• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • ‘Pardon’ sınırı aşıldı

     


    Rusya operasyonu Donbass’la sınırlasaydı, bir antlaşma zemini mümkündü. Ama artık bir savaş ortamı oluştu, acıları yaşanıyor, binlerce insan ölüyor, Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlar artarak çoğalıyor, Putin şeytanlaştırılıyor... Artık bu mesele Rusya’ya kalıcı bir ders verme, onu muhtemelen dar ve pasif bir çerçeveye sıkıştırma politikasına dönüştürülmeye çalışılacaktır. Belki de soğuk savaşın intikamı Putin’in bu stratejik yanlışı üzerinden Rusya’ya nihayet ödettirme fırsatı olarak değerlendirilecektir. Rusya böylesi bir maliyeti içine sindirmez. Dönüp geldiğimiz yer, onun netice itibari ile bir nükleer güç olduğunu tüm dünyaya hatırlatıyor. Şayet Rusya rencide edilerek ve bileği bükülerek püskürtülecekse bu kolay olmaz. Diploması; karşılıklı tavizlerle bir formül yaratılabilir mi, Ruslar’ın tatmin olacağına karşı taraf razı olabilir mi, açıkça zor gözüküyor.
    Sonuç ne olursa olsun, Putin ve Rusya için bir “had” aşımı oluşmuştur ve bundan sonrasına dair zor zamanları mukadderdir.

    -----

    Denizler duruluyor

    UZUN yıllar boyunca Türkiye siyasetini değerlendiren köşe yazılarımı sıklıkla bir klişe cümle ile tamamlardım.
    “Denizler durulmaz dalgalanmadan.” Bu cümleden muradım şuydu; Türkiye Cumhuriyeti kurulurken büyük ölçüde “Kara Avrupa” yönetim modelinden esinlenmişti. Laiklik ilkesi, Anglo Sakson anlamı itibari ile değil, din işleri ile devlet işlerinin katı bir şekilde birbirinden ayrılması esası üzerine işletiliyordu. Görünürde 1950’li yıllardan itibaren bir demokrasi söz konusu ise de askeri vesayet her daim ağırlığını hissettiriyordu. 2000’li yıllar rejimin baskıladığı muhafazakârlara iktidar imkânı sağladı. Bu defa Cumhuriyet’in kurucu ezberleri yeniden yorumlanmaya, bir anlamda rövanşist uygulamalarla farklı bir ülke tasavvurunun yapısal çatısı oluşturulmaya çalışıldı. Kolayca gözlenildiği üzere bahse konu farklı anlayışlar kutuplaşma ortamı yarattı. Oysa sadece bir Türkiye vardı, olması icap eden her iki tarafın bir mutabakat zemini oluşturmasıydı. Aksi durum ülke enerjisini boşa harcayan ve her iki tarafın da zarar gördüğü bir huzursuz iklime işaret ediyordu. Ama ne var ki makul bir noktada uzlaşmak ve neyin olması gerektiğinin bilincine varmak için nelerin olamadığını yaşamak gerekiyordu.
    Bu sebeple muhafazakâr iktidar sürecinden itibaren bir 20-25 yılın geçmesi gerektiği öngörüsünde bulunuyor ve bu anlamıyla “denizler durulmaz, dalgalanmadan” cümlesini kullanıyorduk.
    Sözü 6 siyasi partinin hazırladıkları, bir nevi bir anayasa taslağı çalışması olan metne getirmek istiyoruz.
    Burada ideal bir parlamenter sistem oluşturulmak istenmiş. İşin enteresanı benzer bir çaba Ergun Özbudun Anayasa taslağı olarak 2007 yılında bizatihi muhafazakârların desteği ile hazırlanmıştı. O dönem bahse konu özgürlükçü modele, şimdilerde yeni taslağı hazırlayanların pek çoğu mesafeli yaklaşmışlardı. Şimdi de çok muhtemel muhafazakârlar bu yeni taslağa karşı çıkacaklardır. Bu durum göstermektedir ki, esasında her siyasi parti siyasi yaşamın belirli bir evresinde pekala 21. yüzyıla yakışan, hukukun üstünlüğünü gözeten bir anayasa talebini benimsemektedir. O sebeple, asıl olan siyasi partilerin, muhalif duygularla karşı çıkışları değil, erdemini ve gereğini hissettikleri anda savunduklarıdır. Hayat, Türkiye siyasetindeki oyuncuları asgari müştereklerde ve fakat bu ülkeye yakışan demokratik standartlarda bir araya getirmeye adeta mecbur kılmaktadır. 6 siyasi partinin çalışmasını bu manada değerlendirmek, esasında denizlerin sakinleştiği bir demokrasi limanına, tüm siyasi görüşlerin yanaşmasına fırsat oluşturacak çok önemli bir aşama olarak görmek gerekir.

