• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Çocuklar her şeyi yapabilir mi?

    Evdeyim ve bir televizyon kanalında kayıpların bulunduğu bir programa denk geldim. 16 yaşındaki gencecik bir kız öğrenci günlerdir kayıp ve ailesi kızlarını aramak için canlı yayına katılmış. Programa bağlananların ve özellikle annesinin konuşmasından anlıyoruz ki, genç kız babasıyla tartışmış ve evden kaçmış. Genç kız lise öğrencisi ve ailesi haklı olarak kızının hayatından çok endişeli. Bugün ise emniyet güçlerinin genç kızı bulduğu haberi geliyor canlı yayında.

    Programcı hanımefendi mutlu, yayına bağlanan anne mutlu. Bir genç kızın başına olumsuz olaylar gelmeden bulunmuş olması gerçekten çok sevindirici. Tam bu anlarda yayın sırasındaki konuşmalar ilginç bir hal aldı. Sunucu hanımefendi, anneyle kızı hakkında konuşurken kızının babasından şiddet görüp görmediğini sordu ve anne ‘evet biraz tartışmışlardı’ diye yanıtladı. Biraz tartışmanın ne ölçüde şiddet içerdiğini bilemiyoruz tabii ki. Çünkü şiddet sadece fiziksel olarak zarar vermek demek değil biliyorsunuz. Şiddetin fiziksel olmadan da uygulanan farklı türleri var: Ekonomik şiddet, cinsel şiddet, psikolojik şiddet gibi.

    Programda anne ‘babasıyla da konuştuk ve karar verdik, kızım ne isterse yapabilir’ diyor. Ne kadar yanlış bir cümle kurduğunun farkında bile değil. Farkında olsaydı kızını ve kendilerini bu noktaya getiren olaylar zaten hiç yaşanmayacaktı. Hepimizin sınırlara ihtiyacı var. Nerede duracağımızı bilmeye, yapabileceklerimizin sınırını görmeye ihtiyacımız var.

    Bu tıpkı 5 metrekarelik bir odada maraton koşusuna çıkar gibi bir hızla koşamayacağınızı bilmeniz gibi bir şeydir, hızla koşmaya çalışırsanız başınızı üç adım sonra karşı duvara çarparsınız ve yaralanırsınız. Çocuk eğitiminde de bu geçerlidir. Çocukların da aile içinde yapabilecekleri yani sınırları bellidir. Aile olmak, anne baba olmak çocukları dış dünyaya ve geleceğe hazırlamaktır. ‘İstediğin her şeyi yapabilirsin’ demek çocuğa ‘ebeveyn olarak ben sana rehberlik edemeyeceğim’ demektir. Çocukları baskıyla bunaltıp, alanlarını daralttıktan sonra ve çocuğu aile ile iletişimi reddedip evi terk etme noktasına getirdikten sonra ‘sen istediğin gibi davranabilir, istediğini yapabilirsin’ demek onu daha büyük tehlikelere atmaktır. Çocukların istediği bu değil ki…

    Çocukları aileleri tarafından korunup kollandıklarını bilmek isterler, attıkları adımda, yapmak istedikleri şeylerde desteklerini görmek, onlarla iletişim kurmak, anlaşıldığını ve düşüncelerine önem verildiğini bilmek isterler. Sınırsız serbest bırakılmak değil çocukların istedikleri. Onlar yol arkadaşlığınızı isterler, bazen ileriye doğru itilmeyi, bazen durdurulmayı isterler. Siz önce ‘yapamazsın, gidemezsin, konuşamazsın, hatta öyle düşünemezsin’ diyerek çocuğu engelleyip, sonra onu kaybetme noktasına gelince ‘tamam sen ne istersen o olsun’ derseniz, zaten çocuğun neden sizden kaçtığını çok güzel örneklendirmiş olursunuz.

    Çocukların ilk eğitim yeri ailedir. Aile olmak çocukları kendi istediğimiz gibi bir birey haline getirmek değil, çocuğun kişiliğine ve eğilimlerine göre eğitmek, yetiştirmek demektir. Zamanında aile kuralları içerisinde, sınırları verebilmiş anne babalar, çocuklarının ileriye doğru adımların engelleyen değil ama zarar görmeden nerede durması gerektiğini öğreten ebeveynlerdir. Çocukların alacakları eğitime, ilgi alanlarına, düşünce biçimlerine kadar engellemek, yasaklamak ya da kendi uygun gördüklerimizi dayatmak iyi anne babalık olmuyor sevgili anne babalar. Onların gözümüzün önünde hatalar yapmasına izin vermeden, kendi deneyimlerini oluşturmalarına fırsat tanımdan dış dünyaya hazır çocuklar yetiştirmek mümkün değil. Peki bu nasıl olacak derseniz?

    • Çocuklar arkadaşlarıyla görüşmeye başladığında o arkadaşları mutlaka tanımalısınız.

    • Arkadaşlarının aileleriyle görüşmeniz gerekir. Bu birbirinize gidip samimi ilişkiler kuracağınız anlamına gelmiyor elbette ama kim olduklarını, ne iş yaptıklarını bilmek, en azından bir tanışmak şart.

    • Çocuklar meraklıdırlar ve dürtüsel davranırlar. Bu süreçte kesin bir ‘hayır’ yerine onunla konuşmak, anlamaya çalışmak ve iki tarafı da mutlu edecek bir çözüm bulmak gerekir. Buna Kazan-Kazan kuralı denir. Sadece ebeveynlerin kazanacağı bir çözüm, sonuçta herkesin kaybedeceği bir soruna dönüşür.

    • Çocuklar sizin çocuklarınız olsa da sizin kopyanız değildir, farklı ilgi alanları ve becerileri olduğunu bilerek davranmak ve eğitim anlamında yapmak istedikleri konusunda koşulsuz destelemek önemlidir.

    • Yanlışlar yapsa da çocuklar sevildiklerini bilmek isterler. Hatta asıl yanlışlar yaptığında sevgiyle yaklaşmak gerekir. Kızarak, reddederek, dışlayarak onları doğru davranışlara yönlendiremezsiniz.

    • Anne babanın birbirlerine ve çocuklarına saygıyla davrandığı ailelerde çocuklar saygı duymayı ve saygı göstermeyi öğrenirler. Onlara örnek olduğunuzu unutmayın.

    Aslında hepimizin bildiği ve uygulanması çok zor olmayan belli başlı kurallar var. Çocuklar değil asıl biz uymakta zorluk çekiyoruz. Çünkü kurallar belirlemek ve uymak öz disiplin ister, sorumluluk ister, özen ister, saygı ve emek ister. Oysa en kolay yol, bütün bunları kendimiz uygulamadan çocukların uygulamasını beklemektir. Anne babaların yaptıkları ve söyledikleriyle, çocuklarından bekledikleri davranışlar arasında uçurumlar varsa, işte bugün programdaki annenin konuşmalarına tanık oluruz.

    Kendi istediğimiz gibi düşünmüyor diye, kendi istediğimiz şekilde davranmıyor diye baskı altına almaya çalıştığımız çocuklar, zamanında sınır konulmamış, aile kuralları oluşturulmamış evlerinden ve anne babalarından olabildiği kadar çok uzağa kaçmaya çalışırlar.

    Tehlikelerin ortasına düşme ihtimalini göze alarak. Çocukları anlamsız baskılarla boğmak ve sonrasında da ‘yeter ki eve dön, ne istersen yapabilirsin’ demek istemiyorsanız lütfen dikkat!

