• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • İstişare zamanı

     Tüm 80’li, 90’lı yıllar boyunca yüzde 80’lerin biraz altı, biraz üstü, hep böylesi bir süreç içerisinde yaşadık. Turgut Özal öncesinde ilaveten vergi oranları hayli yüksekti. Kurumlar Vergisi oranı, SSDF kesintisi ile birlikte yüzde 49,22 idi. Kar dağıtımında ayrıca vergiler ödenirdi. Enflasyon birçok iş kolunda vergisini düzgün ödeyenler için özvarlığın erimesi anlamındadır. Dönemin ünlü denetim şirketi Arthur Andersen’in Türkiye yetkilisi bir makalesi ile bahse konu vergileri ödeyen şirketlerin 5 yıl içinde özvarlığını kaybedeceği tespitini yapmıştı.
    Yüksek enflasyon dönemlerinde ticarette Türk Lirası üzerinden ve olabildiği ölçüde uzun vadeli borçlanmaları önerilir. Bağlı olarak satışlarının kısa vadeli olması iyidir. Böylesi dönemlerde enflasyon ve dolarizasyon birbirini besleyerek artar. Enflasyon tabii ki esas sıkıntısını geniş halk kitlelerine yaşatır. Özellikle sabit gelirliler hayat pahalandıkça geçim baskısından bunalır ve tüketim kalıplarını düşürmek zorunda kalırlar. Şimdilerde reel enflasyonun resmi verilerin üstünde olduğu biliniyor. Asgari ücretin 2820 TL (net) olduğu 2021 yılında insanlar açlık sınırının altında çalışma durumunda kaldılar. Yeni asgari ücretin 4000 TL mertebelerine gelmesi ancak geçmişte oluşmuş tahribatı bir nebze giderir. Oysa bu ücret 2022 yılı boyunca geçerli kalacaktır.
    Gelişmeler önümüzdeki yılın enflasyon seviyesi yönünden zor geçeceğini göstermektedir. Enflasyonda ipin ucunun kaçma ihtimali, vurguladığımız gibi fiyat artışlarını yansıtamayan iş kollarını da etkiler. Böylesi süreçlerde milli paranın “değişim” ve “tasarruf aracı” fonksiyonları zaafa uğrar. Ülkede fiyatlamalar büyük ölçüde “döviz” üzerinden yapılmaya başlanır. Milli paranın hızla değer kaybı, satılanı tekrar yerine koyabilme imkânlarını sınırladığından, stokçuluk, karaborsa ve istifçilik artar. Hayatın her alanında ahlak erozyonu gözlenmeye başlanır. İlk planda “ödeme namusu” kriteri zaafa uğrar. Çalma, çırpma, yolsuzluk, rüşvet hatta fuhuş eğilimleri, kendine haklı gerekçeler üreterek yaygınlaşır. Hele, eskisi gibi küçük bir ekonomi olunmadığı için ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarınız dış dünyada da olumsuzluklara yol açar.
    Özetle, doğal ritim bozulursa peşi sıra pek çok olumsuzluklar yaşanabilir.
    Bu ülkenin Anayasa’sında yer alan “Ekonomik ve Sosyal Konsey” böylesi durumlar için vardır. Siyasi otoritenin bu konseyi toplayarak istişare ortamını tesis etmesini bu anlamıyla elzem gördüğümüzü ifade etmek istiyoruz.