    Yazının devamı...

    Yeni dengeler oluşurken


    Hiç şüphesiz “Batı”nın olası ekonomik yaptırımlar silsilesinde imkânları daha fazla. Ama şunu asla unutmamak gerekiyor. Neticede Rusya da bir nükleer güçtür. Dolayısıyla meseleleri tırmandırmanın mutlaka bir sınır vardır.
    Ayrıca geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki krizin ekonomik faturası rahatsız edici boyutlara ulaşırsa “piyasa aldırmazlığı” denen pragmatik boyut bir anda devreye girer.
    Final tahlilde Ukrayna, taraflar açısından stratejik bir öneme sahip olsa da tarihi olarak Rus etki sahasında kalmış bir bölgedir. Bu sebeple ABD “suyu ters akıtmaya” muktedir olamayacağı için, başkaca tavizlerle barış dengelenmesine razı olabilir. Benzer durum zaten Kırım’da yaşanmıştı. 21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken hiç kimse bu gezegende süper güçlerin uzun süreli sıcak savaşını bekleyemez.
    Neticede, vurguladığımız gibi karşılıklı nükleer denge söz konusudur. Bu öylesine önemli bir faktördür ki ABD ve NATO’nun ileriye gitmesini, bağlı olarak prestijini büyük ölçüde aşağıya çeken bir sonuç doğurması, kuvvetle muhtemeldir. Türkiye reel politiğin gereklerine uygun davranmalı ve tarafların hiç birine angaje olmadan bir denge politikası yürütmelidir. Putin, sosyalist dönemin cömertliğinden vazgeçmiş bir Rusya perspektifi hedefleyerek, Çarlık döneminin topraklarına yayılmış bir ülke hayalini yeniden yazmaya çalışıyor. Kim bilir, belki de güçlenmiş bir Rusya, yeniden belirleyici bir rol peşindeki Almanya ile ABD ve Çin karşısında yepyeni bir ittifak filizlendirebilir.

    Yazının devamı...

    Aday olan lider olur

     

    Kılıçdaroğlu an itibari ile aday adayı olduğunu açıkladı. Adaylığının ittifak bünyesinde kabul görmesi ve kamuoyunun desteğinin taraflara ikna edici gelmesi gerekiyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına bir anda “şapkadan” bir aday çıkartılması halinde aşırı bir “sıklet farkı” oluşacağı aşikâr. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş konuşulan aday adayları. Ancak mevcut konumlarının risk edilemeyeceği ifade ediliyor. Pek tabii “aday” çıkartma konusu sadece konuşulan kişilerle sınırlı değildir. Ancak bunun hazırlığının başlamış olması da icap ediyor. Hemen belirtelim ki, emekli olmuş “asker, büyükelçi, Anayasa Mahkemesi Başkanı, politikacı”  türü tiplemelerin devrinin kapandığı söylenebilir. Bahse konu muhalefet adayının, “seçilmiş, kariyerli, iddialı, karizmatik, temsil yeteneği yüksek, devleti ve sivil hayatı bilen, potansiyel lider özellikleri taşıyan” bir kişi olması, her şeyden önce ülke yararıdır. Adaydan parlamenter sisteme geçişi taahhüt etmesinin isteneceği ifade ediliyor. Bu anlamıyla, halk oyuyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı adayının egolarına hakim bir yapıda olması, önem taşıyacaktır. 

