• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Malabadi Köprüsünden Mardin’e

    Genel olarak Doğu Anadolu’nun soğuk iklimine uygun bir doğa ve bitki örtüsü ile geçen yolculuğumuz sırasında çok ilginç bir durağımız var; “Malabadi Köprüsü”.

    Silvan’a 20 km uzaklıkta olan köprünün bir yanı Batman il sınırı diğer tarafı Diyarbakır il sınırı. En son 1989 yılında Silvan Belediyesi tarafından restore edilen köprü Silvan Belediyesi’nin logosunu oluşturan ana unsur. Artuklu Beyliği tarafından 1147 yılında yapılmış köprü gerçekten çok etkileyici. Yedi metre eninde ve 150 metre uzunluğunda olan köprünün en etkileyici yeri su seviyesinden kilit taşına kadar olan yüksekliği; yaklaşık 20 metre...
    Malabadi Köprüsü, dünyada taş köprüler içerisinde en geniş kemerli olanı olarak biliniyor. Kemerin her iki yanında, iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanılan iki oda bulunuyor. Köprü nöbetçileri tarafından da kullanılan bu odaları daha önceleri dehlizlerle yolun dipleri ile bağlantılı olduğu, gelen kervanların ayak seslerinin bu dehlizler vasıtası ile daha uzaklarda iken duyulduğu söylenir.

    AYASOFYA’NIN KUBBESİ SIĞAR

    Köprü için dönemin araştırmacıları ve gezginler; “Modern statik hesabının olmadığı devirde bu açıklıkta o zaman için böyle bir eser hayranlık uyandırıcıdır. Ayasofya’nın kubbesi köprünün altına rahatlıkla girer. Balkanlarda, Türkiye’de, Orta Doğu’da bu açıklıkta, bu yaşta köprü yoktur.” derler. Nitekim Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde köprü hakkında “Malabadi Köprüsü’nün altına Ayasofya’nın kubbesi girer” yazmıştır.
    Köprüye doğru yürürken uzaktan bir koyun sürüsünün ve koyunların boyunlarındaki çanların sesleri geliyor. Köprünün fotoğraflarını çekmeye çalışırken yakın köyden bir çocuk yanıma gelip; “Ağabey sana köprünün hikayesini anlatayım mı?” diye soruyor. Geri çevirmek zor, ‘anlat bakalım’ diyorum. Karşı Köyden bir güzele sevdalanan garip bir delikanlı, bu güzeli görmek için her gün köprüye gidermiş. Kız da delikanlıya sevdalanmış ve ateş bacayı sarmış. Bir zaman sonra kızı babasından istemeye giderler; ama kızın babası çok katı birisidir. Bu iki sevdalının kavuşmasına izin vermez, hatta onları öldürmeye karar verir Bir gün iki Sevdalıya Malabadi Köprüsü üstünde pusu kurarlar. Silahlar ateşlenir ve iki sevdalı orada ölür. Bu dünyada kavuşamadılar ama öteki dünyada kavuşmuşlardır. Bu hikaye yıllardır anlatıla gelir ve bir de türküsü vardır. Küçük delikanlıya br gazoz parası vermek şart...

    MİDYAT’IN TAŞ EVLERİ

    Yolumuz üstünde petrol şehri Batman var. Anayolda giderken sağımızda solumuzda çalışan petrol kuyularını görmek ilginç. Batman şehrinin kenarından geçerken ilerde bacasından alev çıkan petrol rafinerisini görüyorum. Batman bize soğuk bir bakış atıyor. Batman’ı geride bırakıp Hasankeyf’e uzanıyoruz. Aslında Hasankeyf’te mola vermek isterdim ama... Yolda sağanak yağmur tüm planlarımızı alt üst ediyor ve rotamızı Midyat’a çeviriyoruz. Midyat’a girince taş evler hemen dikkat çekiyor. Sokaklarında kısa bir yürüyüş yapıyorum. Burada peşinize çocuklar takılmadan gezmek zor, poz vermek konusunda cömertler; ama benim tek fotoğrafını çekmek istediğim şey onlar değil. Midyat’ın dar ve karışık sokakları aynı zamanda keyifli, ara sokaklar şahane konaklarla dolu, bazıları çok bakımlı, bazılarının içinde taş konağın görkeminin aksine son derece fakir hayatlar yaşanıyor, açık kapılardan görebiliyorum, gözümü kaçırıyorum. Meydandaki gümüş kuyumcuları dikkatimi çekiyor.
    Midyat’ın Süryaniler tarafından kurulduğunu biliyorum. çoğu günümüzde Türkiye’den göçetmiş olsa da halen Mardin ve Midyat çevresinde birçok Süryani yaşıyor. Midyat’ta ilginç kilise yapıları dikkat çekiyor. Hava kararıyor vakit az, gün bitmeden Mardin’e ulaşmalıyım. Midyat- Mardin arası yaklaşık 60 km. Buraya geliş amacınız büyük bir ihtimalle Mor Gabriel Manastırı’nı görmek olacağı için Midyat’ı gezmeye pek vaktiniz olmayabilir. Ama yine de Midyat’ta vakit geçirmek isterseniz en azından tarihi Gelüşke Han’ı ve Sıla dizisinin çekildiği Midyat Konukevi’ni ziyaret ediniz.

    KÜLTÜRLERİN BARIŞTĞI KENT MARDİN

    Mardin ülkemizde özel bir öneme sahip farklı bir kültürü soluyacağınız bir kent. Etnik ayrımcılığa gitmeden kültürlerin karşılıklı saygı ve barış içinde yaşamasının bir simgesi bu tarihi kent.Mardin’de Süryani kültürü hakim.
    Aslında Mardin deyince akla gelen iki kültür mirası var: “Artuklular ve Süryaniler” Artuklular Oğuz boylarının burada kurduğu ilk devlet... Süryanilik ise Mezopotamya’nın kadim kültürlerinden biri. Süryanilerin Midyat yakınındaki Mor Gabriel (Aziz Cebrail ), Mardin’de ise Deyrulzafaran manastırı mutlaka görülmeli. İsa’dan sonra 5. yüzyılda inşa edilen Deyrulzafaran Manastırı, muhteşem mimarisi yanında Süryani Kilisesi’nin önemli merkezlerinden biri. 1932’ye kadar 640 yıl boyunca Süryani Ortodoks patriklerinin ikametgah yeriymiş. Metropolit Mor Filüksinos bizi güleryüzle karşılıyor.

     

    Manastırda Metropolit’in kabul salonunda Türk bayrağı ve tavana değecek kadar, duvarın en yüksek yerinde Atatürk resmi var.
    Eski Mardin’de; Mardin Müzesi, Eski PTT binası, Sabancı Kent Müzesi, tarihi evler ve kale görmeniz gerekenlerin başında geliyor. Medrese, cami ve kiliseleri gezip Süryani mimarisini inceleyebilirsiniz. Mardin fotoğrafçılar için de bulunmaz cennet. Baştan aşağı toprak rengi bu antik şehirde inanılmaz kareler yakalayabilirsiniz. Nefis mimarisi ve sahip olduğu Mezopotamya ve Mardin manzarasıyla Mardin Olgunlaştırma Enstitüsü ve Gazi Paşa İlkokulunu da tavsiye ederim.

    ABBARDA KAYBOLMAK

    Mardin’de sıcaktan, soğuktan, yağmurdan, rüzgardan korunmak için yapılmış daracık geçitlere “Abbara” deniyor, taş evleri, bin yılı aşkın geçmişi, camileri, kiliseleri, sıcakkanlı ve misafirperver insanları, telkarisi, kozmopolit kültürü ve sayamayacağımız kadar çok olan birbirinden güzel özellikleri bünyesinde barındıran Mardin, kesinlikle Türkiye’nin en özgün şehirlerinden biri. Evlerin altından geçen ve birbiriyle kesişen abbaraların içinde kaybolmak ve şehrin sesini dinlemek her bünyeye iyi geliyor, insan Mardin’de içten gülümsüyor. Kendimi şehrin mistik atmosferine salıyorum, batıda hissedemeyeceğiniz duygular sarıyor insanı. Eski Mardin sokaklarında kaybolmak için sebebiniz çok. Bir şehri tanımanın en iyi yolu olan yürüyerek keşif sırasında karşıma Şahmeran’lar çıkıyor... Bir antikacı dükkanı duvarlara astığı rengarenk Şahmeran’larla adeta Mardin öykümüzü tamamlamış.
    Şahmeran, İran-Pers mitolojisinde rastlanan, bellerinden aşağısı yılan, üstü ise insan şeklinde olan Maran ismi verilen doğaüstü varlıkların başında bulunan ve hiç yaşlanmayan bir varlık olarak bilinir. Şahmeran adı, Farsça yılanların şahı manasına gelir. Şahmeran’a ilişkin kaynaklarda ve bu özel varlığa ilişkin betimlemelerde Şahmeran, dişi bir varlık olarak ifade edilmektedir. Şahmeran, Akdeniz bölgesinin Tarsus ilçesinde yaşadığına inanılan bir varlıktır. Mardinliler de sahiplenir. Şahmeran’ın Ceylan ve Misis arasındaki yılan kalede yaşadığı söylense de yaygın efsaneye göre Şahmeran, bir yeraltı ülkesinde yılanları ile beraber yaşamaktadır.

    Yılanların şahı anlamına gelen Şah-ı Meran bilinen adı ile Şahmeran, başı insan gövdesi yılan şeklinde efsanevi bir yaratıktır. Şahmeran, Türk inancında er (insan) ve büke (ejderha) kelimelerinin birleşmesinden oluşan Erbüke ya da Erböke adlı varlıkların başı olarak geçer. Bu varlıkların dişisine işbüke, yılan ataya Şahmeran denilmektedir.
    Eğer Mardin için sadece hafta sonu, yani iki gününüz varsa programınızı birinci gün Eski Mardin ve sokaklarında, ikinci gün de Midyat ve çevresinde geçirecek şekilde oluşturabilirsiniz.

    Midyat’ta olduğu gibi Mardin’de de hediyelik eşya ve takı satan ustaların dükkanlarına gidin, alışveriş yapın. Telkari ustalarının sadece elleri ile ince tellerden yarattığı sanat eserlerini görün. Gümüş, şehrin olmazsa olmazı; uygun fiyata güzel takılara sahip olabilirsiniz.
    Mardin sofrası ve yörenin yemek kültürü çok zengin. Biz göremedik ama şehre gelen ziyaretçilere geleneksel kına geceleri düzenleniyormuş. Kına geceleri oldukça ilginçmiş; bir anda ışıklar kapatılıyor, sizi tutup kaldırıyorlar ve neye uğradığınızı anlamadan bir erkek veya kadınla eşleştirip kınalarınızı yakıyorlarmış. Bu arada erkek tarafının tıraşı yapılıyormuş. Tabii bunların hepsi şovun birer parçasıymış korkmayın. Yer sofrasında türküler eşliğinde düzenlenen eğlencelere katılabilir; Süryani şarap evlerinde birbirinden lezzetli şarapların tadımını da yapabilirsiniz.
    Mardin’e kadar gelmişken bu yöreye özgü yemeklerden tatmadan olmaz. Bu yemeklerin başında kaburga dolması, Mardin kebabı ve Sembusek (kapalı lahmacun/pide) geliyor.

    Yoğurtla yapılan Lebeniye isimli çorbalarını ve lahor ağacının kökünden yapılan mavi badem şekeri olan Hayalet’i yemeden Mardin’den dönmeyin. Mardin çöreği, dibek kahvesi ve tabii ki Süryani şarabı Mardin’in olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Çok güzel bir manzara sunan Seyr-i Mardin’de safran çayı molası verilebilir. Yalnız burası bazen kalabalık oluyor ve terasında yer bulmak oldukça sıkıntı, bu yüzden Marangozlar Kahvesi’ni ben daha çok sevdim. Kardeşler Odunlu Ekmek Fırını’ndan alacağınız muhteşem kokulu Mardin çöreklerinden tatmayı da unutmayın. Mezopotamya’nın muhteşem manzarasına nazır konaklamak çok keyifli. Erdoba Evleri taş işçiliğinde iddialı mimarisi ile öne çıkıyor. Odaları da kısa bir süre önce yenilenmiş. Güzel müzikli bir akşam yemeği ve sofra kurmak için tavsiyem Cercis Murat Konağı ...

    SİZ GERÇEK MARDİN’İ YAŞAYIN

    Aşağı veya Yeni Mardin ise son 20 yılda yoğun göç alan kentin tepeye sığmayan, eteklere taşmış hali. Eski ve gerçek Mardin’e giderken buradan geçiyorsunuz, bence geçerken gözlerinizi kapatın... Eski Mardin’in etkileyici taş giysisinin aksine burası betonarme, çirkin yüksek binalarla dolu. Tek şehirde iki farklı şehir hali Mardin’in sosyolojisini, kültürel yapısını ve ekonomik ilişkilerini yeniden şekillendiriyor… Aslında bu son yıllarda ülkemizde ki tüm şehirlerin genel manzarası. Mardin’deki kentsel dönüşüm, ilin en büyük ilçesi Kızıltepe’deki havaalanından şehre doğru ilerlerken kendisini gösteriyor. Dikey mimari, gölgesini Mezopotamya’nın denizi anımsatan, uçsuz bucaksız ovalarına düşürmüş. Siz bunları görmeyin umursamayın, gerçek Mardin’i yaşayın.

