• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Corona günlükleri / Evde yaşam

    Görülen o ki bu süreç uzun bir süre devam edecek. Çok önemli sağlık veya gıda ihtiyaçları dışında dışarı çıkamayacağımız bu dönemde elbette ki hepimiz son derece olumsuz etkilendik ve ne yapacağımızı bilemez duruma geldik.

    İşte bu dönemde konunun çok farklı boyutları olması sebebiyle ben de her boyutunu ayrı ayrı ele aldığım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Evde yaşam, evde eğitim, aile içi iletişim, eşler arasında iletişim, çocuklarla iletişim, evde psikolojimiz gibi farklı yönlerini yazacağım bu yazı dizisinin ilki evde yaşam olarak bu okuduğunuz yazıdır. Madem haftalarca evdeyiz, her hafta bir boyutu ele aldığım yazılarımla bu dönemi birlikte atlatalım istiyorum.

    Evde yaşam dediğimizde, aslında hayatımızın her döneminde içinde ve iletişimde bulunduğumuz aile bireyleriyle olan ilişkilerimizden ve ev hayatımızdan bahsediyorum tabii ki. Ancak bu salgın sürecinde evdeki yaşam da değişime uğramış durumda. Normal şartlar altında hem evde hem sosyal ortamlarda zaman geçiren bizler artık sadece evdeyiz ve sürekli birbirimizle beraberiz. Bu süreç daha önceki süreçlerden bu anlamda farklılık gösteriyor. Artık dışardaki ortamlardan beslenemediğimize göre ve sadece birbirimizle zaman geçirmek zorunda olduğumuz için bir süre sonra tükenmiş ve tüketmiş hissedebiliriz. O nedenle bu zorunlu evde kalma durumu kendimizi kısıtlanmış, engellenmiş hissettirecek ve bu da en hafif ifadeyle gerginleşmemize yol açacaktır. Öfkelenmek, evin içinde ne yapacağımızı bilememek de diğer eşlik eden duygular olarak düşünülebilir.

    Yeni alışkanlıklar edinmek uyumu kolaylaştırır

    Öncelikle olağan dışı bir dönemden geçiyoruz ve olağan tepkiler vermeyi beklemek mümkün değil. O nedenle yaşadığımız her duyguyu doğal ve bu sürece uygun olarak düşünmek gerek. Yaşadığımız duygu durumu nedeniyle öfkelenmek, huzursuz ve gergin hissetmek doğal ama bu duyguda takılıp kalmak sorun yaratacaktır. Artık bir uyum sürecinde olmamız ve bu günün getirdiği bu şartlarla başa çıkma becerileri geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de farklı eylemlere yönelmek lazım. Normal şartlardaki ev düzenini esnetmek ve yeni alışkanlıklar geliştirmek bu süreçteki uyumu kolaylaştıracak önemli bir adımdır.

    Paylaşımlı olmalı, birbirimize şefkatle yaklaşmalıyoz

    Diğer herkesle beraber yaşadığımız bu süreçte eski alışkanlıklara ve ev düzenine sıkı sıkı bağlı kalmak hayatı çekilmez hale getirebilir ve ilişkileri bozabilir. Her zamanki titizlikten vazgeçmek, ev işlerini evdeki diğer bireylerle bölüşmek, kendimize özel zamanlar ve alanlar yaratmak çok yararlı olur. Evdeki her insanın yapacak işleri, kendisini oyalayacak uğraşları olmalıdır. Evde sadece kadının iş yaptığı, diğerlerine hizmet edip evi silip süpürdüğü bir ev hayatı herkesin hayatını ve ilişkilerini cehenneme çevirmeye hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Aynı evde, aynı süreçte beraber yaşamak demek, ortak duyguda ve eylemde buluşabilmeyi gerektirir. Unutmayalım ki toplumsal bir travma yaşıyoruz. Hatta global bir travmanın tam ortasındayız. Dini, milliyeti, cinsiyeti, yaşı, eğitimi, geliri ne olursa olsun herkesin tehdit altında hissettiği ve gerçekten de tehdit altında olduğu çok boyutlu bir travmada bireysel olarak tek başına savaşmak daha yorucudur. Tam da bu süreçte duygusal olarak birbirimizle daha çok yardımlaşmalı, paylaşımcı olmalı ve birbirimize şefkatle yaklaşmamız gerekiyor. Bu kadar fiziksel yakınlık bir süre sonra aile içindeki bireylerin birbirleri üzerinde kontrol etme duygusu geliştirmelerine ve aşırı müdahaleci olmalarına yol açabilir. Dolayısıyla evde kaldığımız bu günlerde birbirimize ve kendimize ‘kendi kendine kalma’ fırsatı vermek gerekir. Bu fırsatı da kendinize ve yıkamaktan harap olmuş ellerinize bakım yapmak, sevdiğiniz bir uğraşla zaman geçirmek, bir müzik aleti çalmak veya bir dil öğrenmeye çalışmak, kitap okumak, yeni tarifler denemek, arkadaşlarınızla online görüşme yapmak, online eğitimlere katılmak, el becerileri isteyen, dikiş, örgü, boyama vb. gibi etkinliklerle değerlendirmek psikolojik olarak beslenmenizi sağlayacak çok yararlı çalışmalardır. Herkesin kendisine ait bu şekilde zamanları olmalıdır.