    Adaydan hem seçilebilecek özellikler aranması, hem de seçim sonrası geri plana çekilme şartı istenmesi... Bu tam bir “oksimoron”dur. Bu denklemin nasıl çözüleceği, siyaset tarihine bakıldığında, seyirlik bir “muamma”dır. Seçim şansı ancak güçlü bir adayla mümkün. Güçlü aday da, seçimi kazandığı anda, sadece Cumhurbaşkanı olmuyor, aynı zamanda halkta karşılığını bulmuş bir “lider” haline geliyor. Siyasetin doğası, bu anlamıyla, mevcut liderleri tasfiye sürecine sokabilecektir. Neyse, görünen o ki muhalefetin işi zor. 

     

    ------

     

    YENİ YEME-İÇME MEKÂNLARI

     

    İZMİR’de çok sayıda “özenli” diye nitelendirebileceğimiz restoranlar açılıyor. İlk dikkatimizi çeken, Narlıdere sitelerinde açılan “Eşlikçi”. Küçük tabaklarla sunulan ve her biri ayrı “lezzet fırtınası” olan tadımlık bir menü ve sıcak atmosferi ile çok hoş bir mekân. İkinci restoran, Ayşe Hanım Konağı. Urla Güvendik girişinde bir Michelin şoku yaratan, çok çok özel bir mekân burası. Bu kentin en prestijli restoranlarından olmaya aday. Deneyen herkes olumlu konuşuyor. Üçüncü mekân, Pavarotti. İzmir’in en güzel yerlerinden Sahil Evleri, Narlıdere’de Çeşme’nin efsanesi Balıkçı Niyazi’nin kışlık restoranı. Tabak, çanak, ortam, menü her şey mükemmel. Ünlü Şef Garson Halil’in orkestrasyonunda mutluluk garantili bir mekân Pavarotti. Urla’da et restoranları çoğalmaya başladı.

    Uzun yıllar “Seyhan Et” rakipsizdi. Şimdilerde “Kırmızı” ve “01-Adana, Ocakbaşı” da lezzet kervanına katıldı. 

    Tavsiye olunur. Bu arada, biliyorsunuz İstinye Park İzmir yakınlarda açıldı. AVM’de müthiş yeme-içme mekânları bulunuyor. Hemen dikkat çeken “Pivora” adlı mekân. Zaten balık sektörünün içinde olan Şemsi Kavala’nın restoranı hakikaten çok özel. Bu arada aynı AVM’de “Dönerci Vedat” her daim kapalı gişe olmaya devam ediyor. Yanısıra Masterchef’den bilinen şef Danilo da burada bir mekân açmış. Daha pek çok yer olduğunu belirtelim. Biraz uzaklara, Tire’ye gittiğimizde, “Gastro Tire” den mutlaka söz etmek gerekiyor. Hani yılların Kaplan Restoranı ile bildiğimiz tepede, bu defa onların çocuklarının açtığı ama mesleki diplomalardan beslenen şeflik kalitesinin nasıl bir mucize oluşturduğuna tanık oluyorsunuz. Mutlaka görülecek bir yer. 

    Biraz da daha bir esnaf lokantalarından söz ederek yazıyı noktalayalım. Birinci, bir İstanbul fenomeni olan “Vefalı” köftecisi, Urla merkezde Malgaca meydanının hemen kenarında. Piyazı, özel çorbası ile ve her daim yandaki fırından temin edilen sıcak ekmeği ile tam bir klasik köfteci. Diğeri de, Seferihisar Ulamış köyünde Pideci Fırat Usta. Hem güzel bir hafta sonu gezisi hem de harika bir pide. Tavsiye olunur.

    Yazının devamı...

