• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Geri dönüş vakti


    Foça’da o bakir koyda ayağına batan deniz kestanesidir bize denizi sevdiren. Aradığımız lezzet ve koku okul çıkışındaki fırının gevreğinde işlenmiştir zihnimize. Bu sebeple memleketi terk ettiğimizde vazgeçtiğimiz kendimizdir biraz da. Uzaklaşmak nasıl dolacağı meçhul bir eksilmedir. Neye değdiğinin vahim sonucunu hesap etmemektir. Çoğu kez azar azar azalıp, yabancılaşmaktır.
    Mevzuyu İzmir’i terk eden eğitimli insanlarımıza getirmek istiyorum. Hoş şimdilerde tersine göç başladıysa da yıllar boyu kanama çok oldu. Henüz telafiden çok uzağız. Her şeyi geride bırakıp mesela Kanada’ya yerleşmek ya da bazı gerekçeleri çok dert edip İsrail’e gitmek, hatta İstanbul keşmekeşine bir marifetmiş gibi savrulmak..
    Geriye doğru 20-25 yıl içerisinde adeta bir “moda humması” gibi eğitimli İzmirlileri yadellere kaptırdık. Şimdilerde dönüş çağrısının yapılmasının vakti gelmiştir, diye düşünüyoruz. İnsanlarımızdan daha evvel bu gökyüzünün farkına varanlar öbek öbek İzmir’e geliyorlar. Son birkaç yıl içinde on binlerce “dışarlıklı” eğitimli insan İzmir’de yaşamayı tercih etmeye başladı. Başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere kentin tüm bileşenlerinin donanımlı evlatlarımızı memleketlerine geri dönmeye teşvik etmelerinin gereğine inanıyoruz. Bir kentin kadim olması insanlarının kuşaktan kuşağa o topraklarda anılarını biriktirmeleri ile mümkün olabilir.
    Kentleri özel kılan temel olgu, böylesi değerlere sahiplenen ve vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen insanlar sayesinde mümkündür.

    -----

    Yaratıcı şehirler

    AMERİKA ve İskandinav ülkelerinde yapılan araştırmalarda mutluluk ve refahı bir arada temin etmek istiyorsanız “Yaratıcı Ekonomi” modellerinin arayışına geçmeniz gerekiyor.
    Yaratıcı ekonomi esas olarak üç ana parametreden besleniyor.
    3T prensibi denilen bu modelde, Teknoloji, Yetenek ve Tolerans (Technology, Talent and Tolerance) kalitelerini sağlayan ortamlar oluşturulduğunda hedeflenen olumlu sonuçlara ulaşılıyor.
    Yetenek; yüksek eğitim seviyesi olan ve yaratıcı mesleklerde çalışan insanlardır. Bu özelliklere sahip insanlar teknolojiyi önceleyen yerlere yönelmek isterler.
    Teknoloji; güçlü, bilgi yoğun endüstrilerdir ve nakit girişleri başta olmak üzere rekabetçi ve karlı bir ekonomik yapı ortamıdır. Ancak bu iki unsur yaratıcı bir ekonomi için yeterli gelmez. Ayrıca iş ortamının toleranslı olması icap eder.
    Bunun anlamı, çalışılan yerin; açıklık, kültürel çeşitlilik ve entelektüel seviyesidir.
    Mesela, ABD’de gay’lerin bu tip yerlerde kabul görmeleri onların estetik ve sanat dallarında yaratıcı yönlerinin ortaya çıkmasına vesile olmaktadır.
    Yaratıcı sınıflar geleneksel toplumlardan yaratıcı merkezlere doğru hareketlenmektedir.
    Bu sebeple, yaratıcı insanlar yaşamak istedikleri yerlere firmaları da çekmektedir.
    Bu olguyu bir yönüyle İzmir’e yönelik teveccühte gözleyebiliriz.
    Bu noktada araştırmacılar “Yaratıcı Şehir” yaklaşımını geliştirmeye başlamışlardır.
    Yaratıcı şehirlerin özellikleri şöyle sıralanmaktadır;
    * Sanatçılar, bilim insanları, işçiler, ustalar… yaratıcı çalışmayı sadece kendileri için değil, herkes için istemeli ve çaba sarf etmelidir.
    * Üniversitelerden kültürel kurumlara, yaratıcı destek alt yapılar oluşturulmalıdır.
    * Çevre politikaları, tarihsel mirasa duyarlılık vatandaşların yaratıcılığına doğrudan etki yapar.
    * Pek tabi yaratıcı bölgeyi destekleyen sürdürülebilir dengeli bir ekonomik temele sahip olunmalıdır.
    Yaratıcı şehrin üç önemli bileşeni vardır.
    Bunlar; Konsantrasyon, Çeşitlilik ve İstikrarsızlık olarak tasnif edilmektedir.
    Konsantrasyon; belirli bir bölgedeki yüksek insan yoğunluğu, bireyler arasındaki buluşmalara ve rastlantılara neden olur, bu da yeni fikirlerin ve yeniliklerin ortaya çıkmasına yardım eder.
    Çeşitlilik; şehir sakinlerinden bina tiplerine kadar farklılıklar, bilgiler, beceriler, faaliyetlerdeki değişkenliklerdir.
    İstikrarsızlık; yaratıcılığın, kriz, çatışma, sosyal ve entelektüel çalkantı dönemlerinde ortaya çıktığı gerçeği vurgulanmaktadır.
    Neticede tek tip yaratıcı şehir yoktur.
    Sırasıyla; Teknolojik-Yenilikçi Şehirler (Detroit), Kültürel – Entellektül şehirler (Atina), Kültürel – Teknolojik şehirler (Bombay), Teknolojik – Organizasyonel şehirler (Roma, Paris), sıralanabilir.
    Bu tip şehirler Avrupa, Amerika ve Japonya’nın GSMH’na % 12 katkı yapmaktadır.
    Bu oran Çin’de % 4-5 civarındadır.
    Avrupa ülkelerinde % 6,2 ile %3,6 arasında değişirken Türkiye için bu rakamlar Avrupa’nın yarısı kadardır.
    Neticede, ülkemiz yaratıcı sınıfın potansiyelini ortaya çıkartacak ve onları cezbedecek ortamlar yaratmalıdır.
    Bu amaçla her şehirin sahip olduğu yaratıcı özelliklerin tespit edilmesi ve hayata dahil edilmesi ihtiyacı vardır.
    Rahatlıkla söyleyebiliriz ki İzmir bu konuda en avantajlı şehirdir.

