• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Ankara'da deniz olsa ne fayda

    Çaren yoktur zira, Ankara’ya deniz getirmek siyasi vaat olarak bile en demode komedidir.

    Ama... Denize uzak bir şehirde aşık olduysan, yani aşkın o umman, çok telli enstrümanı yoksa sahnende, sakın eksilme.

    Ve özenme o güzelim İstanbul’a; bozkır aşkları kimbilir kaç İstanbul öldürmüş, kaç firarı boğmuştur içinde.

    Eksilme denizsizliğinden, pusulan olmasın deniz, o kenar süsü deniz feneri de...

    Daha yaman bir iş yaptığını, aşkın peşinden rehbersiz, pusulasız gittiğini düşün, istersen öyle avut kendini.

    Aşkın kılavuzu olmuş mu hiç?

    Kılavuzu aşk olanın... da deme sakın!

    O breh breh atasözleri, aşktan önce var mıydı?

    * * *

    Belki de bu yüzden “sıkıcı” Ankara’da gayet yerinde olan tek şey, denizin yokluğudur.

    Denizsizliği sanki hak eder, hak etmiştir resmiyetiyle Ankara.

    Gerisi yalan...

    Hani “başkent” olması da bir imtiyaz(dı) ama... Şimdilerde bahçıvansın biberin yok, başkentsin haberin yok.

    * * *

    Züğürt tesellisi, İstanbul’a diklenme filan sanmayın yazdıklarımı.

    Denizin olmaması eksikliktir ve İstanbul şahane bir ülkedir; onca talana rağmen.

    Ve Ankara’da aslolan yokluğudur denizin.

    Yalnızlık tavında iyidir de... Denizi olmadığı için insanlar yüzünü denize değil, her daim ve hâlâ birbirine dönmek zorundadır.

    Efkarlandıysan, solduysan, bozuksan, şehre sırtını döneceğin ve dalıp gideceğin bir denizin olmaması ehvendir bazen. Kaçışın, avuntun olmaz.

    Denizsiz kenti sevmek emek ister. Vefa ister.

    O koca eksiği az biraz kapatacak, gönül ister.

    Hem denize çok bakarsan, onun gibi olursun sonra... Her “kara”ya bastığında onu arar, bulamazsın.

    Her şarkı, her türkü sana, senin için yazılmış gibi gelir, “Divane aşık gibi” dolanır, dalgasında, mavisinde kaybolursun.

    Denizli gibi olursun, ismi var cismi yok.

    * * *

    Yıllar önce okumuştum, Onur Mat yazmıştı:

    “Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır ve kendine... Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir.

    Otobüslerde, dolmuşlarda, parklarda, insanların yüzlerine bakılarak kurulur hayaller. Çünkü bir deniz yoktur, insanlara sırtınızı dönüp seyredebileceğiniz.

    Yalnız kalamazsınız, denize kaçamazsınız. Bu yüzden insan ilişkileriyle varolur Ankara’da.

    (...) Belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir.

    Kuğulu Park’ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiç bir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor...”

    * * *

    Biliriz ki, “denizi ilk kez gören bir çocuğun” gözleri, her gün gözünü denize açan hayallerden daha konuşkandır.

    O hayret, o büyüdükçe unuttuğumuz şaşkınlık, tüm duyuların denizin sesi, kokusu, uzayıp giden gittikçe değişen rengi, tadı, sonra o ilk dokunuşla tanışması... Ve onu hayatındaki en güzel şeylerden, en güzel duygulardan birisine benzetmesi...

    Denizin kıymetini daha bir bilirsin.

    Yokluğu, varlığının önüne geçer o zaman.

    Eymir tüm rant sevdalarına, hoyrat göz dikmelere rağmen hala kuru(tul)madıysa, bu da esasen denizin yokluğundan...

    Hem deniz olsaydı Başkent Ankara’da, her kıyısı, her koyu yıllarca resmi-askeri kamp olurdu belki de, anca tepesinden çekirdek çitleyerek seyrederdik.

    Sonra da Ankara’da 1994’den beri yitirilen şeylerin arasına koskoca bir deniz de eklenirdi... Değil mi?

    Biz de ağlaşırdık yine ardından, kurudu kuruyacak içdeniz gibi.

     

     

     

     

    Yazının devamı...

    Aşkı anlatan ama yaşatamayan kent

    Bir çok şairin, yazarın aşk stajını Ankara’da yaptıktan sonra İstanbul’a gittiğini unutmamak kaydıyla tabi...

    İstanbul uygundur aşkın tarifine; başıbozuktur, dağınıktır, yakası açıktır.

    Herkese, herşeye yer vardır sanki o kentte.

    Ankara ise yıllar sonra kavuştuğu gece ulaşımında teselli bulur.

    Sevinir, dinozor heykelinin kaldırılışına...

    Heykeli gider de, sağdan soldan canlısı berdevamdır oysa sokaklarında.

    Öyle olunca, aşka yer mi bırakırlar Ankara’da?

