• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Zoom

    Gün içinde çok telaffuz ettiğimizden olabilir; örneğin iPhone, baş harfinin “ben” anlamına gelmesinden dolayı “kendimize” duyduğumuz sevgiyi ya da bencilliği büyütmüş olabilir ki akabinden gelen “selfie” de onun aksiyona tercüme edilmiş hali sanki. YouTube, tam tersi, “sen/siz” anlamıyla sanki karşı tarafın yararına var olmuş.

    Birkaç yıl evvel West Hollywood Pacific Design Center’da sadece dijital sanat satan bir galeriyi ziyaret etmiştim. Sergilenen işlerden biri, ortalama büyüklükte bir sinema perdesine yansıtılan fotoğraflardan oluşuyordu. Fotoğraflardan dilediğinizi seçip “zoom” yapabilmenize imkan verilmiş. “Zoom” yaptıkça ekran soyut görüntülere bürünüyor yani fotoğraf sonsuz şekilde detaya inebiliyor. Bitmek bilmez bir detaylarda kayboluş seyahati mi sanatın pratiği veya kalp, akıl, düşünce, ruh hassasiyeti geliştirmenin bir yolu mu?

    “Sanat din gibidir, inanan için her şeydir, inanmayan için saçmalıktan ibarettir” diye bir yerde okumuştum. Sanat tutkusuyla derinlere indikçe hassasiyetim artmış, kalbim incelmiş ve detaylarda kaybolmuşum meğer. Biraz insanları ve hayatın kabalığını hatırlarsam en azından kalbimi güçlendiririm diye düşündüm ve fotoğraflara “zoom” suz bakmaya karar vererek kendimi YouTube sularına bıraktım.

    Dijital yerli - Dijital göçmen

    Yeni medya aktörlerinin şeffaf olmaları sayesinde izleyicinin ilgisini artık mükemmellik yerine samimiyet ve gerçeklik çekiyor. Geleneksel medyanın aktörlerinin yeni medyaya “taşınma”ları çok sakil duruyor. Bir nevi dijital mülteci. Yerliler onları konuk ediyor, kendilerini ifade etmelerine olanak sağlamaları çok medeni. Ancak TV ve Beyaz perde dünyasından gelen buranın dinamiğini bilmediğinden, “sahneyi izlemeye” gelen kitlenin beklentilerine yetemiyor. En usta oyuncu bile olsa, bizimle önceden hep bir kurgu içinde buluştuğundan, bize “gerçeklik ve samimiyet” duygusu veremiyor maalesef. “Oyunculuğu” muhteşem bile olsa inandırıcı gelmiyor.

    Sanal gerçekçilik

    Çalıştığım medya ajansının başkanı yakın geleceğin en aranan iki mesleğinden birinin, drone pilotluğu, benimle ilgili olan diğerinin de “VRcılık” olduğunu söyledi. Türkçe’ye bu şekilde, işletmeci, dişçi, etçi gibi geçecekse eğer, “sanal gerçekçi-cilik” kulağa pek tuhaf geliyor. Eğer şu aralar biri bana herhangi bir sanal gerçekçilik işi talebiyle gelecekse cebinin dolu olması lazım. Saatim bin dolardır, peşin alırım! Yüzümü tahriş ettiği için sanal gözlükleri günde üç saatten fazla kullanamam. İşime asla karışılamaz ve sonsuz güven isterim. Ancak önümüzdeki bir yıl doluyum. Uzaya “Biyolojik Moleküller” koleksiyonumu sergileyeceğim bir müze yapmakla meşgulüm. Şimdi Covid-19’a da bir bölüm eklemek gerektiğinden inşaatım uzadı. Dediğim gibi, bekleme süresi en az bir yıl 🤣

    Öyle “pis bir şey” olacak ki bu VR alemi, ihtiyacınız olmasa bile sırf sanal mağazacılık deneyimini yaşamak için girip alışveriş yapacağınızın garantisini verebilirim. Bu bana yıllar evvel yakın bir arkadaşımın “bazılarının Louis Vuitton mağazasına girince orgazm olduğu” yorumunu hatırlattı. Acaba sanal alemde bu mümkün olur mu diye düşündüm. Çünkü her şey öyle havalı modellenecek, bize öyle deneyimler sunacak ki; yaşamın bir simulasyon olduğuna ihtimal verip bu teoriye körü körüne inanacak hale gelebiliriz. Mesela sanal alemde bir markette, bir deterjanı bir “ışık huzmesi” olarak görüp, ona sahip olma eyleminin onu patlatarak mümkün olabilmesi oyunu gibi 😃

    Benim sanal ortamda deneyimlediğim en hoş his, başka bir avatarla karşılaşınca yakın temasta göz göze gelmek. Robotumsu bir varlık düşünün; gelmiş burnunuzun dibine, kafasını hafif yana yatırıp size bakıyor. Bir teknoloji fuarında rastlayacağınız robot gibi asla değil. Bu hissi tuhaf yapan şey, o avatarın “içinde” bir insan oluşu. Dünyada mümkün olmayan şeyler makbul “ora”da. İki yıl evvelki sanal sohbet ortamından hala hafızamda kalan bir açık hava sanat eseri var: İçinde balık yüzen, havada asılı dev bir su damlası💧

    2000 Sonrası doğan insanlık - Organik hap 💊

    Etrafımdan algıladığım, bana ulaşan beklentiler, genellikle bu zamanı konu alan yeni işler üretmem üzerine… Oysa ben geçmişte düşündüğüm ve taslaklarını çizdiğim işleri hayata geçirmek için süper bir zaman bulduğum hissindeyken, üzerimdeki bu “hafif baskı” neticesinde, yine geçmişte ürettiğim bir fikre biraz “Covid” serptim ve çok da yakıştı. Fikri yani eserin kendisini burada paylaşmayacağım. Beni bile rahatsız eden oldukça sert bir fikir; ancak vücut bulduğunda ifade bulur dedirtecek cinsten. O yüzden biraz “sevimlileştirerek” fikri yumuşatacağım. Covid ile ilgili kısmını kısaca şöyle ifade edebilirim; virüsün aldığı canların büyük kısmı yaşlıların; dünyanın yeni değeri olan “data” üretmek konusunda pasif bir kesim. Bugünün “Big Data” dünyası açısından bakıldığında yaşamlarının sadece son on-yirmi yılında data sağlamışlar.

    Hayatınızın, anılarınızın kıymetini bilin. Biz Özel Hayat denen şeyi yaşamış son nesiliz. Yüz yıl sonra olur da merak edilirsek, hayatımızın her bir detayı -karantina döneminde internet aracılığıyla yaptığımız görüşmeler gibi (karantina dolayısıyla aramızda evi “Zoom”lanmayan herhalde kalmamıştır)- belki de birkaç tıkla ulaşılır olacak ve geleceğin insanı YouTube yerine bu haplarla neyin nasıl yapıldığını öğrenebilecek. Belgeseller yerini bu dijital haplara bırakacak. Büyük bir başarınız mı oldu? Kimlerle nasıl hayata geçirdiğiniz ve tüm datanız gelecek nesillere yol gösterecek saf bir malzeme.

    Belki de geleceğin para birimi.

    Yaşanmışlık ya da bu dijital fosil veya dijital maden; geleceğin ihtiyaçlarına göre şu anda hayal bile edemeyeceğimiz bir şekilde işlenebilir.

    Akıllı telefon hayatıma girdiğinden beri sanki dev bir kamera hayatımı kaydediyor gibi hissettim ve bu benim her koşulda doğru olanı yapmaya çalışmamı sağladı. O hayali kameraya irademle ilgili çok şey borçluyum. Şimdi yan yana gelinemediğinden en önemli iş görüşmeleri bile “Zoom” üzerinden yapılıyor. Ama geleceğin kristal şeffaflığına bir an evvel alışırsak iyi ederiz. Çünkü bu bilinç muhtemelen bizi daha iyi insanlara dönüştürecek 💎

    Yazının devamı...

    Yüksek Kültür Dünyasının Tutkulu Kadını

    Sanatsal üretimin devam etmesi için bir avuç insan büyük emek veriyor. Sanat tarihçi ve akademisyen kökenli Sevil Dolmacı Hanımefendi, dünya sanat piyasalarının yakın takipçisi, kendi danışmanlık şirketinin patronu, Milliyet Sanat Dergisinde genç sanatçıları tanıtan bir köşesi var. Sevil Hanım ile başarısının detayları hakkında konuştuğumuz, güncel bilgilerle bezenmiş bir söyleşi gerçekleştirdik:

    SY: ​Dünya ters düz oluyor sanki. Covid 19 sanat sektörünü nasıl etkiliyor, sektörün geleceğine dair öngörüleriniz neler?

    SD: ​​Sanat sektörü diğer alanlarda olduğu gibi değişim/dönüşüm geçirecek hiç kuşkusuz. Küçük işletmeler diğer sektörlerde olduğu gibi çok daha fazla zarar görecek. Kaldı ki geçen gün Kasmin ve Levy Gorvy gibi büyük galerilerin çalışanlarının ortada bırakılma haberleri şaşırttı. Çalışanlar Ağustos’a kadar işten çıkarıldıklarını ve bu süreçte akıbetlerinin ne olacağını bilemediklerinden hayıflanan röportajlarıyla sanat dünyasının endişesini arttırdı. Yöneticileri ise önlerini göremediklerinden dem vuruyorlardı. Peki ya küçük işletmeler ? “Küçük” işletmeyi nasıl tanımladığımı soracak olursanız, hemen izah edeyim. Özgün bir içeriği (sadık sanatçı listesi, vizyonu, misyonu, nitelik ve nicelik olarak yeterli bir iletişim ağı) ve istikrarı olmayan, teknolojik alt yapısına önem vermeyen, trendleri takip etmeyen, global ölçekte düşünüp hareket etmeyen yani lokal kalanlar, ticari açıdan yurtdışına bağlanamayan, sektöre yenilik/yaratıcılık getiremeyen, bir yönüyle piyasalarda ihtiyaç duyulmayan işletmeler bu beklenmedik kriz döneminde ciddi zarar görecektir. Eğer ekonomik manada V-shape duraklama yaşanırsa en azından bir kısmı toparlanabilir. Eğer U-shape duraklama olursa özellikle Türk piyasası kan kaybına uğrayacaktır.

    Sadece Türkiye değil tüm dünya piyasalarını ürküten asıl şey, beklenmedik bu salgının uzun sürmesi sonucunda lokal pazar içinde kalmak. Nedir bunun açılımı diyecek olursanız: New York ve Paris’den satın aldığımız iki eseri yaklaşık bir aydır hatta Paris’dekini yaklaşık 2 aydır beklemekteyiz. Bu, sanat eserlerinin dünya dolanımının kısıtlanması demek oluyor. Ne nakliye şirketleri çalışıyor ne de gelecek eserlerin eskisi gibi uçak transferleri aynı bütçelerle karşılanabiliyor. Bu nedenden ötürü de satın alımlar askıya alınmış vaziyette. Bugüne kadarki alımların transferi daha gerçekleşmemişken yurtdışından istenilen esere ödenecek bütçeler beklemede kısacası. Lokal ölçekte dönen işler iki ay galerileri idare etse bile uzun vadede finansal açıdan sanat piyasalarını ciddi olarak sekteye uğratır. Hauser&Wirth’in kurucularından Wirth de Artnews’de yayınlanan makalede işin bu noktaya gelmesinden korktuklarını belirtmiş.