    Yazının devamı...

    İzmir Futbol Holding A.Ş.

     


    Kulüplerin uluslararası ve ulusal organizasyonlardan elde ettikleri gelirler, stat bilet gelirleri, yayın gelirleri, ürün satışları, resmi bahis gelirleri, sponsorluk, transfer, yetiştiricilik payları ile büyük fonlar yaratmaya imkân sağlayan bir ekonomisi söz konusudur.
    Konuyu İzmir futboluna getirmek istiyoruz. İzmir kulüpleri, özellikle Karşıyaka, Göztepe, Altınordu ve Altay, bir adım geride İzmirspor, gerek geçmişleri gerekse taraftar sayılarıyla, her biri bir kent değeri konumunda.

    MODEL OLUŞTURDULAR
    Göztepe Mehmet Sepil’in stratejik yönetimiyle Süper Lig’e yükselerek kendini mali olarak döndürebilen bir yetkinliğe ulaştı. Yine Altınordu’da Mehmet Özkan muhteşem tesisleri ilk alt yapıyı önceleyerek yetiştiricilik gelirleriyle sağlam bir modelleme oluşturdu ve Türk futboluna damga vuracak adımları herkese hissettiriyor. Bu süreçte Karşıyaka ve Altay’ın da gecikmeden benzer bir yolculuğa çıkması elzem gözüküyor. Ancak bir şehire bu kadar çok takım gerçekçi bir gözle bakıldığında fazla duruyor.
    Ama, biliyoruz ki bu kulüpler birer camia niteliğindedir ve hiçbiri diğerleri adına kalıcı bir fedakarlığa asla yanaşmaz. Bu sebeple yapılacak her “makro planlama” bu realiteyi göz önüne almak zorundadır.
    “Makro Planmalamadan” kastımız, kentin kurumsal bileşenlerinin kent katkı bilinciyle ortak bir projede bir araya gelmeleridir. Büyükşehir, ilçe Belediyeleri, Ticaret Odası, Esnaf Odası, diğer tüm STK’lar, özel kişi ve şirketlerin taşın altın ellerini koymak suretiyle rol üstlenmelerinden söz ediyoruz. Bu işin organizasyonunu İZVAK rahatlıkla yapabilir. İzmir Spor Kulüpleri Birliği Vakfı esasında bu işler için vardır. Bir üst kuruluş olarak objektif kriterlerde paylaşım esaslarını uzlaşı ile oluşturabilir. Bu tip bir yapılanmanın gayesi sürdürülebilirliğinin temin edilmesidir. Bu yüzden de katkı koyanların katkılarının mutlaka bir karşılığı olmalıdır. Sporsorluk veya bağış bir yere kadardır.