    Yazının devamı...

    Kendi soğuk insanı sıcak ERZURUM


    Önemli ticaret yollarından biri olan İpek Yolu’nun Erzurum’dan geçiyor olması ve şehrin verimli ovaları da Erzurum’un Anadolu’nun ilk yerleşim yerlerinden biri olmasında önemli rol oynamış. Tarım ve hayvancılığın önemli bir geçim kaynağı olarak görüldüğü şehirde bir diğer önemli değer de kesinlikle kış turizmi. Doğal güzellikleri, tarihi ve kültürel değerleri ile yılın her dönemi turist çekme potansiyeline sahip olan Erzurum’da kış turizmi uzun yıllardır canlı. Erzurum’un insanları her ne kadar dışardan biraz içine kapanık tabir edilse de semaverde demlenen çayla sohbete girdiğinizde size ne kadar açık fikirli olduklarını, kışın kardan kapanan yolları, Selçuklu ‘yu, varoşuyla, üniversitesiyle koca bir şehri ve Dadaş’ın ne olduğunu anlatmaya başlayabilirler. Çayımı içerken öğrendiğim; dadaş, mert, cesur, özü sözü bir zalimin karşısında, mazlumun yanında olan merhametli, kişiye denirmiş.

    SELÇUKLU İZLERİ


    Kentin tarihi milattan önce dört binlere dayanıyor ama günümüz Erzurum’unda en çok Selçuklu izleri var. Türklere Anadolu kapılarını açan meşhur 1071 Malazgirt Savaşı’yla şehir Saltukoğulları’ndan Saltuk Bey yönetimine verilmiş. Anadolu Selçukluları ve İlhanlılar dönemi yeni yapılarıyla Erzurum’u özel kılmış. Şehri Osmanlı topraklarına 16. yüzyılda katan padişah ise Yavuz Sultan Selim.
    Merkezde yürüyerek gezip görebileceğiniz eserler içinde Yakutiye Medresesi, Anadolu’daki kapalı avlulu medreselerin son örneklerinden. 13. yüzyıldan kalan Çifte Minareli Medrese’ye, minaresi kubbesi görünmeyen, taşlar ta Horasan’dan gelmiş. Ulu Cami’ye mutlaka uğramalısınız. Derler ki, Ulu Cami’nin üç ayrı mihrabının olmasının nedeni, padişahın üç ayrı mezhebin gönüllerini alma niyetiymiş. Kalenin içindeki Saat Kulesi de kaçırılmaz. Kalenin milattan sonra 5. Yüzyılda Bizanslılar tarafından yapıldığı sanılıyor. Kaleye gittiğiniz zaman ahşap merdivenli saat kulesine çıkarsanız şehrin en iyi fotoğrafını çekebilirsiniz. Bence Yakutiye Medresesi’nin yanındaki Lala Paşa Camii’ni ve Murat Paşa Camii’ni de mutlaka gezin.

    KIŞ TURİZMİ DEYİNCE PALANDÖKEN


    Erzurum kayak turizmi ile oldukça revaçta… 2011 senesinde Dünya Üniversiteler Kış Oyunları’na ev sahipliği yapmasının ardından tüm dünyanın ilgisini çekmeyi başaran şehir, Türkiye kayak merkezleri sıralamasında başı çekiyor. Erzurum’un en popüler kayak adresi Palandöken Kayak Merkezi olsa da şehirde başka alternatifler de mevcut.
    Yıldızı gün geçtikçe parlayan, her geçen gün daha fazla rezervasyon alarak neredeyse ulaşılmaz hale gelen bu kayak merkezi; Türkiye’deki benzerlerine kıyasla coğrafi yönden büyük bir avantaja sahip.

    Kış mevsiminin neredeyse yılın yarısına yayıldığı dadaşlar diyarı Erzurum’da; bahardan yaza geçerken bile zirvelerde kar görmek mümkün. Hal böyle olunca da Palandöken Kayak Merkezi, işini şansa bırakmayanların da ilk tercihlerinden biri oluyor.

    YAPAY KAR DA VAR

    Burada pistlerden ya da kayak dersi alma ve ekipman kiralama gibi hizmetlerden yana hayal kırıklığı yaşamayacağınız gibi kar kalınlığını da her zaman ideale yakın seviyelerde bulursunuz. Üstelik olimpik şartlara sahip tesislerde, her an yapay kar makineleri de hizmet veriyor.
    Palandöken’i bir kış alışkanlığı haline getirmenin tek dezavantajı ise, çıtayı fazla yükseltmek olabilir! Ne de olsa, Erzurum’dan sonraki durağınızı beğenebilmeniz için bu durak ancak İsviçre ya da Avusturya Alpleri olmalı!

    İYİ ARAŞTIRIN

    Palandöken yoluna çıkmadan önce hem tarihler hem de güzergah bakımından detaylı bir araştırma yapmak şart. Palandöken, aynı zamanda 21 ilçeye sahip olan Erzurum şehrinin en büyük ilçelerinden de biri. Erzurum il merkezine yalnızca 5 kilometre mesafede yer alan Palandöken Kayak Merkezi, bu bakımdan Türkiye sınırlarındaki en avantajlı kış merkezlerinden biri.
    Dünyanın en uzun ve en dik pistleri arasında gösterilen Palandöken parkurları, yurtdışında da tanınıyor. Pistlerin kesintisiz uzunluğu 12 kilometreye kadar ulaşırken; başlangıç ve bitiş kotaları arasındaki fark da 1100 metreyi buluyor.

    ERZURUM KONGRESİ BİNASI


    Erzurum 23 temmuz 1919 ‘da önemli bir kongreye ev sahipliği yapmıştı. Kongrenin yapıldığı binanın orijinalliğinin bozulduğunu söylüyorlar. Ne olursa olsun Erzurum’a gidildiğinde Kurtuluş Savaşı sürecinde önemli bir yere sahip olan binayı görmek lazım. Sıralar, oturanların isimleri size o günlerin atmosferini hissettiriyor. Bina içindeki 10. yıl nutku, Atatürk’ün kendi el yazısı ile sergileniyor.

    ATATÜRK EVİ


    Atatürk Evi Müzesi olarak ziyaret edilen konak, 19. yüzyılın bitmesine yakın Erzurumlu bir zengin tarafından yaptırılmış bir evdi. Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal ve kongre heyetini ağırlamış olan bu konak tarihin bir dönemine tanıklık etmiş oldu. 9 Temmuz – 29 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum Kongresi için yapılan çalışmaların büyük bölümü bu konakta gerçekleştirildi. Konak 1984 senesinde Kültür Bakanlığı’na devredildi ve Atatürk Evi Müzesi olarak halka kazandırıldı.
    kutu kutu

    ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE


    Erzurum’un sembolü haline gelen Çifte Minareli Medrese’nin kitabesi olmadığı için yapılış tarihi kesin olarak bilinemiyor. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun veya İlhanlı hanedanlarından Padişah Hatun tarafından yaptırılmış olabileceğine atfen Hatuniye Medresesi adıyla da anılıyor. 13. yüzyılın sonlarında yaptırıldığı kabul edilen Medrese, bir dönem tophane bir dönem de kışla olarak kullanılmış. Medrese’nin bezemesinde kullanılan geometrik motifler, Selçuklu taş süslemesinde çokça kullanılan bitki motifleri ile bezeli Medrese’nin en önemli yanı figürleri. Taçkapının her yüzünde süslemelerle kuşatılmış dört adet pano var. Panoda hayat ağacı, iki başlı kartal ve altta iki ejder figürü yer alıyor. Çifte Minareli Medrese, oyma taşlı kapısı ve görkemli çifte minaresi ile büyüleyici etkiye sahip. Anadolu Selçuklu mimari geleneğinde açık avlulu, iki katlı ve iki minareli eğitim kurumu olan Çifte Minareli Medrese, Anadolu’nun en büyük medresesi.

    Öğrendiğime göre Selçuklular dönemine ait olan ve günümüze kadar sayısız depremler atlatıp, günümüze kadar varlığını koruyabilen Çifte Minareli Medrese’nin tarihi dokusunu yenilemek için başlatılan restorasyon çalışmaları devam edecek. Zemin güçlendirmesi yapılıp, duvar taşları arasına hidrolik kireç enjekte edilerek güçlendirmesi kısmen tamamlanan Çifte Minareli Medrese’nin yeni dönemde ağırlıklı olarak minareleri - minarelerdeki çinileri elden geçirilecek.

    ÜÇ KÜMBETLER


    Hemen Çifte Minareli Medrese’nin arkasında yer alan üç kümbetlerden sekiz köşeli plan üzerine oturtulmuş olan kümbetin Saltuklu Devleti’nin kurucusu Emir Saltuk’a ait olduğu sanılıyor. Tamamiyle kesme taştan yapılmış olan kümbetlerin diğer ikisini kimlerin yaptığı bilinmiyor. Kümbetlerin genel olarak 13. yüzyıl sonu ve 14. yüzyıl başına ait oldukları kabul ediliyor.

    CAĞ KEBABI & KADAYIF DOLMASI



    Her şey yerinde güzel demişler. Erzurum’un tarihi merkezini gezdikten sonra mutlaka mola vereceğiniz yer bir cağ kebapçısı. Bursa’da yediğiniz cağ kebaplara benzemez tabi ki. Sadece lezzet değil, Anadolu misafirperverliği ve yerli halktan olmadığım hemen belli olduğundan “hocam” diye hitap ettiler bana, kente gelen yabancılar genelde öğretmenler olduğundan böyle derlermiş. Garsonun derdi bir porsiyon daha kebap satmak, tatlıyı da üstüne vermek değildi, samimiydi. Şişlere takılmış cağ kebabından beş tane silip süpürdüğümü gören garson Erzurum’a gelmişken kadayıf dolmasının da tadına bakmam gerektiğini söyledi. Tıka basa dolu olduğum halde meşhur kadayıf dolmasının da tadına bakmak durumunda kaldım. iyi ki de mecbur kalmışım, ardından elbette çayımız geldi; kıtlama...

    TAŞHAN - RÜSTEMPAŞA ÇARŞISI

    Kentin tarihi merkezinde ziyaretçilerin mutlaka uğradığı yer tarihi rüstem paşa çarşısı bir zamanlar kervansaraymış. İçinde oltu taşı satan onlarca dükkan ve birkaç antikacı özellikle geçtiğimiz yıllarda kentte (Palandöken) gerçekleşen kış olimpiyatları sonrası fiyatları iyice artırmış. Sıkı bir pazarlık sonrası Erzurum anısı olarak oltu taşından yapılmış bir tespih, takı veya süs eşyası alabilirsiniz. Erzurum sokalarında dolaşırken dilimde “Sarı Gelin” türküsü; Erzurum çarşı pazar, Leylim aman aman, sarı gelin / Palandöken yüce dağ, altı mor sümbüllü bağ, seni vermem ellere sarı gelin… Kimbilir belki sizinde bir gün yolunuz düşer..

    Yazının devamı...

    Kars turizmine yeni bir yön çizen Doğu Ekspresi’ni bekliyoruz


    Türkiye’nin en doğusunda olduğundan mıdır bilinmez, biraz kendi kaderine terk edilmiş yalnızlaştırılmış bir şehir Kars. Oysa ki bir zamanlar “Doğu’nun Paris’i olarak anılan kentin aslında ne denli estetik binalara, düzgün kent planına ve hassas ruha sahip olduğunu görmek için sokaklarında yürümeniz yeterli.

    Bir demiryolunun bir trenin bir şehrin kaderini nasıl değiştirdiğinin son öyküsüdür aslında Kars’ta doğu ekspresi ile yaşanan turizm hareketliği. Son yıllarda kış turizmi denilince ilk akla gelen şehirlerden olan Kars’ın turizm gelirleri virüs salgını döneminde yüzde 80 azaldı.
    Karslılar koronavirüs tedbirleri kapsamında seferleri durdurulan Doğu Ekspresi’nin tekrar şehirlerine geleceği günü bekliyor. Ankara ile Kars arasında sefer yapan ve salgından hemen önce ilgi odağında olan Doğu Ekspresi ile kente gelen yerli ve yabancı turistler, turizmi canlandırmıştı. Ankara’dan Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum güzergahını izleyen Doğu Ekspresi treni, yaklaşık 24 saatlik yolculuğun ardından yolcularını Kars’a ulaştırıyordu. Seferleri durdurulan sadece Doğu Ekspresi değil, birçok bölgesel hat ve tren yaşadığımız süreçte çalışmıyor.