    Bu süreç ister 3 hafta sürsün, ister 3 ay mutlaka bitecek. Geçmişte de benzer salgınlar, kıtlıklar, savaşlar, doğal afetler ve yıkımlar olmuş, gelecekte de olacak. Ancak insanlar bu süreçleri ayrışarak değil, paylaşarak dayanışma içinde aşmışlar. Biz de öyle yapacağız, birbirimizle dayanışma içinde birbirimize hayatı daraltarak değil, hayat katarak aşacağız.

    Paylaşmak ve dayanışma içinde olmak derken de sanki kıtlık varmış gibi eve ihtiyacımız olandan daha fazla gıda yığarak, bütün ilaçları eve toplayarak, ‘her şeyi almalıyım ve başkaları almadan ben almalıyım’ diyerek değil, ‘tıpkı benim gibi başkalarının da bu malzemelere ihtiyacı var’ diyerek, düşünerek, vicdanlı davranarak aşacağız bu günleri.

    Başkaları önemli, çünkü eğer önemli olmasalardı bugün evlerimizde konfor içinde ve sevdiklerimizle beraber oturuyorken bu kadar bunalmaz, sıkılmazdık. O başkaları ile sosyalleşemediğimiz için, arkadaşlarımızla, dostlarımızla görüşemediğimiz için, dışarı çıkıp bir kahve içimlik sohbet edemediğimiz için bu kadar mutsuz ve gerginiz. O başkaları olmadan, dünya üzerindeki her şeye sahip olsak da aslında bir ‘hiç’iz. Umarım bu süreç birbirimiz için ne kadar önemli ve değerli olduğumuzu anlamamız için önemli bir ders olur.

    Ve ek olarak belki de en önemli noktayı da fark etmiş olduğumuzu umuyorum.

    Sağlıklı bir şekilde evimizdeyken, her işimizi başkalarına ihtiyaç duymadan yapabiliyorken, günlerce hatta haftalarca evden çıkma imkanı olmayan engellileri ve onlara bakım veren yakınlarını anlamış olmalıyız. Bu süreç bizim başkalarıyla daha fazla empati yapmamıza, doğaya, canlılara, çevremize ve birbirimize verdiğimiz zararın büyüklüğünü anlamamıza yardımcı olmuştur sanırım.

    Doğa kendisinden aldığımız ne varsa misliyle bizden geri alıyor
     

    Şu an hepimiz, nereden ve kimden geleceğini bilemediğimiz minicik bir canlının bizi evlerimize hapsetmesiyle hayatın, sağlığın, birlikte olmanın, dışarı çıkabilmenin, arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunuyoruz. Ancak buradan dersler de çıkarmamız lazım. Doğa kendisinden aldığımız ne varsa misliyle bizden geri alıyor. Bize verdiği mesaj ‘ayak altından çekilin ve ben kendimi iyileştireyim’ mesajıdır.

    Evlere kapandığımız bu birkaç haftalık süreçte bakın neler oldu:

    Bir musibet bin nasihatten iyidir derler. Olumsuz bir nedenle evlere kapandığımız bu günlerden, olumlu sonuçlar ve kazanımlar elde ederek çıkacağız umuduyla bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

    Yazının devamı...