    --------------------

    YENİ EKONOMİK MODELİMİZ

    EKONOMİ yönetimi “düşük faiz” den hareketle bir ekonomik programı uygulamaya koydu. Bağlı olarak, “TL” yabancı paralara karşı değer kaybetti ve enflasyon kontrolden çıkma eğilimleri göstermeye başladı. Siyasi otoritenin bu programa ilişkin oyun planı kısaca şöyle;
    - Değerlenen döviz milli para cinsinden ülke değerlerini ucuzlatacağı için yabancı sermaye yatırımlarını cazip kılar.
    - Dış turizm gelirleri doğal olarak artar.
    - İthalat pahalanır ve bu durum cari dengeye olumlu katkı yapar.
    - Doğrudan ithal yerine yerli üretim için imkânlar zorlanır, ithal ikamesi oluşturulur.
    - Toplum lüks tüketimden uzaklaşır.
    - Ülkenin tasarruf eğilimi yükselir.
    - Zamanla yatırımlar için kaynak birikimi oluşur.
    - Çin, Kore gibi bu yoldan geçmiş ülkeler örnek alınarak; süreç içerisinde merkezi planlamayla ihtisaslaşılan konularda, markalar oluşturularak, inovatif ve katma değerli bir ekonomik yapı hedeflenir.
    Bu modelin uygulama zorlukları ise kısaca şöyledir;
    - Kore ve Çin bahse konu performansı demokratik olmayan bir yönetim altında gerçekleştirmiştir. Bu durum Türkiye için ne ölçüde uygundur?
    - Belirli bir tüketim seviyesine alışmış toplum ne ölçüde düşük tüketim kalıbına razı olacaktır?
    - İhracat artabilmesi, evvel emirde ülke içi üretim kapasitesine bağlıdır. Türkiye’de tatmin edici bir “atıl kapasite” söz konusu mudur?
    - İhracata yönelen sınırlı kapasite ülke içinde “arz” problemi oluşturabilir. Bu durum enflasyonist bir baskı yaratabilir.
    - Döviz rezervleri yeterli düzeyde olmadan faizin enflasyonun altına çekilmesi, dövizin kontrolden çıkması ve hiperenflasyona sebep olması riski bulunmaktadır.
    -Yükselen enflasyon ve artan volalite fiyatlama sorunları oluşturur. Tedarik zincirinde aksamalar yaşanır. Nitekim an itibariyle olan budur.
    - Ucuz emekten hareketle katma değerli üretim bilgi toplumunda artık mümkün gözükmemektedir.
    - 21. Yüzyılda ekonomi; demokrasi, insan hakları, çevre duyarlılığı…. gibi parametrelerden soyutlanamaz.

    Yazının devamı...

    İzmir 35, Trabzon 61


    Her şehirin her konuya ilişkin kendi görüşü ve ritüeli olan insan yapısı somut tanrıları vardır. Tek tanrılı dinler bu özgürlüğe “dur” demiştir. Semavi dinlerin tanrısı; soyut, öncesiz ve sonrasız, her şeyin sebebi bir sıfatsız, mutlak bir güçtü. Monarklar onun “yeryüzündeki gölgesiydi, bu sebeple” onların da hikmetlerinden sual sorulamazdı.
    Renkleri kaybolmuş toplumların idaresi kolaylaşır. Bu toprakların insanlarının kaderi hep bir üstün iradeye biat şeklinde tecelli etmiştir. Cumhuriyet dönemi de, esasında bir tektipleşme sürecidir. Osmanlı çok kültürlü imparatorluktu. Padişah despottu, ama geniş topraklarda ekonomik ve sosyal hayata doğrudan bir müdahalesi yoktu.
    Cumhuriyet bir ulus-devlet projesi olduğu için, bir anlamda her şey “sil baştan” tasarlandı. Bu çerçevede; etnik aidiyetleri unutturulmaya, geçmişe ait izler (dil, inanç, kültür, tarihi yapı...) yok edilmeye çalışıldı. Maalesef, bu biçimleme çabasının büyük ölçüde karşılığı alındı. Adeta resmi tarih yeniden yazıldı. Yerleşim yerlerinin bile isimleri eksiksiz değiştirildi. Hal böyle olunca, insanların yaşadıkları yerlere aidiyetleri, mecburen “mesnetsiz” referanslar üzerinden ifade edilir oldu.
    İzmirlilerin gurbette “35” diye çağırılmaları, Karşıyakalıların ilçe girişine astıkları 35,5 tabelası ile bula bula bürokratik taşıt plakasına sığınmaları, Trabzonluların; Pontus, Laz, Ermeni, Hemşin... geçmişleri hiç yaşanmamış gibi “61” deyince futbol maçlarında tezahürata başlamaları tek kelimeyle “acı bir ironidir”. Toplumlar mahkûm edildikleri “siyah-beyaz” ikileminde giderek katılaşırlar. Denilebilir ki, “şaraptan bozma sirke keskin olur” özdeyişine paralel, bir müddet sonra “meraksız hallerini” dert etmezler, “giydirilmiş elbise”yi benimserler.
    Bakınız, bu yargı konusunda hiç emin olmayalım. Bu toplum “gerçek demokrasi” ile henüz tanışmadı. Ama 21. yüzyıldayız, yaşadığımız çağ bize özgürlüklerin önemini ve vazgeçilmezliğini hissettiriyor. Pek çok emare gösteriyor ki insanlarımız, “biz neydik, neler yaşanmıştı” demeye başladılar. Gastronomide; Ermeni mutfağı, Boşnak böreği, Sefarad tatları daha bir sık gündeme gelir oldu. Bastırılmış etnisiteler, dinler, mezheplerin yanısıra “LGBT-İ”ler dahi, üstelik gökkuşağının renkleriyle kimliklerini savunmaya başladılar. Akademik namusa sahip yazar ve tarihçiler daha bir ilgiyle okunur oldu. Bu gelişmeler olumludur. Devletin insanları geçmişleriyle barıştırması bu coğrafyaya zenginlik katar. Bu anlamıyla demokrasinin sihirli iksirine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