    Geçmişte hep Kars’ın beyaz yalnızlığından dem vururduk, özellikle kış aylarında... Ama son yıllarda Doğu Ekspresi’nin seferlerinin şehre katkısı ile Kış turizmi bu şehir için önemli bir ekonomik kaynak oldu. Karslılar şimdi dillerinde “Kara Tren” türküsü, Doğu Ekspresi’nin şehre geleceği günü iple çekiyor. Turizm pastasından kendine göre pay alan insanlar umutlu, virüs salgını sonrası doğu ekspresi turistlerine “Daha güzel bir Kars ile onları karşılayacağız” mesajı yollayarak, özlemlerini dile getiriyorlar . Doğu Ekspresi turistleri Kars’ta gerçekleştirdikleri turizm aktiviteleri kapsamında Kars mutfağını deneyimleme, Sarıkamış’ta kayak, Çıldır Gölü’nde atlı kızak turu, Ani Harabeleri gezisi, ozanları dinleme gibi kültürel ve doğal turizm faaliyetlerine katılıyorlardı. Bu faaliyetler ve kentin yerel değerlerinin koruması yönündeki duyarlılıklarının, yeni bir ivme kazanmış Kars’ın sürdürelibilir turizmini olumlu yönde etkilediği kuşkusuz.

    ANKARA’DAN, KARS’A GEZE GEZE 32 SAAT


    Ankara-Kars arasındaki tren yolculuğu için artık iki tren var. Turistik Doğu Ekspresi ve sadece Doğu Ekspresi.. Mevcut trene artan yolcu talebinin karşılanması, halka daha iyi hizmet sunulabilmesi ve iç turizmin artırılmasına yönelik planlanan Turistik Doğu Ekspresi’nin, Ankara’dan Kars yönüne durakları; Erzincan, İliç ve Erzurum istasyonları olurken, Kars’tan Ankara yönüne durakları ise, Sivas’ın Divriği ve Bostankaya istasyonları olarak planlanmıştı.
    Sıcacık trenin penceresinden hızla akıp giden sonsuz beyazlığı izlemek, Kars’ta kaz yemekleri, Sarıkamış’ta kayak, Çıldır Gölü’nde atlı kızaklarla tur atmak...
    Kars son yıllarda tren sayesinde turizmde yaptığı atılımlarla bir marka şehir halini almayı başardı ve Türkiye’nin en önemli kış destinasyonlarından biri haline gelmişti. Tren yolculuğundan sosyal medyaya yansıyan fotoğraflar da bunun kanıtıydı. Umarız önümüzdeki kış tekrar aynı hava yakalanır ve Kars turizmde hakettiği ilgiyi görür.

    KARS’TA NE YAPMALI?

    Kars şehir merkezini gezmek ve alışveriş için bir gün yeterli. Elbette 1890-1917 yılları arasında yapılan Baltık mimarisinin güzel örnekleri muhteşem taş binalar sizi etkileyecek. Kars’ın meşhur üç k’sı ; kazı, kalesi ve kaşarını görmeden olmaz.. Şehir merkezinde kaşar peyniri alabileceğiniz dükkanlar var ama vaktiniz bolsa Kars’a yaklaşık bir saat uzaktaki Boğatepe Köyü’ne, peynirciliğin merkezine gidebilirsiniz, burada bir de peynir müzesi var. Özellikle Kars gravyeri buradaki mandıralarda üretiliyor. İsviçre’den gelip ilk mandırayı kuran ve bugünkü gravyerin tohumlarını atan David Moser hayırla anılıyor.. Merkezden Sarıkamış’a sık hareket eden minibüslerle gidebilirsiniz. Bir gününüzü de Ani harabelerine ve Çıldır’a ayırmalısınız. Taksilerle gün boyu gezinti için anlaşmak ekonomik bir seçenek. Oteller bu konuda yardımcı oluyor ve 150-200 TL’ye bir gün istediğiniz gibi gezebiliyorsunuz.

    TARİHİ RUS EVLERİ

    Kars, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 40 sene boyunca Rus egemenliği altında kalmıştır. Ruslar bu yıllar içersinde şehir merkezinde yeni imar çalışmaları başlatmışlardır. Kars’ta bulunan Kars Çayı’nın batısındaki yerleşim yerlerini terkederek bugünkü Yusufpaşa, Ortakapı ve Cumhuriyet Mahalleleri’ne yerleşmeye başlamışlar. 1890 yılında Hollandalı mühendisleri getirten Ruslar yeni şehir planında birbirini dik kesen ızgara planlı geniş caddeler yapmışlar. Ancak yıllar içersinde gelişme gösteren kentin büyümesiyle yapılan yeni caddelerde bu hususa dikkat edilmemiştir. Bu geniş caddelerin üzerine kırk yıl içersinde Baltık mimari tarzında düzgün kesme bazalt taşından tek-iki ve üç katlı binalar yapılmıştır.

    ANI HARABELERİ



    Ani Harabeleri Kars’a 42 km. uzaklıkta yer alıyor. Ocaklı Köyü yakınında,Türkiye-Ermenistan sınırına yakın Arpaçay nehri kenarında konumlanan kentin kuruluşu M.Ö. 350-300 yıllarına dayanıyor. Ani, Hıristiyan ve Ermeni inanışında kutsal sayılıyor.


    Kars’a gittiğiniz zaman bir gününüzü mutlaka Ani kentine ayırmanız gerekir. Selçuklu döneminde yapılmış aslanlı kapıdan gireceğiniz kentte yapacağınız yürüyüş için en az 3 saat ayırmanız gerekiyor. Şehirde, Selçuklu eserleri ile kiliseler yan yana hatta iç içe duruyor. Adını İran, Eti ve Roma tanrılarından aldığı söyleniyor. Milattan önce bir kale kenti olarak kurulan Ani, 10. yüzyılda Bagratoğulları sülalesinden Ermeni hükümdarlara başkentlik yapmış. Kendisini zapt eden kavimler tarafından defalarca yenilenmiş ve askeri amaçla kullanılmış olan kent, 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetiminde kalmış ve bu tarihte Selçukluların eline geçmiş.

    Konumu açısından İpek Yolu geçişinde olması ticari ve askeri bakımdan önemini bir kat daha artırmış.
    Şehir defalarca görmüş olduğu saldırılar ve depremlerden dolayı harabe haline gelmiş. Kentin merkezindeki Ani Katedrali en büyük eserlerden birisidir. 1001 yılında Yunan haçı planında yapılmış olan katedral, 1064’de Alparslan tarafından camiye çevrilmiştir.

    Doğu yönünde Arpaçay’a inen kayalıkların eteğinde Prens Dikran Honents’in yaptırdığı Surp Kirkor Kilisesi bulunur. İçi fresklerle süslü kilise oldukça iyi durumdadır. 1036 yılında yapılmış Surp Pirgiç (Halaskar) Kilisesi ise yörede Keçeli Kilise diye de bilinir.

    ANİ KENTİ EFSANESİ

    Bir zamanlar bir ırmağın ayırdığı 2 ülke varmış. Birinin tüccarları diğer ülkeye gelir giderlermiş. Onlar iyi tüccarlarmış, dürüst tüccarlarmış. Ülkenin başında da iyi ve dürüst yöneticiler varmış. İyi anlaşırlar, kimsenin hakkı kimsede kalmazmış ama bir gün hükümdar ölmüş, yerine başkası geçmiş. Tüccarlar gelip de hükümdarı değişmiş görünce, bakmışlar ki adet usul de değişmiş. Yeni yönetimde yetimin hakkı yeniyor, masumların malları gasp ediliyormuş.
    Yargıçların vicdansız adaletin olmadığı bu dönemde tüccarlar çok zor durumda kalmışlar ve “Taş kesilesiniz inşallah” diye beddua etmişler. Aniden koca kent taş kesilmiş ve o günden beri “Ani” olarak anılmaktadır.
    Ani, 22 medeniyete ev sahipliği yapmış taşı toprağı tarih kokan bir yerdir. Doğu’nun mutlaka gezilip görülmesi gereken yerlerinden biridir. Açıkhava müzesi olarak ziyaretçilerini bekleyen Ani harabeleri, özellikle bahar-yaz aylarında ziyaret edilebilecek tarihi eserler arasındadır

    ANİ KENTİ



    Doğu, batı ve güney uçta, dik uçurumlarla korunan üçgenimsi bir plato üzerine kurulmuş olan Ani şehri, Kral III. Aşot’un 961 yılında burada taç giymesi ve başkenti Kars’tan Ani’ye taşıması ile önem kazanmaya başlamıştır. İlk surlar da III. Aşot tarafından, iç kaleyi de içine alacak şekilde inşa ettirilmiştir. Duvarlar aralıklarla yerleştirilmiş yarım daire ya da kare planlı burçlarla takviye edilmiştir. Bu burçlardan bazıları gözetleme amaçlı kullanılmak üzere iki ya da üç katlı mekanlar halinde yapılmıştır. En dar yeri Ebu’l Manuçehr Camii’nin önünde bulunan ve bu kısımda yarım daire planlı bir burcunun kalıntıları izlenen surların büyük bir bölümü yıkılmıştır durumdadır. İkinci surlar Kral Sımbat döneminde (977 ve 989) yaptırılmıştır. Şehrin korunması en zayıf olan kuzey tarafını tahkim etmek amacıyla yapılan bu surlar da şehri tamamen kuşatmaktadır. İç ve dış surların kapıları birbirine denk getirilmeden yapılmıştır ve böylece şehre giriş daha da zorlaştırılmıştır.Düzgün kesme taşlarla inşa edilen surlar, Ebu’l Manuçehr, Şeddatlı Ebu’l Muammeran ve Gagik zamanlarında onarım geçirmiştir.Şehre Aslanlı Kapı, Kars Kapısı, Satrançlı Kapı, Uğurun Kapı, Acemağılı Kapısı ve Mığmığ Deresi Kapısı adı verilen toplam yedi kapı ile giriş sağlanmıştır. Muhtemelen eskiden de şehrin ana girişi olan Aslanlı Kapı, Ani şehir surlarının batısında ve bugünkü yol güzergâhına göre Ani’yi ziyaret edenlerin kullandığı esas girişi niteliğindedir ve ismini içteki burçlar arasında, duvarın üst kısmındaki aslan kabartmasından almaktadır. Bu bölümde, arka arkaya iki sıra halinde surlar ve burçlarla takviye edilmiş iki kapı bulunmaktadır. Kars Kapısı da iki yandaki birer burçla güçlendirilmiştir. Çeşitli mekanlar ihtiva eden bu burçlar, surlardaki en eski ve en yüksek burçlardır. Şeddatlı döneminde (1164-99) onarılan Satrançlı Kapı ise girişinin üzerini bezeyen, kırmızı ve siyah renkli eşkenar dörtgen biçimli taşların, satranç tahtasını andırması nedeniyle bu isimle tanınmaktadır. Duvarların üzerinde ayrıca çok sayıda haç, gamalı haç motifleri ve seramik parçaların kakılması ile oluşturulmuş bezemeler bulunmaktadır.”
    Kente giriş yapacağınız Arslanlı Kapı’nın adı Sultan Alparslan’ı simgeleyen arslan motifinin iç sur duvarına yontulmuş olmasından geliyor. Bu arada dönemin sultanı Alparslan adına şehri Ebu Şuca Manuçehr yönetmekteymiş. İçeride kendisine ait külliye ve kervansaray da mevcut.

    “1064 yılında Ani’yi fetheden Alparslan, şehrin idaresini Şeddatlı Emiri Ebu’l Esvar’ın oğlu Manuçehr’e bırakmış, Manuçehr de şehri imar etmiştir. Manuçehr’in ilk yaptırdığı yapılardan birinin Manuçehr minaresi olduğu ve Gazneliler’in zafer kuleleri gibi tek başına bir anıt olarak yaptırıldığı düşünülmektedir. Araştırmacılar yapıyı, N. Khanikof tarafından 1847 yılında tespit edilen, şimdi yıkılmış durumdaki batı cephede yer aldığı belirtilen, çiçekli kufi hatla yazılmış kitabeye göre 1086 yılına, Manuçehr dönemine tarihlendirmişlerdir. Batı cephede iki kitabe daha tespit edilmiştir. Biri M. Brosset, W. Barthold ve N. Khanikof tarafından okunmuştur ve Ebu Said Bahadır Han’ın halktan alınan yasal olmayan vergileri sınırlandırmasıyla ilgili olduğu belirtilmiştir. Diğer kitabe ise eksik olduğundan mahiyeti tam anlaşılamamıştır. Cami, Ani’nin yaklaşık orta kısmında, Arpa Çay’a bakan yamacın kenarında yer almaktadır.

    KENTE ULAŞIM:


    Ani antik kenti: Kars iline 42 km. uzaklıkta Ocaklı köyü sınırları içindedir. Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehrinin batı yakasındadır. Önce Kars şehrine ulaşmanız gerekiyor. Sonra; doğu’da, Digor yolunun kuzeyinde, yalnızca Ani antik kentine giden bir yol var. Bu yol takip edilerek ulaşılıyor. Ermenistan sınırına çok yakın. Bu nedenle: sınır güvenlik önlemleri var. Kars’tan Ani’ye gitmek için, yüklü bir para vererek bir taksi tutmanız gerek. Veya, yeterli sayıda turist toplanırsa, minibüs kalkıyor.