    ​Aslında Türkiye’de sanatsal manada sıkıntılar uzun zamandır var. Covid 19 ile birlikte daha görünür hale geldi diyebiliriz. Hep alıcılara anlatmaya çalışıyorum. Bugün fiyatlar oldukça düşük. 2009’un parıltılı havası yok. Bir Doğançay resmine verilen milyonlar ya da müzayede de (Canan Şenol ait) bir video işin satılması gibi muhteşem hikayeler ne yazık ki manşetleri süslemiyor. O yıllardaki gibi hırslı koleksiyoner kitlesi de yok işin açıkçası. Dolayısıyla bugünler alım günleri… Bugünlerde yaptığım satışlara bakıyorum ve genel alıcı profili şu şekilde: en az 20 yıllık alıcılar, bu işin nasıl işlediğini biliyorlar. Kriz zamanlarını yaşamışlar ve sonrasındaki yükselişleri görmüşler. Kısacası hikayenin bütününü görebiliyorlar. Birkaç yeni alıcım da alımlarına tüm hız devam ediyor, onlar ise yaklaşık 5 yıllık geçmişlerine rağmen piyasayı iki okuyabiliyorlar. ​

    Sonu öngörülemeyen bu süreci umuyoruz ki, V shape bir duraklama ile yani kısa, sert bir çöküşten sonra çabuk iyileşme süreci ile atlatırız. Wirth’in ArtNews’e yaptığı açıklamada belirttiği üzere eğer salgın Haziran gibi biterse Eylül ayında sanata yoğun bir alım ilgisi olacak ve bu nedenle de iyileşme çabuk ve güçlü bir şekilde yaşanacak. U Shape durakma olursa ise bunun ciddi bir sorun olacağını söylemeden geçmiyor. İşin en sıkıntılı yanı öngörülemeyen bir süreç olması. ​

    ​SY:​ Peki dünya dengeleri ne oldu? ​

    SD:​ ​Bugün yaşanan olaylara baktığımızda salgını kontrol altına alan Çin, Hong Kong, Singapur, Tayvan, Japonya, Kore ve Güneydoğu Asya bugün yaşanan dünya krizinde öncü, güçlü yeni bir pozisyon almakta. Avrupa ve Amerika ise halen salgınla mücadele içinde ve bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika perişan olmuş vaziyette. Pekin’de bulunan Ink Studio Galeri’nin direktörü Craig Yee konuyla ilgili şöyle söylemektedir; global ölçekte kültür, politika ve ekonomik çehrenin yapısı değişecek elbette sanatda bu değişimin bir parçası olarak yerini alacak. Güç dengeleri bu olayla birlikte yer değiştirecek gibi görünüyor diyor…

    SY: ​Kriz dönemi de olsa toplumun yeni fikirlere, motivasyona, duyguya ihtiyacı var. Geçen gün Amerika merkezli bir sanat kurumundan aldığım mailde hem devletin hem de bir çok vakfın ülkedeki sanatçılar için oluşturdukları destek fonları bildirildi. Türkiye’de sanatçıları düşünenler var mı?

    SD:​ ​Birçok ülke (özellikle Almanya ve Amerika) genç sanatçılara destek fon bütçeleri ayırıyor. Önümüzdeki sezon için planlanan büyük etkinliklerin zararını karşılayan yardım paketleri çıkıyorken, bazı özel vakıflar da sanat dünyasına destek olmaya devam ediyor. Türkiye’de bu konuda bildiğim kadarıyla devletin aldığı bir önlem veya yardım paketi yok. Sanat dünyamız da kendi içinde bireysel birliktelikler ile (#bizbirbirimizeyeteriz moddosu ile) genç sanatçılara destek olmaya çalışıyor. Kira ve rutin diğer giderleri için fon yaratılmak üzere elimizden geldiğince bir/birlik oluyoruz. Ben şahsım adıma hem bu
    destek projelerinde elimden geldiğince yerimi alıyor hem de kendi yakınımda bulunan genç sanatçılardan eser satın alarak bu zor günlerde de beraberiz diyebiliyorum.

    SY: ​Türkiye’de çok önemli bir açığı doldurdunuz: kurumsal sanat koleksiyonu danışmanlığı. Kültürel birikim, satış yeteneğiniz ve girişimci ruhunuz bu girişim için doğru zaman ve ortamı mı buldu yoksa tüm şartları siz mi yarattınız?

    SD: ​2015 yılında terörün patlak verdiği ve ekonominin sıkıntılı olduğu bir dönemde Sevil Dolmacı Art Consultancy’i kurdum. Benimki tek kelimeyle cesaret; artı kendine güven. Buna totalde girişimci ruh diyebiliriz. 10 yıllık çok ciddi bir deneyimim oldu. Örneğin, Zaha Hadid ile müze projesi yürüttüm. Dünyadaki tüm Guggenheim Müzelerinin danışmanlığını yapmış Thomas Krens ile projenin bir diğer ayağını yönettim. Bunların dışında 6000 adet resim gördüm, pazarlıklar, kayıtlar, restorasyon işleri, orjinallik belgeleri vs. pek çok kalemle ilgilendim. Bana kuşkusuz çok şey kattı. Yurtdışı alımları yaptım. Çalışırken 3 ay Londra’ya taşınıp Christies’de yeni pazarlar üzerine eğitime devam ettim. Ve tüm bunları yaparken dünya sanat piyasalarında sanat danışmanlık şirketlerinin ne kadar önemli olmaya başladığını fark ettim. Ne yazık ki açılması planlanan müze projesi gerçekleşemedi ancak ben ciddi bir donanımla kurumdaki 10 yıllık çalışma hayatımı tamamlamış oldum. 2015 yılında Narmanlı Apartmanında açtığım danışmanlık şirketine ek olarak bugün 4 galeri ve 10 kişilik ekiple Türkiye’de pek çok şirkete hizmet veren bir konuma geldik. Yine bir kriz dönemindeyiz ve ben bugünlerde tüm faaliyetlerimi bir araya toplayacağım tarihi büyük bir binaya geçmeye hazırlanıyorum.

    SY: ​Ben de neredeyse tüm sanatsal üretimlerimi kurumsal firmaların desteğiyle hayata geçirdim. Bu firmaların kurumsal imajlarını size transfer etmelerinin yanında, bu imajı yenileme fırsatı vermeleri -bu sanatla mümkün- işin en güzel tarafı… Bu büyük bir güven gerektiriyor değil mi?

    SD: ​​Geçmişi çok gerilere gitmeyen sanat sektöründe güven herşey demek. Güven konusunu teyit eden en önemli unsur ise sizi siz yapan referanslar. Sonrasında ise iş konusundaki eğitim alt yapınız ve sektördeki deneyimleriniz geliyor.

    SY:​ Dedikodusu çok bol bir ortam sanat dünyası. Özellikle işin satış tarafında olanlar muhakkak bir sohbette bir başkası için itibarsızlaştırma amacı içeren negatif cümleler sarfederler. Sizinle birkaç işbirliğimiz oldu, hiç böyle bir sohbet yaşamadım ve çok takdir ettim. İş odaklı, disiplinli, insan ilişkilerini çok kaliteli bir seviyede sürdürüyorsunuz. Bu otomatikman karşı tarafa da geçen birşey ancak bir yere kadar, iletişimde zorlandığınız oluyor mu?

    SD: ​Sanat sektöründe bilgi her şeydir, tabii ki doğru isimlerden aldığınız vakit. Çünkü, bizim işimiz bilgi ve iletişim ağı üzerine kurulu bir iş. Sektörde genç bir kadın olarak var olmak itiraf etmeliyim ki ilk başta biraz zorladı beni. Her gece ağlayıp üzüldüğüm günler oldu. Sektörde genç, bir de üzerine kadın olduğunuz için bilginizi, deneyiminizi görmezden gelen, sizi ciddiye almayan erkek egemen bir grup var. Bu çevreye karşı çok direndim, dik durdum. Bugün ise danışmanlık şirketi olarak bilgimi ve deneyimlerimi profesyonel olarak paylaşıyor ve buradan para kazanıyorum. Bu nedenle gerçeğini bilmediğim, doğruluğunu teyit etmediğim hiçbir bilgiyi paylaşmıyorum. Disiplinli ve iş odaklıyım çünkü zamanım oldukça kıymetli. Mesafe herşey dolayısıyla çalışanlarınız, müşterileriniz aslında kısaca ilişkide bulunduğunuz bireylerle mesafenizi korumanız ilişkilerin uzun vadeli olmasının anahtarı diyebilirim. Ancak tüm bunlara rağmen aynı dili konuşamadığım kişiler/kurumlar çıkarsa bu isimlerle ilgilenmeleri üzere ekibimizden Nazlı veya Melissa devreye girer ve ilişkiler bu şekilde yürür.

    SY: ​Sanatın birçok formu var ancak Türkiye’deki sanat alıcıları resim almayı seviyor gibi, heykel sonra mı geliyor? Bir enstalasyon almaktan veya sipariş etmekten, bir performansa destek olmaktan heyecan duyacak kitle oluşuyor mu?

    ​SD:​ Son yıllarda eğitimli, öğrenmeye meraklı genç kitle, alıcı olarak aktif pozisyonda. Dolayısıyla bu türden yargılar değişmeye başladı diyebiliriz. Ancak grafiksel olarak baktığımızda her zaman (tüm dünya genelinde de) resim birinci sırayı alıyor.

    SY: ​Ben her zaman galerilere sığamayan, hayatın akışına entegre edebileceğim sanatın hayallerini kurarım. Bir kişi çıkmadı karşıma “en büyük hayalini yapmak istiyorum, tüm imkanı sağlayacağım” diyen. Siz gördünüz mü, var mı böyle birileri bizim ülkede?

    SD: ​Benim bir iki müşterim var evet. Sanatı gerçekten çok seven, hayal kurabilen, sanatı karşılıksız destekleyen… Şanslıyım.

    SY: ​Sizin en büyük hayaliniz nedir?

    SD: ​Türk sanat dünyasında kadın gücünü gösterebileceğim/öne çıkarabileceğim bir “business model” yaratmayı hayal ediyorum. Victoria Miro, Dominique Levy gibi bir figür olmak da hayallerim arasında.

    SY: ​Sizin gibi profiller hep daha iyi şeyler yapma arzusundan alır motivasyonu:) Gündeminizde ne var?

    SD: ​​Kesinlikle evet… Bugünlerde az önce bahsettiğim üzere tarihi bir binaya taşınmayı planlıyorum. Burada Türk sanat piyasasını hareketlendirecek bir program, sanatçıları destekleyecek projeler ve alıcılar için ilgi çekici bir alan yaratmayı hedefliyoruz.