    Popüler akım: Meslek değiştirmek

    Kariyerinin zirvesinde bir mühendisin butik bir pastane açması ya da tıp fakültesini bitirmiş bir yeni mezunun aslında bu mesleği yapmak istemediğini anlayıp farklı bir sektörde iş araması bu gibi durumlara verilebilecek bazı örneklerden. Peki, bu duruma sebep olan etkenler neler? Yanlış mesleki yönlendirmeler mi, yoksa popüler iş alanlarının çekim gücü mü bireylerin bu tip radikal kararlar almasına neden oluyor? Bireyler sağlıklı kararlar alabiliyor ve psikolojik olarak tatmin olabiliyorlar mı? Bu soruların cevabını verebilmek oldukça önemli.

    Öncelikle meslek seçiminin kişinin ilgi, beceri ve arzuları dikkate alınarak yapılıp yapılmadığı ve ilgisine uygun alanlara yönelip yönelmediği önemli bir nokta. Mesleğin avantajları, maddi getirisi, aile ve çevrenin beklentileri göz önüne alınarak yapılan tercihlerde, genellikle kişisel beklentiler göz ardı edilir. Kişi mesleğini icra etmeye başladığında ise yaşadığı tatminsizlikten ötürü kendini mesleği ile bir bütün olarak görmez. Bazı durumlarda kendisini tatmin edebilecek mesleği hiçbir zaman fark edemezken, bazı durumlarda bunu fark etmesine rağmen sıfırdan yeni bir işe başlamak konusunda tereddüt eder. Bunda, yeni bir eğitim veya iş alanının zaman, çaba ve maddi güç gerektirmesinin etkisi olabilir ve kişi asıl yapmak istediği işi görmezden gelerek isteksiz ve memnuniyetsiz bir biçimde çalışmaya devam eder.

    Dolayısıyla kişinin ortalama 18-20 yaşlarında yaptığı meslek tercihinin sağlıklı biçimde oluşturulması için öncelikle kendini tanıması, ilgi ve yönelimlerinin farkında olması, beklentilerini ve hedeflerini çizmesi, ailenin ve çevrenin de bireyin isteklerine saygı duyması gerekir. Bunlar dikkate alınmadığında memnuniyetsiz bir iş hayatı sonrası radikal değişimler yaşanması doğaldır. Bu gibi durumlarda bilinçli kararlar verilerek yapılan değişiklikler bireylerin çalışma hayatlarında daha mutlu olmalarını sağlayabilir.

    Özellikle son on yılda teknolojinin, internetin ve sosyal medya platformlarının hayatımıza hızlı girişiyle beraber meslekler ve kazanç stratejileri de değişti ve değişmeye devam ediyor. Yeni medya teknolojileri dijital pazarlama amacıyla kullanılmaya başladığından beri pek çok kişi bu araçlarla gelir elde etmeye başladı. Dolayısıyla bir şirkette mesai saatleri içinde çalışarak para kazanmak yerine, dijital pazarlama aracılığıyla para kazanmak daha cazip hale geldi. Artık daha az çalışarak daha fazla para kazanmanın bir akım olarak hayatımızda etkili olduğu söylenebilir. Özellikle yeni teknolojilere hakim olan genç kuşağın artık home ofis olarak tanımlanan biçimde, bir iş yerine gidip belli saatlerde orada çalışmak yerine evinden ya da farklı mekanlardan işini sürdürebilmesi mümkün.

    Bireylerin ve toplumların bu ve benzeri alanlara yönelerek para kazanma isteği ise mevcut işlerinde memnuniyetsizliğe yol açıyor ve daha çok para kazanmak için farklı yöntemler aramalarına neden oluyor. Sosyal medya araçlarının daha az maliyetli olması ve müşteriye daha kolay biçimde ulaşması, kendi markalarını oluşturan ve meslekleri dışında farklı alanlarda üretim yapan kişi sayısının da artmasını sağlıyor.

    Kalabalık şehir hayatının zorluğu iş yaşamındaki stresle bir araya geldiğinde bireylerin çok sık depresyona girdikleri ve psikolojik ihtiyaçlarının arttığı araştırmalarla ortaya konmuş durumda. Buna aile içi iletişim problemleri, maddi sıkıntılar, çalışma arkadaşları ya da yöneticilerle yaşanan sorunlar da eklendiğinde bireylerin bulundukları ortamdan uzaklaşma veya yaşamlarında radikal değişiklikler yapma istekleri de artıyor. Bundan dolayı bulunulan şehirden farklı bir yere taşınmak, iş ya da sektör değişikliği yapmak, farklı yollardan para kazanarak kendilerine daha fazla vakit ayırmak, hobileri işe çevirmek son yıllarda bireylerin sık sık uyguladıkları yöntemlere örnek olarak gösterilebilir. Bu değişiklikler bazı durumlarda olumlu sonuçlar getirirken, doğru adımlar atılmadığında ise olumsuz sonuçlara yol açabilir.