    * * *

    Aşkın dar halleri, kuşkusuz sadece bu kente mahsus değildir.

    Ama öyledir Ankara... Eski, yeni, muhtemel tüm “başkan”ların, her makamın, mevkinin karşısında önünü ilikler de...

    Mevzu aşka gelince Angaralı olur, mangalda kül, adliyede işlenmedik suç bırakmaz.

    Hiç bir şehirde aşktan bu kadar söz edilip, ondan bu kadar az şey öğrenildiği de pek görülmemiştir sanırım.

    Bakın kente... Aşka ithaf edilmiş/adanmış ne var ki çevrenizde?

    Ne ölümcül bir aşkın anısına Mihrimah Sultan camisi, ne bir türbe, ne bir çeşme, ne bir Ferhad ile Şirin heykeli, ne de adı “Aşk Yokuşu” ya da “Aşk Çıkmazı” olan bir sokak...

    (İstanbul’un aksine çıkmaz sokağı da pek yoktur ki Ankara’nın, kurulurken yasaklanmıştır)

    * * *

    Sonra ufuksuz mekânlarına, solan meyhanelerine, betonarme parklarına, önce ismi sonra cismi yiten sokaklarına bakın Ankara’nın...

    Bu tepeden tırnağa “devletlû” şehirde nereye saklansın, nereyi “üs”, nereyi fon eylesin ki aşk?

    Bu şehirde “aşk filmi” çeksen, ya “Aşk Tesadüfleri Sever” gibi tesadüfidir. (Ki o filmde de çocuklukları, ilk gençlikleri Ankara’da geçen ama -ah yine- İstanbul’da tanışan iki gencin hikayesi anlatılır)

    Yahut “AVM’de Aşk”ı çekersin, kısa metraj.

    * * *

    “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” şarkısından biraz farklı olur tabi senaryosu.

    “Delikanlı genç kıza iskelede rastlamış” cümlesini Ankara’da kuramayacağın için, iskelenin yerine AVM’nin yürüyen merdiveninde karşılaşırlar meselâ.

    Bir nevi birlikte yürüyüp, aynı yöne gitmeleri, onlarda “Beraber yürüdük biz bu yollarda” duygusu yaratır.

    Sonra yürüyen merdivenin hemen dibindeki gel-geç cafe’ye otururlar.

    Önlerinde kalp şeklinde pembe macaronlar...

    AVM’nin sigara içilemeyen dumansız ama aynı zamanda nefessiz, havasız hava sahasında, gelen geçenlerin alışveriş torbalarına göz atarak, gelecek hayalleri kurarlar.

    Kısa film işte. Daha ne olsun.

     

    AŞK AMA SIKICI

     

    Kieslowski’nin “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film”ini hatırlamanın tam zamanıdır şimdi.

    Başroldeki genç adam, sinema gişesinde törpüsüyle manikürlenen kadına sorar. “Film iyi mi?”.

    “Hayır sıkıcı” der gişedeki kadın.

    “Konusu ne?” diye ısrar eder adam.

    Kadın yanıtlar, bunalmış bir ses tonuyla:

    “Aşk, ama sıkıcı...”

    * * *

    Aşk ama sıkıcı...

    Sıkıcılığın aşkın ele avuca sığmaz, aykırı, hırçın, tutkulu tanımına uyması, ya tek taraflı olup muhatabına hissettikleriyle mümkündür.

    Ya yanlış adrestedir...

    Ya da çiftler emekli olmuştur aşktan.

    * * *

    Ankara’da çekilecek bir aşk filmi, Yeşilçam ve geleneğinin pek bir sevdiği mekândan umudunu kesip “insan”a odaklanmadıkça, sıkıcılığı alt edemez.

    Belki mekâna bel bağlayan çoğu film için mümkündür bu ama, Ankara için bilhassa geçerlidir.

    Belki mekansızlıktan öte “denizsizliği”dir Ankara’nın kadersizliği.

    Çünkü deniz, aşkın film hâlinin en eski yönetmenidir.

    Devam edeceğim tabi ki...

     

    Yazının devamı...

    “Sakız Hanım” Zemzem olursa

    Her biri ayrı bir hikaye, neredeyse kendiliğinden bir şiir imkanı sunan sokak isimleri...

    Sokaklardan birisinin adı da Barış Manço’nun şarkısından mülhem “Sakız Hanım”dı.

    Ama Büyükşehir Belediyesi haz etmedi o isimden.

    “Sakız Hanım”ı değiştirdi, Zemzem Sokak yaptı.

    * * *

    Angora’daki diğer sokak isimleri de, değiştirme operasyonundan aldı payını.

    Günışığı Sokak, Medrese Sokak; Gündönümü Sokak, Müderris Sokak; Camadan Sokak, Kümbet Sokak ve Masumlar Sokak, Mevlana Sokak oldu.

    Ama yargı izin vermedi bu değişikliğe...