    Yazının devamı...

    Konak Pier

    Denize doğru uzanan, Pasaport İskelesi ile birlikte başka bir yer yoktur iç körfezde. Yıllar önce, hani “hoyratlığın zirvesi” anlamında, özensiz bir şekilde “balık hali” olarak kullanılıyordu. Sonraları ihale ile özel sektör yatırımcılarına devredildi. Uzun yıllar boyunca “eksik randımanlı” bir alışveriş merkezi olarak kent sakinlerinin istifadesine sunuldu. Medyada sürekli hukuki çekişme haberini duyardık. Keşke bu tarihi değeri daha efektif olarak nasıl kent envanterine dahil edebiliriz, diye İzmir bileşenleri projeler oluştursalar.
    Mevcut işletici firma da haklarının kullandırılmadığı gerekçesi ile uzatmak istiyor. Bu kıymetli mülkün Paris şehrindeki meşhur Eyfel kulesinin mimarı tarafından çizildiği söylenmektedir. 1867 yılında Gümrük Binası olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. 1960 yılından 1995 yılına kadar Balık Hali olarak kullanılmıştır. Bu yerin tarihsel hassasiyetine göre korunup korunmadığı hep tartışma konusu olmuştur.
    Ama hali hazır durumunda bile bir “muhteşem yapıdır” ve kent mimarisinin en gözde eserlerinden biridir. Hep söylenen bu güzide yerin bir “park yeri” problemi olduğudur. Hani bugünün teknolojisinde otopark sıkıntıları, denizin altı da dahil, çözülemeyecek meseleler değildir.
    Konak Pier için bizim gönlümüzden geçen, yoğun aktivitelerle beslenen bir “kültür merkezi” olarak hizmet vermesidir.
    Konak Pier’in denize doğru az açığında Pasaport iskelesine kadar uzanan diğer tarihi yapı “Mendirek”dir. Mendirek, ayrıca değerlendirilebilecek müthiş bir görseli olan bir diğer imkândır. Bu yerde butik bir “marina” yapılabileceği gibi, ışıklandırılarak fıskiyeli su gösterileri ile Las Vegas, Bellagio otel benzeri, kent simgesi olabilecek düzenlemeler planlanabilir. Yine üzerinde Cumhuriyet ve Demokrasi Anıtı yapılarak bir mimari şaheser oluşturabilir.
    Diyeceğimiz, kentimiz için Konak Pier çok özel bir mücevher. Bu sebeple, iyi düşünmeli, tartışmalı ve aradığımız kent simgesini yaratma anlamında herkesin içine sinen bir sonuç elde etmeliyiz.