    Zamanla yarışmak risklidir

     
    Cumhuriyet bu birikimi aynen sahiplenmiş ve Ankara’dan yönetilen “iyi tariflenmiş” devlet organizasyonu kurmuştu.
    Bu coğrafyada devlet aklı öteden beri bürokratlarını iyi yetiştirmeye özen göstermiştir. Cumhuriyet, bürokratlarının kendi değerlerine uyumlu olmasına daima dikkat etmiştir. Ancak çok partili hayata geçişle birlikte bahse konu katı tutum mecburen esnemeye başlamıştır. Özellikle “muhafazakârlar”, iktidar ağırlıklarının arttığı 2000’li yıllarda, mesafeli bırakıldıkları devlete giderek hakim olmuşlardır. Bu süreçte, “usul kaygıları”nın daha az nazara alındığı bir devlet anlayışı oluşmuştur. Denilebilir ki; “Bu bir demokratik gelişmedir”. “Zaten Devletin hantal yapısı hep eleştirilir”. “Sonuç odaklı, pratik, güven esaslı bir tarz, hayatı her yönüyle rahatlatır, kolaylaştırır”.
    Ancak, bu beklentiler ülkeler tarihinde maalesef bu şekilde tecelli etmemiştir. Devlet, neticede halka hizmet için kurulmuş ve halkın finanse ettiği bir yapıdır. Bu nedenle her icraatının “açıklanabilir” ve “hesap verilebilir” olması şarttır. Konuyu AK Parti’nin yönetim anlayışına getirmek istiyoruz. AK Parti, sözünü ettiğimiz sürece uygun olarak iktidar oldu. Ağır bürokratik yapı onun için her daim “sevimsiz ve boğucu” idi. Doğru bildiklerini zamanla yarıştırdıklarında “istimin arkadan gelmesini” tercih eder bir tutumları olmuştur. Örneğin, bu ülkenin iç huzuruna dair herkesin özlemi olan “Barış Süreci”, devletin kural ve geleneklerini pek nazara almadan uygulandı, işin içinden çıkılmaz bir yerlere sürüklendi ve proje başarısızlıkla sonuçlandı. Yine, ekonomi ile ilgili, yine “doğru bildiklerine” dair, dünya ve ülke örneklerini kaale almadan, görüş alışverişinde bulunmadan, mali devlet kurumlarının olması gereken bağımsızlıklarına özen göstermeden ve “dış güçlerin ekonomik saldırısı” gibi söylemlerle, kuralsız icraat tarzı tercih edildi.
    Ayrıca son dönemlerde, her demokratik ülkede her iktidarın zamanla yaşaması mukadder “yıpranmayı” ve bağlı olarak “değişim vakti” ihtimalini sindirmekte zorluk çektiklerine dair kimi açıklamalar yapılır oldu. “Devletin bekası ve güvenlik tehdidi” söz konusu olduğunda “seçim ve demokrasi”nin bile ikinci planda kalacağına dair söylemlere tanık olundu. Bir Anayasal hak olan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” (Md. 34) ilkesine mesafeli imalar seslendirildi. Diyeceğimiz, iktidarlarda, zamanla kendilerine çok doğru gelen ve bu sebeplerle demokrasiyi ve onun tanzim ettiği kuralları tartışılır bulan tutumlar yeşerebilir. Hayat göstermiştir ki bu anlayış, demokrasiyi benimsemiş ülkelere hiç iyi gelmez ve tüm topluma bedel ödettirir. İktidarlar, “tehdidi önleme, huzuru temin, ekonomik saldırıyı savuşturma, güvenlik ve benzeri sebeplerle” bindikleri dalı kesip demokrasiden ve kurallardan uzak “meşruiyet” gerekçeleri türetmemelidir.

    Yazının devamı...