    Yargı müdahale etmese, Denizkızı Sokak, Sevdalı Patika,Tornistan, Danseden, Buselik, Sarmaşdolaş, Çıtıpıtı, Perikızı, Farklı, Rüyalar, Buluşmalar, Eğlenceli, Boncuklu sokakların da adı değiştirilecekti.

    Onu yapamadılar.

    * * *

    Lâkin Angora Evleri’nin yanındaki caddeye dönemin Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Seyfi Saltoğlu’nun adı verildi.

    Semtliler bu girişime karşı çıkıp, yargıya gittiler.

    Danıştay 8. Dairesi de, 17 Ocak 2005’de değişikliği reddetti.

    Ve caddenin adı “Angora Caddesi” oldu.

    Ama yargı bu kez durduramadı “isim değiştirme” harekatını... Bir süre sonra cadde genişletilip bulvara dönüştürüldü.

    Reddedilen Saltoğlu Caddesi, bu kez “Saltoğlu Bulvarı” olarak geriye geldi.

    Angora sakinleri yine yargıya başvurdular.

    Ankara 12. İdare Mahkemesi bulvarın yeni adını yine reddetti. İsmi değiştirilen 72 sokak ile birlikte...

    * * *

    Kararda sokaklara isimlerin “nasıl” verileceği de hatırlatıldı.

    1- Ulusal ve yerel tarihe uygun. 2- Türkçe. 3- Söylenişinin güç ya da gülünç olmaması. 4- Siyasal amaçlı olmaması. 5- Ahlaka-adaba aykırı olmaması.

    6- Halkın tepkisini çekmemesi. 7- Kentin yetiştirdiği, kente yararlı kişilerin isminin verilmesi.

    Kararda çok önemli bir satır arası da vardı:

    “Eğer bir sokağın varolan ve bilinen bir ismi varsa, bu ismin korunmasına da dikkat edilmelidir.”

     * * *

    Yani diyordu ki, bir caddeye Bangabandhu Şeyh Mucibur Rahman Bulvarı ismini koymayın.

    Zira ulusal, yerel tarihe de uymaz, söylenişi de güçtür.

    Yerleşik sokak isimlerinin korunması gerektiğini de vurguluyordu aynı karar.

    Yani diyordu ki, geçmişte olduğu gibi Bale Sokak, Balâ Sokak yapılamaz.

    * * *

    Neyse, yine Angora Sokak İsimleri Muharebesi’ndeki “siper savaşı”na dönelim.

    Yargının ret kararı üzerine, Saltoğlu da yürütmeyi durdurma aldı.

    Danıştay’ın kararı beklenirken, bulvara bu kez “S.Saltoğlu” adı verildi.

    Yine yargıya gidildi...

    Eğer bu hengamede karıştırmıyorsam, oradaki caddenin adı halen “Saltoğlu Angora Caddesi”.

    Uzun lafın kısası, yasa bile işlemedi sokak tabelalarına...

    * * *

    O dönem Saltoğlu’nun savunması da hayli ilginçti doğrusu:

    “Arkadaşlar benim adımı da bulvara vermeye layık görmüşler. Hem ne olmuş? 22 yıllık belediye hizmetim var.

    Bana verdilerse ne ki? Şimdiye kadar yolsuzluğumuz mu çıktı; kötülüğümüz mü görüldü?

    Zaten eski isimler de abuk sabuk isimlerdi. Yok, Kediseven Sokak, yok Buluşmalar Sokak, yok Öykü Sokak. Değişmişse ne olmuş?” (¹)

    Sokak ismi olarak “Kediseven”i, “Öykü”yü “abuk sabuk” bulan bir hissiyatı anlamak kolay değil ama, “Kediseven Sokağı”nın Ulus’ta eski bir sokak ismi olduğunu ve varlığını -şükür ki- koruduğunu hatırlatabilirim.

    Velhasıl kelam diyeceğim odur ki, Ankara’nın yeni dönemi belki de caddelerden, sokaklardan başlamalı. 

     (¹) 30 Ekim 2005 - Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/fatih-cadde-o-bulvar-3460990)

    Yazının devamı...

    Ah caddeler, vah sokaklar

    Ankaralıların başlattığı ve değiştirilen sokak/cadde isimlerinin geri verilmesini isteyen imza kampanyası, İlhan Berk’in bu dizesini getirdi aklıma.

    Sonra da Emek’e, Bahçelievler’e, Çankaya’ya başka ülkeleri yerleştiren Kazakistan, Bişkek, Taşkent, Aşkabat, Kuveyt gibi değiştirilen cadde isimlerini...

    * * *

    Sadece caddeler, isimler mi?

    Kırk yıllık sokaklarının -yerleşmiş- numaraları iskambil destesi gibi karılıp yeniden dağıtılan Emek-Bahçelievler yarım asırlık sakiniydim, 2 yıl öncesine kadar. (Lafın gelişi sakiniyim, yoksa bu mevzuda sakinlik müşkül kelime)

    İsim ve numaraları değiştirilen sokakların, caddelerin bir semtin, bir mahallenin kimliğini nasıl hırpaladığını, kent hafızasını nasıl flulaştırdığını bizzat yaşıyorum.