    HOLDİNG KURULABİLİR
    Bu amaçla bahse konu şirketlerin tamamı öncelikle şirketleşmelidir. Her kulüp şüphesiz kendini yönetmeye devam eder. İlk aşamada İZVAK’ın yönetim imtiyazını elinde tuttuğu İzmir Futbol Holding A.Ş kurulur. Her kulüp için paylaşım anahtarı olarak kullanılmak üzere marka değerleri, gelişim potansiyeli ve mevcut durumları nazara alarak uluslararası kriterlere göre değer tespitleri yapılır.
    Bu aşama sonrasında, diyelim Büyükşehir Belediyesi (bu yıl olduğu gibi) kulüplere 18 milyon TL vereceği zaman bahse konu tutarı İzvak Futbol Holding’e sermaye olarak koyar, holding şirket de ilgili kulüp şirketlerden hisse satın alarak onlara bu tutarı sermaye olarak enjekte eder.
    Aynı şekilde Ticaret Odası, diyelim kent futboluna 10 milyon TL destek vermeyi kararlaştırdı.
    Önce İZVAK Holding’e, o da belirlenen kriterlere göre kulüplere sermaye olarak aktarır.
    Pek tabii gerek holding şirketin, gerekse kulüp şirketlerinin cari değerleri her yıl mevzuata uygun olarak değerletilip sermaye ve hisse alımları emisyon primi nazara alınarak tespit edilir.
    Kulüp şirketini iyi yöneten yönetici, hissesini daha değerli hale getirecek ve kent bileşenlerinden daha az hisse vererek doğal olarak daha fazla yatırım alacaktır. Bu yöntemde, özellikle Oda’lar yönünden bağış kısıtları nedeniyle yaşanan sıkıntılar, karşılığında bir hisse alınması sebebiyle çok daha hafifleyecektir. Sistem işlemeye başladıktan sonra İZVAK Holding ve kulüp şirketlerinin halka açılmadan uluslararası yatırım fonlarına kadar ilave finansmana erişim imkanları da artacaktır.

    HUKUKİ ÇERÇEVE ÖNEMLİ
    Nitekim Göztepe’nin böyle bir girişimi olduğu bilinmektedir. Hiç şüphesiz İZVAK’ın yönetiminde kent bileşenlerinin, holding şirketinde de kulüp temsilcilerinin yer aldığı ve dalgalanmalara karşı yönetim yapısının korunduğu bir hukuki çerçeve önceden temin edilmelidir. Son olarak belirtelim ki; bu modelde gerek belediyeler gerekse Oda’lar spor kulüplerine doğrudan ortak olmuyorlar. Zamanla, hele başarılı performans elde edilir ve halka açılma aşamasına gelinirse işte bu aşamada ciddi potansiyele kavuşmuş şirkete ortak olunuyor.
    Hiç şüphesiz Holding sahip olduğu kulüp şirket hisselerini satabilir, gelirler elde edebilir ve bu fonları İzmir kent turizmine veya kent için önem arz eden farklı yatırım alanlarına yönlendirebilir. Özetle bu girişim bahse konu kurumların halen kurduğu ya da ortak olduğu şirketlerden mahiyet itibari ile farklı değildir.
    Neticede burada bir model tariflenmeye çalışılmıştır.
    Şüphesiz öneriler çoğaltılabilir ve daha uygunları geliştirilebilir.
    Asıl olan bir yerlerden başlamaktır.

    Yazının devamı...

    Bir siyasi analiz

     

    Siyasi müktesebatları itibari ile bu birliktelik Türk - İslam sentezi izlenimi veriyor.

    Son dönemlerde sayın Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, “Arap olmayan Müslümana Türk derler”, “İslam demek Türk demektir” tarzındaki, İsmet Özel’in ısrarla vurguladığı söylem tekrar bir ideolojik çerçeveye oturtulmaya çalışılıyor.

    Açıktır ki, İslam ve Türk kavramlarının devlet yönetiminde alacağı rol eşit olamaz.

    Zira, İslam kendini sadece uhrevi bir alanla sınırlamaz.

    Onun ekonomik, sosyal, siyasal konularda detay belirlemeleri vardır.

    Bu anlamıyla İslam her yönüyle özel bir yaşam biçimi tarifler.

    Oysa Türklük kavramı bir aidiyettir.

    Hiç şüphesiz kültürel iddiaları vardır.

    Ama diğeri gibi sosyal, ekonomik, siyasal planda kendine özgü dayatmaları söz konusu değildir.

    İttifaklar “Türk İslam sentezi” üzerinden lanse ederek esasında İslam’ın dominant karakterinden Türklüğe sığınmak suretiyle, bir nevi bir muhtariyet alanı oluşturmaktadırlar.

    Bu, bir yönüyle kurallarını kendilerinin empoze edebilecekleri ve ülkedeki muhtelif odakların etkilerinin müsaadeye bağlandığı bir korunaklı düzendir.

    Toplum nezdinde İslam’ın ağırlığı nazara alındığında, kıymeti tartışılmaz “din joker” inin vitrinine konduğu ve fakat Türklük panzehiri ile etkisinin seyreltildiği bir özel formülden söz ediyoruz.

    Neticede gerek din kurallarının gerek laik tercihlerin değişimli kullanılabilmesine imkan sağlayan bir terkip elde edilmiş olmaktadır. Bu yolla da seçmen teveccühünün temini öngörülmektedir.