    Yazının devamı...

    Hak İçin İlla Şansa, Şans İçin İlla Kara mı İhtiyaç Var?

    Ne istersen onu görürsün

    Yakın geçmişte canımı yakan bir hesap yüzünden, İstanbul’da köprü reklamlarının altından her geçişimde sadece talepkarlık görüyorum: Gör beni, sev beni, destekle beni… Kitlesel “mağduriyet” için başlatılan talepkar kampanyayı görür görmez o yakın geçmişteki mağduriyetimin etkisinin hala devam ettiğini farkettim.

    Rengi bize reklamlarda gösterir oldun İstanbul

    Ne zaman kamusal bir alanda sanat aksiyonu sapsam, insanların renge olan hasretine şahit oluyorum. Halk kalbe dokunan sanata o kadar aç ki aslında… İstanbul’un hatırı sayılır yerlerindeki reklam mecraları yeni yönetimle epey genişletilmiş. Yine bir talepkarlık, yine bir reklam üstelik bu kez daha büyük yani bağırıyor: Tüket beni! Huzurun resmini doğa yapıyor yine kar yağdırarak. Beyaz tüm kusurlardan güzellik yaratıyor.

    Mevcut gelir kaynağını çoğaltmak -tüketime özendirerek- işin en kolayı, mesele yeni gelir formülleri bulmakta ve asıl ihtiyaç olunan tam da bu.

    Lütfen bir şey isteme artık bir şey ver, bari bir renk ver, genci, yaşlıyı, çocuğu, gelir seviyesini, cinsiyeti ayırmadan ver.

    Oku kızım



    Yaz kızım

    Dünya gündemindeki ‘Plastik Atık’ sorununa İstanbul’da dikkat çekmeye çalışan kadın sanatçı ve engellerle büyüyen sanatsal ifadesinin inovasyona dönüştüğü bu hikaye “Herşey B*k Gibi Oluyor” adıyla trajikomik bir belgesel olarak yapım aşamasında.

    Sanatçı, sanal gerçeklik (VR) ortamında ışıktan fırçalarla hava boşluğuna bir eser çizmiştir. Bazen bir yapıtın ne olduğundan çok nerede, nasıl gösterildi daha önemli olabildiğinden, bu yapıtı konumlandırmak için mimari yapısı en uygun yerin Beşiktaş, Akaretler olduğuna emin olmuştur ve gerekli desteği aldığına inandırılır.

    Ancak sanal gerçeklikte her detayına kadar oluşturduğu esere aslında ne kadar hakim olduğunu uygulayıcı lojistik destek için orada olan belediye ekibi anlamak istemez çünkü onlar böyle bir alternatif gerçeklikten haberdar değilleridir.

    Sanatçıyı dikkate almadan eseri kendi kafalarına göre yapmaya kalktıklarında sanatçının uyarılarını dikkate almazlar. Kısıtlı zaman ve büyük motivasyonla yapılan çalışmaya engel teşkil eden birçok olayın ardından eser, sahibine haber bile vermeden kaldırılır.

    Büyük bir cesaretle ortaya koyduğu, ancak kar getirmediği için var olmaya hakkı olmayan yapıt, sanatçının mücadele verdiği plastik atık sorunu çok daha iyi tanımlamasına neden olmuştur.

    Sabret kızım

    Sanatçı, final dokunuşları için gittiği yerde eserin kalıntılarıyla karşılaşır. Belediye, şikayet geldiği gerekçesiyle eseri yok ettiğini -aslında gece gündüz verilen emeği yok ettiğini- yeni bir yer tahsis edip olayı telafi edeceğini vaad etmesinin ardından hiçbir girişimde bulunmaz.

    Olaya tesadüfen şahit olan bir vatandaş, sanatçının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile görüşmesine olanak sağlar. Geri dönüşüm üzerine birçok yapıt vermiş sanatçının bu serisi, halkın sanat yoluyla geri dönüşüme duyarlılığını artırmak amacıyla artık Sıfır Atık Projesi himayesinde hayata geçecektir.

    İste kızım

    Sanatçı, yok edilen eseri yeni kardeşleriyle birlikte Haydarpaşa Garında hayata getirmek ister. Bu talebini bakanlık çok sıcak karşılar.

    Doğrula kızım

    İçerik oluşturma görevinin medya profesyonellerinden bireylere uzandığı çağımızda, medya büyük bir sorumluluk edindi: doğrulama (verification).

    Haydarpaşa Garını ziyaret ettiğimde, bekleme salonu restorasyonunun bitmek üzere olduğunu, dış restorasyonun birkaç yıl daha devam edeceğini öğrendim. Bu tarihi güzelliğin kiraya verilmesi söz konusu bile olamazdı. Kiraya verilen yerler garın birkaç yüz metre ötesindeki depo alanlarıydı. Oysa bu alanları sanat aracılığıyla topluma kazandırmak için ilk gerekli şey duyarlılıktı.

    Vizyon nerede gelişim orada

    Doğru kriz yönetimi, meydana gelebilecek birçok ölümcül zarardan kurtarabilir, fırsatı görme kabiliyeti ise yepyeni dünyalar yaratabilir ki bu hep böyle olmuştur. Bu yüzden bir liderin vizyoner olması şart. Atatürk, en zor koşullarda halkını geliştirdi, bir çok alanda yenilikle birlikte kitlesel refah sağladı, çalışanı özellikle çalışan kadını himayesine aldı, onu yüceltti.

    Bir lider, her ne pahasına olursa olsun, hele ki birçok sanat alanına referans veren bir emeği asla yıkmamalı. Yıkarsa altında kalır, çünkü gerçek sanat her zaman haklıdır ve hak elbet bir gün yerini bulur.

    Yazının devamı...

    Entelektüel Destek Paketi

    Sanat tarihçisi, sanat yöneticisi, sanat rehberi gibi etiketlerin ötesine geçerek, aktörleri sürekli değişen (eser-koleksiyoner, sanatçı-galeri, müze-koleksiyon-kurumsal yapı gibi) yüksek kültür dünyasındaki yolculuğunun, yaşamının bu evresinde, kendi içsel dünyasıyla kurduğu özel bağla çok daha anlam kazandığını ifade eden Banu Hanımefendi ile görüntülü sohbetimizi kayda aldım:

    S: Nasıl gidiyor karantina günleri, köklü değişiklikler var mı yaşam akışınızda?

    B: Ben evde olmayı, okumayı, yoga ve meditasyonu çok sevdiğim için kendimle ilgili şikayet edeceğim birşey yok. Teknolojiyle alıştım diyebilirim. Önceden çevremden gelen görüntülü
    konuşma tekliflerini reddederdim. Telefonumun her daim sessizdedir. Kaçtığım şeyler karantinayla birlikte hayatımda şuan. Mesela evim benim sığınağımdır, özelimdir. Artık görüntülü konuşmalar sayesinde​ herkesi evimde ağırlıyorum:)

    S: Bilginizi aktardığınız ​kişi ve kurumların sizden beklentilerini, sanatın ​evrensel değerlerine ters düşmeden karşılayabiliyor musunuz?

    B: Kişisel veya kurumsal olsun, hepsinin sanat yoluyla insanlara ulaşma amacı farklı. Müzeye giden bir ev hanımı grubuyla bir öğrenci grubunun amacı farklı olduğu gibi, akşam orada davet verecek bir kurumun amacı da farklı. Dolayısıyla tüm bu farklı ihtiyaçlara cevap vermeye çalışırken birçok kültürel farklılığa tanıklık ediyorum. Bunun uzantısı olarak, sanatı hayatlarında farklı konumlandırdıklarından dolayı Türkler ve yabancılara anlatımlarım da farklı oluyor. Örneğin Türkiye’de sanat​ ​olaylarında çoğu zaman görünürlük ve prestij sanatın önüne geçer; önemli olan davettir, sanat kısmı olayın süsüdür, prestij kaynağıdır. Doğrusu sanatın merkezde olmasıdır, davetin onun etrafına çevrilmesidir. Tüm bu farkların bilincinde olarak, sanat ve insanlar arasında -sunulan imkanlar dahilinde- sağlam bağlar kurmaya çalışıyorum.

    ​S: Yaptığınız iş bir nevi insanlara entelektüel destek paketi sağlamak. Zengin bilgi birikimi gerektiren keyifli bir iş gibi gözüküyor ancak insanlar sizin ifadenizle sanatı algılayacakları için oldukça zor bir performans aynı zamanda…

    B: Fikirler hakkında topluluk önünde konuşmayı çok sevdim. Bu bana düşünsel boyutta yepyeni farklı kapılar açtı. Bir çok sanatçı tanıma fırsatı buldum ki, onları tanıdıktan sonra sanatlarını değerlendirmenin bambaşka bir boyut olduğunu farkettim. Ben artık sanatçıları sanatıyla okuyorum. Kişilişini, iç dünyasını, gelişim sürecini sanatı vasıtasıyla görüyorum. Mesela Abramoviç’in 70'lerden 2000'lere doğru olan spiritüel gelişimini yaşından gelen bir olgunlukla sınırlayamayız. Başta içsel isyanından gelen şiddet çığlıkla açığa çıkarken, 2000’lerde kendi iradesini sadece durarak test ediyor. Tepkisel ve uçlarda olan ifade ediş, yıllarla birlikte kendi içini izleyen izleyici konumuna geçiyor adeta.

    S: ​Türkiye’nin global sanat dünyasındaki yeri nasıl?

    B: ​Gezi’de başlayan şiddet yansımalarından önce yurtdışından gelen sanat insanlarına gerek seyahat ajansları gerek onları misafir edenler vasıtasıyla özel sergi, müze veya sanatçı ziyaretleri hazırlıyordum. O zaman başlayan negatif imajımız bir çok çalkantılı süreçle devam edince, dünya çapında tanınmış sanat destekçileri can güvenliği bir yana, keyfinin kaçma ihtimalini hesaba katarak burayı seyahat rotasından çıkardı. Sanatçı veya küratör gelir elbette işeri bu, ama müze destekçisi, sermaye sahibi olan kişi gelmez. Bir bienal veya uluslararası sanat olayını meydana getirenlerin olağanüstü çabaları yadsınamaz ancak maalesef kötümser bir gerçek var ortada. Hepimiz bir şeyler yapmamıza rağmen; kişisel veya kurumsal çabalarla aşılacak bir sorun değil bu. Mikro çalışmalarımız, makro bir çalışma olmadıkça yetersiz kalacaktır. Türk Çağdaş Sanatını iyi tanımlayacak stratejiler oluşturulmalı, devletin bir kültür politikası olmalı. Aksi halde hep tıkanacak. Ülkemizde ekonomi ve eğitim sorunları öncelikli
    gündem, yani sanata gelene kadar çok sorun var. Senin o keklerinin tam tepesindeki kirazdır sanat. Oraya gelene kadar unu bulacaksın, yumurtayı kıracaksın, çırpacaksın, tepsi ayrı dert fırını apayrı dert, hadi güzel pişti diyelim, kreması var. Onu da güzel kıvamında yaptıktan sonra o kirazı parlatırsın ve özenle tepeye yerleştirirsin.