    Zira sokaklar, caddeler isimleriyle, hatta numaralarıyla da hafıza mekanıdır.

    * * *

    Sadece o da değil.

    Gözünüzün önüne getirin.

    Diyelim ki birisi size 16. Sokak’ı soracak.

    Siz onu yarım asırdır bildiğiniz 16. Sokak’a, yani Bahçelievler semtine, Başkent Hastanesi’nin oralara göndereceksiniz.

    Ama olmadı.

    Zira 16. Sokak, Emek Mahallesi’ne 8. Cadde’nin oralara taşınmış!

    Ve oradaki eski 73. Sokak’ın yeni numarası olmuş. 

    Bir de esnafı, kuryeleri filan düşünün.

    * * *

    Gelelim bu rastgele değişimin bir başka sorununa...

    Eski 60. Sokak 19. Sokak oldu. Yani Bahçelievler’in 60-70 yıllık 19. Sokak’ı, bir günde Emek’e taşındı.

    Onu kesen sokakların numaralarının birbirini izlememesi de “numarataj” açısından bir dert.

    O bir yana... Oradaki caddenin adı da Abdullah Gabdulla Tukay Caddesi yapıldı.

    Buyurun. “Banghabandu Şeyh Mucibir Rahman Bulvarı”na, “Abay Kunanbay”a rakip telaffuzuyla, ezberiyle uğraşılacak bir bulmaca daha.

    * * *

    Yeni dönemde sokak/cadde isimleriyle ilgili hem kent tarihine, hafızasına saygı gösteren, hem de karman çorman sokak numaralarını eskisi gibi düzenleyen makul adımlar atılabileceği düşüncesindeyim.

    Elbet bu mevzudaki bilgim, ilgim kadar değil ama... Diplomatik ilişkiler çerçevesinde caddelere verilen isimlerin, o caddenin adını değiştirmeden formu, rengi, yazımı farklı bir “hatıra tabelası”yla o mekânda yer alması gibi çözümler geçiyor aklımdan.

    Neden olmasın?

    * * *

    Gelişmiş ülkelerde sokaklar, caddeler ismini tarihinden, yerel coğrafyasındaki manasından ya da kuruluşundaki sistemden alır.

    Meselâ Londra’da İğne İplik Caddesi. İsminin ardında, iki yüzyıllık tarih yatar.

    Sanayi Devrimi’nde terzilerin toplandığı caddedir orası ve öyle alır adını:

    İğne İplik...

     Ki, o caddenin değil ismini, yahut iki yüzyıllık pirinç tabelasını, o tabelayı duvara rapteden pirinç çivisini bile değiştiremezsiniz.

    Londra Belediyesi “Eskimişti” diye değiştirmeye kalkar da, kentli o çivinin “tıpkısının aynısı”nı isteyerek tepki gösterir. Öyle de düzeltilir mesele.

    Çünkü çoğu sokak ismini, kızılderili isimleri gibi yaşayarak almıştır/kazanmıştır.

    Öyle yerleşmiştir kent hafızasına.

    * * *

    Şair Turgut Uyar’ın babası harita binbaşıymış.

    Ankara’nın Latin alfabesiyle ilk sokak levhalarını, geceler boyu çalışarak ilk o yazmış.

    Değil o tabelalar, Ankara’da sokak isimleri, numaraları bile değişti, yitirildi...

    Oysa önemliydi o isimler, şairlere, Melih Cevdet Anday’a şiir yazdırırdı:

    “Sevdiğiniz çiçek adları gibi /Sevdiğim sokak adları gibi

    Bütün sevdiklerimin adları gibi /Adınız geliyor aklıma.”

    Devam edeceğim.

    Yazının devamı...

    Heykeller, robotlar ve huzursuz seyirler

    Yazardır, yönetmendir, ressamdır, heykeltraştır... Hayatı, hayat tasavvurunu kendi penceresinden yahut inzivasından yansıtır.

    Hayatın tam göbeğinde yaşayıp, öyle üretir bazen.

    Yaşadığımız hayata “yabancı”, hatta hayat denilen hengamenin çok uzağında bir başına da biçimlendirebilir eserini. 

    Tahayyüllerinin, anlatısının “sen gibi”, “ben gibi” olması gerekmez. Nafile beklemeyin. 

    “Sanat nedir?” ya da o demode “Sanat sanat için midir, toplum için midir?” sorularına yanıt arayışı içinde değilim tabi.

    “O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik bitti /o elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti” (¹)

    Sanatla, sanatçıyla kalabalıklar arasındaki gerilimin, geçimsizliğin çorak topraklarına girmek istiyorum.

     

    Heykelleri askıya çıkaralım

     

    Sanatın tıpkı “bize” benzeyen, sosyal, siyasal, etik bünyemize, inançlarımıza iyi gelen hâlleri, çıtkırıldım duygularımıza bir güzel tercüman olur da...