    Yazının devamı...

    İstanbul Sözleşmesi


    Her insan kendi tasavvuruna göre kendini gerçekleştirme hakkına sahiptir.
    Uygar dünyada insanlar arasında kimliklerine göre ayrım yapılamaz.
    İnsan olarak doğmak, temel insan haklarına istisnasız sahip olmayı gerektirir.
    Bu anlamıyla; etnik, dini, cinsel, tüm kimlikler yasalar ve vicdanlar önünde eşittir.
    “İstanbul Sözleşmesi” de bu yaklaşım üzerinden vücut bulmuştu.
    Özellikle, başta kadınlar olmak üzere, toplumun ezilen ve hor görülen kesimlerine yönelik önleyici, koruyucu tedbirlerin alınmasını prensip mutabakatı olarak ifade ediyordu.
    Türkiye’nin böylesi bir uluslararası anlaşmaya önderlik etmesi ve kendi Meclisi’nde öncelikli olarak onaylaması uluslararası toplum nezdinde iftihar vesilemizdi.
    Üstelik, bu konuyla ilgili ayrıca bir yasal düzenleme yaparak kararlılığımızı tüm dünyaya göstermiştik.
    Ama ne olduysa bir anda alınan “karar” ile İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olmaktan vazgeçildi.
    Şu ana kadar ikna edici bir gerekçe de açıklanmadı.
    Kimi çevrelerin şahsi telakkilerinin din kisvesi adı altında baskıyla dönüştürüldüğü ve bu kararın bu sebeple alındığı izlenimi yaygın.
    Tabii ki, hem insan sıfatıyla kendimiz hem de cinsel kimlikleri nedeniyle kötü muameleye uğrayan, dayak atılan ve tehdidi yaşayanlar ve aileleri adına, bu kararın gözden geçirilmesi icap eder, diye düşünüyoruz.
    Umarız hatadan dönülür ve bir sıkıntı ortadan kaldırılır.

    -----

    Yönetsel kaygı pek duyulmuyor

    TÜRKİYE’de karar vericiler sebep oldukları ekonomik türbülansları pek önemsemezler.
    Yaşanan pek çok örnek bu durumu teyit eder.
    Yöneticilerimiz bilirler ki, alınan kararlar problem oluştursa bile ülke ekonomisinin dinamik yapısı bir biçimde yoluna devam eder.
    Bu yüzden bütçe disiplini önemsenmez, borçtan korkulmaz.
    Hatta tedirgin olanlar tam aksine vatandaşlar ve alacaklılardır.
    Dış dünyaya ülke bütününde 430 milyar dolar mertebesinde borçluyuz.
    O sebeple; hukukmuş, insan haklarıymış, bunlar dış dünyada birinci dereceden problem edilmez.
    Ötesinde, düzenlerini koruma adına kuyuyu susuz bırakmazlar.
    Yani yönetim bu cephede rahattır.
    Öte yandan, Türkiye’de iktidarlar iç borç nedeniyle zaten hiçbir zaman baskılanma içinde olmamıştır.
    Zorda kalırlarsa, kuralı da hukuku da rafa kaldıracakları bilinir.
    Halk fakirleşirmiş, mağdur olurmuş, milli gelir düşermiş, bunlar statükolarına bir tehdit olarak değerlendirmez.
    Neticede bu ülke otoriterlerin tarihidir.
    Dolayısıyla hak aramanın pratik bir sonucu yoktur.
    An itibari ile de meclis, kamusal organlar, yargı, asker, polis, medya ve maliyeye hakim olan iktidarımız, ülkeye dair doğruyu tek başına belirlemektedir.
    Zaten, eski Türkler’den Osmanlı’ya, cumhuriyetin tek parti döneminden 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’a, “Kurumsal Demokrasi”nin bu topraklarda hükmü de sevdası da pek yoktur.
    Şimdilerde de bermutat gelenek korunmaktadır.
    Özetle; kimse ekonomide niye yönetsel kaygı duyulmuyor diye şaşırmamalıdır.

    Yazının devamı...

    Mustafa Aslan ve Hasan Küçükkurt

     

