• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Huzurun teminatı hukuktur


    İskilipli Atıf Hoca’yı asan rejim kendini haklı görürken, bugün dahi bu kararın yasını tutan muhafazakârlar vardır. İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Menderes’ler, Mahir’ler, Deniz’ler, Berkin’ler ve niceleri haklı olduklarını zannedenlerin tarihe bıraktığı kara lekelerdir. Diyeceğimiz, sebebinin hukuki olmaktan ziyade siyasi olan uygulamalar asla unutulmuyor, vicdanlarda sorgulanmaya devam ediliyor. Hatta kimi durumlarda o “yara” bir türlü kapanmıyor. “İçinizden kininizi eksik etmeyin” söylemi, belki de insani olmayan gerekçelerini bu neviden husumetlerden alıyor.
    Osman Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet cezası, bu defa Cumhuriyet değerleri ile yetişmiş insanların vicdanlarında benzer bir isyan ve duygusal tahribat yaratıyor. Bu haller memleketimiz için ne kötü. Oysa, makul ve kolay olan insan haklarına, evrensel demokratik ilkelere dayanan bir anlayışı benimsemek. Uzun vadede bu değerlere aykırı davrananlar hiç bir halde olumlu anılmıyorlar.

    -----------

    Riskle yöntemlerle
    döviz baskılanıyor

    MERKEZ Bankası afişe faizlerini yüzde 14’e indirdi. Ekonomi Yönetimi Kur Korumalı Mevduat uygulamasını yürürlüğe koydu. Dövize olan talebi bu yolla düşürmeyi planlıyorlardı. Zaman içerisinde kapsam genişletildi. Toplam rakam takribi 750 milyar TL’ye ulaştı. İlave tedbirler devreye alındı. Döviz mevduatlarda zorunlu karşılıklar artırıldı. İhracat dövizlerinin önce yüzde 25’i, bilahare yüzde 40’ının Merkez Bankası’na devri zorunlu oldu.
    Ticari kredilerde bankalara zorunlu karşılık getirilerek kredi genişlemesi önlenmeye çalışıldı. Menkul malların dövizle ödenmesi yasaklandı. Tüm bunlar dövizin yükselmesini önlemeyi amaçlıyordu.
    Şimdilerde dolar kuru 14.60 ile 14.80 arasında dengelenmiş durumda. Ancak bu durumu temin eden hususun alınan tedbirlerin yanısıra kamudan döviz satışları olduğu da ifade ediliyor. Yazar Uğur Gürses, bu uygulamalara rağmen döviz mevduatların artmadığını, aksine 2 milyar dolar azaldığını belirtiyor. Giderek hakim olan algı ‘Mevcut kambiyo rejimi değiştiriliyor mu?’ şeklindedir. Zira faizi enflasyonun çok altında ilan ederek ve döviz kurunu baskılayarak bir ekonomik program uygulamak ancak kambiyo kısıtlamaları ile, o da bir süre mümkün olabilir. Aksi halde döviz kurunun bu seviyelerde tutulmasının güç olacağıdır.
    Hani, kambiyo rejiminde 1980’lerin öncesine yönelme durumu olursa, dövizin resmi kur ile karaborsa fiyatının farklılaştığı bir kapalı ekonomik modele dönüşme durumumuz süratle oluşur. Pek tabii, ekonomi yönetimi, defalarca denenmiş “faizi yükselt, kuru baskıla, cari açık yarat ve ekonomik büyüme temin et” formülünün sürdürülemezliğini biliyor. “Kur Korumalı Mevduat” gibi işler ters gittiğinde Hazine’ye büyük yük getirecek uygulamalar dünya ekonomi literatüründe muhtemelen ilk defa deneniyor. Dolayısıyla rezervlerimiz ekside ve enflasyon yüzde 50’lerin üstündeyken bu yöntem ancak geçici rahatlama sağlayabilir. Sorunun çözümü, acı reçete ile yapısal düzenlemelerden geçiyor.

    Yazının devamı...

