesi gün beni aradı ve bu kadar iyi bir senaryo yıllardır okumadığını söyleyerek beni çağırdı. Bu senaryo burada çekilemez, Avrupa’da deneyelim’ dedi. Beni Paris ve Londra’da birçok yönetmene yolladı. Başta David Hemmings çekmek istedi. Kanada’da yapımcı buldu ama kişisel sorunları yüzünden yapamadı. Ben bu senaryo ‘Nyssia’ sayesinde tekrar sinema dünyasına girmiştim. Avrupa’ya açıldım. Türkiye’de de Ömer Kavur ile Alfa Film isminde bir şirket kurdum. New York’tan uzaklaştım.”


    HAYATININ ‘YILMAZ GÜNEY’ DÖNEMİ

    5- Gerede anlatıyor: “Gazeteci arkadaşım Simone Malley ‘Türkiye’de hapiste bir yönetmen var. Git onunla söyleşi yap’ dedi. Sene 1978’di. Yılmaz o sırada askeri hastaneydi. Bana Toptaşı Cezaevi’ne gelmemi söyledi . Cezaevinde bir araya geldik ve onun dışarıdaki temsilcisi oldum. Cezaevinde olması umurumda değildi. O dönem Türkiye çok karışıktı. Şiddet had safhadaydı. Yılmaz Güney çok zekiydi. Biliyordu ki tek dış dünyaya onu taşıyabilecek insan bendim. Entelektüellerin Güney’e niye sırt çevirdiğini anlayamıyordum. Türkiye ile ilgili politik bilgim azdı. Elia Kazan’ı davet edip Güney ile bir söyleşi yaptırdım. 1980’e doğru darbe geliyordu. Bir gün beni çağırdı ve ‘Beni çıkar buradan’ dedi. Güney ile birlikte ‘Yol’ filmini yaptık. Post-prodüksiyonunu bitirince Amerika’ya kendi hayatıma döndüm.”


    KİMSE İSTEMEYİNCE İŞ BENNU’YA KALDI

    6- Canan Gerede, 1987’de Türkiye’ye dönüş yaptı. İlk filmi, festivallerde ödüller alan ‘Robert’s Movie’ 1992’de gösterime girdi. Cannes’da Altın Kamera Ödülü için yarıştı. İkinci filmi, Bergen’in hayatını anlattığı ‘Aşk Ölümden Soğuktur’ oldu. Bu filmle 1995’te Altın Portakal En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandı. Gerede: “Başrolde Kadir İnanır ve Bennu Gerede vardı. Kadir’in performansı inanılmazdı. Bergen’i oynamaktan herkes korkuyordu. Sadece Bennu hevesliydi. Aileden birisini istemiyordum ama sonunda kabul ettim. Zor bir rolün altından iyi kalktı. Yeni Bergen filmini izlemedim. Çok mesaj geldi, ‘Nerede sizin filmdeki duygular’ diye. Kimse bu filmin daha önce yapıldığından ve hatta ödül aldığından bahsetmedi. Yeni Bergen’in ekibi beni yok saydı.”

    O GÜNDEN BUGÜNE NELER YAPIYOR?

    Gerede yanıtlıyor: “Üçüncü ve son filmim 1999’da Türk bir adamla İzlandalı bir kadının ayrılması ve adamın çocuklarını Türkiye’ye kaçırması üzerine gerçek bir hikâyeyi anlatan Split (Parçalanma) oldu. Yapımcı Fridik Thor Fridrikson, başrol kadın oyuncusu için Avrupa’da Bergen rolüyle ödül almış Bennu Gerede’yi seçti. Hak ediyordu. Kendini ispatlamıştı. Sonra torunlar doğdu. İnsan yetiştirmek daha önemliydi. Kendimi yeniden hazır hissettiğimde Mardin’de geçen ‘Dilan’ diye bir senaryo yazdım. Avrupa’dan para buldum ama o sırada kanser oldum. Euroimage bu film için ayrılan fonu hastalığım sırasında dondurmuştu. Ama Türk yapımcıyla anlaşmazlık çıktı ve sinemadan uzaklaştım. Şimdi Doğan Yayınları’ndan biyografi kitabımın çıkmasını bekliyorum. Önümde çok projeler var. Bir film daha yapmaya hazırım.”   