    Pandemi nedeniyle ertelenen seçimler genel kurulların serbest bırakılması ile arka arkaya yapılmaya başlandı.
    Geçen hafta ESİAD’daki değişimden söz etmiştik.
    Bu defa EGİAD ve İZSİAD yönetimleri yenilenme bilgisini paylaşmak istiyoruz.
    Ege Genç İş İnsanları Derneği’nde (EGİAD) Mustafa Aslan ve yönetimi, görevi Avni Yelkenbiçer ve ekibine devretti.
    EGİAD, unvanında yazan “gençliği” her zaman avantaja dönüştürmüş ve olumlu anlamıyla sinerjinin, ufuk açıcı projelerin, sosyal sorumluluğun simgesi olmuş bir dernektir.
    Her dönem birbirinden başarılı yönetimleri ile dernek çizgisini hep yukarıya taşımışlardır.
    Mustafa Aslan’ın dönemine dair devir genel kurul sunumunda üç yıl içinde 253 faaliyetin gerçekleştirildiğini öğrendik.
    Çok sayıda eğitim programları, söyleşiler, paneller, sosyal sorumluluk etkinlikleri, gerek uluslararası ilişkiler gerekse Danışma Kurulu, komisyon ve muhtelif ortak toplantılarla bu neviden bir dernek yöneticiliğinin ancak bu konsantrasyonda “iş” edinilirse başarılı olabileceğinin göstergesiydi.
    Derneğin “EGİAD Melekleri” projesi ile genç yatırımcıları özendirmelerine ve “EGİAD Think Tank” adıyla oluşturdukları yapıda da son derece vizyoner çalışmalara imza attıklarına yine bu dönemde tanık olduk.
    Özellikle kamuoyu ile paylaşılan Çin Raporu sayesinde bu ülkenin stratejik anlamda İzmir’i, limanlar marifetiyle ne denli yakından ilgilendirdiğini hepimiz idrak ettik.
    Özetle; Mustafa Aslan yönetimi, İzmir sivil toplum dünyasında unutulmayacak bir iz bırakmıştır.
    Tabii ki, bu görev bitmiştir, ama sivil toplum yarışında koşmaya devam edeceklerdir.
    İZSİAD’da da Hasan Küçükkurt yeniden başkan seçildi.
    Hasan Küçükkurt’u uzun uzadıya anlatmaya gerek yok.
    O, sivil toplum dünyamızın her daim cömert, çalışkan, iyi kalpli yıldızıdır.
    Hasan başkanın yönetimindeki İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği (İZSİAD) özellikle pandemi ve deprem süreçlerinde en ön saflarda yardım kampanyalarında etkin rol oynamıştır.
    Hasan Küçükkurt’un karizmatik ve faydacı yönetim anlayışından İzmir yararlanmaya devam edecektir.
    Küçükkurt’u ve yeni yönetimini de bu vesile ile kutluyoruz.

    ----

    Balmumu sevdası

    İZMİR giderek bir gastronomi kenti oluyor.
    Özellikle Urla ve Çeşme bölgelerinde her yönüyle kaliteyi gözeten üst düzey yeme-içme mabetlerinin sayısı artmaya başladı.
    Buralarda kariyerini ispatlamış “şef”ler, genelde Akdeniz mutfağını esas alarak, geçmişten bugüne özel tatlara kendi katkılarını da koyarak müthiş sonuçlar elde ediyor.
    Bilbao örneğinde olduğu gibi, yaşadığınız yerlere böylesi bir boyut eklediğinizde tüm dünyanın çekim merkezlerinden biri olabiliyorsunuz.
    Pek tabii, İzmir hatta Ege Bölgesi’ni sadece “Yarımada” ile sınırlı varsaymak eksik olur.
    Kent içinde tarihi nitelikte çok sayıda esnaf lokantaları kendi kulvarlarının şahikalarıdır.
    Yine Ege kasabaları, bilenler için adeta “lezzet esareti” konumunda olurken, bilmeyenler için keşfettiklerinde bir “sürpriz şöleni”ne dönüşür.
    Bu genel yazıyı bir somut öneri ile tamamlamak istiyoruz.
    Kent içinde, Alsancak, Reyhan Pastanesi’nin karşı sokağında, sadece bir kaç masa ile hizmet veren bir “beş yıldız mabet” gizlidir.
    Yerin adı “Balmumu”dur.
    Sahibi ve tabii ki, şefi Ahmet Güzelyağdöken’dir.
    Ahmet Bey, bu dünyayı takip edenlerin büyük usta sıfatıyla önünü iliklediği bir şeftir.
    Onun lokantasında o gün ne uygun malzeme bulunursa o pişer.
    Bazen Tire’nin unutulmaya yüz tutmuş bir yemeği, bazen dağlardan toplanmış bir kuzu göbeği, bazen de özel imalat peynirler, lakerdalar, mumlu havyarlar...
    Ne diyelim, kent simgeleri sadece “Saat Kulesi” gibi yerlerden ibaret değildir.
    Balmumu ve benzeri mekânlar, pamuklara sararak yaşatacağımız özel değerlerimizdir.

    Yazının devamı...