    Eskiden, buranın askeri yasak bölge olması nedeniyle, izin alınarak gidilmesi gerekiyordu, ancak artık izin alınmasına gerek yok kenti dolaşırken Ermenistan toprakları sınırı oluşturan çayın karşısında yani antik kent tam sınırda ve kentin tam karşısında ermeniler bir taş ocağı çalıştırıyor.

    Yazının devamı...

    İnsan Safranbolu’yu yaşayarak öğrenir…

    Safranbolu sahip olduğu kültürel varlıkları doğal dokusu içinde korumakta başarılı olmuş ve 1994 yılı sonunda UNESCO tarafından “Dünya Miras Listesi”ne dahil edilmiş ve bir dünya kentidir; bu yüzden ülkemiz turizminde yerini her zaman korumuştur.

    BİTMEYEN TURİZM

    Safranbolu’da turizm hareketliliğinin hiç bitmemesinin iki önemli sebebi var; birincisi kentte koruma altına alınan bölgede eski sivil mimari örneği yapıların arasında gözü rahatsız edecek başka hiçbir çirkin, modern yapının olmaması ve başarılı restorasyonların yapılması ikincisi ise tarihi kentte yaşayanların bu tarihi miraz evlerin ve sokakların korunması ile onlara turizm kanalıyla geri dönüş olacağının bilincine varmış olmaları.
    Korumanın Başkenti unvanıyla da anılan Safranbolu’da 8 Ekim 1976’da Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanlığı’nın aldığı koruma kararıyla bugüne kadar 700’den fazla tarihi eser restore edilerek turizme kazandırıldı.

    Türkiye’de kent ölçeğinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde tek yer olma özelliği taşıyan tarihi ilçede, Tarihsel ve Doğal Sit Alanı kararının alınmasının ardından günümüze kadar geçen zamanda, tarihi eserlerin geleceğe taşınması için çok sayıda restorasyon çalışması yürütüldü.

    Açık hava müzesini andıran, Osmanlı mimarisini, dönemin şehir hayatını ve kültürünü yansıtması dolayısıyla en iyi örneklerden biri olarak gösterilen, o dönemden kalma han, hamam, konak, çeşme, cami ve köprülerin yer aldığı tarihi ilçede, vatandaşlar da koruma bilincini benimseyerek tarihi dokunun bugünlere gelmesi ve geleceğe aktarılmasına katkı sağlıyor.

    NÜFUSUN 9 KATI ZİYARETÇİ

    Safranbolu 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Lisesi’ne girmesiyle beraber farklı bir havaya bürünmüş, o yıllarda başlayan turizmdeki popülerliği günümüze kadar ulaşmış durumda. Safranbolu’da görev yapan idareciler, vatandaşlar, çalışanlar, konak sahipleri, restoran sahipleri hepsi birlikte çalışıyor ve bunun sonucu olarak ilçede turizm hareketi azalsa da bitmiyor, kent bir yıldır yaşanan virüs salgınına rağmen turist ağırlamaya devam etti. Yaklaşık elli bin kişinin yaşadığı Safranbolu, 2020 yılında nüfusunun 9 katı yerli ve yabancı turisti ağırladı.

    İlçe Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkililerinden edinilen bilgilere göre, geçen yıl ilçeyi günübirliklerle birlikte 480 bin 112 yerli ve yabancı turist ziyaret etti. Daha da önemlisi ilçeye gelen turistlerden 120 bin 28’i, 18 ile 20. yüzyıllar arasında yapılan ve genellikle 3 katlı, 6-8 odalı, ihtiyaçlara uygun tasarlanarak estetik biçimde şekillendirilmiş geleneksel evlerde konakladı.

    SAFRAN TURİZMİ

    Kentin sembollerinden Safran Ülkemizde çok eskiden beri yetiştirilen önemli bir ilaç, baharat ve boya bitkisi. Osmanlı döneminde safran üretiminin 8-10 tona çıktığına kayıtlarda rastlanmakta. Safran bu gün sadece Safranbolu Davut obası köyünde çok dar bir alanda yetiştirilmekte. İlçeye ismini veren safranın, Safranbolu turizmi için önemi başka, elbette lokum olarak tadına baktım diyebilirsiniz ama bunun da ötesinde artık her yıl birçok turist hasat zamanı safran tarlalarını görmeye geliyor. Bu gelişme de turizm çeşitliliği açısından turizme katkı sağlamaya başladı. Safranın faydaları saymakla bitmiyor. Safran, kullanım alanı çok geniş bir bitki. Tıp alanında, ilaç, boya ve gıda sektöründe kullanılıyor.

    SAFRANBOLU KONAKLARINDA HUZUR

    Safranbolu’nun tarihi yüzyıllar öncesine dayanır ve bünyesinde bir sürü uygarlığı barındırmıştır. Tarihi ipek yolunun da önemli bir konaklama merkezini oluşturmuştur. Ama ismini en çok tarihi ahşap Türk Evleri ile duyurmuştur, Safranbolu Evleri’ni duymayanınız yoktur.
    Büyükşehir kargaşasından uzaklaşıp Safranbolu’ya ilk defa giden bir insan özgünlüğü, sadeliği ve huzuru bulur. O güzelim pencerelere bakmaya doyamaz. Kafeslerin arkasında geçmiş vardır, yaşam vardır. Bu kafesli pencerelerin ardından, ne gözler birbirini süzmüştür, bakışmıştır diye düşünür, o dönem yaşamının içinde hisseder insan kendini, tahta tabanlı odalarda dolaşırken duyulan ayak seslerinin tıkırtısında kaybolur sonra.

    Akşam olduğunda sanki annesinin hazırladığı ve sinide yenecek yemeğin kokusu gelir burnuna insanın. Kaldığınız konaktaki ahşap kokusu size yıllardır kapalı kalmış bir ahşap çeyiz sandığını açtığınızdaki kokuyu anımsatır. Sarıp sarmalar sizi dantelli örtüler, el işleri. Paket taş kaplı sokakların içinde yürümek ise başka bir keyiftir. Her köşe başı başka bir dünyaya açılır. Safranbolu sokaklarında yapacağınız yürüyüşte lokumcuların vitrinlerine bakmaktan kendinizi alıkoyamazsınız. Safranbolu’da geçmişiniz, geçmişimiz, evlerimiz, sokaklarımız, tüm özgünlüğü ile kucaklar sizi.
    Geleneksel Türk mimarisinin en güzel örnekleri Safranbolu’da karşınıza çıkar. Son üç yüz yıl içinde kentte iki bin ev yapılmış olup bunların bir çoğu ayaktadır. Sekiz yüze yakın ev yasal koruma altındadır. Sokakları dolaşırken bu kentin kendisini nasıl koruduğunu anlıyorsunuz. Herkesin geçmişi yaşatmak için nasıl çaba verdiğini dükkanlara bakınca daha iyi anlıyoruz. Türk evleriyle birlikte eski yaşamın gerçekleri de yaşatılıyor Safranbolu’da. Evler şehrin iki bölümünde toplanmış. Bunlardan ilki kışlık evlerin bulunduğu Çarşı kesimi, diğeri yazlık evlerin bulunduğu Bağlar.

    SAATİ BÜTÜN KENT DUYUYOR

    Kentin turistik ve tarihi eserlerinin yoğunlaştığı bölge Çarşı kesimi. Bu bölge kuzeydeki Kale (Eski Hükümet Binasının olduğu yer) ile güneydeki Hıdırlık tepelerinden izlenebilir. Üzerinde iki anıt mezar bulunan Hıdırlık Tepesi, eski dönemlerde açık hava namazgahı olarak kullanılmış. Bu tepeden kentin anıtsal eserlerini bir arada görmek mümkün. Eski Hükümet Binasının olduğu Kale ve çevresi aynı zamanda kentin ilk yerleşim alanı. Bu tepede bulunan Eski Hükümet binası günümüzde bir müze olarak ziyaretçilerini bekliyor. Hükümet binasının hemen yanında bulunan saat kulesi Padişah III. Selim döneminde Safranbolulu Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. 1794 yılında başlayan inşaat dört sene sürmüş. Kare bir planı olan bu kuledeki sarkaç tam 60 kilo. Sarkaçtaki ağırlıklarla çalışan saat, her yarım saatte bir kez, saat başlarında da saat sayısı kadar çalıyor. Bu ses tüm Safranbolu’dan duyuluyor. Bunda çanın etkisi büyük. Birçok metalin karışımından oluşan bu çan, yaklaşık iki asır yaşında. Saatin en önemli özelliği ise zembereğinin olmaması. Saatin dokuz günde bir kurulması gerekiyor. Tepeden Safranbolu’ya baktığınızda restore edilerek otel olarak hizmete açılan Cinci Hanı ile halen kullanılmakta olan Cinci Hamamı Safranbolu’da dikkat çeken yapılar olarak göze çarpıyor.


    KAHVE KEYFİ HAVUZLU KONAK’TA

    Safranbolu bugün, kentlerini korumak için yola çıkan insanlar için bir örnek olmuş. Bazı tarihi konaklar butik otellere dönüşmüş, ziyaretçilerini bekliyor. Birçok kurum tarihi kenti yaşatmak ve güzelleştirmek için çaba içinde. Kimi iki katlı cumbalı daha sade evler ise, gözleme evleri haline dönüştürülmüş. Hava güzelse bahçede, biraz serinse her bir odasına atılan yer sofralarında oturup, güzel sohbetler eşliğinde karnınız doyurup maşrapalardaki köpüklü ayranları yudumlayabilirsiniz. Gündüzünüzü Safranbolu sokaklarına ve çarşısına ayırıyorsanız geceyi Arasta’da bulunan şirin kahvehaneye veya kentin biraz üst kısmında bulunan havuzlu konağa ayırmalı kahve keyfini bu iki mekandan birinde yapmalısınız.

    GELENEKSEL ÇARŞI YAŞATILIYOR

    Safranbolu, evleri gibi çarşısını da olduğu gibi muhafaza etmiştir. Semer yapanından mes yapanına, ahşap süs eşyası ve oyuncak yapanından kocaman kazanları kalaylayanına, demircilere kadar ne ararsanız bulabileceğiniz bir çarşıdır burası. Küçük şirin dükkanlarında yıllardır var olduklarını bildiğiniz insanların mekanıdır o çarşı. Her yıl gidildiğinde semerci gene dükkanında kendi halinde çalışıyor bulunur, kalaycı körüğünün başında harıl harıl kazanları kalaylayıp parlatıyordur, zaman sanki durmuştur bu çarşıda.
    Geçmişte Safranbolu’da üretim ve ticaret, lonca sistemi ile yürütülen çeşitli çarşılarda yapılmaktaydı. Bugün halen üretimin sürdüğü Demirciler, Bakırcılar, Kalaycılar ve Semerciler Çarşıları kentteki el işçiliğinin devamını sağlıyor. Restore edildikten sonra el sanatları satış merkezi haline gelen tarihi Yemeniciler Arastası ve çevresindeki dükkânlarda Safranbolu’ya özgü hediyelik eşya satılıyor. Safranbolu tarihi eserleri ve evlerinin yanı sıra ilgi çekici doğal güzelliklere de sahiptir. Yoğun orman alanları, kanyonlar ve vadiler piknik yapmaya elverişli olduğu kadar yürüyüş, tırmanma bisiklet gibi diğer turistik etkinliklere de olanak sağlamaktadır. Kentin dışında insanı etkileyecek, gezilip görülecek çok güzel yerler var. Vakit kalırsa İncekaya su kemerleri görülebilir, kanyon üzerinde Türkiye’nin ilk cam seyir terasından manzara izlenebilir. Bu arada kente on üç kilometre uzaklıktaki Yörük Köyü, açık hava müzesi niteliğinde ve kaçırılmamalı. Yörük köyünü görmeden, baklava ve gözlemesini yemeden, Hıdırlık tepesine çıkmadan ve yöresel yemeklerin tadına bakmadan dönmeyin. İnsan Safranbolu’yu yaşayarak öğrenir…

    Yazının devamı...

    Bursa Turizminden ve şehrin insanından hakettiği ilgiyi göremeyen YILDIRIM KÜLLİYESİ


    Geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğim Yıldırım Külliyesi’ni mahzun, sıkıntılı, kendi halinde buldum. Bursa’da Osmanlı dönemi külliyelere yapılan en büyük kötülük etraflarının düzensiz yapılaşma ile ev ve apartmanlarla çevrilmiş olmasıdır. Yıldırım’da da bu fazlasıyla var maalesef.
    Ben hep yapıların etrafında gelişigüzel yapılarak, adeta külliyeyi kamufle eden çirkin binalar yerine dönemin mimari özelliklerini yansıtan eski Bursa evleri ile çevrili olmalarını ve o eski evlerle bütünleşmelerini hayal ederim. Bursa’ya gelen turistlerin, grupların yüzde doksanının ziyaret ettiği yerler belli; belki Muradiye Külliyesi, Tophane bölgesi, Ulucami, çarşı-hanlar bölgesi ve Yeşil Türbe ile sona eren bir rota...