    “Bize”, “bizim dünyamız”a benzemeyen, o huyu kuruyasıca meşrebimize uymayan yaratılar irkiltir kimi insanları.

    İrkiltmekle kalsa iyi (hatta tam isabet), saydırıya/saldırıya kadar uzanan öfke, tepki de yaratabilir.

    Misal... Önceki yazımda değindiğim heykel meselesi.

    Bazı insanlar heykeli sanatçının değil, kendi “kaide”sinde yükseldiği zaman “hoş görüyor”.

    Tam bu noktada yıkılan/kaldırılan heykelleri de, heykel süsü verilerek Ankara'nın sağına soluna serpiştirilen abullabut polyester nesneleri de ilgilendiren o ironik öneri geliyor aklıma.

    Gündüz Vassaf olanca muzırlığıyla diyor ki; “Mesela heykel yapılacaksa kente, evlilikteki gibi bir ay askıda dursun ki, itirazı olanlar buna engel olabilsin...”

     

    Kardanadam da yasaklanmalı

     

    Sanat da hayatın her alanı gibi itirazdan, eleştiriden elbette muaf tutulamaz.

    Tabu değil, tam tersine tabu yıkıcıdır zaten.

    Lâkin öyle tartışmaların terazisi, aynı ağırlık birimini, mikyası, kalibreyi gerektirir.

    Sanatçıyı bir tarafa oturtup, öbür tarafa yargıların, ideolojin, meşrebinle cümbür cemaat abanırsan... Onun adı terazi değil, beğeni militanlığına dayalı tahterevalli olur.

    Sonra ilahiyatçı Abdülhamit Kahraman kalkar, kardanadamlara da savaş açar:

    “Farkında olmadan malzemesi kar olan bir heykel (put) yaptığınızın farkında mısınız? İster tapınılsın, ister tapınılmasın!

    Yapılan sonuçta bir heykel, yani puttur. Başka bir zaman sana şu malzemeden heykel yap dense bunu hemen reddederiz.

    Peki kar yağınca neden hemen değişiriz. Hem bu kardan adam adeti bize nereden geçti?” (²).

     

    Hayatı sahiden fark etmek

     

    Evet sanat bazen irkiltir, sarsar, ezber bozar.

    Onun için (de) sanattır zaten, onun için de tarih boyunca otoriter yönetimler, değişime kapalı zihinler sanattan korkar. Onu ayıklar...

    Hah, şimdi bir es verin... Yönetmen Michael Haneke'nin kulaklarını çınlatmanın tam zamanıdır.

    Haneke filmlerinde, izleyiciyi iyice sarsmayı, olabildiğince rahatsız etmeyi hedefler.

    Toplumsal eleştirilerini, yaratmaya çalıştığı “farkındalığı” bu keskin üslubuyla perdeye taşır.

    Şiddeti, yabancılaşmayı, “duygusal buzlaşmayı” sinemasında öyle yansıtır ki, patlamış mısıra uzanırken yumruk yemiş gibi olursunuz.

    Şiddeti seyirciye gerçekten hissettirerek, olanca (sahici) sertliğiyle aktarır çünkü. 

    Öyle ki bazı seyirciler, “Bu ne ya?” irkilmeleriyle filmlerini sonuna kadar izleyemeden salonu terk eder.

    Ne mideleri kaldırır o sahneleri, ne ezberleri...

    * * *

    Eski Hollywood filmlerinin, seyircisinin aksine, mutlu son da yoktur onda.

    Tam tersine, finalde seyircinin beklediğinden daha beteri vardır.

    Ama izleyicinin tahammül sınırları, etik kalıpları umurunda değildir asla. Şiddeti, faşizmi, otoriteyi anlatıyorsanız öyle de gerekir.

    Zira şiddet gerçek hayatta da mutlu son getirmez. Yok öyle, onca şiddetten sonra yönetmenin arabasıyla "home sweet home"a mutluluk gözyaşlarıyla dönmek.

    Filmlerini izlerken sarsılır, fazlasıyla rahatsız olursunuz.

    Filmi sadece seyretmez, ona maruz kalırsınız.

    Haneke katıldığı bir festivalde filmi gösterilmeden önce seyirciye öyle seslenir zaten:

    “Huzursuz seyirler dilerim...”

    Evet, sanattan rahatsızlık duyan herkese huzursuz seyirler...

    Kendi dünyamızı bi güzel çerçeveleyebiliriz ama, sergisine de sen, ben, bizim oğlan gelir.

     

    (¹) Hasan Hüseyin (Korkmazgil)

    (²) OTORİTER REJİMİN ROBOT SEVGİSİ Kardanadam meselesini münasebetsiz bir espri gibi algılamayın. Suudi Arabistan’da iki yıl önce Suudi Şeyh Muhammed Salih el-Münacid, kardan adam yapmanın dinen caiz olmadığı yönünde fetva verdi:

    “Oyun ya da eğlence için bile olsa, kardan heykel yapmak yasaktır. 