    Yazının devamı...

    Helikopter aileler çocuklarına ne yapıyor?

    Helikopter Aile terimi, ilk defa 1990’da Foster W. Cline ve Jim Fay’ın“Parenting with Love and Logic: Teaching Children Responsibility” kitabında yer alarak; bir çocuğun, annesi için “başımda helikopter gibi dönüyor” demesiyle ortaya çıkmış bir kavramdır. Peki, helikopter aileler derken asıl kastedilen nedir ve bu ailelerin genel tutumları nasıldır? 

    Helikopter aileler, çocuklarını daima kontrol altında tutan, onların hayatlarına ve kişilik oluşumlarına gereğinden fazla müdahale eden anne-babaların tutumuyla oluşur. Bu tip ailelerin özelliklerine genel olarak baktığımızda, çocukların kendi sorumluluğunda olması gereken şeylerin ebeveynleri tarafından benimsendiğini görebiliriz. Çocukların fiziksel, bilişsel, psikolojik ve sosyal gelişimleri adına yapabilecekleri ve yapmaları gerekendavranışları üstlenerek bu gelişimlerin gecikmesine veya sağlıklı bir şekilde tamamlanamamasına yol açabilirler.
    Hatta kimi zaman bazı ailelerin sosyal ortamlarda çocuklarını kendi istedikleri biçimde ifade etmeleri, küçük yaştan itibaren çocukların bireyselleşme ve sosyalleşme evrelerinde kendilerini güvenle ortaya koyabilmelerinde birtakım sorunlar yaşamalarına sebep olabilir.
    Bunun yanı sıra, helikopter ailelerin bir diğer önemli özelliği, çocuklarından beklentilerinin her alanda yüksek olmasıdır. Bu durumu özellikle de akademik alanda görüyoruz.

    Çocuklarının başarıları ve gelecekleri için kaygı duyan bu aileler, çocuklarının ödevlerini kendi ödevleriymiş gibi kontrol edebilir, meslek tercihlerini kendi tercihleriymiş gibi benimseyebilir, sosyal çevrelerine kendi çevreleriymiş gibi hakim olmak isteyebilirler. Fakat bu durum sadece çocukluk ya da ergenlik çağında değil, yetişkinlik çağlarında da devam edebilir. İlkokul çağındaki çocuklarda çocuğun sorumluluğu olan ve tek başına yapabileceği eylemleri üstlenmek helikopter ailelerde görülen davranış şekilleridir. Lise ve üniversite dönemlerinde ise, düşük notlarından dolayı hocalarını aramak, alacağı dersleri veya çocuğunun mesleğini seçmek, arkadaşlarını seçmek ve girdiği ortamları ve gittiği yerleri kontrol etmek helikopter ailelerin yapabildiği davranışlara örnektir.

    Bazı uç örneklerde, çocuklarının hayat arkadaşlarını, evlendikten sonra yaşayacakları yeri ve hatta torunlarının doğacağı zamanı bile kendileri belirleyen anne babaları görmek de mümkün. Helikopter ailelerin tutumları, kısa ve uzun vadede çocukların psiko-sosyal sorunlar yaşamalarına sebep olabilir.

    Helikopter ailelerin ve onların tutumlarına maruz kalan çocukların en yüksek oranda görüldüğü kuşaklar ise, 1965-1980 yılları arasında doğan X-Kuşağı ve 1981-1999 yılları arasında doğan Y-Kuşağında ya da diğer adıyla milenyum kuşağıdır. Bu kuşakların özelliklerine bakıldığında, X kuşağının sorumluluk duyguları yüksek, rekabetçi, toplumcu, sadık, kanaatkâr ve idealist bir nesil olduğu, Y-kuşağında ise, başarı ve para elde etme gibi kavramların ön plana çıktığı ve aile arasındaki bağların da çok güçlü olduğu görülür. Bu kuşakların özelliklerine genel olarak baktığımızda helikopter ailelerin, uyguladıkları tutumları destekler nitelikte davranışlara sahip olabildiklerini görüyoruz.

    Milenyum kuşağında doğan anne babaların başarıya verdiği önem ise, helikopter ailelerin çocuklarına karşı yüksek akademik başarı beklentisi içinde olmalarını açıklar nitelikte. Milenyum çağı çocuklarının üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmada; bu çocukların, başkalarının onayına ve desteğine göre şekillendikleri ve baş etme becerilerinde eksiklikler olduğu görülüyor. Bununla birlikte, bu çocukların yetiştiği dönemde yaşanan terör olaylarının ve bazı savaşların (İran-Irak körfez savaşı, Afganistan, Bosna-Hersek savaşları gibi) bu insanları daha endişeli ve geleceğe kaygıyla bakan insanlar haline getirdiği söylenebilir. Dönem özellikleri de dikkate alındığında, bu tutumla yetişen çocukların ileriki hayatlarında helikopter tutum benimseyen bir aile oluşturması muhtemel olarak karşımıza çıkıyor. “Dünyanın artık güvenli bir yer olmadığı” düşüncesinin bu ebeveynleri çocukları konusunda daha korumacı olmaya ve helikopter aile tutumuna ittiğini söyleyebiliriz. Çocuklarının deneyim yoluyla hayatı öğrenmelerini tercih etmeyip ellerindeki tüm imkânı onlara sunarak çocuklarını yük ve sorumluluklardan korumaya çalışıyorlar ancak bu noktada akla şu soru geliyor: İstediği her şeyi hiç emek harcamadan elde eden bu çocuklardan kendi başına ayakta durabilen birer yetişkin olmaları nasıl beklenebilir?

    Helikopter ailelerin çocuklarının “kendilerine özgü” düşüncelere göre değil ebeveynlerinin düşüncelerine göre şekillendiğinden dolayı kişilik gelişiminde bir takım sorunlar yaşamaları muhtemeldir. Çocuğun kişilik gelişiminin en önemli belirleyicisi ailenin ebeveynlik tutumudur. Helikopter aileler genellikle koruyucu anne baba tutumunu benimseyerek davranış sergilerler. Çocukların yapabileceği pek çok şey anne baba tarafından yapılır ve böylece çocukların yaşayarak öğrenmelerinin önüne geçilmiş olunur. Her konuda gereğinden fazla müdahale edilerek, çocukların kendilerine yeter hale gelmelerine ve kendilerine güvenmeyi öğrenmelerine engel olunur. Bu bağlamda, sorumluluk alıp başarı ve başarısızlığı kendi başına tatmamış çocuklar öz yeterlilik konusunda sorun yaşayabilirler. Dolayısıyla düşük öz saygı ve yetersizlik hissi helikopter ebeveynlik tutumunu benimseyen ailelerin çocuklarının temel sorunudur.

    Prof.Dr. Haluk Yavuzer (1996), Ana-Baba ve Çocuk kitabında öz benlik saygısı hakkında şunları söyler: “Benlik saygısı, çocuğun fikirlerine değer verilen, sözleri dinlenen, anne-babasından destek gören, çocuğa insan olarak kendisine değer verilen bir ortamda ancak filizlenir ve gelişir. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip teşvik eden anne-baba çocuğun olumlu bir benlik kavramı ve benlik saygısı geliştirmesine yardımcı olabilir.”