    -----------------

    OTOPARK PROBLEMİ

    KONAK Pier’in otopark probleminden söz ettik. Esasında otopark tüm kalabalık şehirlerin ortak sıkıntısı. Araç sayısı arttıkça çözüm zorlaşıyor. Dünyanın metropol kentlerinde şehrin merkezine giriş son derece kısıtlanmıştır.
    Bazılarında doğrudan yasak söz konusu iken genellikle çok kısa süreli parka müsaade edilmekte ve ihlal halinde müthiş cezalar kesilmektedir. İzmir’de, insanların yoğunlaştığı semtlerde, herkes arabasının evinin ya da eğlendiği yerin hemen önünde bulunmasını ister. Bu anlayış sürdürülebilir değildir.
    Kısmi bir çözüm yeraltı otoparklarıdır. Bugün Kültürpark’ın altındaki otopark oldukça verimli kullanılmaktadır.
    Yine dünya örneklerinde olduğu gibi denizin altında otoparklar yapılabilir. Otopark karlı bir iştir. Bu anlamıyla belediyeler yap-işlet-devret yöntemiyle kolaylıkla yatırımcı bulabilirler. Dolayısıyla bir fon ayırmaları da gerekmez. Yanısıra da pek çok teknolojik yöntem olduğu bilinmektedir.
    Neyse; konu kapsamlıdır, problemin tırmanması, bir bedel ödeyerek otoparkın muaf kılınmasına imkân sağlayan mevzuatla başlamış, bugünlere gelinmiştir. Tabii ki her konu önemlidir ama bu konu akut tedbirlere ihtiyaç göstermektedir.

    Yazının devamı...

    Karavan turizmi

     

    Yanısıra, tatile ayırdıkları zaman içinde mümkün olduğu ölçüde tek bir yere bağlanmak istemiyorlar. Dolayısıyla “Karavan Turizmi” bir anda çok önemli bir turizm türü olarak karşımıza çıkıyor. Bugün dünyada karavanla yapılan seyahatler ilgili ülkelere müthiş bir katma değer bırakabiliyor. Örneğin Prag, Paris, Roma, Berlin gibi şehir merkezlerinde yaygın olarak tahsis edilen alanlarda 1 gecelik konaklama fiyatları bir çocuklu bir aile için 20 ile 45 Euro arasında değişiyor. Türkiye bu konuda kısmi bir mesafe almış durumda. “Türkiye Kamp ve Karavan Derneği”nin “Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı”yla hazırladıkları raporda ne yapılması gerektiği kapsamlı olarak belirtiliyor.
    Sözü İzmir’e getirmek istiyoruz. Kent yönetimi bu konuya özel bir önem vermeye başladı. İl sınırları içinde muhteşem ormanlık alanlarımız var. Tabii ki gerekli tedbirler ve altyapı sağlanarak, zaten üst seviyede bilinçli bir turist profili olan “Karavancı”lara bu imkânlar sağlanmalıdır. Kozak yaylasından İzmir Kent Ormanı’na bu kenti karavan turizmi merkezi haline getirmek kentimiz için harika bir gelişme olacaktır.

     

    ŞEHİR DEVLET ZAMANLARI GELİYOR

    DEVLET; insanların huzur ve esenliğini temin ve mülkiyet haklarını korumak için oluşturulmuş bir organizasyon. Devletin vergi alması, kural koyması, cezalandırma yetkisine sahip oluşu, kaynağını hep bu ihtiyaçtan alır. Diğer değişle devlet; teorik planda sınırları içindeki insanlara servis verme amaçlı oluşturulmuş bir yapıdır. Fiiliyatta devletin soyut varlığı, bahse konu yetkilerin deformasyonuna yol açmış ve bürokratik yapı zamanla mutlak güç haline gelmiştir. Öyle olunca da bu güç etki alanını artırmak için hep “genişlemeci” olmuştur. Oysa, yetkiyi veren insanlara sorsanız, nispeten kontrol edebilecekleri “Şehir Devlet” modelini tercih ederler.
    Eski Yunan’da bu model işlemiş, ancak sürdürülebilir olamamıştır. Sonraki süreçler “İmparatorluklar” dönemidir. Hesapta, uçsuz bucaksız ülkelerde yaşayanların “can, mal, ırz” güvenliği imparatorlardan sorulmuştur. 19. yüzyılla birlikte, sosyoekonomik gerekçelerle imparatorluklar, “ulus-devlet” ölçeğine doğru evrilmiştir. Bunun anlamı, tebaadan vatandaşa dönüşen insanların birbirleriyle mesafelerinin azalmasıdır. Peki, ulus-devlet ideal ölçü müdür? Hiç şüphesiz, devlet ne ölçüde küçültülebiliyorsa “doğrudan demokrasi” anlamında “ideale” o ölçüde yaklaşılır. Ancak ulus devletlerde de merkeziyetçi yapı kırılamamıştır. Bu sebeple ABD, İspanya, Britanya, Belçika, İtalya ve daha pek çok ülke insanları; ekonomik, etnik ve sair gerekçelerle bölünmek istemektedir.
    Öte yandan; çevresel tehditlerin ve teknolojinin dayattığı realiteler itibari ile gezegenin giderek “büyük ağabey”in denetimi altına girme sürecinde olduğu görülüyor. “Büyük Ağabey”in dünyasında bu anlamıyla güçlü ulus-devletlere yer yoktur. Bu noktada yerel yapılanmalarla minör mutlulukların daha özgür yaşandığı ve fakat temel meselelerin bir yüksek otoriteye teslim edildiği bir yeryüzü düzeni muhtemel bir gelişmedir. Hani “İzmirya” özlemini duyanlar, torunlarının dünyasına dair bu anlamıyla umutlanabilirler.