    Fadıl Sivri

    Gerek kanunla kurulmuş Oda’ları gerekse gönüllülük esasında çalışan dernek ya da vakıf şeklindeki örgütlenmiş yapılarıyla hemen her konuda takdir edilesi bir duyarlılıkla faaliyet gösterirler. Bugün bahse konu yapıların en başarılılarından bir tanesi “Ege Sanayicileri ve İşinsanları Derneği”nin dört yıldan beri sürdürdüğü başkanlık görevini bu ay içerisinde devredecek olan sevgili Fadıl Sivri’den söz etmek istiyoruz. Sivri ailesi Ege Bölgesi’nin duayen nitelikteki sanayici ailelerindendir. Fadıl Bey ESİAD Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlendiği andan itibaren bu neviden işlerin ancak büyük bir ciddiyetle yapılırsa anlamlı olabileceği mesajını vermiştir. Hakikaten sivil toplumculuk ucundan tutularak yapılacak bir iş değildir. Pek tabii bu gibi yerlerde yöneticiliğe soyunanların bulundukları ortama katkı koyabilecek birikime sahip olmaları icap eder. Fadıl Bey de bu esasa uygun olarak iki dönem yönetim kurulu üyesi sıfatıyla çalıştıktan sonra kurumun bayrağını çok daha ileriye taşıyabilecek bir zihinsel hazırlıkla başkanlık direksiyonuna geçmiştir. Başkanlık süreci boyunca ESİAD’ın geleneksel demokrat tavrını cesur söylemleriyle sürdürürken, özellikle bilgi toplumuyla dönüşen ve teknolojiyle birlikte yeniden tariflenen iş yapış şekilleri üzerine çok sayıda ufuk açıcı etkinlik ve projelerle derneği çok özel bir çizgiye taşımıştır.

    KENTİN ÖNCELİKLERİ

    Her yıl geniş katılımla güncellenen Ekonomik Değerlendirme raporları ile kentin önceliklerini saptamaya yönelik anket çalışmaları bu dönemde bir klasik halini almıştır. Ekonomi kurmayları ile toplantılar, tarımda sürdürülebilirlik konusu öncelikler arasında yer almıştır. Faaliyetleriyle nitelikli eğitimin gereğine dikkat çeken Sivri, genç işsizliğine cevap olarak iş garantili teknoloji eğitimi projesinin yanı sıra, ESİAD mentorlar ekibinin 2 yıl boyunca mezun öğrencilere destek olmasını sağlamıştır. Komitelerin de katkısı ile sürdürülebilirlik ve inovasyon alanında girişimcilere ilham veren Climathon fikir yarışması, sanayide dijital dönüşüm günleri, Avrupa Birliği, Brexit, Çin gibi uluslararası gündemlere ek olarak kent vizyonuna ve kent kalkınması alanında öneriler üreten “İş Dünyası Gözüyle Gelecek İzmir” dosyası yerel yönetimlerle paylaşılmıştır. “Verilerle İzmir” kitapçığı yerli yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde bir kaynak olarak hazırlanmış, “İzmir’de Ticaret Hayati ve Çarşılar” kitabı bu dönemdeki iz bırakan yayınlar arasında yer almıştır.

    KARABAĞLI DEVRALACAK

    Avrupa Birliği tarafından desteklenen sivil toplumun güçlendirilmesi projesi ve bu kapsamda 18 ay boyunca faaliyet gösteren Ankara İletisim Ofisi’yle Ege’nin diğer şehirlerindeki STK’larla birlik olup kamu kurumları ile daha yakın ilişkilerin kurulmasına öncülük edilmiş oldu, çareleri yerinde aktarabilme şansını yakalamıştır. Şimdi nöbeti, tabii ki yapılacak genel kurulun onaylaması halinde, pırıl pırıl ODTÜ’lü bir mühendis ve çok başarılı bir iş insanı olan Mustafa Karabağlı’nın devralması bekleniyor. Pek tabi Sayın Sivri cephesinden, bunca edinilmiş tecrübe, bu tip görevler tamamlanınca asla boş bırakılmamalı. Sivil toplumculuk bir ömür boyu heyecan duyulabilecek ve bu sorumluluğu hissedenlerin bir biçimde kulvarını yaratabileceği bir sevdadır. Bu anlamıyla sayın Sivri’ye kent adına teşekkürlerimizi iletirken çizmelerini çıkartmasının mümkün olamayacağını hatırlatmak istiyoruz.

    Yazının devamı...

    Yeryüzü meleği

     


    Ama nasıl bir adalettir ki bu insanlar bazen aramızdan çabuk ayrılırlar. Sözü birkaç gün önce kaybettiğimiz çok bir özel insana getirmek istiyorum. “Nilgül Uysal” 60’lı yaşlarının başlarında amansız bir hastalık sebebiyle yaşama veda etti. Her koşulda nezaket, her daim zarafet ve hiç tükenmeyen bir enerji ve güler yüzle erişebildiği ihtiyaç sahiplerine fedakârca kendini vakfetti. Onu yıllarca görme engellilerin eğitimi için çabalarken ve onlar için alfabeler hazırlarken hatırlıyoruz. Yine “Barış Çocuk Senfoni orkestrası”nın oluşturulmasında, “Ege Sevgi Çemberi Kulübü” ile taşın altına elini koyarak çocuklara ve gençlere yönelik pek çok projede durmaksızın çalışırken yorulmazlığına hayret ederdik...
    Sevgili eşiyle birlikte kurdukları vakıfta onlarca öğrenciye burs verdiler, onların dertleriyle yakından ilgilendiler. Hayatının son demine kadar insanlara hep faydalı oldu. Ama vurguladığımız gibi, heyhat, kader onu elimizden erken koparttı.
    Sevgili kardeşim rahat uyu.
    Gençler, çocuklar, engelliler ve etrafında oluşturduğun sevgi haresi ile dostların seni asla unutmayacak.