    Helikopter aile tiplerinde ise bahsedilen benlik saygısını destekleyici tutumun aksine “çocuğun benliğini ikinci plana koyan” bir tutum görülür.
    Helikopter ailelerin çocuklarının yaşadığı bir diğer problem ise kararsız olmalarıdır.

    Bireyler bir konuda karar verirken, durumu iyi analiz edebilmek ve mevcut seçenekler arasından en iyisini tercih etmek için seçme hakkına sahip olmalıdır. Dolayısıyla çocuklar karar verebilmek için öncelikle kendi isteklerinin farkında olmalı, durumun gereklerini değerlendirebilmeli ve “seçme hakkı” olduğunu bilmelidirler. Ancak helikopter aile tutumlarıyla yetişmiş bireyde ise çocuğa öncelikli seçim hakkı tanınmadığı ve ebeveynleri tarafından karar alındığı için kendi kararlarını verebilmekte ve hayatını yönlendirebilecek sağlıklı kararlar alabilmekte sorunlar görülebilir.

    Ayrıca, karşılaştıkları sorunları kendileri çözmedikleri veya daha doğrusu problemleri çözmelerine gerek kalmaması sebebiyle bu bireylerin problem çözme becerilerinde
    de eksiklikler görülebilir.

    Çocukların kişilik gelişimleriyle ilgili oluşabilecek bir diğer sorun ise, motivasyonlarının düşük olmasıdır. Başarılarını ebeveynlerinin itici gücüyle elde eden bu çocuklar içsel motivasyon oluşturmakta sıkıntı yaşayabilirler. Bu sebeple hayatları boyunca başkalarının desteğine ihtiyaç duyabilir veya başarılı olmak konusunda motivasyon eksikliği yaşayabilirler.

    Bununla birlikte, helikopter ailelerin içinde bulundukları ruhsal duruma baktığımızda, genelde ve özellikle de çocuklarıyla ilgili herhangi bir sorunla karşılaştıklarında endişeli tavırlar sergilediklerini, depresif duygudurumu içerisine girebildiklerini sıkça görürüz. Bunun temel sebebi olarak da yukarıda bahsedilen mükemmeliyetçi ve kontrolcü davranışların etkili olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla da helikopter ailelere sahip çocukların, ailelerinin sahip olduğu duygusal durumlardan etkilenmeleri ve bu yüzden depresyon, kaygı bozukluğu, panik bozukluk gibi sorunları diğer çocuklara göre daha fazla yaşamaları olağandır. Bu çocuklar kendilerine ve hayata karşı negatif düşünceleri ve duyguları daha çok yaşarlar ve hayattan keyif alamama, mutsuzluk seviyeleri daha fazladır. Kendi hayatları üzerinde irade ve kontrol eksikliği yaşadıkları için de, hayatları boyunca depresyona yatkınlıkları olduğunu belirtmek gerekir.

    Helikopter ailelerin çocuklarında görülen bu duygusal süreçlerin belki de en önemlisi ise, başarı olmadan sevilmeyeceklerine, yani koşulsuz sevginin var olmadığına dair inanç geliştirebilmeleridir. Günümüzde ve dünyada yaşanan her türlü olumsuz yaşantıya baktığımızda geleceğe hazırladığımız çocuklarımızın böyle bir inanç geliştirmeleri; onları olayların negatif taraflarına odaklanmaya, duygusal boşluğumuzu doldurabilecek manevi duyguları yaşayamamalarına ve her türlü problemi aşabilecek sevginin gücünü fark edememelerine sebep olabiliyor.

    Ebeveynlerin temel olarak benimsemesi gereken düşünce, çocukları “onların çocukları” olmaktan öte birer “birey” ve “kendine has bir insan” olarak görmektir. Çocuklarının bir noktadan sonra varlığını ailesinin desteği olmaksızın sürdürmesi gerektiği düşüncesini her daim göz önünde bulundurarak yaklaşılmalıdır. Ebeveynler unutmamalı ki, sorumluluk verilmeyen çocuk sorumluluk sahibi bir yetişkin olmakta zorlanır. Çocuklarının yerine ödevlerini, projelerini, yemeklerini veya odalarının düzenlemesini yapmak onlara yarardan çok zarar verir.

    Çocuklara yaşlarına uygun şekilde görevler ve sorumluluklar verilmesi onların öz güven, öz yeterlilik ve öz disiplin kazanmasına yardımcı olur.

    Çocuğun problemlerle karşılaşmasını engellemek, onun önüne problemsiz bir dünya sunmamanın aksine ilerde yaşayacağı problemlere karşı savunmasız kılar. Anne babalar çocuklarının hata yapmalarına ve daha sonra hatalarından ders almalarına izin vermelidirler. Elbette bu, çocuğu problemleriyle baş başa bırakmak değildir. Bu gibi durumlarda çocuğa seçenekler sunularak arkasında ailesinin olduğu hissettirilmelidir.

    Başarısızlığın her zaman herkesin başına gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmek, başarıya ulaşmanın ancak başarısızlığı yaşayarak gerçekleşeceğini unutmamak gerekir. Başarısız olduğu için çocuğu eleştirmek, yargılamak ya da dışsal bir faktörü suçlamaktansa bu durumun sebeplerine ve çocuktaki etkilerine odaklanılmalıdır.

    Çocuğunuza yol gösterin ama seçimleri onun yapmasına izin verin. Çocukların ileride bağımsız ve kararlı birer birey olabilmeleri için hangi kıyafeti giyeceklerine, hangi yemeği ne kadar yiyeceklerine erken yaşlardan itibaren kendileri karar vermelidirler ve bununla birlikte arkadaş, ilgi alanı ve meslek seçimini “kendi” düşünceleriyle ve eğer yardım isterse ebeveyninin “desteğiyle” yapmalıdırlar.

    Yazının devamı...

    Yeni neslin mobil cihaz bağımlılığı endişelendiriyor

    Günümüzde teknolojinin ilerlemesi ile birlikte e-hastalıklar olarak adlandırdığımız yeni nesil hastalıklar ortaya çıktı. Bu yeni nesil hastalıklardan ‘nomofobi’ yani akıllı telefonundan ve gelişmelerden mahrum kalma korkusu ve internetsiz kalma korkusu olarak adlandırılan ‘netlessfobi’ seviyelerinin endişe verici boyutlara ulaştığı görülüyor. Batı ülkelerinde intiharlara yol açan ve bizim gençlerimiz arasında da sık karşılaşılan telefondan ve internetten mahrum kalma korkusu günden güne artıyor.

    Cisco Connected World Technology Report’un yaptığı araştırmalara göre her 4 Türk gencinden 3´ü akıllı telefon bağımlısı. Ayrıca yayınlanan rapora göre yeni neslin %77´si akıllı telefonlarını kontrol edemedikleri zaman kendilerini eksik ve endişeli hissettiğini ifade ediyor. Dünya´nın %90´ı sabah uyandığında akıllı telefonuna bakarken bu oranın ülkemizde %97 olması endişe verici. Bu oranlar akıllı telefon ve internet kullanımının kahvaltı etmek ya da elini yüzünü yıkamak gibi sabah rutini haline geldiğinin göstergesi.

    Bilinçli ya da farkında olmadan sosyal yaşantılarını ve günlük faaliyetlerini ihmal eden, yüz yüze iletişim yerine telefonla konuşmayı ya da mesajlaşmayı tercih eden, şarjı bitene kadar telefonunu bırakmayan ve şarjı bittiğinde de paniğe kapılan ve daha da üzücüsü bu durumun farkında olmadan tüm bunları hayat tarzı olarak benimsemiş bir nesille karşı karşıyayız.