    GANTEP, VEFALI, ZIRHDELİ


    Finali de harika kaymaklı fıstıklı katmerle tamamladık. Üç yıllık geçmişi olan mekân hakikaten denenmeyi hak ediyor. Ancak böylesi yerlerin daha küçük ölçekte olması sanki onları daha değerli kılar. Çok masa, çok garson, çok müşteri yeme zevkini azaltan ve müşteriyi yoran bir unsurdur.
    İkinci önerimiz, Urla merkezde, Malgaca meydanın hemen yanında “Vefalı köfte salonu”. İstanbul’dan yeni gelmişler. Çok özel formüllü çorbaları, müteakiben çok lezzetli bir köfte-piyaz ekürüleri var. Fırın hemen yanlarında olunca, taze ekmekle o piyazın lezzeti başka türlü oluyor. Bu klasikleşmeye aday mekâna tavsiyemiz, bazı oburları tatmin etme saikiyle köfte tabağının yarısını pilavla doldurmamaları.
    Ve nihayet üçüncü yer, “Zırhdeli”. Bostanlı’da filizlenmeye başlamış bir nadide çiçek. Adanalı bir girişimci Yiğit beyin “gerçek Adana işte böyledir” iddiası ile yarattığı bir özel mekân. Hakikaten dediği kadar var. Diğerleri gibi bu yer de içkisiz bir ortam. Ama akşam saat 22.00’ye kadar açıklar. İki ürünleri var. İlki “közde” içli köfte. Çok otantik ve tadı mükemmel. Diğeri; tabii ki zırhta çekilmiş Adana. Ustalar Rıfat ve Kadir Adana’dan getirilmiş, yine tüm malzemeler de oradan. Çok özel bir şalgam içtik. O da Adana’dan özelmiş. Mekân sahipleri standartı oluşturduktan sonra zincir dükkânlar açmayı planlıyorlarmış. Aman dikkat. Çok sayıda mekân genelde lezzet çizgisini aşağıya çekebilir. Ama ben onların bu hataya düşmeyeceğini tahmin ediyorum. Neyse; bu yer efsane olmaya aday. Kesinlikle tavsiye olunur.

    Yazının devamı...

    Mazi kalbimde yaradır

     

    İZMİR FUTBOLU MUTSUZ

    BİZ bir türlü istenen kıvamda futbol şehri olamıyoruz. Takımlarımızı seviyoruz ama çok azımız bir Trabzonlu ya da Adanalı gibi, yöresinin kulübü ile bütünleşebiliyor. Asırlık kulüplerimizin hali içler acısı. Altay, Göztepe Süper Lig’de tutunamadılar. Karşıyaka bilmem kaçıncı ligde sürünüyor. Altınordu bile parıltısını kaybetmeye başladı.
    Sıkıntı futbola olan ilginin azalması değil. Kime sorsanız üç büyük kulüple ilgili taraftar muhabbetini koruyor.
    Kendi semt takımlarına ilgileri ancak kendilerinden bağımsız bir başarı oluştuğunda hareketleniyor. Oysa konu İzmir olunca şehrimizi dünyanın hiçbir yerine değiştirmiyoruz. İzmir düşkünlüğümüz istikrarlı başarı olmayınca kulüp sevgisine aynı ölçüde yansımıyor. Şimdilerde yeni bir spor yasası hazırlığı gündemde. Futbol kulüplerinin anonim şirket olmaları zorunlu hale getiriliyor. Aynı zamanda finansal yönetimlerine de sıkı kurallar konuluyor.
    Tüm bunlar acaba ne ölçüde İzmir takımlarına yansıyacak? Bu kentin kulüpleri üstü tozlanmış bir mücevher gibidir.
    Tarihi geçmişleri ile her yönüyle işlenebilecek büyük bir potansiyele sahiplerdir. Futbol tüm dünyada çok önemli bir endüstri. Bu değerlerimiz, açık söyleyelim, her biri bir iş fırsatıdır. Öncelik tabii ki İzmir iş insanları ve kurumsal bileşenlerdedir. Amerikalı, Arap iş insanları, Rus oligarklar spor kulüp sahipliğini kazançlı bir yatırıma dönüştürüyorlar. Bu anlamıyla pazarlanabilecek ve kent tanınırlığına katkı sağlayacak değerlerimizin farkındalığını artırmamız ve özel bir stratejiyi elbirliğiyle üretiyor olmamız icap ediyor.