    Zor bir 2022

    Döviz fiyatlarının yükselmesi, enflasyonu, enflasyon yeni zamları tetikliyor. Tekrar 2000’li yıllara dönüldü. Bu sarmal umarız kırılır. ÜFE’nin yüzde 79’larda oluşu yüzde 36’lar seviyesindeki tüketici enflasyonuna da baskı oluşturacaktır. Şu anda iş dünyasında en güncel konusu girdi maliyetlerinin bir anda yüksek oranda artmasının yarattığı problemlerdir. Bahse konu zamların ayrıca ciddi manada “işletme sermayesi” ihtiyacı doğurduğu bilinmeli. Elektrik, doğalgaz, ücretler, SGK, muhtasar gibi “peşin ödeme esaslı” giderlerde, yüzde 50’den az olmamak üzere, yüzde 100’leri aşan fiyat artışları, ödenebilirliği bir yana, çok ciddi “işletme sermayesi” açığı oluşturacaktır. Bu handikapı karşılamak için banka kredilerine yönelindiğinde rotatif kredilerin yüzde 30 ile 45’ler arasında belirlendiği nazara alındığında, hakikaten sermayesi kıt işletmelerde işler hayli zora giriyor demektir. Böylesi durumlarda “tedarik zinciri” kırılır, daha da kötüsü “ödeme namusu” kriteri zaafa uğrar. Özetle ekonomide işler tatsız gidiyor. Ücretler için konuşulan yüzdeler 45 ile 60’lar mertebesinde.
    Asgari ücret yüzde 50 artınca, bağlı olarak diğer ücretler için bu seviyeler konuşuluyor. Ama bu artışlar ne ölçüde mümkün olabilir, bu halmeçhul. İhtimal, firmalar 6’şar aylık periyodlarda daha temkinli bir ücret artışı planlayacaklardır. Özetle; zor bir 2022 herkesi bekliyor.

    ---------------

    ZORUNLU DEVİR TEDİRGİN EDER

    TCMB ihracat dövizlerinin yüzde 25’ini, açıkladığı kurlar üzerinden, bankalar marifetiyle ihracatçıdan, bedel döviz alım belgesi ve benzeri bir belgeye bağlandığı anda satın alma kuralını getirdi. Hani bu düzenleme yanlış anlaşılmamalı. İhracatçı mecburen sattığı dövizleri, kambiyo mevzuatı cari olduğuna göre hemen bankalardan yine satın alabilir. Ama bu işlemin maliyeti yüzde 1-2’ler mertebesi olacaktır. Bu düzenleme evvel emirde Merkez Bankası’nın brüt rezervlerini artırıcı bir etki yaratır. Brüt derken bu tutarların neticede “borç” olduğuna vurgu yapıyoruz.
    İkincisi; Merkez Bankası bahse konu dövizleri, ki 2022 yılı için bu uygulama aynen devam ettirilirse takribi 65-70 milyar dolardan söz ediyoruz, doğrudan piyasadan temin etme yolunu tercih etseydi müthiş bir talep oluşacağından döviz fiyatları yukarılara tırmanacaktı. Bu yöntem, fiyatını kendi belirlediği için nispeten dalgalanma öncesi fiyatlardan döviz temini imkanı sağlayacak ve daha hesaplı olacaktır.
    Tabii ki piyasa döviz talep ettiği müddetçe günün sonunda döviz fiyatları bu neviden palyatif çözümlerden etkilenmeyecek ve nereye gidecekse yine o yere gidecektir. Ama belirttiğimiz gibi TCMB için bu yöntemde brüt rezerv artırımı ve edinimde bir maliyet avantajı söz konusudur. Belirtmek gerekir ki, bu uygulamalar geçmişte denenmiştir.
    Zorunlu devir müessesesi kambiyo serbesti rejimine zarar verir. Bu düzenleme, bahse konu serbestiye yönelik “çemberin daraldığı” izlenimini verdiği için sakıncalıdır.
    Diğer bir düzenleme, Merkez Bankası’nın döviz varlıkları ile ilgili, hesaplar arasında virman yapılarak bir realizasyon kaydı oluşturulmasıdır. Bu yolla takribi 130 milyar TL’lik bir ters kayıt işlemi ile 70 milyar TL’lik zararın, 60 milyar TL kâra dönüştürüldüğü, söylenmektedir. Neticede bu yolla bir bilanço karı oluşturarak hazineye kar dağıtımı şeklinde fon yaratılmış ve o bildiğimiz klasik ve muhafazakâr Merkez Bankacılığında yeni bir eşik aşılmıştır. Ekonomi yönetimi, anlaşılan artık her imkânı zorlayarak kaynak oluşturmaya çalışıyor. Bu neviden kısa vadeli çözümlerin sıkıntıları bellidir. Neticede kur farkı fiktif bir gelirdir. Bu gelir banka bünyesinden vergilendirilerek hazineye aktarıldığında geriye kalanların döviz cinsinden ifadesi, esasında yapılanın bir kâr dağıtımı değil, sermaye azaltımı olduğunu gösterir.
    Neyse, tercih tabii ki ekonomi yönetiminin.