    İnternet ve telefon bağımlılığın gençleri günlük hayattan ve yaşantılarından alıkoymasının dışında başka birçok olumsuz etkisi bulunuyor.

    İnternet ve telefon bağımlılığına bağlı olarak ortaya çıkan fiziksel deformasyonla birlikte kollarda ve bacaklarda hareketsizliğe bununla birlikte de aşırı kilo almaya ve obeziteye sebep olabiliyor. Bu olumsuz etkilerin yanı sıra mobil cihazlara olan bağımlılıklar araç kullanırken ya da yürürken dikkat dağıtarak kazalara yol açabiliyor ve bu kazalar ölümle bile sonuçlanabiliyor.

    Psikolojik açıdan ele alındığında akıllı telefon ve internet bağımlılığı bireylerde duygu ve davranış bozuklarına sebep oluyor. Karşılaşılan en ciddi problemler ise aşırı kaygı, stres ve depresyon. Mobil cihaz bağımlılığı uyku düzenini de olumsuz etkiliyor. Yapılan araştırmalar telefon bağımlısı gençlerin %63´ünün uyku problemi yaşadığını gösteriyor.

    Tüm bunlara ek olarak hepimizi endişelendiren bu bağımlılık gençlerin kendilerini izole etmelerine, kişiler arası ilişkilerinin zayıflamasına, karşılıklı güvenin azalmasına ve asosyalliğe sebep olabiliyor. Sosyal zekaları düşük bir yeni nesil yetişiyor.

    İnternet ve akıllı telefonları hayatlarının önemli bir parçası haline gelen yeni nesli bu bağımlılıktan kurtarmak mümkün. Mobil cihaz ve internet bağımlılığını önlemede en önemli kural ölçülü ve doğru kullanmak. Bu sebeple genç kuşağın yaşadığı bu yeni nesil bağımlılık ciddiye alınmalı ve okullarda müfredata eklenmeli. Gençler medya okur yazarlığı ve internet kullanımı hakkında bilgilendirilmeli. Bu bilgilendirme sadece gençlere yönelik değil, ailelere de yönelik olmalı ve özellikle ailelerin çocuklarıyla nasıl iletişim kurması gerektiği konusunda ciddi eğitimler verilmeli. Günümüzde belki de en önemli sorunumuz ebeveynlerin çocuklarıyla olan ilişkilerinde yaşadıkları sorunlar ve bu sorunların nasıl aşılabileceği konusundaki belirsizlikler. Üstelik çocuklarımızı bağımlı oldukları konusunda suçlamadan önce asıl bağımlı olanların biz yetişkinler olduğu unutulmamalı. Televizyon ve dizi izleme konusunda yaşadığımız bağımlılıkların ebeveynleri de içine alan bir sosyal medya bağımlılığına dönüştüğü unutulmamalı. Çocuklarımıza sınır koyalım evet ama kendimize de sınır koymayı başaramazsak ve çocuklarımızla konuşmayı yeniden öğrenemezsek, onları doğru yönlendirmemiz mümkün olamaz.

    Yetişkinlerin de uygulayabileceği önlemleri gözden geçirmekte fayda var:

    • Sabah uyanır uyanmaz telefona bakmak yerine yapmaktan daha fazla zevk alacağınız başka bir şey bulun.
    • Gün içerisinde sizin boş vakitlerinizi doldurabilecek yararlı ve sevdiğiniz hobiler edinin.
    • Yemek yerken ailece telefonunuzu diğer odada bırakma ya da sesini kısma konusunda küçük bir anlaşma yapabilirsiniz.
    • Eğer yalnız kaldığınız için akıllı telefonunuza ya da internete yöneliyorsanız onun yerine yürüyüş yapmayı, bir arkadaşınızla kahve içmeyi ya da kitap okumayı tercih edebilirsiniz.

    Dünyada pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de akıllı telefon ve internet bağımlılığıyla mücadele etmek için klinikler açılmış durumda.

    Ayrıca bu konuyla ilgili uzman kişilerden profesyonel yardım almaktan çekinmeyin. Zamanınızın çok değerli olduğunu ve hızla akıp gittiğini unutmamanız dileğiyle...

    Yazının devamı...

    En çok kimi seviyorsun?

    Birçoğumuz çocukluğumuzda mutlaka bu soruyla karşılaşmışızdır. Ve birçoğumuz da çocuklarına bu soruyu sormuşuzdur. Bu soru, bir çocuğu hayatındaki en önemli ve biricik varlıklarıyla sınama sorusudur. En çok hangisini seviyorsun diye sormak, hangisini daha az seviyorsun demekle aynı şeydir. Sorarken masum gibi görünen bu sorunun, içerik anlamında çocuklara çok ciddi olumsuz duygular yüklediğinin farkında değiliz. Farkındaysak ve bilinçli olarak soruyorsak, çocuklarımızı böyle bir seçim yapmaya yönlendiriyorsak o zaman kendimizi sorgulamamız gerekiyor.

    Seçim, aynı türde varlıklar ya da insanlar arasında yapılabilir. Elmalarla armutları toplarsak kaç mandalinamız olur gibi bir soru ne kadar anlamsız ve saçmaysa, anne ve babadan hangisinin daha çok seviliyor olduğu sorusu da o kadar saçma ve anlamsızdır. Hatta tehlikelidir. Bir çocuğa, öğretmenlerinden hangisini daha çok seviyorsun diye sorabiliriz, hangi teyzesini ya da hangi amcasını, hangi arkadaşını daha çok sevdiğini sorabiliriz ama sadece birer birey olan anne ve babadan hangisini seviyorsun diye sormak o kadar yanlış ki… Anne ve babadan başka anne ve baba yok. Bir anneyi yine biricik anne olarak, babayı sadece biricik baba olarak sevebiliriz. Onlar alternatifleri olmayan varlıklar.

    En çok seviliyor olduğumuzu duymak belki iyi hissettirir ama aynı şekilde diğer ebeveynin de kötü hissetmesine yol açar. En çok da çocuğun kötü hissetmesine yol açar üstelik. Bir çocuğu neden böyle bir seçim yapmaya zorluyoruz? Buna hakkımız var mı? Çocuklar her ebeveyniyle ayrı duygular yaşayabilir, ayrı paylaşımlarda bulunabilir.

    Bazen bir ebeveynin çocuğun hayatındaki etkisi diğerinden daha fazla olurken, başka bir zaman diğeri daha aktif izler bırakabilir. Bu etkileşimler yüzdelik dilimler olarak farklı oranlarda olabilir. Önemli olan her iki ebeveynin toplamının çocuğun üzerindeki etkisinin yüzde yüz olmasıdır. Çocuk anne babasından aldığı doğru oranlardaki ilgi ve sevgiyle yoğrulur, olgunlaşır ve büyür. Kimi hangi oranda sevdiği değildir önemli olan. Kaldı ki, çocuğun ilgisi zaman zaman, gelişim süreçlerine bağlı olarak bazen tek bir ebeveyne yönelebilir.