    Ama ruhları olmayan ağaçlar, gemiler, meyveler ve binalar gibi şeylerle dilediklerinizi yapabilirsiniz.”

    Suudi Arabistan’la ilgili önceki gün yayınlanan bir haber ise deveye nal çakıyor. Heykeli yasaklayan Suudi Arabistan, dünyada bir robota vatandaşlık hakkı veren ilk ülke olmuş.

    Habere göre Robot Sophia diğer Suudi Arabistanlı kadınlar gibi çarşaf giymiyormuş ve yanında bir erkek olmadan sokağa çıkabiliyormuş. Sophia’nın alttaki fotoğrafına baktım, beyni de açıkta, rahatça görülüyor. Daha ne olsun.

    Lâkin bayat, eski bir haber...

    Otoriter yönetimlerin robot sevgisini, daha ilk robot teknoloji rahmine düşmeden biliyorduk zaten.

    İlk gerçek hayalkırıklığını yönettikleri vatandaşların robot olmadığını algıladıklarında yaşadıklarını da...

     

    Yazının devamı...

    Heykelin dili olsa da konuşsa...

    Elbet sanatı, başarıyı öven, duyuran pozitif haberlerden söz etmiyorum.

    Meramım heykele dair skandallar, saldırılar, kara, geçimsiz haberler.

    Bu bahiste Ankara’nın “heykelle geçimsizliğin” de başkenti olduğu malum.

    Kaldırılan, depoya sürülen, yasaklanan heykeller de var arşivlerde...

    Hemen her gün kent vandallarının saldırısıyla, kafası-kolu koparılan, parçalanan, boyananlar da...

    Hatta Yüksel Caddesi’nde İnsan Hakları Anıtı’nın polis barikatına alınması da.

    * * *

    Hani, Rodin heykellerini nasıl yaptığı sorusuna, “Taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor” karşılığını vermiş ya...

    Bizde durum, heykelin tümden atılması, yok edilmesi olarak cereyan ediyor bir çok örnekte.

    Hep yazdık... Sakarya ve Yüksel Caddesi’nde figürleriyle “yaşayan”, bir çok insanı hoş duruşlarıyla şaşırtan heykeller, kent vandallarının mütemadi hedefidir.

    Ellerini gökyüzüne açan iki sevgili heykelinin elini kırdılar. Oturan ihtiyar adam heykelinin kafasını...

    Memur heykeli de aldı nasibini.

    Akyurt’ta süs havuzundaki at figürlerinin kafalarını parçaladılar.

    Çayyolu Park Caddesi’ne Yenimahalle Belediyesi’nin yaptırdığı klasik çocuk figürlü heykellerin ellerini, ayaklarını kırdılar.

    * * *

    Heykeller bir yaratı değil bir yaratık gibi algılanıyor herhal. Öyle de ötekileştiriliyor.

    “Tükürürüm böyle sanatın içine” demenin, Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın kafasının tekbirle kesilmesinin başka izahı var mıdır?

    Kemer Belediye Başkanı pek bir müstehcen bulunan “Aşk Yağmuru” isimli heykeli sökerken ne demişti:

    “Kırk kişilik vatandaş grubu geldi, sökmezsek heykeli taşlayacaklarmış...”

    Taş heykeli taşlamak!

    Postfanatik bir recm (taşlama) örneğiyle, film, roman adı olur bu, esaslısından...

    Peki Sıhhiye’deki Hitit Güneşi’ne ne diyorlar?

    “Boynuzlu...”

    * * *

    Geleneksel, dinsel, tarihsel olarak “heykel” ile geçinemeyen, hatta kavga eden, plastik sanatları sahiden plastik sanan bir zihniyetin ahfadıyız (¹).

    O nedenle de Ankara’da heykel meselesi, bizim için hep keskin bıçak oldu.

    Sadece beğeninin militanlaşması yüzünden kaldırılan heykellerle değil.

    Sanatla, estetikle ilgisi olmayan yaldıza banılmış keçi, su testisi elinde yemenisi belinde plastik köylü kızı figürleri, çini çaydanlıklar, Seymen kılıklı pisi bıyıklı kediler “Alın size heykel” gibilerinden sunuldu bu kentte.

    * * *

    Normaldir belki.

    Tarihimizdeki, Osmanlı geleneğimizdeki tek heykelcilik, mezar taşı, çeşme figürü, şadırvan, fıskiye filandır. Yani taş süslemeciliği...

    Sonra Abdülaziz heykele vize verir. Ama at üstünde kendi heykelini yaptırarak!

    “Kendi heykelimiz”...

    Kendi adabımızın, dört duvar-bir tavan dünyamızın, taş gibi “otoritemiz”in heykeli.

    Dikeriz/dikiliriz, boş bulduğumuz bir meydana.

    Fokurdarız içten içe, Tandoğan’daki çini çaydanlık misali.