    Yazının devamı...

    Bölge gazetelerimiz


    Diğer bir gazeteci, Serkan Aksüyek. Gazetedeki köşesinde tüm bir sayfayı buram buram araştırma kokan yorumlarıyla her hafta okurlarının istifadesine sunuyor. Bir diğer, zevkle takip ettiğimiz basın emekçisi Adnan Kaya. Çok yönlü kalitelerini bu aralar gastronomik mekânların tanıtımı üzerinden değerlendiriyor. Yine, bir internet sitesinde uzun zamandır yazan Tayfun Maro. Dünyayı derin kültürel birikimiyle okuyan ve imbikten süzülmüş üslubu ile zihinlerimizi açan nefis yazılarını yıllardır takip ediyoruz. Şüphesiz sürekli izlediğimiz gazeteci dostlarımızın sayısı çok fazla. Mesela, son otuz yıldır güne Deniz Sipahi’nin yazıları ile başlıyoruz. Yine her hafa Gözlem gazetesinde Öcal Uluç ne demiş, Saim Uysal ne yazmış merakla okuyoruz. Özetle; bölge gazeteciliği, iftiharımız

     

    MEVSİM BAHAR OLUNCA

    BAHAR aylarında tabiatın çağrısına lütfen dikkat kesilin. Her şey yenileniyor, kirinden pasından arınıyor, taze başlangıçlarla önümüze seriliyor. Bir “mutluluk treni”dir esasında bahar. Ne beklemeye ne de bekletmeye gelmez.
    “Hele bir sonraki sefere” deme aymazlığına düşersek, bir de bakmışız, mevsimler tıpkı hayallerimiz gibi bayatlamaya başlamıştır. Hayatın hakkını vermek nisan güneşini ıskalamamak, ürpererek denize girmektir mesela.
    “Hele bir karpuz kabuğu düşsün”cülerdir içimizi çürütenler. Aç karnına kütür çağla bademleri inadına yemektir.
    Dertlerimizin içinden neşeyi sökmek, keyifleri ertelememektir. Bakın; kaçtı bile şubatın nergis tarlaları. Az daha solmaya başlayacak papatyalar. Ve bekliyor bizleri göller denizler dağlar bayırlar.

    Yazının devamı...

    İbre Rusya'ya döner


    Rusya- Ukrayna savaşında Rusya’nın pozisyonu ölüm noktasını geçmiş bir görünüm arz ediyor. Beri yandan, Ukrayna’nın arkasında duran Batı’nın durumu, bu denli olmasa da pek farklı değil. Gelinen noktada Rusya’nın dönüş yaparak yenilgiyi kabullenmesi, bunca sosyal, siyasal, maddi yüklenimden sonra, mümkün gözükmüyor. Böylesi bir durumda ne Putin kalır, ne de Rusya. Rus talepleri kabul edilirse bu defa NATO ve Birleşmiş Milletlerin caydırıcılığı yok olur. Bunların sadece laf üreten “boş bir kovan”dan farklı olmadıkları sonucuna ulaşılır. Rusya bu operasyonda haklı mıdır, yoksa haksız mı, bu konu bahsi diğerdir. Meselenin bu yönünü ihmal ediyoruz. Ama Rusya’nın bu savaştan istediklerini alarak çıkması, beraberinde diğer büyük devletler için gözlerine kestirdiklerine dair “çökme” kültürünün meşruiyeti demektir. Artık, hiç kimse Çin’in Tayvan’ı işgaline engel olamaz, Küba ABD’ye “mum” olur.... vs.
    Bir “Ali Kıran Baş Kesen” dönemi başlar ki, bu hal gezegenimiz için pek hayırlı olmaz. Vurguladığımız gibi, özellikle Rusya’nın geri adım atmasını beklemek, gerçekçi durmuyor. Ekonomik yaptırımların bu ülkeyi etkileyeceği çok açık. Ancak bıçak kemiğe dayanırsa, zihinlere nükleer güç opsiyonu devreye alınır mı, şüphesi geliyor.
    Nitekim Rus yetkililer de bu hususu telaffuz etmeye başlamışlardır. Böylesi bir durum, tabii ki tam anlamıyla bir felakettir. Batı, değerlendirmelerini hiç şüphesiz yapıyordur. Açık olan, bu silaha ilk başvuran Batı olmayacaktır. Onlar, ekonomik yaptırımlarla Rusya’yı soluksuz bırakma yöntemini zorlayacaklardır. Zaten eskinin Varşova Paktı üyelerini NATO ve AB çatısına dahil etmişken Ukrayna’da ısrarcı olmayabilirler. Putin, muhtemel satrancını bu esas üzerinden oynuyor.
    Bu anlamıyla, nükleer silahların kullanımına dair bir “inandırıcılık” peşinde olacaktır. Neticede bu işten Rusya’nın kârlı çıkması daha muhtemel gözüküyor. An itibari ile terazinin kefelerine baktığımızda, Rusya bekasını tartıya koyarken, Batı stratejik çıkarları ile ağırlık oluşturma çabasındadır. Bu sebepten o ürkütücü joker, yani nükleer kart sadece Rusya’nın alabileceği bir risktir. Batı, günün sonunda yorulacak ve bu travmayı önemsizleştirmeye çalışacaktır.
    Bundan böyle “yapanın yanına kar kalır” deyimi süper güçlerin yeni şiarı olacak gibi duruyor.