    Kız çocuklar özellikle ergenlikte anneleriyle çatışırken, babalarıyla daha yakın ve hassas ilişkiler kurabilirken, erkek çocuklar ergenliğe kadar annelerine hayrandır. Kız çocuklar babaların prensesiyken, erkekler annelerinin prensleridir. Bu yakınlaşmalar doğrudan sevginin göstergesi değildir. Doğal bir gelişim evresidir ve çocuklar annelerini de babalarını da aynı aşkla, aynı tutkuyla ve aynı ihtiyaçla severler.

    Sınıf arkadaşıyla, komşunun çocuğuyla ya da kardeşleriyle kıyasladığımız çocuklarımızı bir de bize olan sevgileriyle kıyaslamak onlara yapılacak en büyük haksızlıktır. Onlar nasıl ki, kişilikleriyle, doğuştan getirdikleri yetenekleri ve genetik özellikleriyle tamamen kendilerine has ve özel bireylerse, biz anne babalar da o derece özel ve biricik varlıklarız.

    Çocukların gözündeki değerimizi anlamaya çalışmak istiyorsak onlara verdiğimiz değeri sorgulamamız daha doğru olur. Çocuklara verdiğimiz değer ise onlara aldığımız hediyeler, pahalı oyuncaklar değil, ayırdığımız zaman ve onları gerçekten dinlemekle doğru orantılıdır. Elimizdeki teknolojik aletlerin ekranlarından başımızı kaldırıp görebilirsek, çocuklarımızın gözlerindeki ışıktır, aşktır, bizimle olan sohbetleridir, kahkahalarıdır.

    Özetle, çocuklarımızı seçim yapmaya zorlayarak bize verdikleri değeri anlamak mümkün değil. Hangimizi daha çok sevdiklerini öğrenmek de gereksiz bir çaba ve çocukları gereksiz yere seçim yapmaya zorlamaktır. Sizi daha çok seviyorlarsa diğer ebeveyni daha az seviyorlarsa bence asıl bunu sorgulamalısınız: Neden?

    Bu soruyu da çocuklarınıza değil, kendinize sormalısınız. Yüzleşmeye ve gerçeği duymaya hazırsanız tabii.

    Yazının devamı...

    Sağlıklı olmak zayıf olmak mı?

    Sağlıklı olmak demek zayıf olmak demek mi ya da her zayıf olan aynı zamanda sağlıklı olan birey mi? Çok karmaşık bir soru gibi gelebilir ama dikkat ettiyseniz son zamanlarda yine kilo vermek ve zayıf olmak sağlıklı olmanın en önemli belirtisiymiş gibi sunulmaya başladı.

    Yine bütün kadınlar sıfır beden olurlarsa güzel olacaklarmış gibi, yine zayıf olmanın en beğenilen özellik olduğu vurgusu yapılan reklamlar ve haberler izlemeye başladık. Oysa zayıf olmaktan ya da kilolu olmaktan daha önemli bir sorunumuz var: Yeme bozuklukları!

    Ve bu sorun o kadar büyük ki, zayıf görünmek ya da hızla kilo vermek adına insanlar yeme davranışlarını ve beslenme alışkanlıklarını bozuyor, zararlı içerikleri olan bir takım takviyeler kullanıyor, sağlıklarından oldukları yetmiyormuş gibi, canlarından da oluyor ve hayatlarını kaybediyorlar.

    Özellikle gençler arasında hızla yaygınlaşan yeme bozuklukları yakın gelecekte de bu konunun en önemli sorunlarımızdan biri olacağını gösteriyor. Bu konuda defalarca yazmış bir insan olarak tekrar yazmak istedim ve bu defa sevgili diyetisyen arkadaşım Didem Kanca Üstay’dan da fikirlerini paylaşmasını rica ettim. O da sağ olsun beni kırmadı ve yaşadığı bir vakadan yola çıkarak hem görüşlerini hem de tavsiyelerini yazdı. Buyurun önce Didem Hanım’ın yazdıkları:

    Bir gün annesine diyor ki “Anne, ben son beş senedir acıktığımı fark etmedim.” Sürekli yeme halinde olduğundan açlığını bile fark etmemiş. Kilosu 100'lerin bayağı üstünde... Annenin anlatımına göre; genç kızın reflüsü var ve bazen yediklerini bu yüzden kusuyor. O anda bu durumun reflüden değil psikolojik sorunlardan kaynaklandığını düşündüm ve ve anneye bu durumun ‘Blumia Nervoza (kusarak yediklerini zorla çıkarma) olabileceğini söyledim ama anne iyerek karşı çıktı.. Nitekim daha sonra psikoloğuyla konuştuğumda Blumia başlangıcı olduğunu öğrendim.

    Üç aydır doktoruna devam eden bu genç kız henüz diyetisyene başlamadı çünkü sonuçta ilk olarak zihninde oluşan sorunun ve yemeğe olan bakış açısının çözülmesi gerekir. Bir süre sonra aile beni aradı ve doktor takibi işe yaramıyor mu acaba diye sordu. Oysa bu yeme atakları bir iki günlük bir sorun değil ki bir iki günde çözülsün. Uzun süreçlerin birikimi.

    Ailenin bir yakını ünlü modacı Karl Lagerfeld’in kilo verme hikayesini okumuş. Lagerfeld yediklerini çiğneyip sonra tükürüyormuş. Böylelikle de çok rahat kilo verdim diyormuş. Kızımızın doktoru bize neden bu yöntemi önermiyor diye bana sordular. İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Öncelikle bu da bir yeme bozukluğudur ve bir dergide haber olarak yer alması bile çok yanlış. Bu tarz haberi yapan kişileri de etik bulmadığımı belirtmeliyim.

    Aileye ilk sorduğum soru şu oldu: “Son üç ayda kızınızın kilo vermesi ya da alması durdu mu? Kilo sabitlendi mi?” ‘’Evet hiç kilo almadı hatta 1kg verdi.’’dediler.

    İnsanlar şunu fark etmeliler; sürekli kilo alan ve kilosuyla boğuşan insanların ilk etapta kilo almalarını durdurmaları bile çok büyük bir başarıdır. İkinci etapta ise ancak yemekle ilgili olan psikolojik rahatsızlığı çözdüklerinde sağlıklı yemeyi yaşam tarzlarına haline getirebilirler.

    Bu genç kızı yazın zayıflama merkezine götürmek istediklerinde psikolog izin vermemiş.

    Çok haklı çünkü asıl ihtiyaç kilo vermek değil, psikolojik destek. Zira zayıflama merkezinde kilo verip geldiğinde psikolojik olarak düzelmediğinden yeme atakları tekrar başlayacak çünkü kendini yemekten yoksun hissedecek. Bir şeyin alt nedenlerini çözmeden geçici çözümler işe yaramadığı gibi kişilerde daha fazla soruna yola açabiliyor.

    Çevresel baskı ve faktörler de maalesef kişilerdeki yeme ataklarını daha fazla tetikleyebiliyor. Bariyatrik cerrahi (mide küçültme) ameliyatlarından sonra bazı insanların tekrar kilo almaya başlamalarının sebebi de budur. Esas olarak neden fazla yemek yedikleriyle ilgili sorun çözülmedikçe bu hayatlarında her daim büyük bir sorun olarak yer alacaktır. O nedenle kilo sorunu yaşayan bireylerin bu sorunlarının altında yatan nedenleri bulmak için psikolojik destek almaları çok önemlidir. Böyle vakalarla karşılaşıldığında diyetisyenlerin “biz bu işi hemen hallederiz” demeden önce bu konuda uzmanlaşmış bir psikolog yardımına başvurmalarını öneriyorum. Genel olarak bir başka önerim ve beklentim okullarda yeme bozuklukları üzerinde eğitimlerin verilmesidir. Hatta bu konuyla ilgili en az iki ders olmalıdır.