    Heyhat, demlenemeyiz.

     

    (¹) Ahfat: Erkek torunlar


     

     

     

     

    Yazının devamı...

    Su başında durmuşuz

    Hayata, yaşamaya dair sadece anıları kalmıştır sanki. Öyle sanır.

    Nostaljinin marazi abanmasıyla, çocukluktur, lise günleridir, üniversitedir...

    O zamanların evi, okulu, sokağı, mahallesi eklenir hatıraların dekoruna. İnsanları, arkadaşları eklenir.

    Hatta yarım asırlık çınar ağaçları, küçük bir bakkal, parklar, heykeller, iğde kokuları...

    Hepsi hafıza/hatıra mekanlarıdır insanın.

    * * *

    Zaman geçer, hayat değişir... Negatif sürekliliğin içinde yok olan, yok edilen mekanlar, insanın hafıza/hatıra haritasını da değiştirir.

    O zaman saklandığı, sığındığı hatıralar da acıtmaya başlar insanı.

    Yersiz, yurtsuz kalır hayalleri.

    Elinde delik deşik kroki, zamana karışır.

    Geçmişte kaybolmak zaten tehlikelidir de, kara bulutların arasına gelecekte kaybolma da ilişir.

    * * *

    Hafıza mekanları yok edilse de, heykeller depoya sürülse, Yeni Sahne lokale, Güvenpark otoparka dönüştürülse, Kuğulu el kadar kalsa da...

    Güzelim meyhaneleri tek tek kapansa, koskoca sinemaları AVM’lere tıkıştırılsa da... 

    Hatta meydanlarını, ve hatta caddelerin, sokakların isimlerini, amblemini bile yitirse bu şehir.

    Hepsi -yaşayan- hafızamdadır.

    “Sevdiğim çiçek adları gibi /Sevdiğim sokak adları gibi /Bütün sevdiklerimin adları gibi” (¹) gelir aklıma.

    * * *

    Sait Faik nasıl aklımdaysa:

    “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır.

    Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tanımadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.”

    Hafızanın gücü, bahtsızdır bazen... Doğru.

    Zaman geçtikçe, bugün gibi hatırladığın şeylerin, anı olamayacak kadar taze yaşanmışlıkların, öznelerini, adreslerini yitirirsin birer birer.

    İnsanlarını yitirirsin, hiç dönmemecesine...

    Ama hatıralar kalır.

    Ve ayrıntı sevgisi, her an yenilerini ekler hayata.

    Hayatı da, hatıraları da yeniden üretir.

    Doğru yere baksan, nostaljinin sisinde kaybolmasan yeter.

    * * *

    Öyle hatıralarım var ki meselâ, dünyayı yıksanız yok edemezsiniz.

    Zira onları siz anlatmadınız bana. Ben yaşadım.

    Adını çiçekten, ağaçtan, güneşden/aydan, tarihten/gelecekten alan öyle delikanlar, delikızlar geçti ki hayatımdan... Cemal Süreya’dan mülhem, sokaklar gibi buluştulardı, çarşılar gibi seviştilerdi...

    Bir egemenlik gösterisi olarak sokakların, caddelerin isimleri değişse, ne yazar.

    O sokaklarda her gün onlarca yılı, onlarca mekanı, yüzlerce insanı -geçmişe saplanmadan- yürüyorum ben.

    Emek Mahallesi’nde yanıma yanaşıyor bir genç, “4. Cadde’ye nasıl gidebilirim?”

    Kazakistan Caddesi demiyor, zira orası hâlâ “4. Cadde”...

    Az ileride Cumhuriyet Lisesi...

    Adına “Fen” eklesen, yahut “Anadolu” desen kaybolacak mı o tarih?

    Öyle yürüyorum, işte.

    Her gün yeniden, yeni duygularla...

    Kalabalığım ondan tükenmiyor.

    * * *

    Diyeceğim o ki...

    Hayali bana yadigâr kalır, tasavvuru muhatabına karabasan yaşatır.

    Gün gelir, “İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri” kadardır mesele.

    O an geldiğinde Ruhi Su’nun sesinden Nâzım Hikmet’i tavsiye ederim:

    “... Su başında durmuşuz /çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz. 

    Suda suretimiz çıkıyor /çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. 

    Suyun şavkı vuruyor bize /çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

     

    Su başında durmuşuz.  Önce kedi gidecek /kaybolacak suda sureti. 

    Sonra ben gideceğim /kaybolacak suda suretim 

    Sonra çınar gidecek /kaybolacak suda sureti. 

    Sonra su gidecek /güneş kalacak, 

    Sonra o da gidecek.

     

    Su başında durmuşuz /Su serin /Çınar ulu 

    Ben şiir yazıyorum /Kedi uyukluyor 

    Güneş sıcak /Çok şükür yaşıyoruz 

    Suyun şavkı vuruyor bize 

    Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.”

     

    (¹) Melih Cevdet Anday


    Yazının devamı...