    Yazının devamı...

    Cumhuriyet ve demokrasi anıtı

     

    Tabii ki, bir payitaht olan İstanbul gibi olması beklenemezdi. Ama civar şehirler olan Manisa, Bursa, Edirne’ye göre de bu anlamda kalıcı eser katkısı çok sınırlıdır. Bu sebeple kentimize dair simge yapı “nöbeti” hep “Saat Kulesi”ne tutturulur.
    Hani Kemeraltı bölgesinde birkaç ibadethane, Konak Pier, Pasaport İskelesi, Buca ve Bornova’da az sayıda Levanten köşkleri dışında tarihi kimliğimizi parlatacağımız yerler maalesef yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bahse konu binalar ne bir Süleymaniye Camii, ne de bir dev katedral boyutunda olmadığından “simge” niteliği için yeterli değillerdir. Hiç şüphesiz eski çağlardan kalan Kadifekale ve Agora akla gelebilir. Ancak kentin vitrininde yer alan, ilk gelenin anında gördüğü, etkilendiği, İzmir denilince eş anlamlı zihinlerde canlanan bir sembol anıtın eksikliği artık bariz şekilde hissediliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca da İzmir’imizde bu manada bir özel görsel eser maalesef oluşturulmamıştır. Diyeceğimiz; hiç olmazsa Cumhuriyet’in 100. yılına yetişecek şekilde, demokratik imgelerle beslenen bir İzmir sembolü bu kente çok yakışacaktır.

     

    KADEHİMDEKİ ŞİİRLER

    BU hafta duygu dünyamıza değerli gazeteci Adnan Sökmen’in yeni yayınlanan şiir kitabı ipotek koydu. Sevgili Sökmen sevilen ve sayılan bir meslek mensubudur. Yanısıra bir başka kalitesine de “Kadehimdeki Şiirler, Tutku İle Yaşamak” adıyla çıkardığı şiir kitabında tanık oluyoruz. “Kadehimdeki Şiirler” bir mahalle kültürü. Sınırlı ekonomik imkanların çerçevelediği bir yaşamda; hayal kırıklıkları, sevinçler, mutluluklar, sıcak dostluklar, aşklar, hüzünler... Ama her koşulda her türlü zorluğa karşı dik duruşunu koruyan insanlar anlatılıyor. Değerli şairimiz Atilla İlhan ve Ümit Yaşar Oğuzcan’dan esintiler taşıyan sürükleyici ve keyifli bir üsluba sahip. Samimi dizeleri ile buram buram yaşanmışlıklar üzerinden sosyolojik bir dünyanın betimlendiği bu şiir kitabından edinmek isteyenler ’e mailinden ulaşabilirler.
    (Mail: adnan22sokmen.as@gmail.com) - What’sApp 0535 480 5035
    Bu arada 30 TL olarak fiyatlanan şiir kitabından elde edilen gelirin bir kısmının sokak hayvanlarına bağışlandığını da belirtelim.

    Yazının devamı...