    Örneğin; “obezite /yeme bozuklukları psikolojisi” adı altında okullara dersler konulabilir ve dönüşümlü veya eş zamanlı olarak bir psikolog ve bir diyetisyen eğitim verebilir. Öğrenciler zannediyor ki her kilolu insana sadece diyet yoluyla yardımcı olabilirler. Açıkçası ben de öyle sanıyordum ama seneler içinde danışanları gördükçe psikolojik faktörlerin ne kadar etkili olduğunu bir kez daha fark ettim. Biz diyetisyenler yeme bozukluğunu hissettiğimiz anda kişileri aynı zamanda psikolojik danışmanlık almaları konusunda yönlendirmeliyiz. Bazı durumlarda eşzamanlı el ele yol alabiliriz, bazı zamanlarda bir müddet bekledikten sonra yola birlikte danışanlarımızla devam edebiliriz. Çünkü insan psikolojisi fizyolojiden ayrı düşünülemez. Psikoloji fizyolojiyi etkiler, fizyoloji psikolojiyi.
    Bu noktada sözü Serap Duygulu’ya bırakıyorum:

    Yeme Bozuklukları bireylerin fiziksel olarak içine düştükleri bir kısır döngüdür ve psikolojik yönü olan bir rahatsızlıktır. Kendi kendine aşmak çok zordur.

    Diyetisyen klasik anlamda bir zayıflatma uzmanı değil, sağlıklı beslenme uzmanıdır. İster zayıf, ister kilolu olalım öncelikle sağlıklı beslenmeyi öğrenmek zorundayız. Kaldı ki kilo kavramı kişiden kişiye göre değişir ve sağlıklı olmanın göstergesi tartıda ekrandaki rakamlardan çok daha fazlasıdır. Kişi kendisi için en uygun beslenme şeklini bir diyetisyene danışarak oluşturabilir ve bu şekilde varsa sağlık sorunlarının artmasının önüne geçebilir veya tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayabilir. Bireylerin ailesinde bazı hastalıklar varsa aynı hastalıklara yatkınlığı olduğu düşünülür. Ancak sağlıklı beslenme bilinciyle bu hastalıkların ortaya çıkmasının önüne geçilebilir. O nedenle sağlıklı beslenme için diyetisyene başvurmak ve özellikle yeme bozukluklarıyla ilgili sorunlarda bir psikolog yardımı almak pek çok sorunu ortadan kaldırması bakımından son derece önemlidir. 

    Yazının devamı...

    Servis cinayeti

    Hepimizi sarsan, bu kadar da olmaz dediğimiz olaylar yaşamadığımız gün yok artık. Son olarak gündeme düşen konu Ümraniye’deki bir okulda iki servis firmasının silahlı çatışma haberleri oldu. Okulların açılmasına birkaç gün kala tüm anne babaları ve çocukları okul telaşı ve heyecanı sarmışken birden bire dehşete düştük. Medya kuruluşlarında ‘anne babalar endişeliler’ şeklinde verilse de hayır, anne babalar endişeli değiller. Anne babalar dehşet içindeler.

    Geçtiğimiz günlerde servise unutulan 3 yaşındaki çocuğun ölümü daha hafızalarımızdaki yerini korurken yine çocuklar üzerinden bir olayın gündeme gelmesi hepimiz için ciddi bir travma oldu.

    Yaşanan olay sıradan bir tartışma ya da anlaşmazlık değil, şehrin orta yerinde bir İlkokulun bahçesinde silahlı çatışma yaşanıyor. Bir kişi ölüyor, iki kişi yaralanıyor. Şu an itibarıyla 8 kişi göz altında. 4 kişi aranıyor.

    Bizi dehşete düşüren şey sadece bu olayın yaşanması değil. Olaya karışanların adli kayıtlarında ortaya çıkan sabıkaları. Çatışmada ölen kişinin kasten yaralama suçundan 3 ayrı adli kaydı bulunduğunu öğreniyoruz. Arananlardan bir kişinin ise çocuğa yönelik cinsel istismardan emniyette kaydı bulunuyor. Bu haberlerle birlikte olay aslında servisçiler anlaşmazlığından başka bir boyuta taşınmış oluyor. Uyuşturucu, silah, taciz ne ararsanız var. Ve bu kişiler bizim can parçalarımızı, çocuklarımızı okula götürmeleri için emanet edeceğimiz ve güveneceğimiz kişiler, öyle mi?

    Haberin ilk duyulduğu gün servisçiler odasından bir yetkili ‘bu olayın sebebi okul yetkilileridir, servisçilerden rüşvet istiyorlar’ şeklinde bir cümle kullandı. Aynı yetkiliden hatta Servisçiler Odası başkanından şu sorulara da yanıt vermesini bekleyelim o zaman:

    • Servis şoförlerinizi neye göre seçiyorsunuz?
    • Personelinizin iş yeterlilikleri nelerdir?
    • Personelinizin vasıfları nelerdir?
    • Şoförlerinizden ve diğer çalışanlarınızdan sabıka kaydı istiyor musunuz?
    • Özellikle uyuşturucu kullanan, kasten yaralama kaydı olan ve çocuk tacizi sabıkaları olan kişileri çocuklarla ilgili bir işte nasıl personel olarak işe alabiliyorsunuz?
    • Servisçileriniz okula nasıl silahla girebiliyorlar?

    Bu soruların yanıtını veremeyenlerin ve bu kişileri işe alıp bu olayın meydana gelmesine sebep olanların da sorumluluğu olduğunu bilmemiz gerek. Bahsettiğimiz konu bir inşaat işi, mal taşıma, nakliyat işi değil. Bahsettiğimiz konu, ‘can taşıma’dır ve o canlar hepimizin çocuklarıdır. Birileri para kazanacak diye, çocuklarımız üzerinden rant elde edecek diye çocukların bu ticaretin öznesi olmasına izin veremeyiz. Öncelikli olarak bu olayın meydana gelmesindeki tüm aşamaların sorumluları tek tek bulunmalı ve yargı önünde hesap vermelidir.

    Olayın çocuklar, aileler ve tüm toplum üzerinde yarattığı olumsuz etkiler de bundan böyle servis işi yapanlara karşı bir güvensizlik getirecek gibi görünüyor. Bu yaşananlar sadece kendi aralarında anlaşmazlık, rant kavgası gibi görülemez. Tüm olumsuzlukların yanında işini gerçekten hakkıyla yapan servis personeli de zarar görüyor. O nedenle bu olayda en kararlı ve sert duruşu bu işten para kazanan, bu işi meslek edinmiş kişi ve kuruluşların göstermesi gerekir. Kaldı ki çocukların gözü önünde yaşanan bu olaylardan sonra o çocukları o servislere bindirmek, o servis şoförlerine güvenerek emanet etmek de mümkün değil. Çocukların gözünde ‘servis amca’ ları olan şoförlerin yasa dışı olaylarla, suçlarla anılması akıl alır gibi değil.