    Yazının devamı...

    Liderler geçidi

    Aynı zamanda partisinin il kongresini yapmak üzere kentimize gelen Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, konuk olduğu etkinliğin açılış konuşmasını ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Karabağlı yaptıktan sonra, kürsüye geldi. Babacan ekonominin iyi olmasının ön koşulunun “özgürlükler, hukuk ve adalet” olduğuna vurgu yaparak kendi programlarında, bu anlamıyla bahse konu unsurların öncelik taşıdığını, bu yüzden “ekonominin” bile 5. sırada yer aldığını ifade etti. Partilerinde cinsiyet kotasının yüzde 35 olduğunu, İzmir’de bazı ilçelerde bu kotanın kadınlardan ziyade erkekleri koruduğunu söyledi. Ayrıca gençlere önem verdiklerini, partinin yönetim organlarına gençleri yerleştirdiklerini belirtti. Üyelerinin %85’nin ilk defa siyasete girenlerden oluştuğunu, daha öncesinde bahse konu seçmenlerin yüzde 30’unun AK Partiye, yüzde 20’sinin ise CHP’ye oy verdiklerini ifade etti. Kimlik siyasetine çok mesafeli olduklarını söyledikten sonra 15 ay öncesinden “Demokrasiye geçiş eylem planı” başlığı ile çalışmalar yaptıklarını, 6 partinin yayınladığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” deklarasyonuna bu çerçevede hazır katkı koyduklarını belirtti. Bu deklarasyonun önemli olduğunu, ama yol haritasının daha da kritik olduğunu, bunun henüz konuşulmadığını ve geç kalınmaması gerektiğini ifade etti. Aksi taktirde şayet ittifakın adayı cumhurbaşkanı seçilirse, bu belirsizliğin tartışma yaratacağını belirtti. Seçmene “her yetkiye talip olan başkan” formülünün, kolaylığı nedeniyle daha hitap ettiğini, ama “kuvvetler ayrılığı” prensiplerinin vazgeçilmez olduğunu ifade etti. Olası iktidar için “Eylem Planlarını” hazırladıklarını ve her bir planı bütçe olanakları ile irtibatlandırdıklarını belirtti, bu çerçevede tarım, afet, dijital dönüşüm, makroekonomi ve istihdam eylem planlarının hazır olduğunu söyledi. Bu şekilde 20 eylem planlarının olacağını, iktidarlarının ilk 90 dakikasında özgürlükler ve yargı bağımsızlığı konusunda hızlı icraat yapacaklarını ifade etti.