    Yorgun kraliçe Alsancak

    Sosyal hayatının türlü yönleri vardır. Bazı yerler konut bölgelerdir, bazıları eğlence, yeme-içme, alışveriş noktalarıdır. Asıl olan bunların hepsinin sadece bir semte yüklenmemesidir. Ancak Alsancak tam da böylesi bir ağırlığın hamalıdır.
    Sabahın erken saatlerinde her taraftan spor amaçlı gelen insanlarla ortak yaşam başlar. Gün içinde şehirin gençleri, öğrenciler kıyı bandındaki çimlerine yayılırlar. Hafta sonları yukarı mahallelerden gelenlerin piknik alanı yine bu yerlerdir. Geceleri zaten bir başka alemdir. Sabahın saat üçlerine kadar “alkol etkisiyle” bağırıp çağıran da, romantizm yaşayan da illa bu keyiflerini Alsancak’ta yaşamak isterler. Bu arada çer-çöp, çekirdek kabuğu, boş şişe ve hatta tuvalet atıkları eksik dekoru tamamlarlar. Kıyı bandındaki mekânlara baktığınızda; cafeler, müzikli restoranlar, birahaneler gecenin ilerleyen saatlerine kadar gürültülü halleriyle tıklım tıklımdır. Yanısıra, siyasi parti mitinglerinden, açık hava konserlerine, ilk akla gelen yer hep Alsancak’tır.
    Oysa, sahil binaları ağırlıklı olarak meskûn mahal, yani konuttur. İnsanların huzur talep ettiği, asude ve sakin saatleri özleyerek evlerine döndüğü anlarda pandomima yeni başlamıştır. Bu arada bu binaların bazı yerleri de işyeridir. Yanısıra, ticari mallar satan mağazalar da azımsanmayacak kadar çoktur. O, eğri büğrü taşlarla kaplı daracık Kordon yolu otopark sıkıntısı sebebiyle işgal altında tek şerite mahkûmdur... Buralarda taşıttan inmek binmek bir ıstıraptır. Trafik durur, kornalar başlar. Görüldüğü üzere Alsancak “yedi kocalı Hürmüz” den farksızdır.
    Gerçekte ise; tarihsel kimliği ile her daim gıpta ile bakılan, kimsenin vazgeçemediği, bir biçimde entegre olmaya çalıştığı bir “yorgun kraliçe”dir. Kraliçe İzmir’e gelen turistlerin de gözdesidir. Şimdiye kadar Alsancak ile Kordon’dan eşanlamlı gibi söz ettik. Oysa Alsancak kıyı-kenar çizgisi tahrip edilerek oluşturulmuş alandan ibaret değildir. Bu semtin hemen birkaç yüz metre gerisinde 400 dönümlük bir “Kültürpark”, nerede ise “ıssız” bir halde gözden uzak tutulur. Kültürpark bir kesimin “seçkinci blokajı” altında “Enternasyonal Fuar”ın kan kaybettiği süreçlerden sonra, halka adeta kapatılmıştır. Görünüşte “korumacı” bir anlayışa boğdurulan, Alsancak’ta oturanların bile çok nadir uğradığı bir yasak bölgedir Kültürpark. Oysa en başta gençlerin yönlendirileceği, cıvıl cıvıl bir park, cafeleri, yeme-içme mekânları, konser alanları ve benzeri kültürel aktiviteleri ile semtle ve İzmir’le bütünleştirilebilir.
    Bu sayede kıyı bandını giderek artan yükünden azat etmek ve başta konutlarda yaşayanlar olmak üzere, herkes için yaşanabilir kılmak mümkün olabilecektir.

    Yazının devamı...