    Yazının devamı...

    İllüstrasyonun büyük ismi: Benim mizahım gıdıklamıyor

    1- Moda’daki atölyesi ne kadar çok yönlü bir kişilik olduğunu hemen ele veriyor… Bir tarafta sayısı 600’ü bulan renkli emayeleri, diğer yanda tuvali duruyor. Çizim masasının üzerinde dünyanın en prestijli dergilerinden New Yorker için tasarladığı kapaklar asılı. Eski fotoğraflarını çıkarırken aynı anda yeni sergisinin lojistiğini organize ediyor… Karşımda uluslararası üne sahip grafik sanatçımız Gürbüz Doğan Ekşioğlu var. Hikâyesi, bu ara çok revaçta olan sosyal medyada paylaştığı ‘Gecenin Rüyası’ serisindeki yıldızlara ilham veren Karadeniz’de başlıyor. Ordu’nun Mesudiye ilçesinde memur bir baba ve ev hanımı bir annenin beş çocuğundan en küçüğü olarak dünyaya geliyor. Ekşioğlu anlatmaya başlıyor: “Mesudiye kıraç bölgeydi. Karadeniz’in bereketi olmadığından, para da hazır gelmediğinden tek çare okumak. O yüzden herkes çok aydınlanmacıydı. Babam ilkokul mezunuydu ama okumayı seven, tarih meraklısı biriydi. Şiirler, destanlar yazardı.” 

    ÖDEVİ OLAN SIRAYA GİRDİ

    Baba Şevket Bey şiire olduğu kadar mizaha da meraklı… Çocuklara sık sık şakalar anlatıyor. Anne Hatice Hanım da ailenin sanatçı kolunu oluşturuyor. Ailesinde Zehra Aral gibi ressamlar var. En küçük çocukları Gürbüz Doğan da ebeveynlerinin mizah ve sanat özelliklerini alıyor. Sorunlara sürekli çözüm bulmaya çalışan, mantıklı, becerikli bir çocuk oluyor. Yazın köye gittiklerinde çamurdan heykeller yapmayı, kalın dal parçalarını yontarak yaptığı kayıkları yağmur birikintileri üzerine inşa ettiği barajlarda yüzdürmeyi seviyor. İlkokula Ordu’da başlıyor. El becerileri burada önce bir öğretmeninin dikkatini çekiyor; ‘Sen çok güzel resim yapıyorsun, seni mutlaka yarışmalara sokmak lazım’ diyor. Onu, mahalledeki arkadaşları izliyor. Namı yayılınca resim ödevleri için herkes Ekşioğlu Ailesinin kapısını çalıyor! 


    DÜNYALAR BENİM OLDU

    Ekşioğlu, “Sürekli resim yapardım” diye devam ediyor: “Lise resim öğretmenimiz Necati Yeşilyurt resimleri çok beğenip ‘Sen mutlaka Akademi’ye gitmelisin’ deyince hazırlanmaya başladım. O arada Milliyet Gazetesi sanat eki vermeye başlamıştı. Karikatürist Turhan Selçuk, Ali Ulvi Ersoy, Tan Oral, Semih Balcıoğlu karikatürlerinden beslenirdim ama asıl hedefim ressam olmaktı. Bu gayeyle üniversite sınavına girdim ancak yerimi bulmam biraz maceralı oldu. İlk sene sınav iptal edildi. İkinci seferde önümde oturan aday bana ‘Tatbiki’ yi önerdi. İlk sınavı geçtim. İkinci aşamadaki mesleki sınavı geçemeyince fındık bahçelerimize faydası olur diyerek Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Ziraat Fakültesi’ne kaydoldum. Oradan Yıldız Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ne geçtim. İki sene orada okudum ama aklım Tatbiki’de kalmıştı. Çok üzülmüştüm. Yeniden sınava girdim. Bu sefer Grafik Sanatlar Bölümü’nü dereceyle kazandım. Dünyalar benim oldu.”