    -----

    Çekin elinizi futboldan

    BU “futbol” denilen fenomeni öyle seviyoruz ki hani sanki inadına ilgimiz, alakamız azalsın, mesafemiz artsın diye ellerinden geldiklerini artlarına koymuyorlar. Ama yine de heyecanla ekranların başında toplanıyoruz, kendi aramızda konuşuyoruz, kaynıyoruz, keyifle kendimizden geçiyoruz.
    En büyük golü “Pandemi” nedeniyle yedik. Bu noktada kimsenin günahı yok. Seyircisiz bir futbol mücadelesi tatsız tuzsuz bir şey gibi geldi ilk anlarda. Zamanla alıştık. Derken bir garip var’lı yok’lu hakemler tutumu devreye girdi. Maçtan maça, takımdan takıma değişen, belli bir standardı olmayan, arzuya göre sonuca hükmeden bir zihniyet keyfimize musallat oldu. Derken çok sayıda takım nedeniyle hafta içerisinde de ilave maçlar koyuldu ve izleme ritmimiz alabora oldu.
    Tüm bunlar yetmiyormuş gibi giderek unuttuğumuz zevksiz gündüz maçları devreye girdi. İklim koşulları nedeniyle değil, başta işi iyi organize edememekten kaynaklanan maçlardan söz ediyoruz. Tüm bunlara rağmen yine heyecanımızı kaybetmiyoruz.
    Transatlantiklerin batışı santim santim olur, sona doğru aniden hızlanırmış. Futbola dair içimizden heyecanımızı çekmeye başladılar. Umarız şu andaki hafif sızıntı kontrol edilemez bir kan kaybına dönüşmez.

    Yazının devamı...

    Futbol İzmir projesidir

    İzmir bizim iftiharımız.
    Kentimize ölesiye bağlıyız.
    Ama gereklerini ne ölçüde yerine getiriyoruz.
    Olması gerekenleri listelemeye kalksak sahifeler yetmez.
    Burada, sadece bir konuya vurgu yapmak istiyoruz.
    Bu şehrin, hani diğer sporlar da çok önemlidir, ama dünyayı kasıp kavuran bir futbol takımı neden yok?
    Barcelona’yı marka şehir yapan, “turist kabul etmiyoruz” noktasına getiren, Nou Camp’ı bir mabede dönüştüren olgu futbol takımıdır.
    Öteye gitmeden, ülkemize dönersek, nüfusun çok önemli bir yüzdesi için futbol temel ilgi alanı konumundaysa ve tekrarlanan başarıları sebebiyle “taraftarlık” duygusu İstanbul’un üç büyük kulübüne kaptırılmışsa, burada İzmir’in, İzmirlinin bir yanlışı var demektir.
    Esasında spor kulübü geleneğinde hiçbir eksiği bulunmayan asırlık camialara sahibiz.

    BÜYÜKŞEHİR’DEN 18 MİLYON TL
    Göztepe, Karşıyaka, Altay, Altınordu ve diğerleri her an alevlenecek, mevcudunu katlayacak potansiyellere sahipler.
    Göztepe geçen hafta Fenerbahçe’yi İstanbul’da yendi.
    Yaşadığımız sevinç unutulmuş heyecanlarımızdır.
    Geçmişte sözünü ettiğimiz kulüplerle efsanevi hatıraların sahibiyiz.
    Ama sonraları nedense ipin ucu bırakıldı.
    Bugün ne “Kaf-Kaf” ne de “Büyük Altay” olması gereken yerde.
    Göztepe, sevgili Mehmet Sepil’le, Altınordu sevgili Mehmet Özkan’la, kurumsallaşma yolunda ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar.
    Diğer kulüpler imkânsızlıklarla boğuşuyor.
    Ama biliyoruz ki, özlenen seviyeyi bu halde de yakalamak mümkün değil.
    Futbol sadece birkaç cesur ve zengin insanın sürükleyebileceği bir spor olmaktan çoktan çıkmıştır.
    Bu konu tüm kent bileşenlerinin sorumluluğuna girmektedir.
    Bu olgu İzmirlilerin ekonomik, sosyal, kültürel, turistik “doğrudan yararına” olan, onlara menfaat yaratan çok önemli bir jokerdir.
    Meseleye böyle bakıldığında, başta merkezi idareden, yerel yönetimlere ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZVAK organizasyonunda profesyonel lig takımlarına 18 milyon TL destek vermiştir ve hiç şüphesiz sivil toplum kuruluşları ile şirketlere çok önemli bir rol düşmektedir.
    Yine, taraftarların sadece gönül vermesi yetmez, kulüplere katkı anlamında üzerlerine düşeni yapmaları gerekir.