    İstinye Park İzmir


    450 milyon dolarlık bir yatırımla, 270 mağaza ve 79.600 metrekarelik bir ticari alan, 5 yıldızlı bir otel ve 20.000 metrekarelik şehir parkı, üstelik 4000 kişiye istihdam olanağı sağlayarak kent envanterine dahil oldu. Tamam, o bölgenin trafiğine yönelik bir takım olumsuzluklar yaşanacaktır. Maalesef meslek odalarının başvurusu üzerine yargı kararı ile orada bir katlı kavşak düzenlemesi yasaklanmış durumda.
    Neyse, esas konu bu değil.
    İzmir’imizi değerlendirenler hep şehir içi cazibesinin eksik olduğunu belirtirler. Yabancıların bile, gemilerle geldiklerinde, doğrudan Efes-Bergama yapıp geri döndüklerinden söz edilmiştir. Tabii ki bu eksikliğin bilincinde olarak temiz bir körfez, marinalar, otantik Kemeraltı ve benzer çabalar devam etmektedir. Ama muhteşem bir AVM de hiç şüphesiz bu kente katılan bir değerdir. Bulunduğu yeri eleştirebilirsiniz, ancak 450 milyon dolarlık bir yatırımın yatırımcısı muhtemelen bu sayede ikna olmuştur.
    Bu arada şehir merkezine geçmişte bu tutarda özel sektör yatırımını başka kimler yapmıştır, hatırlamıyoruz.
    Umarız bugünün ekonomik ve pandemi koşullarında bu işin fizibilitesi tutar.
    Neyse, o bizim işimiz değil. Konumuza dönersek;
    AVM’lere hep “vurun abalıya” söylemi geçerlidir, dedik.
    Oysa normal tüketiciler yönünden;
    * Hoş bir sosyal ortamdır, trafiğe kapalıdır,
    * Park yeri problemi minimumda yaşanır,
    * Kapalı mekânları kışın sıcak, yazın serindir,
    * Açık hava seçeneği vardır,
    * Mağazalar, mekânlar kurumsaldır,
    * Hijyendir, işporta çığırtkanlığı yoktur,
    * Her mekân fişini, faturasını keser,
    * Mekânların çoğu yerli sermayedir ya da ürünler Türkiye’de üretilir.
    Yani hiç de öyle “cüzzamlı” muamelesini hak eden yerler değillerdir.
    Özetle; kent getirisi götürüsünü çok aşan İstinye Park İzmir’e şehrimize hoş geldin, diyoruz.

    VAZGEÇEMEDİĞİMİZ HAMASET

    İZMİR’de resmi bayram etkinlikleri Cumhuriyet Meydanı’nda kutlanır. Her bayram ve öncesi provalarda öğrencilerin coşkulu nutukları, şiirleri kulaklarımızı çınlatır. İçerik hemen hiç değişmez. Programlanmış bir hamasetle “millet ve devlet” yüceltilir. Dış ve iç düşmanlara karşı uyarıldığımız klasik ritüelde, her nedense “insan hakları, demokrasi, evrensel hukuk, dünya barışı, ifade özgürlüğü, etnik zenginlikler” gibi konulara temas ettirilmez. Galiba ulus devlet olmanın kalıplaşmış bir gereğidir bu. Başka ülkelerde de durum pek farklı değildir. Örneğin, aykırı tavırları ve provakatif söylemleri ile bilinen “Sevan Nişanyan”, hatırlanacağı üzere hapishaneden firar etmiş, Yunanistan’ın Samos adasına yerleşmişti. Sevgili Sevan aynı sorgulayıcı ve sivri tutumunu oradan da aynen devam ettiriyordu. Geçenlerde Yunan makamlarını rahatsız etmiş olacak ki sınır dışı edildi.
    Devletler, realite ne olursa olsun, sanki tartışmaya kapalı bir büyülü fanus oluşturup, bir illüzyonu sürdürmeyi vazgeçilmez addediyorlar. Netameli konuları seslendirenlere dünyanın her yerinde sıkıntı çıkartılıyor. Ülkemizde de yakın geçmişte; Afgan ve Suriyeli göçmenlerde, Azerbaycan-Ermenistan savaş karşıtı tutumlarda, LGBT-İ haklarında... insan odaklı bir şeyler söyleyenlere sert eleştiriler gecikmedi.
    Diyeceğimiz; “neyin ne olduğunu, doğruyu, eğriyi, yalanı, yanlışı, gerekliyi, gereksizi” bilmemize rağmen, birbirimizin birikimine adeta sağır kalarak, vasat biçimlendirmelerin konforuna yaslanmayı ve genç kuşakların zihnini hümanizmaya kapamayı marifet belliyoruz.

    Yazının devamı...