    Yazının devamı...

    Meral Akşener İzmir'deydi

     

    Ama burası Ortadoğu coğrafyası. Başka türlü olamadığı için biz hep bahse konu “yüksek gerilimin” muhatabı olduk, olmaya devam ediyoruz. Esasında, parti liderlerinin ateşli söylemleri, akşamları televizyonlarda muhalif görüşlerin seslendirdiği açık oturumlar, STK’nın düzenlediği toplantılar, en azından bu yönü itibariyle demokrasimizin işlediğinin göstergesidir.
    Pazartesi günü Ege Sanayici ve İşinsanları Derneği davetlisi olarak İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener İzmir’deydi. Daha öncesinde yakın geçmişte Kemal Kılıçdaroğlu konuk edilmişti. ESİAD bu neviden toplantıları hep düzenliyor. Vaktiyle başbakanken Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı da ağırlamışlardı. İş insanları ülke ekonomisinin, siyasetten soyut olmadığını iyi bilen kişilerdir. Bu sebeple ülkeyi yönetmeye aday siyasi profilleri yakından tanımak ve bir etkileşim ortamı oluşturmak isterler. Sayın Akşener İyi Parti Başkanı olarak kentimize bu seviyede bir toplantıya hiç gelmemişti.
    Bu ülke çok partili siyasi hayata 1946 yılında geçti. Aradan geçen zaman içinde “Kadın Lider” profili ile çok az karşılaştık. Tansu Çiller’den sonra Akşener, bu yönü itibarıyla bu mazlum ülkeye yeni bir soluk getiriyor.
    Siyaset arenasının sert iklimi, hiç şüphe yoktur ki kadın siyasetçilerin zarafetine ve yumuşatıcılığına ihtiyaç gösteriyor. Akşener ne mesajlar verdi derseniz, tabii ki kendi partisinin ve içinde bulunduğu Millet ittifakının bakış açıları ile nasıl bir Türkiye planladıklarını çok net bir üslupla iş dünyasının üyelerine aktardı. Meral hanım, muhalefet ittifakları içerisinde fedakâr bir tutum almaktan yüksünmeyen bir politikacı. “Başbakanlığa adayım” söylemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda ısrarcı olmadığını kamuoyuna göstermişti. Esasında siyasetin bir iddia işi olduğunu hiç kuşku yok, iyi bilebilecek bir lider. Türkiye gerçeklerini ve olası gelişmeleri analiz ederek siyasetin bir taktik ve strateji esasında işlendiğinin de farkında olan bir lider. Neticede, demokrasimiz ne ölçüde yeni seçenekler filizlendiriliyorsa bu durum ülke demokrasisinin yararınadır.