    S:​ O günleri görecek miyiz? Ben kültürel zenginliğimizin gücüne çok güveniyorum. Mustafa Koç’un dediği gibi bizi sanatın ve kültürün kurtaracağına inanıyorum.

    B:​ Kesinlikle öyle olacak çünkü insanımızı düşünsel boyutta değiştirecek, bunu kendimden biliyorum. Sanat tarihi okudum ama işin derinlerine indikçe dönüştüm. Yıllar evvel sahip olduğum sanat görüşü şu anda bambaşka. Bir koleksiyoner de, başta sahiplendiği işleri beğenmiyor “Ben bunu neden almışım?” diyor, algısı değişiyor ve seçimleri gelişip evriliyor. Sanat tüm tarihleri içine alan insanlığa dair bir birikim olarak geliştikçe geliştiriyor. Çok heyecan verici bu gelişimi izlemek. Politikadan ekonomiye tüm alanlarla olan bağlarımı bile sanat üzerinden kurmaya başladım böylece hayatın diğer alanları da daha keyifli hal aldı.

    S:​ ​Çağdaş sanatla bu bağları güncel tutmak mümkün oluyor büyük ölçüde galiba...

    B:​ İnsanlar çağdaş müzelerde kaçtıkları şeylerle yüzleşiyor. Yüzleşmenin çok keyifli ve özgün bir yolu oraya vakit ayırmak. Çünkü orda aynı konuya on farklı sanatçının on farklı yaklaşımı var, hepsi bambaşka bakış açıları yaratmışlar. Bu da düşünsel boyutta insanın zenginleşmesine olanak sağlıyor. Mesela şu anda evlere kapandığımız gerçeği sabittir. Bu konuya doktorların veya ekonomistlerin yaklaşımları benzerdir ama sanatçıların birbirinden çok farklı yaklaşımları olacaktır, bu da çok besleyicidir. Dolayısıyla sanat düşündürür ve akabinde dönüştürür.

    Seninle tanıştığım Contemporary İstanbul Fuarında beş dakika konuşmamız aklımdan gitmemiş. Hiç ilgi duymadığım o çantalara senin vasıtanla ilgi duydum ancak bambaşka bir düzeyde, senin bana aktardığın yoldan… Madde üzerinden ortaya koyduğun; kitlesel tüketimle insanların yine madde üzerinden tatmine ulaşma çabası fikri şimdi yıllar geçince, özellikle bu dönemde ne kadar da önem kazandı. Kendin dönüşmüşsün o çantayı eser diye ortaya koyarak ve insanları dönüştürmeye başlamışsın. Birileri imajlar üretiyor, ona hayranlık yaratıyor, senin aynen tatlılarınla ifade ettiğin gibi… Biz de açgözlülük ile istiyoruz o imajları, hızlıca tüketmek istiyoruz, ben istiyorum en azından... Tatlı da bir fetiş, bir zaaf yani.. Bilemiyorum doğru bir teşhis mi ama senin bu yönde ilerlediğini görüyorum ifadelerinde, doğru mu?

    S:​ Çok doğru…

    B:​ İşte bunların farkına varıldığında dualite ortadan kalkıyor zaten, satan ve satılan ortadan kalkıyor. Satın almak istediğin hazzı kendi içinde arar oluyorsun. Ama dışarıda asla yararı olmayan şey yararlıymış gibi paketleniyor, reklamı yapılıyor. Bana göre zaten ihtiyacımız olan yararlı şeylerin reklamı olmuyor. “Bak elma bu, ne güzel, bunu ye!” diye bir reklam görmedim ben hayatımda. Özellikle biz kadınlara dayatılan ihtiyaçların; çikolatadan kozmetiğe suni olduğunu fark etmek için ne kadar zaman harcıyoruz…

    S:​ Sanat yönetimi üzerine master yapmışsınız, amacı nedir sanat yönetiminin? B: ​Sanatın bir akademik -felsefi- yanı var, bir de ticari sektör yanı var. Sanat yönetimi bu ikisi arasındaki dengeyi sağlayarak sanatı ekonomiye kazandırmak. Sanat bütün metalar gibi satılan birşey değil, bir ekspertiz gerekiyor. Sanatın felsefi tarafını çok iyi bilinebilir ancak bunu ekonomiye katmayı da bilmek lazım. Bunun direkt yolu alıp satmaktır ancak endirekt yolu; onu bir etki alanı yaratması için geniş bir iletişime çevirmektir. Türkiye’de sanatta tutunanların ekonomide iyi olduğunu gözlemliyorum. İş insanlarının bu işe el atmaları, doğrusuyla yanlışıyla edindikleri tecrübeleri sanatın ve sanatçıların hizmetine sunmaları çok güzel. Kurumlar bunu çeşitli şekillerde yapıyorlar. Ama bu ortamın sanat profesyonellerinin şekillendirdiği bir piyasaya evrilmesi gerekiyor. Eminim ki sen bile kendine bir yer bulamıyorsun çünkü Türkiye bu alanda emekleme döneminde.

    S: ​Yoga ve meditasyon hakkında fikirlerinizi merak ediyorum. Bu pratiklerin sanat ile bağdaşan tarafları var mı?

    B: ​Yoga içseldir ve ahlaksal, davranışsal tarafı vardır. Bunu dışardan bakan görmez, sen bilirsin aynı meditasyondaki nefes, konsantrasyon gibi… Güncel olaylara sanatçıların farklı açılardan bakmalarının sebebi de kendi içsel deneyimleri, yaşayıp gözlemlediklerini rafine ederek dışarıya çıkarıyor oluşlarıdır. Yogada da böyle, bir grup olarak bir araya gelinen meditasyondan herkes başka bir şekilde ayrılır. Bu da aynı sanatçının metoduna benzer, insan kendi kendisiyle iletişim kurup çeşitli açılımlar elde eder. Bu vasıtayla beden, ruh, zihin buluşmasında farklı kapılar açılır.

    Düşünceleri itmek ve ötelemek yerine onlara seyirci olma halidir meditasyon; kendinle, özellikle kendi iç kavgalarınla yüzleşmektir ve bırakıp gitmek istersin. Ama pratiklerde kendinle kavga da etsen, içsel huzursuzluk da yaşasan orda kalman gerekir. Bu pratikleri devam ettirirken bir noktada o kavganın bitmiş olduğunu farkedip bir dinginliğe ulaşırsın. Ben bunu yaşadığım an şaşırdım, o kavgayı aradım, “nereye gitti” dedim… Bu aralar izlediğim filmlerin de etkisiyle bu hali roketle uzaya fırlatılmaya bezettim. Atmosferi aşana kadar sarsılıp duruyorsun ve müthiş bir sessizlik karşılıyor seni. Sonrasında da meditasyona bağımlı hale geliyorsun. Yoğun bir kaostan huzura kavuşmak gibi, uzayın sessizliği, sonsuzluğu, yıldızların görkemine tanıklık etmek diyebilirim. Bu benim kendi deneyimim, herkesinki farklıdır elbette.

    S: ​Bütün bu pratiklerin özünde ne var?

    B: ​Anda ve orada olmak. Yoga ve meditasyon doğuya ait pratikler. Batıya ait bir hayat içerisinde müthiş bir tezat aslında. Bir dengelenme noktası olarak bütün gün oturan hareket etmeye geliyor, stres yaşayan durmaya geliyor, konuşan susmaya geliyor. Ben boşluk hissediyordum ve bu boşluğu insanlarla doldurabileceğimi sanıyordum. İnsanın ancak kendi iç dünyasıyla temasa geçtiğinde bu boşluğu doldurabileceğini anladım. Bu teması çoğunlukla pratiklerimde soyut sanatla zenginleştiriyorum ve bunu gruplarıma aktarıyorum.

    Bence sanatçı da bir çeşit spiritüel yolculuk içinde, farkında olarak veya olmadan. İçinde yaşadığımız sistemin dışındaki kişiler onlar… Bu sisteme bir şekilde dahil olmaya çalışan, sanatıyla yaşamını sürdürmek istediğinden onu bir şekilde ekonomiye katmak zorunda olup sistemin istediği gibi olamayan, olsa bir kaos, olmasa ayrı bir kaos yaşayan değerli insanlar onlar.

    S:​ Sizi dinlemek çok keyifli, gerçekten bu iş için gelmişsiniz dünyaya... Bende bıraktığınız izlenim; işini kar amacı gütmeden yapıyor gibi, belki de işin satış yerine düşünsel kısmında olmak bunu gerektiriyor. Zaman zaman kazancı çok da bol olan bu sektörde sizin kendinizi konumlandırdığınız yer egolardan uzakta güvenli bir bölge gibi sanki...

    B: ​İşin bu tarafında olmamın sebebi belki de gerçek ihtiyacın burada olması. O tarafta ego yönetimine ihtiyaç duyuluyor. Birinin egosunu besleyebilmek için kendi egonu besliyor olman gerekir. Benim kişisel yolum bunun tam tersi. Egonun da beslenmesi lazım elbet, ki bana danışıldığında bunu hissediyorum kendimde ama günün sonunda benim tek bildiğim birşey bilmediğim. Ben hep yeni şeyler öğrenmeye meyilliyim. Durum bu olunca da ego beslenmesi anlamını yitiriyor.

    S: ​Peki sanat adına bir şeyler değişecekse ilk nereden başlamak lazım?

    B:​ Toplumumuzun sanatçıyı anlaması lazım, anlamak da doğru soruları sormakla olur. Mesela amaç, senin o kaideye koyduğun çantanı, kendi sözlerinle anlatımındaki detayları yakalamak olmalı. Yoksa tarz olarak pop art, malzeme olarak sentetik bir şey, söylem olarak kitlesel tüketim ve markalarla ilişki vs... Yani bu başlılar üzerinden gidiyordu senin çantan. Ancak sen kişisel deneyimini bize aktarınca olayın ne kadar farklı bir boyutta olduğunu anlamış olduk.

    ​S: ​O yıl fuarda sergilenen işim geri dönüşüm serilerimin başlangıcına işaret ediyor. Beyaz bir kaide üzerinde sergilenen çantamın etrafına toplanan bir grup kadını görünce yanlarına gidip hikayemi paylaşmak istedim. Çünkü onların gördüğü sadece Chanel marka bir çanta üzerinde renkli abstrakt desenlerle tüketim dünyasının cazibesini ve markanın değerinden kendi sanatıma yüklediğim bir imaj transferiydi. Aslında durum çok farklıydı.