    Bir an önce servis personelinin psikolojik testlerden geçirilmesi, düzenli olarak hizmet içi eğitim verilmesi ve en önce de personelin, suç kaydı olmayan, yasa dışı olaylara bulaşmamış insanlardan seçilmesi gerekiyor. Aksi halde daha pek çok kez, bu tip olaylar duyacağız.

    Personel seçiminde birilerinin yakını, amca oğlu, hala oğlu diyerek işe alınması yerine ciddi eğitimlerden ve testlerden geçirilerek ve kelimenin tam anlamıyla ‘seçilerek’ işe alınmasının ne kadar önemli ve hayati olduğunu bir kez daha anladık. Tesellimiz bu çatışma sırasında hiçbir yavrumuzun ve anne babanın zarar görmemiş olması. Umarım bu olay, bu tip olası olayların önünü almak için atılacak adımların hayata geçirilmesi için bir zemin oluşturur.

    Yeni eğitim ve öğretim yılında tüm öğrencilerimize ve anne babalarına sağlıklı, güven dolu, huzurlu bir yıl dilerim.

    Yazının devamı...

    Bir cinayetin ardından...

    Ekranların gülen yüzü olarak bilinen sunucu ve oyuncu Vatan Şaşmaz’ın bir kadın arkadaşı tarafından vurularak ölmesi ve vuran kişinin de intihar etmesi hem ülkenin hem de magazin dünyasının gündemini sarstı. Buna benzer olaylar maalesef zaman zaman duyduğumuz olaylar haline geldi ancak olaya konu olan kişinin tanınan bir ekran yüzü olması olayın farklı boyutlarını gündeme taşıdı.

    Olayın gerçekleştiği andan itibaren yazılı ve görsel medyaya akan bilgilerden anlıyoruz ki, öldürülen ve öldüren kişiler geçmişten gelen bir tanışıklık yaşıyorlar ve anlatılanlara göre öldüren taraf saplantılı bir bağlılık geliştirmiş.

    Olayın psikolojik ve hukuki yönü tam aydınlanmadan ve bireylerin içinde bulundukları psikolojik durumu sağlıklı bir biçimde anlamadan kesin ve net yorumlar mümkün olamıyor maalesef. Ancak bu olayın gündeme getirdiği bazı tanımlamaları yeniden gözden geçirmek ve benzer durumlara düşülmesi halinde olayın bu kadar kötü sonuçlanmaması için neler yapılabileceğinden bahsetmek gerek.

    Öncelikle saplantı ya da takıntı dediğimiz durum bir duygu durum bozukluğu olarak bilinir ve kişiler bir eşyaya, bir kişiye ya da bir eylemi tekrarlama aşırı şekilde takılırlar.

    Örneğin düzen takıntısında kişi eşyalarını belirli bir düzende yerleştirmeye dikkat eder, hatta tüm enerjisini bu eylemi yapmaya harcar ve hayat kalitesi hem kendisi hem de yakınları için de ciddi anlamda bozulabilir. Aynı şekilde bir eşyaya aşırı düşkünlük geliştirebilir ve o eşya olmadan hareket edemez, bir yere gidemez hale gelebilir.

    Bazen de bu takıntı kişilere yönelik olabilir. Bu durumda birey saplantı geliştirdiği kişiyi kendisinden ayrı, bağımsız bir birey olarak düşünemez ve her anını, her davranışını bilmek ve hatta yönlendirmek ister. Bu tip kişiler geçmişte ilişki yaşadığı kişilere bağlanabileceği gibi, hiç tanımadığı insanlara karşı da bu türden bir takıntı geliştirebilirler.

    Zaman zaman hayranları tarafından tacize ya da saldırıya uğrayan pek çok ünlü haberini okuduk geçmişte. Saplantı yaşayan kişiler genellikle bu durumun ipuçlarını ortaya koyacak duygu ve davranışlar sergileyebilirler. Yakın çevresindekiler takıntılı bireyin bağlandığı kişiyle ilgili olarak abartılı konuşmalarına ya da merak duygusuna genellikle tanık olmuşlardır ve olumsuz bir olaydan sonra bu saplantıyı ‘ona çok bağlandığını, sevdiğini biliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk’ şeklinde ifade ederler.

    Psikolojik olarak bazı sorunlar yaşayan her bireyin takıntılı davranışlar geliştireceğini ya da takıntıları olan her insanın başkalarına zarar vereceğini söylemek son derece yanlış bir yargı olur. O nedenle olayın çok yönlü değerlendirilmesi gerekir.

    Kaldı ki bir insanın canını almaya gidecek kadar ya da taciz ederek hayatını bir kabusa çevirecek kadar saplantı geliştirmiş her insan için de sadece ‘psikolojik sorunları vardı’ diyerek işin içinden çıkamayız. O zaman suç unsurunu yok saymış ve durumu normalleştirmiş oluruz. Bu anlamda caydırıcı cezaların olması, taciz edilen kişinin sözlü beyanının bile mutlaka ciddiye alınarak taciz eden tarafın mağdurdan uzak tutulması ve eylemin kesinlikle bir suç olarak görülmesi gerekir. Mutlaka fiziki bir saldırı olmasının beklenmesi telafisi imkansız kayıplara yol açabilir.

    Bireylerin bir başka insana yönelik fiziki ya da psikolojik şiddetinin altında illa farklı psikolojik sorunlarının bulunduğu şeklinde bir yargıda bulunmak yanlış olur. Her şiddet olayında olayın altında psikolojik sorunlar aramak doğru değil. Birçok olayda hiçbir psikolojik sorun yokken de zarar verici davranışlara yönelen insanlar görüyoruz.

    Ek olarak bu olayda bazı medya kuruluşlarında ve canlı yayında saldırıyı gerçekleştiren kişi hakkında alenen ‘Paranoyak Şizofren’ tanısı konması ise ayrıca çok üzücü. 

    Kişileri tanımadan, geçmişlerini ve bu noktaya geliş sebeplerini bilmeden yargıda bulunmak son derece yanlış. Gerçekten psikolojik sorunları olabilir ancak bir hastalığı, işaret ederek etiketlemek hem hayatını kaybeden kişilere ve onların yakınlarına hem de adı geçen hastalıkla mücadele eden, tedavi gören kişilere büyük bir haksızlıktır.

    Şizofreni, bireyin gerçekle gerçek olmayan arasındaki dengeyi kaybettiği, aradaki bağlantıyı kuramadığı zihinsel bir hastalıktır. Bireylerde aniden ortaya çıkan kişilik değişiklikleri görülebilir ve bu duruma Psikotik Epizod denir.

    Şizofreni’nin;

    • Paranoid Şizofreni,
    • Hebefrenik Şizofreni,
    • Katatonik Şizofreni,
    • Ayrışmamış Şizofreni,
    • Rezidüel(Kalıntı) Şizofreni gibi farklı türleri vardır.

    Şizofreninin sebepleri kesin olarak bilinmemekle beraber, tamamen biyolojik bir hastalıktır ve farklı etkenlerden dolayı ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Sağlıksız anne baba tutumlarının ya da kişilik özelliklerinin doğrudan etkisi olduğuna dair bir bulgu yoktur.
    Genetik kalıtım, çevresel etkenler, beynin kimyasal yapısı ya da beyindeki anormal yapı ve işlevlerin şizofreniyi ortaya çıkardığı düşünülmektedir. Şizofreni ilaçlı tedavi ve psikoterapi ile tedavi edilen ve bazen bir ömür boyu takip gerektiren bir hastalıktır.