    TATBİKİ’DE 29 SENE

    2-Gürbüz Doğan Ekşioğlu, 1975 senesinde bugünkü adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan ‘Tatbiki’ye adım attı. Burada 29 sene geçirecekti! Daha ilk zamanlardan bu bağlılık belliymiş… Gürbüz Hoca, “Okulu o kadar sevdim ki ilk sene hiçbir hafta sonu evden çıkmadan fazladan ödev yaptım” diye anlatıyor: “İkinci sınıfın ikinci yarısında ilk defa bir fotoğraf yarışmasına katıldım ve ödül aldım. Bunun devamı geldi ve sonuçta iki buçuk yılda okul bitene kadar 12 ödül aldım! Hep çok çalışkan bir talebeydim. Girdiğim her yarışmadan ödül aldığımdan bana ‘Ödül avcısı’ adını takmışlardı.” Peki bu işin nesini sevmişti? Şöyle yanıtlıyor:

    “Logo, afiş, kitap kapağı, illüstrasyon, ambalaj grafik tasarımda görsel ifade biçimleridir. Bu öğretiyle ruhum uyuştu çünkü yaratmayı seviyorum. Babamın mizahıyla, annemin duyarlılık ve zanaat tarafıyla ben ortaya çıkmışım. O zamanlar afişleri, kitap kapaklarını elinizle yapıyordunuz. Ödüller insanı olumlu teşvik ediyor. Ressam olmak istiyordum ama illüstrasyon dersi ressamlık duygumu tatmin etti. Okulun çok güzel bir kütüphanesi vardı. Yabancı dergiler gelirdi. İnşaat mühendisliğinde okurken de kendimce karikatür çizmeye başlamıştım.”


    TEKNOLOJİSİZ SANAT YILLARI

    3-Okulu bitirdikten sonra elinde diploması, ödülleri ve portföyüyle önce dönemin ünlü reklam ajanslarından Ada’nın kapısını çaldı. Az bir maaşla kadroya alındı. Ekşioğlu, “Gazete reklamları, dergi reklamları yapıyorlardı. O zamanlar şimdiki gibi hızın peşinde koşulmuyordu. İnsanlar kendilerini işlerine daha fazla verebildiğinden çok yaratıcı işler ortaya çıkıyordu. Sonradan teknoloji biraz ruhumuza müdahale etti... Kağıt ve kalemle uğraşınca daha fazla bütünleşiyorsunuz. Bir yıl orada çalıştım. Ancak aklım okuldaydı… Yarışmalarda kendime göre işler üretmeyi sevmiştim. Bu nedenle sanata ağırlık verebilmek için asistan olmayı kafaya takmıştım. Ajansta bir sene çalıştım. Sınavı açılınca okula döndüm, Temel Sanat Eğitimi dersine asistan oldum. Bu arada evlenmiştim. 12 Eylül sonrası uygulamalar sebebiyle ilk altı ay maaşsız çalıştım. 25 sene Tatbiki’de ders verdim. Akademisyenlik 16 senedir Yeditepe Üniversitesi’nde devam ediyor.”

    TURUNCU VOSVOS’TAN DOĞAN HIZLAN İNDİ

    4-Sanat ve akademisyenlik yanında ‘ödül avcılığı’ kariyeri de tüm hızıyla sürüyordu! Ekşioğlu’na kapılar açan dönüm noktalarından biri de Hürriyet sayesinde olmuş: “Hürriyet gazetesinin karikatür yarışması vardı. 1984’te üç karikatürle katıldım. Bir gün sabah saat 7’de evimizin zili çalındı. Çizgili pijamalarımla balkona çıktım. Aşağıda turuncu bir Volkswagen araba içinde fotoğraf sanatçısı Cengiz Civa ve Doğan Hızlan! Yarışmayı kazanmışım, beni almaya gelmişler. Çok heyecanlandım. Kendi karikatürümün birinci olduğuna sonuna kadar inanamadım. Hayranı olduğum, yetişirken etkilendiğim karikatüristlerden Tan Oral benimle röportaj yaptı. Ödül törenine giderken üstüme giyecek kıyafetim yoktu. Hayran olduğum bir başka karikatürist Bedri Koraman’dan bir gömlek, bizi törene götüren taksi şoföründen de kıravat ödünç aldım! Sonra Çetin Emeç bana gazetede çizerlik teklif etti ama basında çizer olmayı hiç düşünmedim çünkü başkalarının söylemiş olduğu konuları değil kendi sözümü söylemek istedim. Yalnız Doğan Hızlan’ın Hürriyet Gösteri Dergisi’ne 10 sene iş yaptım. Doğan Bey bir kere bile müdahale etmedi. Benim gelişimimde katkısı çoktur.”