    BİR DE DÜZENLEME OLSA

    Yıldırım Külliyesi’ni güzergahına alan kaç tane acenta veya rehber vardır? Sorsak zaman yetersizliğinden dem vurabilirler ama ondan da daha önce külliyeye ulaşan yolların dar ve park etmiş arabalarla işgal edilmiş olması, külliyede uzun süredir devam eden restorasyon ve yeterli derecede yerli yabancı ziyaretçiyi o noktaya çekecek düzenlemelerin olmaması... Halbuki bu şehir Yıldırım Bayezid’ın mirasını yiyor. Devletin sınırlarını Rumeli’de genişleten, İstanbul’u üç kez kuşatan, İstanbul boğazında Anadolu hisarını yapan, savaşlardaki başarısı ile Yıldırım lakabını alan, Emirsultan hazretlerinin kayınpederi, Niğbolu zaferi sonrası Ulucami’yi Bursa’ya kazandıran Bayezid Han’ın külliyesi daha çok ilgiyi haketmiyor mu? Yoksa 1402 yılında Timur ile giriştiği Ankara Savaşı’nı kaybettiği için ona kırgın mıyız? Timur’un yanında 7 ay 12 gün esir olarak kalan bu büyük Sultan, 43 yaşında 8 Mart 1403 yılında vefat etmiş, cenazesi oğlu Mehmed Çelebi tarafından Bursa’ya getirilerek, külliyesi içerisindeki türbesine defnedilmişti. Restore edilen türbesi ise geçtiğimiz yıl kasım ayında ziyarete açılmıştı.

    YILDIRIM KÜLLİYESİNİ BURSA TURİZMİNE NASIL KAZANDIRABİLİRİZ?


    Osmanlı dönemi külliyeleri konusu açıldığında en güzel örneklerden biri olarak Edirne’de ki 2. Bayezid külliyesini gösteririm. Bursa’daki külliyeler gibi çevresi çirkin yapılaşmaya maruz kalmamış, külliye yapıları birbirine yakın, bakımlı ve herşeyden önemlisi çok önemli iki müzeye ev sahipliği yapıyor. Şehre gelen ziyaretçilerin vazgeçilmez ziyaret noktalarından. Bursa’nın oğlu, İstanbul’un babası, şehirlerin sultanı sultanların şehri, serhattaki payitaht Edirne’de, 1484 yılında bizzat Sultan II. Bayezid tarafından temeli atılan Sultan II. Bayezid Külliyesi bünyesindeki Sağlık Müzesi bunlardan biri. Müze; 2004’te Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü alırken, 2016’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren ilk üniversite müzesi olma özelliği taşıyor. Geçtiğimiz Ekim ayında Edirne’deydim, şanslıydım çünkü külliye içinde uzun zamandır boş duran görkemli İmaret binası bir “yemek kültürü” müzesi olarak hizmete açılmıştı, ilk ziyaretçilerinden biri de bendim. Türkiye’nin ilk imaret müzesinde,15. yüzyıldaki sosyal yardımlaşmaya dikkat çekiliyor. Müzede balmumu heykeller tarafından imarette görev yapanların heykellerinin yanı sıra dönemin mutfak ürünleri ve bazı yiyecekleri yer alıyor, o döneme ait yaklaşık 200 parça mutfak eşya-gereçleri, imarette görev yapanları yansıtan balmumu heykeller, dönemin fotoğraflarının görülebildiği dijital masa bulunuyor. Geçmişteki sosyal yardımlaşmayı anlatan müzeyi dolaşırken hangi hastalıklarda hangi yemeklerin yendiğini de öğrenebiliyorsunuz.
    Osmanlı tıbbının gizli hazinelerini ve tozlu raflarda kalan eski reçetelerini de gün yüzüne çıkartarak, tedavi edici özelliğinin yanı sıra önleyici sağlık hizmetleri içerisinde de büyük yeri olan şerbet ve şuruplardan; sirkencübin, loğusa şerbeti, reyhan şerbeti ve badem şurubu başta olmak üzere onlarca çeşit şerbet hazırlayan Trakya Üniversitesi, Edirne’nin kalkınmasına da destek sağlıyor.

    EDİRNE ÖRNEĞİ


    1361 yılında Osmanlı Devleti’nin payitahtı olmasıyla beraber büyük bir kültürel atılım içerisine giren Edirne’de, unutulmaya yüz tutan Osmanlı şerbetini tekrar canlandırmak ve Osmanlı mutfağını tanıtmak amacıyla bölge turizmine önemli canlılık katmaya devam eden Trakya Üniversitesi, şerbet konusunda tarihi kaynaklara dayanan araştırmalar yürüterek, eski reçetelerden faydalanıp laboratuvar ortamında yeni reçeteler de geliştirmeye devam ediyor. Edirne’de Osmanlı kültürünün tanıtılması ve kaybolmuş lezzetlerin tekrar gün yüzüne çıkması yönünde başlattığı çalışmalara giderek ivme kazandıran Trakya Üniversitesi, gastronomi hocaları eşliğinde, Osmanlı şerbetlerinin Osmanlı’nın en eski ve en büyük saraylarından birine ev sahipliği yapan Edirne’de Osmanlı mutfağının sırlarına ışık tutmasını öngörüyor. Bursa’da da böyle bir şey yapılamaz mı? Yıldırım Külliyesi medresesinde, bir bölümü müze olacak yapıda, Uludağ Üniversitesi de Bursa’nın kaybolmakta olan yemekleri, dokumaları kumaşları, yaşam kültürü vs üzerine bir çalışmayı Külliye içinde halihazırda restorasyonu süren medrese yapısında tekrar yaşatıp, gelen turistlere sunma konusunda görev üstlenemez mi? Cami altında bulunan dükkanlarda özellikli, Bursa kültürüne dair el sanatlarını yaşatan ve satan dükkanlar, kitapçılar açılabilir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de amacı şehrin sosyal hayatına katkı sunmak olan yapı topluluğunun geniş bahçesinde Yıldırım Bayezid, Bursa ve Osmanlı kültürü üzerine çeşitli etkinlikler yapılabilir. Hepsinden önce külliyeye giden yolun turist otobüslerinin rahat ulaşması için her zaman açık ve düzenli olması şart !.. Belki Uludağ Üniversitesi, belki Yıldırım Belediyesi, belki birileri sesimi duyar... Ben Yıldırım Külliyesi’nin Bursa kültürü ve turizminde hak ettiği yerde olmasını istiyorum.

    YILDIRIM BAYEZID KÜLLİYESİ HAKKINDA


    Yıldırım Bayezid Külliyesi, şehrin doğusunda Bursa’nın Yıldırım semtinde bir tepenin üzerinde yer almaktadır. Külliyeden günümüze cami, medrese, darüşşifa, hamam ve türbe olmak üzere beş yapı sağlam olarak gelebilmiştir. Külliyede bulunduğu bilinen imaret ve kasır ise mevcut değildir. Yapıların, özellikle 1855 yılındaki depremde büyük zarar gördüğü bilinmektedir. Arazinin topografik yapısı nedeniyle külliyeyi oluşturan yapıların oldukça dağınık bir şekilde yerleştirildikleri dikkati çekmektedir.
    Külliyenin inşa edildiği tepenin en üst noktasında, külliyenin merkezi konumundaki cami bulunur. “Tabhaneli Camiler” plan şemasında, kesme taşlarla ve muazzam mermerlerle inşa edilmiş cami, harim, orta avlu, orta avlunun iki yanında birer eyvan ile eyvanların kuzey ve güneyine yerleştirilmiş ikişer tabhane mekanından oluşmaktadır. Yapının içinde ve dışında dekoratif amaçla kullanılan mermer işçilikleri dikkat çekicidir. Kuzey cephesinde beş birimli bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Caminin kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerinde yükselen minareler yıkılmış, sonradan tekrar inşa edilmiştir. Medrese, caminin yaklaşık 30 m. kuzeybatısındadır. Taş ve tuğla ile inşa edilmiş yapı, bir avlunun üç kenarına sıralanmış mekanlar ve güney cephesinden dışa taşıntı yapan dershane eyvanından oluşmaktadır. Avlunun üç kenarında revak vardır.
    Ankara Savaşı’nda (1402) Timur’a yenilen ve esir düştükten sonra Akşehir’de vefat eden I. Bayezid’e ait olan türbe, külliyenin en küçük yapısıdır. Caminin yaklaşık 30 m. kuzeyinde yer alan yapı, tek kubbe ile örtülü kübik bir gövde ve kuzey cephesindeki, kubbelerle örtülü üç birimli bir revaktan oluşmaktadır. Duvarları, dönüşümlü yerleştirilmiş bir sıra kesme taş, iki sıra tuğla ile kaplıdır.
    Girişindeki bordo renkli devşirme mermer sütunlar eşsizdir. Caminin, yaklaşık 100 m. güneybatısında yer alan hamam yapısı, enine sıcaklıklı ve çifte halvetli plan şemasına sahiptir. Tek kubbeli soyunmalık mekanı ile sıcaklık arasında bir kubbe ile örtülü ılıklık mekanı bulunmaktadır.
    Darüşşifa, caminin, yaklaşık 300 m güneydoğusundadır. Yaklaşık 17.60 x 36.00 m. ölçülerindeki bir avlunun çevresine yerleştirilmiş mekanlardan oluşmaktadır. Avlunun iki uzun kenarına, üzeri beşik tonozla örtülü revak inşa edilmiştir. Girişin karşısında yer alan büyük mekan kubbeyle, diğer mekanlar beşik tonozla örtülüdür.Günümüzde özel bir sağlık kuruluşu tarafından işletilmektedir ve diğer külliye yapılarından aralarında bulunan yeni binalar nedeniyle çok kopuk vaziyettedir.
    Yıldırım Külliyesi’nde, caminin dış cephelerinde, pencere kenarlarında ve medresenin giriş cephesinde taş üzerine oyma tekniği ile yapılmış muhteşem süslemeler görülmektedir. Sadece bu mermer işi süslemeler için bile ziyarete değer. Caminin güneydoğu ve güneybatı tabhane hücrelerindeki ocak ve dolap nişi cephelerinde, kalıplama tekniği ile yapılmış alçı süslemeler vardır. Medresenin pencere alınlıklarına ve darüşşifanın giriş eyvanındaki nişlerin içine, tuğla ve taş ile geometrik örnekli süslemeler yapılmıştır. Caminin kuzey cephesi ile tabhane mekanlarında ve medresedeki dershane eyvanının batı cephesindeki pencere alınlığında az miktarda çini süslemeye de rastlanmaktadır.

    Yazının devamı...

    Turist Rehberliği


    Türkiye’deki iyi eğitim almış, genel kültürlü, en kötüsü bir üniversite mezunu, en az bir yabancı dili iyi bilen meslek gruplarından biridir. Hakkında en çok şehir efsanesi yaratılan, en çok ön yargı ile yaklaşılan mesleklere örnek ararsanız, cevap yine rehberliktir.
    Uzaktan herkesin bildiği ama iyi tanınmayan bir meslek. Bazılarına göre iş bile sayılmıyor, öyle ya “Hem geziyorsun hem para kazanıyorsun daha ne istiyorsun? Yediğin önünde yemediğin arkanda, her gün eğlence, her gün gezi, güzel kadınlar, yakışıklı delikanlılar, güzel oteller” deyip geçerler... Ama bir an durup düşünmezler mesela, rehberler eve döndüğünde yol yorgunluğu yüzünden kaç gün kendilerine gelemez, sinirler yıpranır, her türlü hava koşulunda her gün yüzlerce kilometre yol yapılır, off deme şansı yoktur, her koşulda sabırla gülümsemek zorundadır...

    HER NAZI ONLAR ÇEKER

    Her zaman en erken kalkan, en geç yatan onlardır, şoförü ayrı garsonu ayrı idare eder gönlünü almaya çalışır, üstelikte her zaman güzel temiz bir oda beklemez, her çeşit otel odasında yatmışlığım vardır mesela Yol boyunca otobüste, bırak misafirleri, o turu satan acente sahibinin bile hiç duymadığı yüzlerce farklı konudaki bilgiyi, her grup için o insanların anlayacağı bilgi seviyesinde yeniden formüle edip anlatan, ülkemizin dört bir yanına dağılmış, köyünden şehrine, yüzlerce müze ve ören yerine nereden girilir-çıkılır, yürüyüş rotası nediri bilen, her biri birbirinden farklı kültür, gelir ve öğretim geçmişine sahip misafirleri aynı oranda mutlu etmesi, ve sürekli çıkan anlaşmazlıkları, seyahate dair araç bozulması dahil sorunları çözmesi beklenen kişilerdir rehberler.
    Ailelerini kimse sormaz mesela, sevenleri ne yapar onlar yollardayken ? Çocukları anneleri ya da babalarını görmeden nasıl büyürler, kaç tane müsamere, tiyatro gösterisi, ilk alınan karne, mezuniyet töreni kaçırılır? Evinden yüzlerce bazen binlerce kilometre uzakta dağın başında veya bir adada, çalan bir telefonla çocuğunun, hayat arkadaşının, annesi ya da babasının bir sorunu olduğunu, hastaneye kaldırıldığını öğrendiğinde ne hisseder?