    O çanta orjinalinin plastik bir taklidiydi ve burada mağazadaki orjinali ile aynı fiyatla satışa sunulmuştu. Gerçeği bir hayvan derisinden üretilmişti. Bense boyadığım bu plastik imitasyonu İstanbul’un derinliklerinde materyal arayışına çıktığım bir zaman tesadüf eseri bulmuştum. Çantanın orjinali kullanılıp doğaya karışacaktı ancak bu ucuz plastik replikası yüzyıllarca doğada kalacaktı. Birkaç yıl evvelinde, kendi kendime “başarımın lüksü”nü kutlamak uğruna gittiğim Paris’de, Saint Honore caddesindeki Chanel mağazasına bu çantayı almak gitmiştim. Üç kez girip çıktım mağazaya, çantayı bir türlü satın alma kararını veremedim. O çantanın bana katacak bir şeyi olmadığını farkettiğimi, kendi kendime “bu çanta senin neyine” dediğimi ve böylece kendi kendime yaşadığım büyük farkındalığı izleyiciyle paylaşmıştım aslında o kaide üzerinde.)

    B: ​İşte o kişisel yolculuğunun seni getirdiği noktaya bizler tanıklık etmiş olduk. İlk hazır nesneyi sanatta kullanan Duchamp dı, sonra Andy Warhol onları çokladı, konserveleri ortaya koydu, kola şişelerini getirdi ve bugün de en son İstanbul Bienalinde gördüğümüz gibi insanlık bu atıklardan Pasifik’de kıta yarattı. Yani hazır üretim seri üretime geçti, seri üretimi de düşünmeden hızla tükettik, çöpünü de nereye atacağımızı bilemedik, okyanusta çöpten yeni bir kıta oluşturduk. Onları faydalı bir şeylere dönüştürmenin yollarını düşünmeye sevk ettirdiği için geri dönüşüm sanatı çok değerli. Hem atıkların geri dönüştürülmesi bakımından çok önemli hem de biz yüce insanlığın bu dünyadan gittikten sonra arkamızda ne bıraktığımızı göstermek için.

    Yazının devamı...

    Dijital Varlık Dünyasının Haylaz Meleği

    Bu yeni sistem, "haksızlık bu" denilebilecek -data gizliliği, medeni hakların ihlali yoluyla elde edilen kazanımlar, haksız kazanç gibi- kitleler üzerinde oldukça etkili düzenlere kökten çözümler sunduğu için, mevcut çıkarlarını korumaya çalışan dirençlerle el ele olmak istiyor. Bu dirençler dev güçler yani devletler ve devlet gibi dev şirketler.

    Neredeyse ölümle burun buruna geldiğimiz şu günlerin sonunu görecek kadar aklen ve bedenen güçlüysek eğer, her alanda kökten değişimlere tanıklık etme şansına erişeceğiz. Bu değişimin hakkını ödeyecek sektör yine finans olacak gibi.

    Dengeleri değiştirmeye çoktan başlamış yeni finans dünyasına yön verebilmek ayakta alkışı hak eden bir meziyet. Dünyada bir avuç insan bu mertebeye ulaşmış. Dijital varlık dünyasında, sektöre sunduğu kişisel katkılarıyla "açık sözlü avukat" sıfatıyla nam salmış Türk İş Kadını Meltem Demirörs Hanımefendi, Dünya Ekonomik Forumu Blockchain Konseyi'nin (World Economic Forum Blockchain Council) kurucu üyesi. Dijital Para Birimi Grubunun (Digital Currency Group) kurucularından, MIT ve Oxford'da ders veriyor ve CoinShares adlı yatırım
    şirketinin strateji sorumlusu olarak dijital varlık ekosisteminde dolaşan yatırımcılara ve girişimcilere ortaklık yapmakta. Kendisiyle en merak ettiğim soruları paylaştım:

    S: Mevcut finansal sistem dünyadaki yaşam kalitesini düşürüyor gibi görünüyor. İçtenlikle inanıyorum ki; özellikle içinden geçtiğimiz sancılı süreçte yaşadığımız değişken finansal tablolar bizi geleceği temsil eden finansal duruma daha da yakınlaştıracak. Bu bağlamda -geleneksel yöntem- parayı basmak veya kripto etmek hakkında fikirlerinizi verir misiniz?

    M: Sürekli para basmak sürdürülebilir değildir. Son yirmi yılda, hükümetler benzeri görülmemiş miktarda para basarken, dünyanın dört bir yanındaki faiz oranlarının düştüğünü izledik. Yalnızca ABD'de kısa vadeli faiz oranları sıfırdır ve dolaşımdaki dolar arzı 2009'dan 2019'a üç katına çıkmıştır. Aynı zamanda sermayeye getiriler (borsa büyümesi) emeğe dönüştükçe (GSYİH büyümesi) servet, daha az insanın elinde yoğunlaşmaya devam ediyor. Sadece kripto para birimlerinin finansal piyasalardaki ve ekonomilerimizdeki sorunlara bir çözüm olduğuna inanmıyorum, ancak insanlara güç veren güçlü bir araç. Ancak yapılması gereken çok iş var ve yeni nesil genç, çok yönlü, tutkulu politikacıların yeni bir gündem belirlediğini görmek için sabırsızlanıyorum.

    S: Kripto dünyası hala niş... Sizce alternatif fikirler ve yeni para birimleriyle kitlelere yayılacak mı yoksa Bitcoin kitlelerin yaşamına girmek için stratejiler geliştirmeli mi?

    M: Hemen değil. Değişim zaman alır. Hükümetlerin atacağı ilk adım kendi para birimlerini dijitalleştirmek. Sermaye daha akışkan ve pazar daha birbirine bağlı hale geldikçe piyasaların daha kırılgan hale geldiğini göreceğiz. Bu son piyasa çöküşünde Bitcoin'den öğrenilen en büyük ders; Bitcoin gibi bir dijital varlığın, kaldıraç rolü olması ve sermaye akışkanlığını arttırmak için daha fazla yol sağlaması, yani paranın bir bankaya ihtiyaç duymadan 7/24 hareket edebilmesi anlamına geliyor. Bitcoin, bunu isteyen insanlara seçenek sunar ve kendi başına yeterince güçlüdür. Çoğu insan Bitcoin kullanmak için ihtiyaç duydukları adımları atmaya hazır değil, ancak Bitcoin'i seçenlerin küresel finansal sistemin kaçınılmaz bir parçası olacağına inanıyorum. Bitcoin, onu isteyen insanlara seçenek sunar ve kendi başına yeterince güçlüdür.

    S: Libra hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce Libra dünyada bir sorun olarak mı algılanıyor? Libra’nın bir geleceği var mı veya hangi amaçla yola devam edeceğine dair görüşleriniz neler?

    M: Libra iddialı bir proje olarak başladı, ancak gerçekler ve karmaşıklığı daha belirgin hale geldikçe daha az iddialı oldu. Libra son iki yılda önemli bir rol oynadı - hükümetler ve diğer büyük şirketler arasında dijital para birimlerini ciddiye almak için aciliyet yarattı. Korku ve belirsizlik gibi güçlü güdüler yarattı ve Bitcoin etrafındaki anlatıyı değiştirdi. Bitcoin'in açıkça tartışıldığı ABD Kongresi'nde çok sayıda konuşma yapıldı. Bir Türk iş kadını olarak, bu konuşmaların bir parçası olmaktan ve bir teknoloji, bir iletişim ağı ve bir yenilik pazarı olarak bitcoin'in benzersiz ve güçlü özelliklerini vurgulamaktan gurur duydum. (​Lawmakers scrutinize cryptocurrencies in day 2 of Libra hearing​)

    S: Libra’nın altyapısı diğer kripto para birimleri gibi Blockchain’e mi bağlı?

    M: Libra bir kripto para birimi değildir. Libra özel olarak işletilen, özel sektöre ait (Facebook) bir ağdır. Bitcoin açık kaynaklı bir yazılım projesidir ve ağ izinsizdir, yani herkes buna katılabilir veya üzerine inşa edebilir. Bu temel ve çok önemli bir farktır. Libra, yalnızca Facebook'a ve öncelikle yatırımcıları olan Libra vakfına katılmak için seçtiği şirketlere fayda sağlar.

    S: Gelecekte finans dışında hangi sektörlerde blockchain daha fazla kullanılacak?

    M: Kripto para birimleri borç verme ve kaldıraç aracı gören işleviyle en uygun olanıdır. Kripto para birimlerinde ve blockchain teknolojisinde önümüzdeki on yıl, özellikle borç verme ve borçlanma söz konusu olduğunda sermaye piyasalarının çalışma şeklini temelden değiştirmekle ilgili olacaktır.

    S: Eğer Türkiye kendi kripto para değerini yaratacaksa, Türk Lirası’nın son yıllardaki değer kaybını göze alarak bir ülkenin kripto parası hangi dinamiklere göre değer kazanır?

    M: Lira'nın dijitalleşmesi, onu değiştirmez, Lira aynı Liradır. Günün sonunda, küresel yatırımcılar ve hatta Türkler liraya çok fazla güvenmiyor; birçoğu bu nedenle dolar ve Euro tutuyor. Bir para birimini değerli kılan şey, insanların ülkeye verdiği güvendir; hükümeti, ekonomisi, büyüme beklentileri. Türkiye'nin inanılmaz fırsatlara sahip olağanüstü bir ülke olduğuna inanıyorum, ancak siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle çok zor zamanlar geçirdi. Lirayı güçlü bir para birimi haline getirmek için, Türkiye'nin dünyadaki algısının değişmesi ve gelişmesi gerekiyor.

    S: Türkiye’de genç girişimcilik bir trend haline geldi. Bir sürü yeni şirket ciddi yatırımlarla yurt dışına açılmakta. Burada yatırım yaptığınız Blockchain startup projesi ​​var mı? Bu alanda etkileneceğiniz bir proje olsaydı ne olurdu ve destek vermeyi düşünür müsünüz? Bu cevap, bu yazıyı okuyan hevesli genç girişimciler için önemli olacaktır.

    M: Türkiye'de çok iyi performans gösteren çok sayıda bitcoin şirketi var. BTCTurk, Türkiye'nin en büyük ve en iyi bilinen kripto borsasıdır. MenaPay, aynı zamanda bir dijital dolar parası oluşturan BiLira, aynı zamanda dijital bir Lira yaratan yeni bir kripto ödeme şirketidir - liste uzayıp gidiyor. Tüm bu şirketler girişim desteklidir ve Türkiye'deki startup ​​topluluğu ile diğer kripto topluluğu arasında bağlantı kuran birkaç girişim fonu bulunmaktadır. Örneğin Boğaziçi Ventures şirketi bana çok yardımcı oldu; onlarla düzenli olarak yeni Türk kripto şirketleri hakkında konuşuyoruz ve Türkiye pazarına bakan yatırımcıların büyük fırsatlar bulmasına yardımcı oluyoruz. Türk girişim yatırım topluluğu hala çok küçük olduğundan, yatırımcıların birlikte çalışması ve daha da önemlisi Türkiye'ye yeni yatırımlar çekmesi ve girişimcileri büyük şirketler kurmaya devam etmeleri için desteklemeleri önemlidir.

    Yazının devamı...