    ----
    İZLENİMLER
    Toplantı izlenimlerine dair çok şey yazılabilir. Öncelikli olarak, Meral Akşener’in parti kurmaylarını da yanında getirmesi İzmir’e verdiği önemi gösterdi. Akşener Millet ittifakı adayının Cumhurbaşkanı seçimini kazanacağına inandığını belirtti. Ancak 5 yıl dolmadan parlamenter sisteme geçilmesinin şart olduğunu ifade etti. Sistemi değiştirecek Anayasal çoğunluk sağlanmadığı taktirde, seçimi kaybedenlerin parlamenter sisteme dönüş için destek olmak isteyeceklerini söyledi. Toplantı esnasında, soru-cevap bölümünde kürsüde ekonomi kurmayları ile birlikte yer aldı. Prof. Ümit Özlâle, Erhan Usta, Prof. Bilge Yılmaz, konulara hakim teknisyen politikacılar olarak doyurucu açıklamalar yaptılar.
    Özetle, ESİAD’ın liderleri ağırlama programı kapsamında kaliteli bir program gerçekleşti. İzmirli iş insanları bilgilendi. Umarız ESİAD bu programları hız kesmeden sürdürür.

    Yazının devamı...

    Yaratıcı bir müdahale

     

    Bir anlamda, hem düşük faiz, hem de düşük döviz kuru uygulamasını eş zamanlı olarak hayata geçirdiğini ilan etti. İktisatta, kambiyo rejimi kısıntısı yokken, faiz ve döviz kurunun kontrolünün mümkün olamayacağı ifade edilir. “Devlet garantisi” tabii ki ciddi bir teminattır. Ancak verilen garantilerin arkasında bütçe kaynaklarının da yeterli olması icap eder. Neticede açıklanan önlemlerle döviz kurunun baskılanması hedeflenmiştir. Bu durum, ihracata yönelik, kamuoyunda “Çin modeli” diye konuşulan ekonomik modelden vazgeçildiği izlenimi doğurabilir. Hükümet; köprü, hastane, havaalanı projelerinde olduğu gibi “kur garantisi” yöntemini böylelikle yaygınlaştırmış oluyor.
    Piyasaların öncelikli talebi istikrar ve öngörülebilirliktir. Güçlü döviz rezervlerimiz ve bütçe imkânlarımız olmadan bu neviden programların çok uzun süre sürdürülmesi zordur. Bu sebeple, kötü senaryoda devletin para basma mecburiyetinde kalması ve yüksek enflasyonist sürece girilmesi ihtimal dahilindedir. Diyeceğimiz; sermayesi kıt bir az gelişmiş ülke konumundaysanız, kaynaklarınızı vaktiyle yapısal dönüşümlere tahsis etmemişseniz bu neviden krizlerle sık sık karşılaşmanız beklenen bir durumdur. Bu sebeple, sihirli ve basit çözümlerle meselelerinizi çözümleyemezsiniz. Açıklanan tedbirler, bu manada yapısal sorunlarımıza çare değildir. An itibariyle yangın söndürülmüştür, temel meselelerimiz hala ortadadır.

    ----------

    ENFLASYON NAS SAYILIR MI?

    TÜRK Lirası mevduata döviz kuru garantisi verilmesi, diğer deyişle dövize karşı değer kaybının telafisi hem “Nas”, hem de “mevzuat” anlamında “faiz” addedilmiyor. Hani kriter olarak “döviz”e tanınan bu ayrıcalık, mesela neden “enflasyon”a sağlanmıyor? Türk Lirası, “Altın para” esasında olsa, enflasyondan etkilenmesi söz konusu olmaz. Ama bizim paramız, tıpkı diğer ülkeler gibi, neticede bir kağıt, garantörü de rezervleri negatif Merkez Bankası.
    Dolayısıyla bu durum değişmediği müddetçe dalgalanmaya, hatta değer kaybetmeye hep yatkın. Bu sebeple devlet, faizleri enflasyon seviyesine çıkartınca, aslında bir getiri sağlanmıyor, sadece değer kaybının dengesi tutulmuş oluyor. Konu “döviz” olunca bu rasyonalite açıklanan programda işletildiğine göre, neden hala Merkez Bankası ısrarla TÜİK rakamlarını enflasyonun altında belirliyor, nominal erimiş seviyelere reel faiz muamelesi yapılıyor, anlamak güç. Faizi haram kılan “Nas”ın farklı kriterlere göre esnek yorumlanması ilahiyatçı olmayan bizim gibi sıradan insanların zihinlerini karıştırıyor.