    ÇOK MU KAZANIRLAR

    Her geçen sene kötüye giden turizm sektörü yaşanan virüs süreci ile dipte... Rehberlerde öyle... Ülkemizde bir rehberin senede iyimser tahminle sadece 100-150 gün çalışabildiğini, bu sürede kazandığı yevmiyeyle de 12 ay yaşamak zorunda olduğunu, sağlık-emeklilik primleri, tüm ev, okul, kılık kıyafet masraflarını işte bu sürede kazandıkları parayla ödemek durumunda olduklarını unutmayın, yani istikrarsız bir meslektir bu meslek, o duyduğunuz şehir efsanelerine de pek inanmayın. Bunun yanında sürekli kendini geliştiren, araştıran, okuyan sonu olmayan bu meslekte bir noktadan sonra farklı konularda uzmanlaşma yoluna giden insanlardır.

    NASIL REHBER OLURSUNUZ?

    Ben Bursa’da Kültür ve Turizm Bakanlığının 1992 yılından açtığı kursa katılarak rehberlik kokartımı almıştım. Günümüzde, üniversitelerin turist/turizm rehberliği bölümlerinin ön lisans, lisans veya yüksek lisans programlarından mezun olan ve yabancı dil yeterliliğine sahip bulunanlar, TUREB ve TÜRSEB’ın ortak önerileri ve Bakanlığın onayıyla turizm sektörünün ihtiyaçları dikkate alınarak, belirlenen dillerde Bakanlığın gözetimi ve denetimi altında Birlik tarafından ülkesel veya bölgesel turist rehberliği sertifika programlarına katılarak alabiliyorlar.
    Bu uzun süreli kurslara katılanların, sertifika programı kapsamında belirlenen tarihi ve turistik alanları tanımak ve bilgi sahibi olmak amacıyla Bakanlığın gözetimi ve denetimi altında yapılan Türkiye uygulama gezilerine katılmaları zorunlu. Uygulama gezileri, ülkesel veya bölgesel sertifika programları için ayrı ayrı düzenleniyor ve kapsamlı oluyor.

    TÜRKİYE’DE REHBERLİK


    Türkiye’de rehber olmak için üniversite mezunu olma şartı var. Bugün birçok üniversitede önlisans ya da lisans düzeyinde 90 a yakın turist rehberliği programı var. Onlarca dersi tamamlayıp mezun olmak yetmiyor, ek olarak yabancı dil sınavından en az 75 almış ve uygulama gezisini de tamamlamış olmak gerek mesleğe kabul için.

    Rehberler gününün yeni kutlandığı bugünlerde, meslek birliğine kayıtlı Türkçe’nin yanı sıra 37 farklı dilde anlatım yapabilen, ( en az bir yabancı dil kokartında yazmalı) yaklaşık 11 bin 266 turist rehberimiz varken, turizmde rakibimiz olan ülkeler bizi kıskanırken, son günlerde bir grup acenteci virüsle boğuşan ülke turizminde tek derdin, rehberlik mesleğine kabuldeki yabancı dil şartının, bir kısım turlarda rehber bulundurma ve yevmiye olarak en az taban ücret ödeme zorunluluğunun kaldırılması için uğraşıyorlar. Yani sadece Türkçe rehberlik olurmuş!
    Dünya genelinde turizm hareketliliğinin başladığı 1960’lı yıllardan bu yana rehberlerin en büyük özelliği yabancı dil biliyor olmalarıdır. Sadece yabancı dil bilmek değil, yabancı dili çok iyi derecede bilmek turist rehberliği mesleğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nitekim dünyada turizm sektörü yabancı dil bilmeyen hiçbir bireyi istihdam etmemektedir. Sonuç olarak sadece “Türkçe rehberlik olsun” gibi konularla uğraşmak abesle iştigaldir.

    Meslekte 29 YIL..

    Meslek yasası çalışmaları için Ankara ‘da TBMM de yaptığımız ziyaretler 2012

    Bursa’nın en eski, 25 yıldan fazla hizmet etmiş, turist rehberleri soldan sağa : İhsan Ünaldı, Eski İl Kültür Turizm Müdürü Ahmet Gedik, Necdet Hakgüden, Uğur Çelikkol – BTSO Bursa Tanıtım tırı önünde.. Ağustos 2009


    Karagöz turizm gezilerinin sürükleyici karakteri olarak bu sene rehberlik mesleğinde 29 yılı geride bırakıyorum. Bursa’nın resmi belgeli en eski rehberlerlerinden biri olarak 2017’de turist rehberliği mesleğinde aktif 25 yılı doldurduğum için Rehberler Günü kutlamaları çerçevesinde IRO- Istanbul Rehberler Odası tarafından düzenlenen etkinlikte 25. Yıl plaketimi almıştım. Yaşadığım şehrin ve ülkemin turizmine yazılara sığmayacak kadar çok emek verdim, binlerce insana hizmet ettim.
    2005 yılından beri IRO Istanbul Rehberler Odası Bursa Temsilcisi olarak, yıllarca TUREB-Türkiye Rehberler Birliği Yürütme Kurulu üyeliği görevinde bulunarak, Bursa’da turist rehberlerine yönelik hizmet içi zorunlu ve genel konularda eğitim seminerlerinin düzenlemesinde başrolü oynadım, T.C. Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından zorunlu tutulan ve her yıl gercekleşen hizmet içi seminerlerin 2008’den bu yana Bursa’da düzenlenmesini sağladım..
    2008 ağustos ayında Bursa’da hayata geçen GÜMRED-Güney Marmara Profesyonel Turist Rehberleri Derneğinin kurucularından biri olarak derneğin ilk başkanı seçilerek dernek çatısı altına Bursalı rehberleri topladım. 27 Ocak 2011’de gercekleşen 2. Olağan Genel Kurul’da da çoğunluğun oyu ve desteği ile tekrar dernek başkanı seçilerek toplamda dört yıl GÜMRED başkanlığı yaptım.
    Eylül 2012’de İstanbul’da gerçekleşen ve üyesi olduğum IRO- İstanbul Rehberler Odası genel kurulunda TUREB delege kuruluna seçildim. 2012 yılı haziran ayında mecliste kabul edilerek hayata geçen ve rehberlerin yıllardır beklediği “Rehberlik Meslek Yasası” görüşmeleri için için dönemin TUREB ve İstanbul Rehberler Odası Başkanı Şerif Yenen, Aro, İzro Başkanları ve diğer rehber dernek temsilcileri ile birlikte Aralık 2011 ile Haziran 2012 ayları arasında defalarca Ankara’daki siyasiler, Meclis ve ilgili Bakanlıklarla görüşmelere katıldım, çalışmalarda bulundum ve rehberlik meslek yasasının çıkmasında çorbada tuzu olmuş kişilerden biri oldum. 2001 yılından bu yana İRO üyesiyim.
    Görmüş olduğunuz fotoğrafta (5 Ocak 2012) bakanlık koridorlarında dönemin Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay, o dönem ANRA-Ankara Rehberler Derneği Yönetim kurulunda görev alan ve günümüzde TUREB Başkanı olan Suat Tural ve GÜMRED-Güney Marmara Turist Rehberleri Derneği Başkanı, IRO -İstanbul Rehberler Odası Bursa Temsilcisi ben, Uğur Çelikkol var... Ankara seferlerimiz, Şerif Yenen’in çabaları boşa gitmedi. 6326 Sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu, 22.06.2012 tarih ve 28331 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi ve binlerce rehber günümüzde bu yasa çerçevesinde mesleklerini icra ediyor. Rehberler Günü’nü kutlamak ve tebrikleri kabul etmek en çok da bizim hakkımız sanırım.

    HALİKARNAS BALIKÇISI

    Cevat Şakir Kabaağaç-Halikarnas

    Günümüz rehberlerinin rol modeli, Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı, Anadoluluk bilincini uyandırması ve sevdirmesi sebebiyle rehberlik mesleğinin modern anlamdaki öncüsü olarak kabul edilir. Cevat Şakir, Girit’te doğmuş (1890). Küçük yaşta babası büyükelçi olarak Atina’ya atanmış ve ailece Falerum Körfezi kıyısında yer alan Faliro’ya (Faleron), denize ilk sevdalandığı yere taşınmışlar. Daha sonra Büyükada’ya dönmüşler ve çocukluğu dönümlerce bahçesi olan beyaz bir evde geçmiş. Belki de gezmeye, rehberliğe olan sevgisinin temellerinin atılması böyle olmuştur.. İlk defa 1925 yılında aldığı sürgün cezası nedeniyle geldiği Bodrum’a, Otuzlu yıllarda tamamen yerleşir... Bodrum’a geldikten sonra antik dönemdeki adı olan Halikarnas’ı kendine ad olarak alır ve Halikarnas Balıkçısı olarak anılmaya başlar. 1946 yılında üç çocuğunun öğrenimi için Bodrum’dan İzmir’e taşınarak yaşamını yazarlık ve profesyonel turist rehberliği yaparak sürdürür, turist rehberliği kurslarında da dersler verir. 1950’li yılların sonunda İzmir’de Wagon Lee, Van der Zee (1959) gibi seyahat acentelerinin kurulup rehberli turların düzenlenmeye başlanması ve aynı dönemde tüccarların da İzmir’e gelen konuklarını gezdirmek istemeleri, turist rehberi ihtiyacını doğurur. Halikarnas Balıkçısı doğadan ve tarihten kopmadığı için kendi deyişiyle “turist gezdiriciliği”ne başlar.

    Halikarnas Balıkçısı ve diğer Mavi Anadoluculuk görüşünü savunan aydınlar Anadolu toprakları üzerinde yaşamış tüm uygarlıklara sahip çıkarak bu kalıntıların, kültürel mirasın halk tarafından bilinmemesinden ve tanıtılmamasından yakınır. Mavi Anadoluculuk felsefesi, mavi yolculuğun da başlangıcını oluşturur. Halikarnas Balıkçısı’nın yedi aydın arkadaşı ile birlikte 1946 yılında çıktığı ilk mavi yolculuk ve ilk mavi yolculukların gelişimi, 2018 yılında Prof. Dr. Nazmi Kozak editörlüğünde yayımlanan “Dünden Bugüne Türkiye’de Turizm” adlı kitapta yer alan Yetgin ve Yılmaz’ın yazdığı “İlk Mavi Yolculuklar” bölümünde ayrıntılı bir biçimde bahsedilmektedir.

    Sonuç olarak, Halikarnas Balıkçısı Anadolu topraklarının, Batı Kültürü’nün temelini oluşturduğu görüşündedir. Bu nedenle, Batı uygarlığının temellerinin Anadolu topraklarında başladığını herkesin kavraması için çaba gösterir. Rehberlerin pirini de saygıyla anıyoruz.

    Yazının devamı...

    Karnaval Turizmi

    Bir zamanlar Hristiyanların büyük perhizlerden hemen önceki günlerde farklı kılıklara bürünerek gerçekleştirdikleri şenlik ve eğlenceler olan karnavallar artık biraz da dinden uzak bir eğlence ve turizm hareketi haline gelmiş durumda. Tüm dünyaca bilinen ve bir yıl önceden rezervasyonların yapıldığı, katılımcıların unutulmaz anılarla döndüğü ve bir sonraki yıl için tekrar geri saymaya başladığı…
    İtalya’nın Venedik, Viareggio karnavalları, Brezilya’nın Rio de Janeiro karnavalı, İspanya’nın, Tenerife, Cadiz, Torello karnavalları, Belçika’nın, Binche, İngiltere’nin, Notting Hill, Komşumuz Yunanistan’ın, Patras, İskeçe ve Sakız adasında gerçekleşen Mostra Karnavalı gibi..

    SAKIZ ADASI’NDA KARNAVAL HEYECANI

    Adalara kışın gidilir mi demeyin, gidilir..Eğer gerçek bir ada sevdalısıysanız her mevsim gidersiniz, zaten adalar bilir kimin gerçek dost olduğunu, kimin yaz kış ziyarete geldiğini kimin ise sadece güneşli yaz günlerinde tercih ettiğini, ona göre davranır, vefalıdır huzurludur sizi tüm güzellikleriyle karşılar, kucaklar ve sonrasında sevgiyle uğurlar. Adaların huzurlu ortamını, enerjisini ve tadını alan bir kişi tekrar gitmek ister, sonra tekrar, tekrar.. müdavimi olur, hele ki gidilen Ege adalarıysa...
    Her mevsim keyifle gittiğimiz Sakız Adası’na genellikle şubat ayında bu sefer karnaval heyecanı için gideriz. Bu yazıda amacım size Sakız’ın güzelliklerini anlatmaktan ziyade Thimiana Köyü’nde gerçekleşen bu keyifli karnavala götürmek.