    NEW YORKER’LA TANIŞMAM

    Ekşioğlu 1985’te ilk sergisini Nişantaşı’ndaki Etpa Galerisi’nde açtı. Ziyaretçileri arasında hayranı olduğu bir başka isim vardı; Cumhuriyet gazetesi karikatüristi Ali Ulvi Ersoy… Ekşioğlu anlatıyor: “Elinde portföy, ağzında piposuyla işlerime baktı ve ‘Bunlar New Yorker’a kapak olabilir’ dedi. Ancak o dönem yurtdışına hazır değildim. Ödüller devam ederken Ali Ulvi, Turhan Selçuk, Semih Balcığlu, Tan Oral, Bedri Koraman gibi isimlerle yarışmaların jürisinde yer almaya başladım. Bu zamana kadar almış olduğum ödül sayısı 27’si uluslararası olmak üzere 71’di. Yarışmalarda hayranı olduğum yabancı isimlerle de tanışma fırsatı bulmuştum; Mordillo, Brad Holland… Bunlardan ‘i love New York’ logosunun tasarımcısı Milton Glaser’ın teşvikiyle New York’ta Time, New York Times ve sonunda New Yorker’la görüştüm.  Yaklaşık 45 dakika sonra beni çağırıp iş teklif ettiler. Onlara kedili bir seri yolladım. İlk kapak 1992’de yayınlandı. Bu seriden sonra 2003’te ‘İkiz kuleler’ kapağı, 2011’de Usame Bin Ladin kapağı ve son olarak geçen yıl ‘Pandemiden çıkış’ olmak üzere toplamda sekiz adet kapağım yayınlandı.”

    Washington Post, Ekşioğlu’nun Usame bin Ladin’in öldürülmesi üzerine New Yorker’da yayınlanan kapağı ‘Unutulmayacak tarihi karikatürlerden biri’ olarak yorumladı. Gürbüz Doğan Ekşioğlu, 2021 mayısında yayınlanan ‘Pandemiden çıkış’ kapağını ise “Pandeminin o karanlık duygusundan sonra aşılarla yeniden kapıdan dışarı çıkabilme duygusu” diye anlatıyor… 

    GECENİN RÜYASI...

    “Sanatçı yaşamış olduğu süreç içinde çağa ait sevinçleri ve üzüntüleri belgelemek zorundadır. Ben de empati yönü olan vicdanlı biri olarak ülkemdeki gelişmelere yönelik bir şeyler yapmak istiyorum. Gördüm ki insanlar mutlu şeyler görmek istiyorlar… Sosyal medyada paylaştığım ‘Gecenin Rüyası’ serisi böyle başladı. Çocukluğumda Ordu’daki köyümüzde, fındıkların üzerine sırtüstü yattığımda gördüğüm gökyüzü ve yıldızları yapıyorum. En büyük ilham kaynağım çocukluğum.”  

    İNSAN ZİHNİNE DOKUNUYORUM

    “Mizah, sevinç ve hüzün gibi insan doğasında olan bir duygu. Karikatür sanatı bu duyguyu deşifre eder. Benim yaptığım mizah duyguyu temel alıyor ve güldürmek değil, düşündürmek için çiziyorum. Bir soruna çözüm bulmaya çalışıyorum. İnsan gıdıklanınca güler. Ben gıdıklamıyorum, insanın içine, zihnine, duyguyla dokunuyorum… Etkisi daha kalıcı oluyor.”

    Yazının devamı...