    Doğru yaklaşımlarla ekonominin 6 ay içinde düzeleceğini, kök sebebin kötü yönetim olduğunu belirtti. “Yeni seçim kanunu taslağı henüz netleşmedi” dedi ve yorum yapmadı. AB sürecine dair “Tren rayda” diyerek, ülkenin “yük alan” bir duruma geçmesi halinde AB’ye girmenin kolay olacağını söyledi. Mevcut ekonomi yönetimini “Bir Alem” diye nitelendirerek, ekonomik kararların, tek kişinin duygu dünyasına göre şekillendiğini, söyledi. İttifakın cumhurbaşkanı adayının da, öncesinde mutlaka yol haritasına imza koyması gerektiğini, aksi durumun kaos yaratacağını belirtti. Somut, sağlam bir program önceden belli olmaz ise kararsız seçmenin oy vermeyebileceğini söyledi. Parlamentonun seçim kanunu tartışmaları ile “odak” kaybolduğunu, esas olanın cumhurbaşkanı seçimleri olduğunu ifade etti. İttifakın cumhurbaşkanı adayını şu aşamada belirlememesinin daha uygun olduğunu, ancak olası adayın programının ittifak partilerince başlangıçta belirlenmesinin önemli olacağını ifade etti. Seçimlerde “İttifakın” cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasına rağmen mecliste Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaşamama durumunda ne yapılacağının planlanması gerektiğini, ancak böylesi bir durumda AK Parti’nin bile desteğinin olabileceğini belirtti.
    İktidarın Ankara ve İstanbul’u kaybetmesinin onlar nezdinde moral bozukluğu yarattığını, Kur Korumalı Mevduat uygulamasının yanlış olduğunu, buna mukabil şeffaf anlayışla Yap-İşlet-Devret yönteminin mantıklı ve iyi bir enstrüman olduğunu belirtti. Şayet seçimi kazanırlarsa mevcut Y.İ.D yatırımlarının finansal boyutunu, hukukun içinde kalarak sorgulayacaklarını ifade etti. Aksi halde hukuka saygı göstermeyen bir anlayışın “Çete” den farklı olmayacağını belirtti.
    Özetle, kentimizde liderler geçidi devam ediyor; ESİAD’a ve vesile olan Deva Partisi İl Başkanı Seda Kaya Ösen’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

    Yazının devamı...

    Çanakkale Köprüsü

    Bu tür yatırımlar, sonrasına yönelik müthiş bir ekonomik sinerji zeminini oluşturur. Ülkenin kutuplaşma ortamı bu gerçeği gölgelememelidir. Bu manada önce iktidara yönelik bir hak teslimi yapmak gerekiyor.
    Hep ”İzmir bir liman kentidir” der ve onun bu özelliğinin Akdeniz havzasına damgasını vurmasını isteriz. Böylesi bir yürüyüş sadece Alsancak limanıyla olamaz. Şimdilerde Aliağa, birkaç yıl sonra Çandarlı liman bölgeleri ile bu hedefe ulaşmak mümkün. Bu büyük yarış muhtemelen Bandırma’ya açılım planlayan İstanbul ile kıyasıya bir rekabet sonunda şekillenecek.
    Liman; ulaşım kolaylığı, maliyet imkanı demektir. Bu anlamıyla otoyollar, köprüler, demir yolları bütünleyici rol oynarlar. Lojistik imkanların gelişmesi her türden yatırım için öncelikli tercih şartıdır. Ekonomik aktivite beraberinde iş ve aş demektir. Yöneticilerimiz artan nüfusun geçimi ve refahını düşünmek ve planlamak urumundalar. Tabii ki finansman maliyetleri bu tip yatırımlarda en uygun koşullarda olmalıdır. Meselenin bu boyutunu tartışmak muhalefetin en doğal hakkıdır. Ama önce bir sevinmeli ve gururlanmalıyız. Kuzey Ege’nin gelişmişlik anlamında makus talihine dair çok önemli bir mesafe alınmıştır. En kritik husus bahse konu lojistik ağının örülmesiydi.
    Medyada Çanakkale köprüsü için “yeni bir kara delik açılıyor” manşetiyle verilen sunum zamansız olmuştur.
    Neyse, muhteşem bir Cumhuriyet eseri olan Çanakkale Köprüsü hepimize kutlu olsun.

    Yazının devamı...