    Dolayısıyla bir insana şizofreni tanısı koymak ciddi bir tanı süreci gerektirir. Bir şiddet olayını mutlaka psikolojik sorunlara bağlamak, hele hele bunu bazı hastalıklarla tanımlamak doğru değildir ve özellikle toplum açısından da olumsuz bir takım yargılara yol açabilir.

    Sonuç olarak bu tip olaylarda olayı gerçekleştiren kişi ile öldürülen kişinin geçmişlerini ve onları bu noktaya getiren olayları bilmeden kesin yargılarda bulunmak topluma ve hayatını kaybedenlerin yakınlarına daha fazla zarar vermekten başka bir işe yaramaz.

    Olayın boyutlarını önümüzdeki günlerde daha net görmek mümkün olacaktır diye düşünüyorum.

    Hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı diliyorum. 

    Yazının devamı...

    Ensest ilişki nedir?

    Ensest, sözcük olarak Türk Dil Kurumu tarafından ‘aile içi yasak ilişki’ olarak tanımlanıyor. Ensest ilişki, Wikipedia'da ‘yakın akrabalar arasında gönüllü ya da gönülsüz cinsel ilişki’ olarak tanımlanıyor ve çoğu toplumda bu ilişkinin bir tabu olarak görüldüğü belirtiliyor.

    Haberlere konu olan olayın magazinsel boyutunu bir tarafa bırakıp aile içi ilişkiler konusuna odaklandığımızda konunun çok farklı boyutları olduğunu görmek mümkün.

    Aile içi cinsel ilişki kavramındaki aile tanımı pek çok kültüre göre son derece geniş bir anlamı kapsayabiliyor. Aile derken genellikle kast edilen anne baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile kavramı olarak anlaşıldığından bu bireylerin kendi aralarındaki ilişkiyi kapsayan cinsel ilişki doğrudan ensest olarak adlandırılabilir. Bununla birlikte, Türk Dil Kurumu’nun tanımıyla yakın akrabalar arasındaki ilişkiler de ensest ilişki olarak görülebildiğinden kardeşlere, kardeş çocuklarına kadar olan bireylerle olan ilişki aile içi cinsel ilişki olarak tanımlanabilir ve bu anlamlarıyla ‘Ensest’ olarak tanımlanabilir.

    Günümüzde bazı ülkelerde ve bizim ülkemizde teyze, amca, hala çocukları gibi kardeş çocuklarının birbiriyle evlendiğini görüyoruz. Arada birer kuşak farkı olduğundan bu beraberlikler genellikle ensest ilişki olarak tanımlanmıyor ama özellikle tıp hekimleri tarafından karşı çıkılıyor. Bu karşı çıkışın fiziksel ve biyolojik haklı sebepleri var.

    Ailede var olan ya da var olduğu halde bilinmeyen bazı hastalıkların bu tür yakın akraba evliliklerinde ortak genlerin artması sebebiyle ortaya çıkma ihtimalinin artması ve bu sıkıntıların sonraki kuşaklara kalıcı olarak aktarılması gibi haklı bir endişeyi vurguluyor hekimler. Kaldı ki bu endişeyi doğrulayan pek çok olay olduğunu biliyoruz.

    Elbette ki her yakın akraba evliliğinde bu tip sorunlar çıkacak şeklinde kesin bir kural yok ancak bu evlilikler vasıtasıyla bazı hastalıkların ortaya çıkması söz konusuyken, bunu bilerek evlilikleri onaylıyorsak hepimizin bu sağlıksız yaşamak zorunda kalacak kuşaklar üzerinde sorumluluğumuz olacağı gerçeğini görmezden gelemeyiz.

    Aile içi cinsel ilişki olarak tanımlanan ensest konusunda ‘aile içi’ kavramı aile sınırının hangi bireyleri kapsadığı hakkında birçok toplumda kafa karıştıran bir tanım. Belirttiğim gibi kardeş çocukları arasındaki evlilikler taşıyıcı olabilecekleri ve sonraki kuşaklara aktarabilecekleri hastalıklar dışında genellikle kabul gören ve uygulanan bir evlilik türü. Ancak habere de konu olan olayda olduğu bireyin kendi kardeşinin çocuğuyla yani yeğeniyle olan ilişkisi toplumlarda öncelikle ahlaken dışlanan bir ilişki olarak görülüyor. Bu tip bir olayın toplumu da ilgilendiren farklı boyutlarının olduğunu vurgulamak isterim.

    Öncelikle bu ilişkiyi yaşayan bireylerin kendi yakınları ve aile bireyleri açısından son derece sarsıcı bir etkisi var. Kaldı ki tarafların evli olup olmamaları durumu daha zorlaştıran bir faktör. Bu olumsuzluktan etkilenen birey sayısını artırıyor ve bireylerin psikolojik olarak son derece olumsuz etkilenmelerine toplum içinde zor durumlara düşmelerine yol açıyor.

    Konuyu sadece partnerini aldatma olarak görmemizin önündeki en büyük engel de ilişkinin aile üyeleri arasında gerçekleşmiş olması ve bir anlamda ailenin temellerini de dinamitlemesi.

    Bir aldatma ya da aldatılma olayında taraflar ya olayı unutup yeni bir sayfa açmaya karar vererek yollarına devam edebilirler ya da ilişkilerini sonlandırıp kendi yollarına giderler ancak burada kimse bir yere gidemez çünkü herkes birbiriyle genetik olarak kan bağıyla bağlı.
    Olayın bireylerde, aile içinde ve toplumda unutulup gitmesinin önündeki en büyük engel belki de bu nokta.

    Bunun dışında yaşanan bu tip olaylar, toplumun diğer bireyleri açısından da olumsuz ve kötü örnek oluşturacak bir nitelikte. Bizde ve birçok kültürde ‘teyze anne yarısı, amca baba yarısıdır’ gibi tanımlamalarla aile içi bu yakınlığa ve doğan çocuklarla olan genetik bağlılığa vurgu yapılır. Aile büyükleriyle yeğenleri arasındaki ilişki özeldir ve önemlidir. Çocukların aile büyükleriyle olan ilişkisini tamamen cinsel içerikli bir eylem boyutuna taşıması bakımından bu olay, son derece olumsuz bir örnek oluşturdu maalesef. Bunun ötesinde ilişkiye giren bireyler ve ilişkinin boyutu aile içi yakınlık kavramını bir kez daha sorgulamamıza yol açtı.

    Bu olayı, aile içi cinsel tacizden farklı değerlendirmek gerektiğini özellikle vurgulamak isterim. Aile içi cinsel tacizde genellikle yaşı küçük çocukların veya bireylerin bir cinsel ilişkiye zorlanması ya da taciz edilmesi söz konusudur ve hukuken de suç oluşturur. Ancak bu olayda her ikisi de reşit olan iki bireyin tamamen bilinçli olarak ve kendi rızalarıyla bir ilişki yaşadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla olay, sıradan bir magazin haberi, aldatma ya da aldatılma olarak görülemeyeceği gibi, normal veya masum olarak da görülemez.

    Habere konu olan kişilerin medyatik olması konunun uzunca bir süre gündemde kalmaya devam edeceğini de gösteriyor.

    CİNSEL İSTİSMAR KARŞI ÇOCUĞUMUZU NASIL BİLİNÇLENDİRMELİYİZ?

    Yazının devamı...