    MUTLULUK VE YEMEK

    Sakız Adası, özellikle güneyinde yer alan sakız ağaçlarıyla süslü, doğal sakızın ve Homer’in adasıdır. Bu ada, doğal güzellikleri, iklimi, masmavi suları, temiz havası, zengin tarihi, ovalarda ve dağlık alanlarda kurulmuş çok sayıda köyleri ile ziyaretçilerini cezbediyor. Eğer bir gün, bu adayı ziyaret ederseniz, neden “Sakız’da yaşam, mutluluk ve yemek” demişler anlayacaksınız. Bu söylem bize gösteriyor ki, Sakızlılar eski yıllardan beri, nasıl iyi vakit geçireceklerini çok iyi biliyor. Son yıllarda gittikçe adını duyuran Thimiana köyü Mostra Karnavalı da bunun en önemli belgelerinden biri.
    Güzel sahilleri, Kambos bölgesinin zengin taş malikaneleri, narenciye bahçeleri, yakın zamanda açılan Sakız Kültürü Müzesi, Armolia, Mesta, Pyrgi ve Olympi gibi ortaçağ kale köylerinin geleneksel taş evleri, kaybolmaktan keyif alacağınız labirent sokakları, Kuzeyde Vrondatos, Volissos, Kardamyla ve tabii ki akşamları kurulan bol ve taze deniz ürünleri içeren sofraları başka bir yazıda anlatalım... İşte geçen sene bugünlerde gittiğimiz son karnavaldan notlar…

    KARNAVAL HEYECANI

    Çeşme limanından kısa sürede geçtiğimiz Sakız Adası’na ayak bastığımızda soğuk poyraz biraz üşüttü; ama bizi gümrük çıkışında karşılayan Sakız Belediyesi Turizm ofisi sorumlusu Bayan Rena Pagoudi Damigou’nun güleryüzü, adanın yüksek enerjisi ve ısıtan Ege güneşi bize güç verdi, zamanımız kısıtlı olduğu için birinci günümüzde misafirlerimizi adanın kuzeyine Kardamyla ve Lagkada köylerine doğru götürmek istedik. Yolumuz üzerinde adanın sembolü yel değirmenlerini gördükten sonra huzurlu balıkçı köyü Kardamyla’ya ulaştık, adaya bahar gelmiş ağaçlar çiçeklenmiş ve küçük köy meydanında bile karnaval hazırlığı var, belli ki pazar günü burada da kutlamalar olacak. Kardamyla’nın sakin limanında kahve molası veriyoruz, adalara dair sohbetler başlıyor. Bir sonraki ada gezimiz nereye olsun diye tartışırken karnımız acıktığı için Lagkada’ya doğru hareketleniyoruz. Ada merkezinin yaklaşık 16 km kuzeyinde yer alan Lagkada, tepeden bakınca manzarasına doyum olmayan bir balıkçı köyü, Lagada diye de telaffuz ediliyor. Ege denizinde tekneleriyle dolaşanların uğrak noktası ve Sakız adasının resmi olarak 3. Resmi deniz gümrük kapısı. Denize nazır tavernalarda Yunan mutfağının, mezelerin ve deniz ürünlerinin tadının çıkarılacağı en güzel yer. Burada Giorgos Passas’ın tavernasında kurduğumuz sofrayla saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile. Kesinlikle adada zaman yavaş akıyor. Nasılsa akşam oluyor ve artık merkeze giderek otelimizde biraz dinlenme vakti, çünkü isteyenlerle akşam tekrar buluşarak keyif yapacağız ve ada merkezinde yaşanmaya başlayan karnaval heyecanına tanık olacağız. Özellikle gençler daha akşamdan ilginç kıyafetler giyerek cadde ve kafeleri dolduruyorlar. Ve tabi ki adaya gelmişken uğrayacağımız bir tavernada biraz Ege tınılarıyla kulağımızın pasını da silmek gerek..


    SAKIZ ADASI'NDA APOKRİES ve KARNAVAL EĞLENCELERİ

    Pazar sabahı erkenden kalkıp hazırlanıyoruz ve ada merkezine yaklaşık 8 km mesafede bulunan Thimiana köyüne gidiyoruz, daha köyün girişinde bizi karşılayan görevliler, kurulu standlar ve rengarenk sokaklar bize bol fotoğraf karesi çekme imkanı sunuyor. Saatler ilerledikçe kalabalık artıyor, müzik artıyor.. Şimdi güzel bir yer bulup fotoğraf çekme zamanı. Festivalin renkli kortejinde insanlar bir taraftan içip eğlenirken bir taraftan da siyasi mesajlarla göndermeler dikkat çekiyor. Herkes eğlenceden memnun, adanın her yerinden insan görebilirsiniz.
    Paskalya’dan önceki döneme Apokries dönemi denir ve bu dönemde, eğlence, iyi vakit geçirme, kılık değiştirme gibi adetler yerine getirilir. Bu adetler Roma dönemine, hatta daha eskiye, Yunan Dünyasının Dionysos Kutlamalarına kadar gider. Bahsi geçen Antik dönemde insanlar tanrı Dionysos şerefine, kılık değiştirir, dans eder, şarkılar söylerlermiş. Kılık değiştirmiş maskeli insanlar grup halinde eğlenirler, yergiler yaparlarmış. Günümüzde de gerek dünyada gerekse Yunanistan’da bir çok yerde bu gelenek devam ediyor.
    Sakız Adasında farklı şekillerde kutlanan Apokries, geçen sene şubat sonuna denk gelen haftasonu kutlandı, ve bir sonraki gün haftanın ilk günü olan pazartesi (Temiz Pazartesi ) günü olarak yaşandı.
    Son yıllarda iyice popüler olan Thimiana Köyü Mostra Karnavalı tarihi asırlar öncesine, Ortaçağ’a, korsanların Ege de kol gezdiği zamanlara dayanıyor. Hikaye o ki şehre yakın bir köy olan, Thymiana’ lıların eğlendikleri bir pazar günü, korsanlar adaya saldırmıştır. Korsanların geldiğini öğrenen halk, sık sık maruz kaldıkları korsan saldırılarından bıkmış halde, eğlencenin verdiği coşku ve cesaret ile korsanlarla savaşacak gücü bularak onlarla savaşmış, adadan kovmuşlardır. Daha sonra her sene bu günü unutmamak için, birlik ve beraberliği temsil eden gün kutlanmaya başlamıştır.
    Mostra Günü; tüm ada halkının katılımıyla, özellikle Thymiana’lıların, Ortaçağ’ a ait kıyafetler ve farklı kostümler, maskeler giyerek müzik, dans ve yemeklerle eğlenceli bir panayır olarak kutladığı güne dönüşmüştür. Korsanlarla ada halkının mücadelesinin canlandırıldığı “Talimi “ halk oyunları, karnavalın en eğlenceli bölümlerindendir.

    APOKRİES NEDİR ?

    Yunanca’da Apokries (Apo=’den ve Kreas=et) etten arınmak, uzaklaşmak anlamına gelir.
    Paskalya öncesi 40 gün tutulan oruç süresinde et ve hayvansal ürünlerden uzak durulur.
    Apokries Karnavalı, Osmanlı döneminde de var olan ve yüz yıllar boyunca süre gelen bir gelenektir. Paskalya bayramı öncesinde 40 gün boyunca et ve hayvansal ürünlerin yenilmemesi ile tutulan oruca gönderme yapılır.
    İlk hafta: Apokries Karnavalı (Genelde Şubat ayı içinde başlar ve 3 hafta sürer) —
    Apokries karnavalı, şarap ve festival tanrısı olan Dionysos’a olan bağlılığı temsil eder.
    İkinci hafta: Tsiknopempti (Tsikno=Izgara esnasında çıkan duman, Pempti=Perşembe) —
    40 gün boyunca yenilemeyeceği için karnavaldan önce seçilen bu perşembe günü bütün herkes ızgarada et yapar ve sokaklarda birçok mağazanın/ dükkanın önünde ızgara yapan ve sokaktakiler ile paylaşan insanlar görebilirsiniz.
    Üçüncü hafta: Peynir Günleri Bu hafta aynı zamanda “Beyaz Hafta” da deniyor. Çünkü genellikle insanlar süt ve süt ürünleri tüketiyorlar. Bu haftadan itibaren et ve çeşitlerini yemek yasak. Öte yandan bu hafta içerisinde kadınların da saçlarını yıkamadığı söyleniyor. Çünkü inanışa göre yıkamaları durumunda saçları beyazıyormuş.
    Kathara Deftera (Kathara=Temiz, Deftera=Pazartesi) : Apokries Karnavalı’nın bitişini ve oruç döneminin başlangıcını temsil eder. Gelenek olarak et ve hayvan ürünleri yenilmez ve bu 40 gün sonra başlayacak Paskalyaya kadar sürer


    ADA HEP ZENGİNDİ

    Bir kaç satıra sığdırmaya çalışacak olursak; Sakız Adası barındırdığı Sakız kültürü nedeniyle ekonomik ve kültürel açıdan hep zengindi. Bilimsel ve kültürel gelişiminin en büyük sebebi denizcilik, sakız ve narenciye ticareti gücünü bir kenara bırakırsak Sakız Adası büyük şair Homer’in doğum yeri olarak sayılmıştır. Sakız Adası şüphesiz, İyonya’daki (Asya Bölgesi) Yunan kolonilerinin en önemlisiydi. Roma döneminde Sakız Adası düştü fakat Bizans döneminde kendini toparladı ve yaklaşık 1000 yıl boyunca en önemli ticaret adalarından biri oldu. 1346’da Cenovalılar tarafından işgal edildi. 1566’da Osmanlı Devletinin adaya gelmesiyle yeni bir dönem başladı. Ada halkına sakız ağaçları nedeniyle imtiyazlar tanıyan ve hayatı kolaylaştıran Osmanlı Devleti adayı ve sakız ticaretini 1912 yılına kadar elinde tuttu. Son dönemde açılan Sakız Müzesi, Arkeoloji Müzesi, orjinali Mecidiye Camii olan Bizans Müzesi ve Denizcilik müzeleri ile Korais Kütüphanesi ve Etnoğrafya Müzesi adanın geçmişine dair ziyaret edilmesi gereken yerler. Kale içinde ve dışında bulunan az sayıda Osmanlı dönemi eseri size heyecan verecektir... Özetleyecek olursak ada, turizm için elindeki tüm imkanları kullanıyor, karnaval adaya turist çekmek için kullanılan, tüm esnafın, lokantaların, otelcilerin dörtgözle beklediği profesyonel organizasyonlardan biri.


    KARNAVALLAR HAREKET YARATIYOR

    Son yıllarda ülkemizde de yerli -yabancı turistler, çeşitli illerde yapılan karnaval ve festivallere rağbet ediyor. Adana’da Portakal Çiçeği Karnavalı, Edirne’de Kakava Şenlikleri, Urla’da enginar festivali, Gökçeada Meryemana anma şenlikleri, Datça Badem çiçeği festivali, Bozcaada bağbozumu veya yerel lezzetler festivali ve niceleri gibi organizasyonlar artık ülkemizde de turizm hareketliliğinin başlıca aktörleri.
    Turizm sektörü, yurt dışında olumlu ülke imajı oluşturmamızda önemli bir rol oynarken ekonomik girdi ve gelişim adına yerli ve yabancı yatırımcılara da fırsat tanımakta ülke eknomisine büyük katkı yapmaktadır. Yaşanan virüs sürecinde aylardır kriz yaşayan turizmcilerin her alanda desteklenmesi, ayakta kalmalarının sağlanması çok önemlidir.

    Yazının devamı...

    Tadı damaklarda kalan kent


    Gaziantep’e batıda yaşayanlar Güneydoğu’lu bir şehir, Güneydoğu‘da yaşayanlar batılı şehir gözüyle bakar. Gaziantep Fırat’ın batısında kalmasıyla batılı, sınırlarının Güneydoğu Anadolu’da bulunmasından dolayı da Güneydoğulu bir şehirdir.
    Şehir kültür olarak güneydoğuya daha yakındır ancak şehirleşme, sanayileşme ve gelişmişlik yönüyle batıya hatta Bursa’ya benzer.
    Gaziantep ‘te gezmekten en çok keyif aldığım yer tabiiki çarşı bölgesi, Karagöz’den kalealtına kadar olan bölüm, hanlar, el sanatı dükkanları, baklavacılar bana Halep günlerimi hatırlatan eski taş evlerle süslü sokaklar...

    SOKAKLARINDA GEZİN


    Bir şehri tanımanın en iyi yoludur sokaklarında yürüyerek gezmek. Bir mahalle fırınında yapılan, kürek üzerinde dumanı tüten lahmacunlar gözümün önünden gitmiyor. O yürüyüş esnasında kokusu eksik olmayan kebapçılar, ciğerciler, katmerciler, dürümcüler ve baklavacılarsa köreltmeye çalıştığım nefsimi ısrarla uyandırmak için yarışıyordu sanki. Yaralı ve eskimiş halini yeni bir yüze sarıp sarmalamaya çalışan bir kentin içine, yüreğine doğru yürüyüp gittim. Çingene kızın kendisi ve belki de binlerce yıl önceki halinin mozaikten bir portresi, daha sonra karşıma çıkacaktı.