    Bize kapak olsun

    En bereketli dönemimdi. Bir tek soruna, yani rögara odaklanmak geliştirdi beni tabi, derinleştirdi.

    Memleketimin tek “rögar yazarı” olmamın kazandırdığı şöhret de cabası.

    Ama bu branşı seçerken, meşhuriyet peşinde değildim asla.

    Rögarları yazıyordum. Zira bu memlekette kısa vadede çözülebilecek tek sorunun o olduğunu seziyordum.

    Çözülseydi ve çorbada benim de tuzum olsaydı, harika olacaktı.

    Torunuma rögar kapaklarını gösterecek, “Bak... Bu kapaklarda benim de emeğim, aklım-fikrim var” diyecektim.

    Öldükten sonra da belki, merkezi bir yerdeki bir rögar kapağına benim ismimi vereceklerdi.

    * * *

    Heyhat, olmadı/olamadı.

    Kayda değer bulunmadı, memlekette bunca önemli sorun varken.

    Oysa böylesi şartlar altında bir rögar önemliydi, bir de kapakları...

    Demokrasi, adalet, özgürlük filan kadar olmasın...

    Bizim en mühim ve çözülmesi için AB standartları gerektiren ilk meselelerimiz arasındaydı fikrime göre.

    Milli meselemizdi üstelik.

    * * *

    İşte geçenlerde İstanbul’u 1453. kez sel bastı.

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, zaten felç.

    Su baskınların ana nedenlerinden birisi rögarların patlaması yahut yetersiz kalması.

    Ankara dersen, Türk İşi Rögar Olimpiyatları’nda açık ara öndedir her zaman.

    İnsanlar denizcilik-tekne ehliyetini Ankara’nın gölünde alır, resmi dalgıçlık stajını da altgeçitlerimizde yapar.

    * * *

    Sadece çatlaması-patlaması, her yıl binlercesinin çalınması değil sorun.

    Bizde hâlâ rögar kapağının asfalt seviyesi tutturulamaz.

    Ya çukurdur, ya da tepecik...

    O kapakları yerleştirenlerin tümü miyop, astigmat ya da hipermetrop mudur.

    Yoksa plansız-programsız kazılar vb. nedenlerle bitmeyen yap-bozu mu ayarını bozar rögar kapaklarının, bilmiyorum.

    Batı’da, Uzak Doğu’da rögar kapakları artık birer sanat objesine, rögar kabartmaları rölyefe, asfalt resimlerine dönüşürken...

    Bizde hâlâ kara mizah malzemesi:

    “Komutan Logar, bir cisim yaklaşıyor efendim...”

    GORA filminin Komutan Logar tiplemesini anımsıyorum, her rögar çukurunda yahut çıkıntısında...

    Rögar yolların, caddelerin, sokakların döküm  apoletli komutanı.

    Yaklaşan cisim ise bahtsız otomobiller, yayalar, sokak hayvanları...

    * * *

    Bununla da bitmiyor sorun.

    Tuzak rögarlar asfalta öyle bir serpiştiriliyor ki, slalomun üstadı olsan, üçüncüde yakalanırsın.

    Bu kadar zorsa, bir rögar kapağını asfaltla aynı hizaya ayarlamak…

    Yahut biz beceremiyorsak... Ya yurtdışından bir uzman heyet getirtelim, onlar halletsin.

    Ya da bizim “kaldırım mühendisleri”ni oralara temel eğitime filan gönderelim.

     

    AMERİKAN TRAŞI

     

    AMERİKA’nın vize ambargosu, herkeste yine beyin fırtınası yarattı.

    “Ne yapsak, ne etsek” de, ABD’yi hizaya getirsek...

    Yaklaşık 10 yıl önce soykırım kararı nedeniyle Fransa’yı boykot etmek için de birbirinden “zihni sinir” projeler dökülmüştü ortaya.

    “Acep Fransa’ya ne yapmalı” sorusu önce Belediye Meclisi’ne geldi:

    “Paris Caddesi Sütçü İmam olsun” diyen de çıktı, “De Gaulle de Talat Paşa Caddesi yapalım” diyen de...

    Lâkin biz “De Gaulle Caddesi”nin ismini sünnet edip, “Dögol” yapmıştık zaten.

    Bir sonuç çıkmadı.

    * * *

    Sonra taksiciler de kalktı ayağa:

    “Fransız yolcu almayacağız!”

    Reno’larına binen turiste soracaklardı herhal:

    “Est ce que tu es Française?”

    Turist “Oui (Vıy)” derse, taksici hoplayacak:

    “Vay!”

    * * *

    Şimdi de ABD krizi kültür boksuna dönüştü.

    Berberler, camlarına “Bu işyerinde Amerikan traşı yapılmaz” tabelası asmışlar.

    Başka protesto önerilerini düşününce, en akla uygunu bu geldi bana.

    Bir yerde traşı kesmek lazım.

     

     

    Yazının devamı...