    Sanal Ortamdan Haberler

    Her bir insan en az bir alanda bizden iyiymiş ondan bu ortamda sohbet edeceğim kişiye en azından burada ne aradığını sorabilirim. Şu anda İnstagram’da da olabilirdi. Kadında çekilmeyen, erkekte hiç çekilmeyen çağın en büyük salgını özentilik; “ben, ben, ben, bu da bu duvar önünde nasıl durduğum, bu da bu masa başında nasıl oturduğum, bu da elbisem, çantam, ayakkabım, saçım, makyajım ve işte bu da az sonra yiyeceğim sushi” de diyebilirdi. Bir gerçeklik karmaşasıdır gidiyor malum içinden geçtiğimiz ve kısa süreceğini tahmin ettiğim dönemin adı: gerçek ötesi (Post Truth).

    Sohbeti gerçekleştireceğim ortamın adı VR Chat ve bu bir “app” ancak mobil cihazda değil, oyun platformu olarak bilinen “Steam” de çalışıyor diğer sanal gerçeklik uygulamaları gibi. Bilgisayarlar evlere girmeden meraklıların internet kafelere gitmesini andırıyor bugünkü VR kafeler.

    Bu sistem için çok güçlü bir bilgisayara ve profesyonel VR gözlüğüne ihtiyacınız var. Ek olarak fiber altyapılı internete. ADSL’de görüntü titriyor, düşük bağlantıda hiç çalışmıyor. Dil İngilizce. Güzel teraslı, ormana bakan bir evde iki ayrı duvar projeksiyon ekran var, birinde oyunlar diğerinde ise çeşitli uygulamalar olan. “Viveport” adında yeni bir app çıktı, çok havalı bir şehir merkezi inşa etmişler, paslanmaz çelikten yumurta görünümlü evler havada uçuyor. Orada da dev bir ekran ve apayrı platformlar dizayn edilmiş.
    Acute Art adlı platform çağdaş sanat sergileri yapıyor. Christo ve Jeanne-Claude çiftinin “Mastaba” eseri Hyde Park’da havadan izlenebiliyor.



    VR Chat’e girmeden evvel “boxing room” adlı bir platforma girdim. Elime kırmızı şeker gibi box eldiveni giydirildi. Harika bir ortam, etrafta her cins kum torbası, yaklaşıp antrenman yapabiliyorsunuz, yumrukladığınızda kum torba aynı gerçeği gibi savruluyor. Ortada bir ring, bacakları olmayan ama ayakları olan bir robot -aynı kırmızı eldiven onda da var- karşısında başka bir avatar müsabaka halindeler. Onlar maç yaptıkları için ben ringe giremiyorum, ringin dışından izleyebiliyorum. Orda biraz spor yaptıktan sonra atış talimi platformuna geçtim. Değişik değişik silahlardan ikisini kapıp bütün hedefleri devirdim. Mermi yerine boya atıyor silahlar...

    Ve girdim chat bölümüne. Burayı internetin ilk zamanlarında kullandığımız sohbet programlarının boyut atlamış hali gibi düşünebilirsiniz. Gerçek dünyadan tamamen bağlantınız kesiliyor, bir avatar içindesiniz ve farklı insanlarla -avatarlarla- sohbet ediyorsunuz kendi sesinizle. Yazmak yok. Herkesin adı kafasının üstünde yazıyor, takma isim kullanılıyor genelde. Bir kaç yıl evvel buralarda tek tük insan olurdu, bazen uzay gemisi bazen egzotik bir ada üzerinde bin yıl evvelden kalmış gibi bir şatoda, kendi evimmiş gibi dolaşırdım. Artık öyle değil, boş bırakmıyorlar buraları. Biri rahatsız ederse sesini veya kendisini engelleyebilirsiniz.

    Benim avatarım bir metre boylarında animeye benzer bir kız. Henüz kendime özel bir avatar tasarlamadım, hala üzerinde düşünüyorum. Eh biraz zahmetli buralarda havalı gözükmek, ama hazır avatarlar var sistem sizi çıplak bırakmıyor, her zevke bedene göre avatar mevcut.

    Müze gibi bir ortama girmemle, uzaktan bana doğru koşan simsiyah, benim boyumun on katı kadar robotu farkettiğim an kafamdan büyük silah namlusunu yüzüme dayadı. Neye uğradığımı şaşırdım… Sanırım Rusça konuşuyordu. Kesin 10-15 yaş aralığında, büyümek için sabırsızlanan küçük bir afacandı. Geldiği gibi hızlı koşarak sanal alemin derinliklerine doğru uzaklaştı. Mekanda hareket ederken hız sabit, elbette hareket alanınız gerçekte bulunduğunuz ortamın genişliğiyle sınırlı olduğundan, sanal mekanda dolaşmak hızlı, yani herkes koşuyor gibi görünüyor. Bu biraz baş dönmesi yapabiliyor, bu nedenle epilepsi gibi bazı rahatsızlığı olanların bu ortama girmeleri sakıncalı görülüyor. Rus robotu şokunu atlattıktan sonra kendi avatarıma benzeyen bir kıza selam verdim ve nereli olduğunu sordum. Benim hiç de yabancı olmadığım yerlere Los Angeles şehir merkezi yakınlarında bir mahalledeymiş an itibariyle. Babaannesiyle birlikte yaşıyormuş ve bir arkadaşının evinden girmiş sanal aleme. İsmim ve ismimin anlamı ilgisini çekince Stevie Wonder'dan “Overjoyed” şarkısını söyledi bana. Coronadan korkup korkmadığını sordum. “Ben siyah bir kızım sence korkar mıyım o virüsten?” dedi. Güldüm, ben de aynen dedim: “Yani siyah değilim ama beyazların olduğu dünyada siyah olduğumu hissediyorum”. Siyahiler çok eğlenceli insanlar, ruhları bambaşka, coşku dolu.

    Daha dün Harvard Üniversitesi kapatılmasına çok üzülmüş. Eyalet olarak New York’da her yerin kapandığını, henüz tüm Kaliforniya değil ama San Francisco'da okulların kapandığını ve kendisinin gönüllü sağlık görevlisi olarak çalıştığı UCLA’nın kapanmasının onu çok acıtabileceğinden bahsetti. Tam olarak kalbini acıtan şey, özellikle bursla bu okulları kazanan evsizlerin gidecek yerlerinin olmadığı gerçeği imiş. Alınan önlemlerle bir çok kişinin mağdur olduğundan bahsetti. Kendi mahallesinde marketlerde en çok tükenen şeyler su ve tuvalet kağıdı olduğu söyledi. Ben buralardan bahsederken “gitmem lazım” deyip yok oldu. Bari bir selfi çekseydik dedim kendi kendime.

    Google Earth uygulamasıyla dünyayı gezmeyi de çok seviyorum bu ortamda. Her yeri modellemişler ve sürekli geliştiriyorlar. VR Chat ile Google Earth birleşse mesela… Avatarlarımızla dünyanın istediğimiz yerinde sosyalleşebilsek... Zamansal olarak da, tahminler ve ileri vizyonlu kişilerin tasarlayacağı yüz yıl sonrasının dünyası modellense, ortalıkla dolaşan sentetik insanlarla sohbet edebilsek, restoranlarda çalışan robotları görsek. Ya da tam tersi beş yüz yıl öncesineki ortamları ziyaret etsek. Yakın zamanda sanal ortamda Elon Musk’ın Marsına gidebileceğimizi hissediyorum. Hatta gidiş serüveninin VR deneyimini de bekliyorum Musk gibi bir dehadan. Zor işler değil bunlar. Çok muhtemel yapım aşamasındadır.

    Bu alternatif gerçeklik dünyası yaşama yepyeni pratikler getiriyor. Ben daha evvel görmediğim -Hong Kong gibi- birçok şehri burada gördüm. Öyle kalabalık turistik yerlerde bulunmayı zaten sevmediğim için, hep bir okazyon için seyahat ettiğimden, sanal ortam benim gibi dünyayı gezip görme arzusu olan çok kişiyi tatmin edebilir.

    Yazının devamı...

    Bülbüller

    Çoğu insan sanattan anlamadığını dile getirir, çünkü hiçbirimiz anlayamayız, sadece hissedebiliriz, varlığından keyif alırız müzik gibi. Dışarıda yürürken kulaklığımın şarjı biter veya kaybolursa, telefonu kulağıma dayayıp dinlemeye devam ediyorum sanki telde konuşuyor gibi, o derece bir bağımlılık benimki. .

    Dün, Dünya Kadınlar Gününe özel bir çalma listesi yaptım. O kadar duygu dolu parçalar seçtim ki dinlerken kalbime bir şeyler oluyor. Sadece Türkiye’ye değil, dünyaya ait seslerden oluşturduğum seçkideki parçalar, engellere rağmen var olabilmiş, bazen hak ettikleri müzikal kaliteyle işlenmeseler de, gürültüye rağmen farkedilmiş ve fark edilmeye devam eden kadınlara ait. Onların kendilerine has yaşamlarından akan duygularıyla giydirdikleri sesler gayet şık ve etkileyici.

    Her dinlediğimde ‘bu ses bir insandan nasıl çıkar’ dediğim ses Selda Bağcan ile liste başlıyor. Bir akşam Los Angeles’ın en havalı yerlerinden birinde çalan müziğin tınısının yavaş yavaş form değiştirmesiyle kendimi İstanbul’da hissettim. Yanımdaki arkadaşlarımdan Türk olana ‘sanki birazdan Türkçe bir şarkı çalacak gibi değil mi?’ diye sormamla Acid Pauli yorumuyla Selda Bağcan’ın “Katip Arzuhalim” çalmaya başladı. Sonra hem DJ kabinindeki kalabalık hem de pistteki insanlar öyle kendilerinden geçtiler ki… Şarkı bittiğinde kulüpteki rutin tekrar normale döndü, sigara içenler sigaralarını yaktılar, ihtiyaçlarını fark edip yürümeye başladılar falan, sanki dev bir dalga geldi herkesi metrelerce yükseltti, tarifsiz duygular yaşattı ve gitti. Gecenin birkaç dev dalgasından biriydi “Katip Arzuhalim”. Bu yüzden listenin başına bu yapıtı koyuyorum. Aynı sanatçıdan “Gesi Bağları”, “Çemberimde Gül Oya”, “Öyle Bir Yerdeyim Ki” yapıtlarıyla devam ediyor listem. Bu parçalar ve dahası, bugün birçok müzik yapımcısı tarafından yeniden yorumlandı.

    Sen gül ol da, uğruna ötmeyen bülbül utansın. -Mevlana

    Çağdaş sanatta tarihten meşhur yapıtların tekrar yorumlanmasına sanat gözüyle bakamıyorum. Büyük etkiler yaratmış eserler bugünün insanı tarafından üzerine yapılan mini bir dokunuşla sanat diye koyuluyor önümüze. Müzikte öyle değil, şarkıların güncellenmesi güzel birşey. Hem genellikle bir müzik yapıtı birden fazla elden çıkar ve bu aşamada vokal olması gerektiğinden çok farklı işlenebilir, vokal ziyan da edilebilir. Ziyan edilse de o vokal bir gün bir yerlerde öyle bir işlenir ki, bir anda baş yapıta dönüşebilir. Selda Bağcan’ın dünyaya verdiği yoğun duygu yüklü tohumları, bir çok coğrafyada çağdaş yorumlarla büyüyor, çok güzel şekilleniyor.