    Kentin dar ve kıvrımlı sokaklarında yürümek, adım adım bulmaca çözmek gibi bir duygu uyandırıyor insanda. İşgal yıllarında, iki insanın kolayca kapatabileceği bu sokaklarda yapılmış, kent savunması. Sağlı sollu yüksek duvarlardaki kemerli kapılar kapandı mı “hayat“ içeride kalıveriyor.
    Hayat, kapalı avlulara verilen ad burada. Toprak zeminli hayatlarda ise üzümler ezilip şıralar kaynıyor. Çoğunda “gane” denilen beton havuzlar var. Bazı mahallerde bu havuzlar arasında bağlantılı su kanalı bulunuyor. Buraya açılan pencerelerin hepsi demir korkuluklu. Üst katlara giriş mutlaka dışarıdan bir merdivenle sağlanıyor. Dış görünümleri tamamen taş olan bu yapılar Ermeni ustaların eseri. Museviler de, Eyüboğlu’nda ve şimdilerde bir havra kalıntısının bulunduğu Düğmeci Mahallesi’nde yaşamış. Antep evlerinin çoğu, alt katlarında mağra denilen bodrum katlarına sahip. Genellikle yiyeceklerin saklandığı bu bölümlere en güzel örnek, Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenen ev. Kocaman bir kayaya oyularak açılmış mağara, iki katlı bir sığınak havasında ve evler arasında yeraltı geçiş kanalları olabileceği izlenimi uyandırıyor.

    ANTİKÇAĞDAN BUGÜNE


    Gaziantep, antikçağda Dolike adıyla başlayan bir kent tarihine sahip. İÖ 539’da Pers egemenliğini yaşayan bölge, daha sonra İskender’in etki alanına girer. Bir ara Selökidlerce yönetilen kent, Romalılar ve Kommagene Krallığı ile de tanıştıktan sonra, Bizans’ın eline geçer. 1071’de Türklerin yerleştiği bölgede Anadolu Selçukluları, Memluklular, Dulkadiroğulları ve 1516’da Osmanlılar görülür. Ayıntap ve Antep adlarıyla anılan kent, Fransız işgalindeki mücadelesi ile Kurtuluş Savaşı’nda önemli bir yer edinir. Verdiği kayıpların sayısı, Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarında verilen kayıpların toplamından da fazladır. Böylece Gazi ünvanı alarak Gaziantep olur.

    ÜÇ DİNİN MABEDİ VAR

    Sokak aralarında eski Ermeni ve Katolik kiliselerine rastlayabileceğiniz Gaziantep, güzel ve eski camiler kenti aynı zamanda.. En eskileri Ömeriye; ahşap çatılı minaresi ve gül ağaçlarından oymalı, altı kızaklı minberiyle, Boyacı; hamamı, aradaki kabaltısı, kasteli, avlusunda Karayılan’ın mezarıyla Şeyh Fettullah; bir zamanlar Mevlevi dervişlerinin tekkesi de olan tekke; görkemli taş işçiliği ve çan kulesi üzerine eklenen minareleriyle ilgi çeken Kurtuluş, bunlardan sadece bir kaçı.

    KASTEL NE DEMEK

    Gaziantep’in tarihsel bir sorunu olmuş su azlığı. Buna bir çözüm olarak ve aynı zaman da buharlaşmayı ve kirlenmeyi önleyecek bir uygulama geliştirilmiş vaktiyle. Bu su kanallarının birleştiği ve daldığı noktalara da kastel denmiş. Günümüzde Ahmet Çelebi, İhsan Bey, Pişirici (mescit), İmam-ı Gazali, Kozluca ve Şeyh Fethullah camilerinde kalmış olan kastellerden özellikle Ahmet Çelebi ve Pişirici kastelleri ilginç, Yaklaşık kırk basamak yerin altında bulunan kasteller, eskiden sıcak yaz günlerinde insanların buradaki havuzlar çevresinde oturarak serinlediği yerler olarak kullanılmış. Yer altında insan eliyle kayaların oyulması ile kasteller, evlerinde içme suyu gereksinimini karşılamış.

    TATLILAR IŞIL IŞIL



    Sokaklar beni dolaştırıp Karagöz Caddesi’ne indirdi. Vitrinlerde çeşitli fiyatlarda baklavalar... Bu cadde, 1960’lı yıllardan bu yana kentin gece ve eğlence yaşamının mekanı olmuş. Önceleri fıstıkla, sonraları açık ve kapalı sınır ticaretiyle ve son yıllarda ki endüstiriyel atılımıyla Gaziantep, çevre kentler arasında da cazibe merkezi olma özelliği korumuş. Evlerde üzüm ayıklamak, fıstık kırma, şeker sarmak hemen herkesin uğraşısıymış.

    Kaldırımında sıralanmış ayaküstü tatlıcı dükkanlarının önü ışıl ışıl. Açık vitrine yaklaşanlar, küçük parçalar halinde kesilip hazırlanmış saman kağıtlarından biri ile ellerine aldıkları halka ya da sarma şeklindeki tatlıları birkaç dakika içinde mideye indiriveriyor. Beyaz sakallı bir amca ilişiyor gözüme, elindeki süt güğümüne benzer ama daha dar bir kapla, tatlıcıların arasında dolaşarak menengiç kahvesi satıyor. Hem de öyle plastik bardakta falan değil, gerçekten kahve fincanında.. Babasından hatta, dedesinden devraldığı bu işi tam kırk yıldır yapıyormuş. “Bronşite, astıma iyi gelir“ deyip bir fincan da bana veriyor... Menengiç antep fıstığının yabani hali. Hafif kekremsi kahveyi sokak ortasında ayakta içmenin de keyfi ilginç; ama hani ben bu keyfi meşhur Tahmis Kahvehanesine saklayacaktım?

    800 YILLIK GEÇMİŞİ VAR

    Bacak bacak üstüne atıp arada bir de höpürdeterek; yani kahveyi kahve gibi içebilecek bir mekan arayanların çarşı içindeki eski buğday pazarına dek uzanmaları gerekiyor. Tahmis Kahvesi, bir zamanlar deve kervanlarının konakladığı 200 yıllık bir yapının bir bölümünde ve en az 800 yıllık bir geçmişe sahip. Adını, kuru kahve kavurma işinden alan kahvehane, yenilenmeden; tahta sandalyeleri, nargileleri, asma katı ve müdavimleri ile yaşamaya devam ediyor. 1635 yılında Türkmen ağası Mustafa Ağa Bin Yusuf tarafından, Mevlevihane Tekkesine gelir getirmesi amacı ile yapılmış.

    TİCARET HEP GÖZDE

    Tarihi boyunca hep ticaret merkezi olma özelliğini taşımış olan Gaziantep, buna uygun olarak bir çarşılar ve hanlar kenti görünümünde. Hanların çoğu eski özelliklerini yitirip, daha çok depo ve otopark gibi kullanıyorlarsa da, çarşının karmaşık sokaklarında dolaşıp, oradan oraya geçerken, varlıkları hep hissediliyor. Kürkçü Han, Tuz Hanı, Mecidiye Hanı, geçen yıllarda yanmış olan Şıra Han, bunlardan sadece birkaçı…

    Çarşıda bulunan iplikçiler, kavaflar, bakırcılar, nalburlar, aktarlar, Almacı pazarından geçerken salça, biber, kuruluk (biber, patlıcan, kabak vb.) fıstık, ceviz, üzüm tarhanası, bastık, sucuk satan dükkanlar arasında kendini bulunca insan; belki de adları ilk kez duyuları baharatların kokuları ve onları harmanlayan çiğ et kokularının yükseldiği halinin, kan revan içindeki tuhaf egzotizmi başka nerede yaşanabilir? Kerem’in Aslı’ya yaktığı türküde Hint’ten gelen kumaş olarak adı geçen ve birkaç Antep evinin köhnenmiş odalarında el emeği göz nuru ile yaşatılmaya çalışan Kutnu kumaşının, pırıl pırıl renklerle tel tel dokumasına nerede tanık olunabilir?

    Bakırcılar çarşısından yükselen ritmik çekiç sesleri, başka nerede emeğin en yüce değer olduğunu size hatırlatabilir? Ahşap ve sedef kakma eşyalar, deri yemeni ayakkabılar..

    ‘NEREDE NE YENİR?’ DİYE SORMAYIN



    Gaziantep’te nerede ne yenir sorusu belki de çokta sorulmaması gereken bir soru, zira buradaki tüm lokanta ve kebapçılarda lezzetli yemeklere ulaşmak mümkün. Dikkat etmeniz gereken en önemli konu, “Ben Bursa’dan geldim bir oturuşta üç cantık yerim, iki porsiyon İskender kebap beni kesmez, bana bir şey olmaz” mantığıyla Antep mutfağına yaklaşmamak. Yoksa Gaziantep’teki yeme içme maceralarınız bir noktadan sonra bir yerlerde yığılıp kalmalarla sonlanabilir.

    Pek çok yerde olduğu gibi, ama burada daha fazla ve hatta törensel bir tutkuyla boğazına düşkün çarşı esnafı. Onları, sabah erken bir saatte Tahsin Usta’da veya Hacı Usta’nın dükkanında kahvaltı niyetine katmer yerken bulmak mümkün, ya da Metanet Lokantası’nda Beyran çorbası içerken... Katmer; ince açılmış yufka içine tereyağı, süt kaymağı, fıstık ve toz şeker koyularak bohça halinde katlayıp fırına verilerek yapılıyor, bence bağımlılık yapan efsane bir tat.. Beyran çorbası da haşlanmış et ve pirinç, et suyu, sarımsak ve pul biberle yapılan, batıdan gelenlere oldukça ağır gelebilecek bir kahvaltı doğrusu. Ama asıl şaşırtıcı olanı, cartlak kebabı ile kahvaltı yapılması. Şişte ızgara edilmiş çiğer, yürek ya da böbrekten yapılan kebaba cartlak kebabı deniliyor buralarda… Kalealtı’nda 32 yıldır bu işi yapan Haydar Usta, en meşhur olanı. Dükkanı sabah 04:00’ten itibaren açık..


    Bazı Antepliler, bununla da yetinmeyip, örneğin öğlen yemeği için kentin öteki ucundaki Karşıyaka’ya gidip Halil Usta’nın gerçekten nefis kebaplarıyla nefsini köreltip akşam eve dönerken de her adım başı rastlanan baklavacılardan birine uğramayı ihmal etmiyor.Bu arada ben bir akşam da Gaziantep Mutfak Sanatları Merkezine gittim. Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından Gurme Restoran olarak Gaziantep’e özgü yemek ve tatlıların tanıtılmasını amaçlayarak kurulan mekan Gaziantep’e özgü yöresel lezzetlerin tanıtılması, yaşatılması amacıyla hizmet veriyor, hizmet ve servis çok iyi.

    KALE GÖRÜLMEYE DEĞER

    Gaziantep Kalesi, dışarıdan bakıldığında pek çekici gelmese de; Roma tiyatrolarının girişine benzeyen tüneli, kent için 360 derecelik panoramalar sunan mazgal ve seyir terasları, Osmanlı Döneminden kalma cami ve hamam kalıntıları ile görülmeye değer.
    Kurulduğu yer, Kudret Kayası adı verilen doğal bir oluşumsa da yüzyıllardır insan eliyle işlenerek bir höyük halini almış. İlk yapım tarihi kesin olarak bilinemeyen kale, bugünkü biçimini İS 6. Yüzyılda almış. Bilindiği kadarıyla 1481’de Mısır Sultanı Katıybay tarafından ikinci kez elden geçirilmiş. Giriş kapısı üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre 1557’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından da onarılması sağlanmış. Yüz metrelik çapı ve 1200 metrelik çevresiyle düzgün olmayan bir daireyi andıran kale, en son 1988’de valilik, özel idare, Kültür Bakanlığı’nın çabalarıyla restore edilerek, burçlar ve sur bedenleri biçimlendirilmiş, akşamları da aydınlatılıyor.

    Gaziantep sokaklarında her turistin hakkı olduğu gibi, bir sonraki lezzet durağımı planlayarak yürüdüm. Fotoğrafını bir çok mekanda görebileceğiniz Çingene kızın kendisi ve belki de binlerce yıl önceki halinin mozaikten bir portresi ise daha sonra karşıma çıkacaktı. İtalo Calvino, “Bir kentte hayran kaldığın şey, onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun soruya verdiği yanıttır”, derken neyi anlatmak istemişti acaba?
    İnsanların yaşamak için yemek yedikleri değil, yemek yiyebilmek için yaşadığı Gaziantep’te elbette yapılacak başka şeylerde var, birçok şey eksik kaldı.. Zeugma müzesi, Nizip, Halfeti ve diğerleri başka bir yazı konusu.. bu haftalık bu kadar..

    Yazının devamı...