    KULÜPLERİMİZ ŞİRKETLEŞMELİ
    Neticede bu iş topyekûn bir projedir.
    İzmir için tozlanmış kent değerlerinin tekrar parlatılmasıdır.
    Peki, bahse konu mücevherlerimizi nasıl parlatacağız?
    Her şeyden önce belirtmek gerekirse, asırlık kulüplerimizin tamamının “şirketleşmesi” şarttır.
    Göztepe ve Altınordu bunu gerçekleştirdi.
    Bu aşama sonrasında bu şirketleri karlılık vadeden ticari modellere dönüştürmek gerekiyor.
    Kulüpler; yayın gelirleri, yasal bahis gelirleri, forma ve benzeri markalı ürünlerin satışları, kombine ve diğer bilet satışlarından elde edilen gelirlerle yaşar.
    Bunlara sporcu transferlerinden elde edilecek gelirler dahil olur.
    Ezcümle bu yapılar ciddi manada bir ticari potansiyel içerir.
    Pek tabii, bu seviyeye gelebilmek için başlangıçta ciddi bir fon gereksinimi vardır.
    Dernek tipi yapılarda bu gelir, zengin taraftarlar üzerinden oluşturulmaya çalışılır.
    Açık söylemek gerekirse, bu yöntem üzerinden kulüplerin finansmanı sürdürülebilir değildir.
    İnsanlar “kulüp sevgisiyle” yardımda bulunsalar dahi karşılığında somut bir değer elde edemediklerinden birkaç çaba sonrasında sponsorluk olgusuna mesafeli kalmaya başlar.
    Oysa Göztepe örneğinde gördüğümüz üzere, girişim sermayesi niteliğindeki fon kuruluşları ile işbirliği gerçekleştirildiğinde, iyi yönetilen ve şirketleşmiş spor kulüplerinin oldukça anlamlı bir ticari değere sahip olabileceği anlaşılmıştır.
    O halde karşılıksız sponsorluk beklentisi yerine, onlara maddi katkıları karşılığında “şirket hissesi” verilmesi çok dengeli bir değiş tokuş sonucunu doğurur.
    Yanı sıra, vurgulamak gerekir ki, hep yardım etmesi istenen TOBB ve TİM’e bağlı odaların hatta YÖK’e bağlı üniversitelerin bu neviden doğrudan bağış yapmaları kanunen mümkün değildir.

    ‘ŞEHİR FONU’ OLUŞTURULMALI
    Şayet sözünü ettiğimiz türden bir şirketleşme olursa, en azından bu yapıların kurulu şirketleri üzerinden hisse alabilme ve bu yolla kulüplere finansman sağlamaları mümkündür.
    Bu arada, bir tehlikeye de işaret etmek gerekiyor.
    Şirketleşmiş spor kulüplerinin “bahis mafyalarına” karşı özellikle korunması icap ediyor.
    Herhangi bir kulübü ele geçirip, bir zaman sonrasında aşırı sürprizli bir netice üzerinden yüksek tutarlı bahisle bir “vurgun” planlaması maalesef günümüzün gerçeğidir.
    Bu sebeple şirketleşen kulüplerin hisse yapısının mümkün olduğu ölçüde bilinen, kentini seven, kulübe yatırımın neler sağlayabileceğinin bilincinde olan ve ilaveten karlı bir yatırım yaptığı duygusuyla hareket eden ortak profillerinden oluşması önem taşır.
    Diyeceğimiz; futbol kulüpleri için belirtilen çerçevede “şehir fonu”nun oluşturulması ve profesyonel esaslara göre bir yönetim yapısının kurulması gerekir.
    Sözünü ettiğimiz kulüplerimizin bir kısmının stat sorunu çözülmüştür.
    Yakın gelecekte hepsinin, gerek stat gerekse genç yeteneklerin yetiştirileceği alt yapı yatırımları tamamlandığında kentin tanıtımında bambaşka bir rol üstleneceklerdir.
    Bu yöntem kulüpleri şahıslara bağlı olmaktan çıkartacak, kulüp aşkını ticari yararla birlikte bir bayrak yarışına dönüştürecek ve uluslararası finansman kuruluşlarının ilgi alanına sokacaktır.
    Son olarak; merkezi hükümetin özellikle stat katkılarını, yanı sıra Yaşar Holding ve Arkas Grubu’nun İzmir sporuna kalıcı mutluluklar yaşatan kurumsal tutuşlarını bu vesileyle tekrar vurgulamak gerekiyor.

    Yazının devamı...