    Arının evini yıkan, balın tatlılığıdır. -Nizami

    Ve Neşe Karaböcek... Aslında hepsi bir numara benim için, ondan bu sıralamanın hiç bir önemi yok. “Yalı Yalı” şarkısının benim için yeri çok ayrı, çünkü babamın memleketi Çayeli… Ben de oralı sayılırım, eşsiz yerlerdir oralar, giden bilir. Bir akşam sanat haftası için arkadaşlarımla gittiğim Miami’de, tarzını çok beğendiğim Edition Hotel’in kulübündeydik ve başladı bu şarkı… Tam da DJ’in yanındaki masadaydık, dedim ‘bu benim köyümün şarkısı’... Tabiki de bilmiyordu DJ, Çayeli’nin bir köy olduğunu, tatlı bir diyalog oldu. O dönem hiçbir party bu şarkı çalmadan bitmiyordu. Yine bir gün Los Angeles’da lokal müzik yapımcılarıyla bir müzik stüdyosundaydım. Türk olduğumu söyleyince hemen açtılar bu parçayı ve büyük bir bilgisayar ekranında Neşe Karaböcek videosu önünde üç Amerikalıyı tapma emojisi yaparken izledim. Sonra içlerinden biri gidip ekranı öptü. Karaböcek bölümü İntizar, Artık Sevmeyeceğim yapıtlarıyla devam eder ancak Selda Bağcan gibi, bu sesler yeni dans, elektronik ve rap müzik için çok kıymetli saf vokaller. Karaböcek’in Modern Talking yorumuyla “Akşamlar”, “Soundcloud”da rastladığım “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş” için yapılan yorumlar arasında ‘Yalı Yalı’ o kadar çok yorumlanmış ki, biri ismiyle fark bile yaratmış: “Yalıyı unut”.

    Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese? -Mevlana

    İlham veren seslerin belki de en duygu yüklüsü Bergen... Onun hikayesini ben çok geç duydum. Duyar duymaz portresini resmettim. Bir çok eserim gibi o da çalındı. Şu anda Amerika’nın bir yerlerinde. İnşallah güvenli ellerdedir Acıların Kadını Bergen Portrem. Sagopa Kajmer, Bergen’in “Sen Affetsen Ben Affetmem” adlı yapıtını çok da güzel yorumlamış.

    Ve Nükhet Duru… Şu yeryüzünde “sevda” sözcüğünü en iyi söyleyendir belki de. İkinci de Ceylan Ertem olabilir, bu ikilinin seslendirdiği en güncel “Sevda” listemde. Nükhet Duru’nun “Ben Sana Vurgunum” vokalleriyle yapılan “Often” parçasında, The Weeknd, Duru Hanımefendiyle resmen bir düet yapmış. Bu cevheri keşfetmesi çok güzel, ancak sesi duru kullansaydı daha iyi olurdu parça. Bu haliyle onun güzelliğinden az yararlanılmış.
    Safiye Ayla’nın “Ben Seni Ellerin Olsun Diye Mi Sevdim?” muazzam bir parça. 2012’de ​Safiye Ayla, Selda Bağcan ile Times’ın “Dünya Müziğinde Yaşayan Efsane ve Tarihi Kadın Şarkıcılar” listesine tüm dünyadan 81 sanatçı arasındaydı.

    Bağı bülbül süsler, üzümü kargalar yer. -Nizami

    Sezen Aksu’nun çok yapıtı var bu listeye girecek. En güncel olanı Tarkan ile düeti “Ceylan”ı tercih ettim. Bu şarkı ilk çıktığı zamanlarda bir gün Amerika’da yanıma para almadan yürüyüşe çıkmıştım. Kahveciye girip bana bir siyah filtre kahve verirse karşılığında ona çok iyi bir şarkı verebileceğimi söyledim. Bana kahveyi verdi ben de şarkıyı yazdım ona verdim. Kahkahalarla kabul etti, yani para versem bu kadar mutlu edemezdim onu. Akşam arkadaşıma olayı anlattığımda “ben istesem asla ücretsiz kahve vermezdi” dedi. “Çünkü sende böyle bir şarkı yok, bende var” dedim. Sezen Aksu’nun sanatçı imajının bende ayrı bir yeri var. Bu kadar kitleleri derinden etkileyen müziği, güzelliği, “cool” duruşu varken hiç bir zaman eline bir ürün tutup reklam objesi olmamış bir sanatçı o... Sanatını bu duruşuyla çok iyi korudu, kendini pazarlama dünyasına asla malzeme yapmadı. Bu ona çok başka bir saygınlık kazandırdı. “Ceylan” dan hemen sonra beni benden alan parçalardan biri; Discolog yorumuyla “Bu Gece” gelsin.

    Ey Kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın. -Atatürk

    Biz Türklerin hayatında Sezen Aksu ve Ajda olmasaydı hayatımızda birçok özel an olmamıştı. Sayısız an var Ajda müziğiyle dalıp gittiğim veya arkadaşlarımla onun sesine bağıra bağıra eşlik ettiğimiz… Çok isterdim onu Hollywood Bowl’da izlemek.

    Listeye Azerbaycan’ın popüler sesi Roya’nın “Sene Göre” adlı şarkısıyla devam ediyorum. O şarkıya, hikayesiyle birlikte dinlediğim an hayran kalmıştım. Hikayesine gelince, çok varlıklı bir Azeri bey bir Türk kızına aşık olmuş. Ama çok büyük aşık olmuş, kavuşamadığı aşkını düşünmeden tek anı yokmuş. Bu şarkıyı yazmış, bestelemiş ve Roya’ya söyletmiş. Ajda ile tanıştığımda ona bu şarkıyı dinletmiştim. Hemen ertesi gün şarkının haklarını almıştı. O gün bu gündür bekliyorum “Sene Göre”nin Ajda yorumunu, çok ama çok merak ediyorum.

    Listem, Melihat Gülses “Gamzedeyim Deva Bulmam” ve Müzeyyen Senar “Elbet Bir Gün Buluşacağız” ile devam ediyor.

    Bu yapıtlar nelere rağmen hayata geliyor? İnsana bahşedilen farklı farklı yetenekler gibi ses de aslında o insanı diğerlerinden farklı veya özel yapmıyor, şanslı yapıyor. Şanslı insanın o yeteneğe olan inancı ve verdiği emek onu özel yapıyor. Sıradışı bir yeteneğe sahip olduğunu fark etmekle ayrıcalıklı bir yaşam hak edildiği düşüncesi üretim için en tehlikeli ruh hali. Zaten o kişinin normali o sesi çıkartmak, ekstra zahmet değil. O yeteneğe hizmet ederken, kendisi olmak veya hayatta kalmak için dışarıya uyum sağlamak gibi çatallar çıkıyor yollarına. Sanatçı, hayatı, canlılığı yücelten sanat ile meşgul iken, ve belki de kendi hayatını bu yola adamışken, tam tersi alanda mesela savaşda, canlılığın aşağılandığı ortamda, sanatçıdan bir durum analizi veya bir görüş ifadesi beklenir ya yeni medya aracılığıyla; toplum onu bir gündem objesi yapmaya çalışır. Aslında sadece onun cevherinin değerini ona hatırlatan, onu seven kişilerin motivasyonuyla üretmeye devam etmesidir ihtiyacı olan. Kendine hizmet etmek ya da “oldum ben” hissiyle, olmuş kişilerin peşine takılıp onlara hizmet etmek ya da onların tekniklerini kullanıp yine onlara hizmet etmek gibi baskın seçenekler saldırır bu hayatlara. Suistimal edilmeden sağlam çıkmak kolay değil.

    Ben bir küçük bülbül ile yaşama şansına eriştim. Birimizin aşırı titizliği, diğerinin aşırı pasaklılığı ortak yaşamımızı sonlandırdı ama dolu dolu bir yaşam sürdük birlikte. Aynı evde o müzik yaparken ben resim yapıyordum. Üretmek, yoga yapmak, sağlıklı beslenmek, parka yürümek ve misafir ağırlamakta geçiyordu zamanımız. Hiç zaman kalmıyordu TV izlemeye, kendimizi ekrana teslim etmeye. O bir enstrümanla oynarken sehpadan bir kitap açıp verirdim eline -İngilizce veya Türkçe- hemen çaldığı şeye uydurarak okurdu. Alakasız bir şarkı adı söylerdim anında yorumlardı caz versiyon yaratırdı gayet spontan. Adanmışlığın kanıtıydı bunlar, sürekli bir üretme isteği, içinde bir şeyler rahat bırakmıyor, huzur vermiyor, zihnini ele geçiriyor, huzuru üretince buluyor. Gözlem altında tutulmalı özel yetenekli insanlar. Her an üretim halindeler çünkü. Farkında bile olmayabilirler dışa vurumlarından hangileri birer başyapıt olma niteliğinde? Yoga yaparken bile acayip bir söz veya ritim çıkabiliyordu ondan. Aynı evde yaşarken kameramla üretim hallerinin kayıtlarını aldığım arkadaşım İrem Candar’ın Gezi için söylediği “Göğe Bakalım” ve Teoman ile yaptığı düet “Bana Öyle Bakma” bu listeye girer.

    Dünya Kadınlar Gününde dinlediğim şarkılardan oluşturduğum listeme daha çok başyapıt ekleyebilirdim ama bazı parçaları defalarca tekrar tekrar dinlemek gibi pis bir huyum olduğu için liste bu kadarla kaldı. Kendi coğrafyasını piyanoda çok iyi yorumlayan Aziza Mustafa Zadeh performansları ile günü sonlandırdım. Hayranı olduğum kadın piyanistlerden biridir kendileri.

    Erkek ya da kadın ikisinin de bildikleri doğrudur; ama kadının tahmin ettiği her şey, erkeğin emin olduğu şeyden daha doğrudur. -Bob Marley

    Kadınlar her türlü sanatta erkeklere oranla çok daha iyi olma potansiyeline sahipler ancak yüzyıllardır bir çok yönden suistimal ediliyorlar.

    INSTAGRAM

    Yazının devamı...

    Bir Öykünme Meselesi Hanımefendilik Müessesesi...

    Toplumsal cinsiyetin ayrıcalıklar, dezavantajlar ve istisnalarının olduğu bir dünyada, feminist medya çalışmalarındaki son elli yıllık araştırmalar, cinsiyetin medya ile ilişkisini araştırmak için bir girişim oldu.

    Bu girişimler, medyanın feminist analizleri, kültürel yapıların eşitsizlik, tahakküm ve baskı kalıplarına nasıl bağlandığını anlama arzusuyla canlandırıldı. Bazen cinsiyet üzerinden medyanın sunduğu ‘zevk’ ön plana çıkarıldı, bazen de bunun ideolojik etkileri vurgulandı. Sonuçta bu araştırmalar canlı, heyecan verici ve daha adil bir dünya yaratmaya yönelik etik ve politik taahhütler bağlamında titiz analizler üreten bir alan yarattı.