    Yeşil mutabakat gecikmemeli

    Bilahare, insan olma vasfımızı zenginleştiren Türk, Kürt, Alevi, Sünni ve ilave tüm sosyal kimliklerimizle yaşlı gezegenimize yerleşik, sınırlı ömrünü yaşayan, düşünme yetisi ile donatılmış ayrıcalıklı özel “varlıklarız”.
    Aynı zamanda, her canlı gibi “doğan, üreyen, ölen” ve neslinin bayrağını ileriye doğru taşımaktan başka kozmik görevi olmayan bir “sıradanız”.
    Yerküremizin tüm canlılarının uyduğu doğal dengeyi örnek almama konusunda ısrarını sürdüren ve bahse konu sıradanlığın bir türlü idrakine eremeyen, hadsiz, huzursuz, meraklı “yaratıklarız”.
    Öyle olduğumuz içindir ki, kirleten, yok eden, ihtiyacını aşan, doğal dengeye saldıran, çok muhtemel bir “genetik karambol” kimliğiyle belasını arayan, bulması vakit almayacak “lüzumsuzlarız”.
    Tablo bu kadar açık olmasına rağmen neden insanoğlu “dünyaya” hoyrat davranmaya devam ediyor?
    Sınırlı sayıda ülke durumun vahametinin farkında olsa da, ülkelerin tamamına yakını büyük bir “aymazlık” içinde gemiyi batırmak için elinden geleni yapıyor.
    İşin enteresanı, toplumlar zenginleşirken bireylerin insanlığa dair sorumluluklarının evrilmesi bir “duyarlılık” şeklinde gelişmiyor, aksine bir “bencillik” anlayışıyla doğaya saygısızlık katmerleşiyor.
    Oysa beklenir ki, topluluk yapısından toplum bilincine geçilince, bağlı olarak “vicdanla” tahkim edilen “bireysellik” beraberinde yerkürenin doğal dengesine hassasiyeti de üst seviyede artırır.
    Maalesef bu durum böyle tecelli etmiyor, vahşi kapitalist ilişkiler ve az gelişmişliğin kurnazlığı bir negatif sentez oluşturarak her yere, herkese, geleceğimize ipotek koyuyor.



    Akıllı patron

    BİR şirketi kurmak, ayakta kalmasını temin etmek, büyütmek kolay bir iş değildir.
    Küçük çapta ya da büyük, böylesi bir organizasyon kişilerle kaim olur.
    Tabii ki en kritik unsur “sermayedar”dır.
    Patron, işin hem fikir babası, hem de başlangıç için gereken parayı koyan insandır.
    Ancak bir adım sonrasında işin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için “iş bölümü” bir gereklilik olarak devreye girer.
    Satın almacısından depocusuna, üreticisinden pazarlamacısına, muhasebeci, finansçı, ihracatçı vs. derken, hep birlikte ve el birliği ile “başarının oluşturulması” için çaba gösterilir.
    İşler büyüdükçe patronun göreli önemi azalmaya başlar.
    Hiç şüphesiz stratejik kararlarda yine nihai söz sahibidir.
    Ama o da artık herkes gibi işleyen bir makinenin en önemlisi de olsa bir “çark dişlisidir”.
    Tüm kurumsal şirketlerde bu anlamıyla yönetim kurulu başkanlığı tıpkı diğer yönetim kademeleri gibi netice itibariyle bir “pozisyon”dur.
    Sermayedarın hisseleri elinde tutuyor olması, şirkete yönelik her türlü tasarrufta bulunması imkânı vermemelidir.
    Aksi takdirde informal örgütün moral değeri olumsuz etkilenir ve bundan en büyük zararı şirket görür.
    Akıllı patronlar bu hataya düşmezler.
    Çalışanların “iş ömrünü” vakfettikleri işyerinin, mesela satılması söz konusu oldu, bu kararda herkesin bir ağırlığı olması gerektiğini takdir ederler.
    Diyelim ikinci kuşak patron işe dahil oldu, onlara mevcut işleyen düzen içinde “bir adım geride” durmalarının faziletlerini öğretirler.
    Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
    Özetle, hissedar yöneticiler de bir “çalışandır”, önemlidir, bir takım oyununun kaptanıdır, organizasyonla ilişkisinde her konuda paylaşımcı bir anlayışla hareket etmelidir.

    Yazının devamı...