    Yazının devamı...

    Gemi iskeleden ayrıldı


    Şimdilerde de döviz kurları ciddi bir sıçrama yapmış durumda. Döviz fiyatları kopup gidiyor ve TCMB’nin faiz politikasına net bir şekilde tepki veriliyor. Piyasada tüm mal ve hizmetlerin fiyatlaması bu esasa göre oluşuyor.
    An itibari ile enflasyon olgusu, yüzde 50’ler seviyesinde ve nerede duracağı belirsiz. Hükümet mevcut programda ısrarını devam ettirirse, dövizin yeni oluşan değeri mal ve hizmet fiyatlarına “kalıcı” olarak yansıyacaktır. Zira bahse konu seviye yeni “denge” kabul edilecektir. Belirli ve makul bir zaman aralığı geçildiğinde, hani mali otorite faizleri yükseltilse dahi, TL cinsinden oluşmuş mal ve hizmet fiyatlarının geri gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu sebeple döviz, ulaştığı her seviyede soluklanmakta ve sonrasına dair bir “asgari baz” haline gelmektedir.
    Diyeceğimiz; eski rakamlara dair “gemi iskeleden açılmış” gözüküyor. Artık gerilemesi kolay olmayan Dolar’ımız 16’lar, Euro’muz 18’ler mertebelerindedir. Tasarruflarını TL cinsinden muhafaza edenler, enflasyonu yansıtma imkânı olmayan kesimler ve tabii ki sabit gelirliler bu gelişmelerin maalesef mağdurları olmuşlardır.

     

    TİCARET TEHLİKELİ HALE GELİYOR

    DÖVİZ kurunun ve enflasyonun hızlandığı dönemlerde stok devir hızını artırmanız batmanıza sebep olabilir. Bu süreçler özvarlığın tahribatına, fiktif gelirler üzerinden vergiler ödenmesine ve aynı hacimdeki ticarette işletme sermayesi ihtiyacının artmasına, finansman maliyetlerinin yükselmesine sebep olur. Bu yüzden ticarete ara vermeniz ya da “topa basıp” ticareti yavaşlatmanız bile gerekebilir. Bunun adı “stokçuluk” değil, “batmamak” adına tedbirli olmaktır.
    Diyelim 10 TL bir özvarlığınız söz konusu. 10 TL’nin de karşılığı, döviz cinsinden 1 dolar olarak kabul edilsin.
    Örneğin bu özvarlığınızla araba alım-satım ticaretine girdiğinizi ve yüzde 20 kar marjı ile malınızı sattığınızı varsaydığınızda, 2 TL kazanmış ve 50 kuruşunu vergi olarak ödemiş, günün sonunda elinizde 11,5 TL bir para kalmış olur. Bu arada, tıpkı son dönemlerde olduğu gibi döviz kuru ve enflasyon artışı nedeniyle benzer evsafta arabanın 15 TL’ye çıktığını varsaydığınızda, aynı ticaret hacminin devamı için mal tedariğinde 3,5 TL ilave işletme sermayesine ihtiyaç gösterir hale geliyorsunuz. Bu arada, malınızı satmasaydınız ya da hiçbir ticarete girmeseydiniz, döviz ve enflasyon artışına paralel, paranızı döviz tutmuşsanız servetiniz 15 TL, arabayı stokta bekletseydiniz varlığınız yine aynı tutar olacaktı. Görüldüğü üzere bu denli ekonomik çalkantının olduğu ortamlarda ticaret bile anlamsızlaşıyor, kaynaklar çarpık kullanılıyor, fiktif vergiler oluşuyor, özvarlıklar yok oluyor.

    Yazının devamı...