    1960'lar ve 1970'lerde, Batı dünyasını süpüren feminist yaratıcılık, düşünce ve aktivizm dalgasına karışanlar, daha önceki kadın hareketlerinin bilmesi gereken bir sorunla karşı karşıya kaldı: medyanın egemen olduğu bir dünya.

    Kadınların medyada temsil edilmesine ilişkin feminist çalışmaların temelini oluşturan yapılanmaların etkisi yadsınamaz. Aynen batıdaki gibi, burada da üniversitelerde çalışan veya okuyan kadınlar, erkeklerin tüm insan nüfusunun önünde durduklarını ve medyada kadınların tasviriyle ilgili sorunların farkına vardı. Ancak bizim toplumumuzun en üst yapılarında bile kadın tercihleri, kadın çıkarları göz ardı edilmekte.

    2020 yılında halen, yoğunlukta yerli dizilerde, reklamlarda, haberlerde, kadınları erkeklere bağımlı 'ev görevlisi' olarak, 'dekoratif objeler' olarak ve 'akıllı olmayan' varlıklar olarak tasvir edilen birçok kadın örneği görebiliyoruz. Medya tarihinde cinsiyet ve medyanın kendi yapısındaki derin değişikliklerin yanı sıra eleştirel, teorik ve politik bakış açılarının değişmesi nedeniyle bu alanda devam eden dönüşümler hakkında bir fikir vermek amacıyla 'Hanım Efendi' adını verdiğim köşemde takdir ettiğim kadın profillere yer vereceğim.

    2000'de giriş yaptığım Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden bu ay mezun oldum. Profesyonel sanat hayatım ve yurt dışı programlarım sebebiyle mezun olmak 20 yılımı aldı. Ancak dünyada en hızlı değişen sektörlerden birinin medya olması, bu değişim sebebiyle müfredata eklenen birçok yeni ders beni çok güncel bilgiyle besledi, sanat üretimime katkı sağladı ve en önemlisi sürekli değişen pazarlama dünyası dinamiklerinin farkında olmamı sağladı. Sistemin kadını bir teşhir objesi olarak algılaması, aslında ihtiyaç olunmayan bir ürünün pazarlama faaliyetlerine dahil etmeye çalışmasıyla uzun vadede ona gelip geçici 'ünlü'; yani bir ürün muamelesi yapması özellikle bugünlerde oldukça fazla gündeme gelen 'şiddet'i yaratıyor.

    Bu şiddetin tek taraflı yani sadece erkek tarafından kadına uygulandığını söylemleştirmek de yanlış olur. Şiddetin alasını kadın kadına ölümüne uyguluyor. Bunun da en büyük sebebi toplumdaki rol modellerinin başarıları gibi yansıtılan evlilikleri, annelikleri veya partnerlikleri. Bu rol modelleri bir de büyük firmaların ürün kampanyalarında temsil olunca başarıları katlanmış oluyor. Zaten algılatılmak istenen tam da bu. Ve her tarzdan ilişki dengeleri 'aşk-ı cismani (maddi,tensel aşk) melekleri yüzünden bozuluyor. Tarihteki haremden cariye kavgalarının çağdaşlaşmış versiyonlarının toplumun her kesimine yayılmış olması gibi. Erkek de bundan zarar görüyor hatta en ağır bedelleri ödeyebiliyor, belki de en zararlı o çıkıyor gerçekten sevildiğine inandırılmakla. Bu yüzden cinsiyetin şiddet ile ilişkisini keskin hatlarla belirlemek ve 'kadına şiddet' gibi söylemlerle gündemde tekrarlamak soruna hiçbir çözüm getirmez aksine büyütür.

    Biz kendimizi daha iyi yapmaya, öğrenmeye ve gelişime odaklamalıyız. Her bir atılan iyi adım katlana katlana büyüme potansiyeline sahip. Kıskançlık gibi negatif bir duygu başta kendimize, sonra başkalarına ölümcül derecede negatif etki edebiliyor. Bu yüzden amacı çok masum olan kadın savaşçıları bulmam gerektiğini ve onların hikayelerinden ilham almamızın önemli olduğunu fark ettim. En büyük savaşçılardan biri şu anda İstanbul'da... Kadın bedenini kullanıyor sanatında, ilham veriyor. Onunla başlayalım:

    “Onunla tanıştığımda ‘Tanrım bu kadın bana aşık’ demiştim… Aslında dünyaya aşık olduğunu anlamam uzun zaman aldı. Marina, aslında, ‘(bunu) kişisel algılama, ben dünyaya aşığım yalnızca sana değil’ diyordu. Sonra fark ettim ki bu yanlış anlaşılmayı herkese yaşatıyor’”. Klaus Biesenbach – MoMA Baş Küratörü Sanat, insan doğasını ifşa eder. İster sanatın üretici kısmında olun, ister destekleyicisi ister ev sahibi... Asla doğanızı saklayamazsınız. Bir kez o röntgen odasına girdiniz mi açık edeceğiniz şey saf doğanızdır. Bu yüzden sanatın dönüştürücü gücü her şeyden daha fazladır. Uykunuzda konuştuğunuzu varsayın, gerçek fikriniz mantığınız dışında zihninizden akıyor… İşte böyle bir cesarettir sanatın içinde olmak: kendi özünü ortaya koyma cesareti…

    Marina Abramovic Enstitüsünü kurmuş olması bunun ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu kanıtlıyor. Burada -elbette- yine bir dönüşüm söz konusu: özen. Bunu açıklamak adına en yakin örnek olarak meditasyonu verebilirim. Uyurken bile çalışan zihnimizi susturmak, onu daha efektif kullanmamıza olanak tanir. Dinlenmiş zihin ile konuşursanız söyledikleriniz doğrudan kalbe hitap eder.

    Dolayısıyla hem sözleriniz hem aksiyonlarınız bilinçle akar. Performans öncesi zihinsel ve bedensel hazırlık önce hayatın tüm etkilerinden kendini arındırmakla -bir nevi kendini karantinaya almak- başlıyor. Bu arındırma; performans süresince izleyici ile en şeffaf teması yakalamak, yapıtın etkisini en maksimum seviyede vermek için odaklanma ve pratik çalışmalarından oluşur. Abramovic’in bunu kendi metotlarıyla yapıyor olması onu alanında 'diva' yapan olgudur aynı zamanda. Marina Abramovic 2010 MoMA sergisinden üç ay evvel Floransa Bienali’ndeki ödül konuşmasında içtenlikle yazdığı manifestosunu paylaşır:

    *Bir sanatçı asla kendisine ve başkalarına yalan söylememeli

    *Bir sanatçı diğer sanatçıların fikirlerini çalmamalı *Bir sanatçı kendini sanat piyasasına dahi adamamalı

    *Bir sanatçı asla başka birinin varlığına zarar vermemeli, kendini idolleştirmemeli

    *Bir sanatçı kendi aşk hayatıyla iç içe olmalı *Bir sanatçı başka bir sanatçıya aşık olmaktan kaçınmalı

    *Bir sanatçı başka bir sanatçıya aşık olmaktan kaçınmalı *Bir sanatçı başka bir sanatçıya aşık olmamalı kaçınmalı Marina Ulay’a çok aşık olmuştur. Onu kendisinden çok sever ve birlikte gerçekleştirdikleri üretimler yoğunlukla kadın-erkek ilişkilerini ifade etmiştir. Birlikte gerçekleştirdikleri ‘Nightsea Crossing’ (1981-1987) adlı performans; hareketsizlik, sessizlik ve oruçtan oluşuyordu ve yalnızca bir masa başında birbirlerine göz göze bakmaktan ibaretti. Aralıklı 90 gün bunu yaptıktan sonra Ulay sağlık sorunları sebebiyle pes etti ve Marina karşısındaki boş sandalye ile performansa devam etti. MoMA’daki efsanevi performansın temeli buradadır. Sonsuza kadar birlikte olacaklarını uman, hayatının en güzel günlerini geçirdiği ve en iyi üretimlerine eşlik etmiş adam yoktur karşısında. Bu performans, gün boyu bir sandalye üstünde hareketsiz, sessiz, aç bir halde oturmaya devam etmeye ek olarak boş bir sandalyeye bakmaya evrilir. Yani bir işkenceye.

    Yıllar sonra, bu performans dünyanın en önemli sanat sahnesindedir. Ulay’ın bıraktığı boş sandalyeye yaklaşık bir milyon insan oturmak için saatlerce sıra bekler. Marina tek tek her biriyle kurduğu göz temasıyla sanat dünyasına tarih yazar. Giden bir aşkın yerine gelen etkiye bakın…

    Bugün Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki sergi, sanatçının geniş bir retrospektifini içeren MAI sergisidir. Lokal performans sanatçılarımız MAI seçmelerinden geçerek bu sergiye yine MAI ile hazırlandılar. Sergi süresince performanslar değişeceğinden, hepsini deneyimlemek isterseniz programı takip etmelisiniz.

    Sanatçının tüm işlerine aşina olduğumdan benim için bu sergideki en heyecanlı bölüm MAI metotlarının tecrübe edileceği -3. kat.

    Tüm kişisel eşyalarınızı -saat dahil- teslim edip içeriye bir ses blokaj kulaklığıyla giriş yapıyorsunuz. Baştan aşağı siyah giyinmiş bir kişi şefkatle elinizden tutuyor ve sizi bir platforma götürüyor. Ben önce biraz direndim bu huzurlu ve yumuşak hislerle dolu yaptırıma. Gözlerimi kapatmamı işaret ettiğinde frekansım değişti bir anda. Sessizlik ve karanlık o an o kadar iyi geldi ki öylece kalmak istedim. Bir sonraki deneyimin merakıyla gözlerimi açmamla şefkat eli tuttu elimden tekrar ve bu kez beni kırmızı manzara izlemeye götürdü. Sonrasında farklı metotları deneyimledim ve hepsi için ortak düşüncem hiçbirini sonlandırmak istemediğim.

    Yıllar önce Türkiye'de lokal ve global sanata en çok yatırım yapmış merhum Ali Raif Dinçkök ile iki kez bir araya gelmiştim. Şirketinin CEO’su ile tanıştığımda, 'patronum tam bir sanat aşığı. Seni tanıması lazim' demişti. Hemen ertesi gun Ali Bey beni aradi, yakinda oturmama rağmen şöförünü yolladi ve ben Türkiye'de ilk kez yalnızca sanatçı kişiliğimle ilgilenecek bir beyefendiyle tanışma şansına eriştim. Masasindaki bir fotoğrafa bakarak 'Marina Abramovic'i biliyor musun?' -Evet! -Kim? -Performans sanatçısı. Ve baktığı fotoğrafı çevirip bana gösterdi. İkisi de oldukça genç, gülüyorlar ve fotoğraf siyah beyaz. Aklima bir çok soru gelmesine rağmen soramadim ve hep merak ettim... Bugün yalnızca performans sanatına değil, dünyada çağdaş sanata yön veren ilk 10 isimden biri olarak gösterilen güçlü otorite Marina Abramovic’i keşfeden ilk Türk Ali Raif Dinçkök imiş meğer...

    Yazının devamı...