    Sonuç olarak kişinin yapmak istediği değişikliğin tam olarak hangi sebepten kaynaklandığını bilmesi ve bireyin mevcut işinden edindiği tatmin ile yapmak istediği işten edineceği tatmin arasındaki farkı görebilmesi gerekir. Meslek hayatında yapılan değişiklikler her zaman bireyleri mutlu etmeyebilir ve bireyler daha fazla zorlukla boğuşmak zorunda kalabilirler. Bu yüzden öncelikle ilgi, beceri, istek ve beklentilerin bir araya getirilerek hedeflerin belirlenmesi çok önemlidir. Günümüzde çalışan bireylerin zamanının büyük bir kısmını icra ettiği işiyle geçirdiğini düşünürsek, hayaller ve hedeflerin mantık çerçevesinde bir araya getirilmesi daha doğrudur. Bütün bunlar doğru planlanıp yönetilebilirse kişinin kendine güveni ve inancı, motivasyonunu artırarak iş hayatında memnuniyet sağlayacaktır.

    Bulunulan ortama, seçilen mesleğe, yapılan işe kırgınlıkla ya da öfkeyle meslek değiştirilmesi çok mutluluk getirmeyecektir ancak bilinçli bir tercihle, doğru zamanda doğru adımlar atılarak yapılan iş değişiklikleri, hayatının geri kalanını bu işle ve bu işten kazandığı parayla geçirecek olan insanları olumlu bir şekilde motive edecektir.

    Yazının devamı...

    Uyum sürecinde birbirinize biraz zaman tanıyın

    Flört ederken bir an önce evlenmek için can atıyoruz, balayından dönüyoruz, bir de bakmışız evlilik depresyonuna girmişiz. Her şey güzel giderken nereden çıktı şimdi bu evlilik depresyonu?

    Yeni başlanan iki kişilik hayata uyum sağlamak, anne babanın korumasından, kanatlarının altından uzaklaşmak, ya da tek başına yaşamaya alışmışken birden bir başkasıyla ortak bir hayata adım atmak, bu ortak yaşamın getirdiği pek çok sorumluluğu üstlenmek bazen eşlere korkutucu gelebilir. Tarafların biri ya da her ikisi birden bu sorumlulukları kaldıramayacağı korkusuna kapılabilir. Bu süreçte anne babaların da yeni evlilere zaman tanıması biraz uzak durması daha doğru olur. Bu yeni süreçte eşler hem birbirlerine hem de aynı ev içinde yaşamaya uyum gösterme aşamasında olduklarından biraz zamana ihtiyaçları olduğu unutulmamalıdır. Birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişen bir sürede her şey yerli yerine oturacaktır. Bu süre uzuyor ve eşler arasında sorunlar oluşuyorsa psikolojik destek almak yararlı olur.

    Evliliğin ilk yıllarında da sonraki yıllarında da neredeyse hep aynı hataları yapıyoruz aslında. Öncelikle birbirimizi değiştirmeye çalışmak, kendi düşüncemizi karşı tarafa kabul ettirmek için zorlamak, evde ve sorumluluklar tüm yükü taraflardan birine yüklemek, birbirimizle konuşurken sürekli eleştirmek, başkalarının yanından birbirimizin olumsuz yönlerinden bahsetmek, aileler hakkında olumsuz yorumlarda bulunmak, sorgulamak, hesap sormak, özel eşyalarını karıştırmak ve diğer insanlarla olan ilişkileri sınırlamaya çalışmak gibi pek çok yanlış yapıyoruz. Oysa evlilik iki ayrı kişinin yine iki ayrı kişi olarak bir arada yaşama becerisidir. Bu da ancak birbirimizi koşulsuz kabul ve saygı ile mümkün olabilir.

    KAYNAK: MUTLU AİLELERİN 101 SIRRI KİTABI/ Sedef Batı

     

    Yazının devamı...

    Emine Bulut niye öldü biliyor musunuz?

    Oğullarımıza, kızkardeşine sen sahip çıkacaksın dediğimiz için.

    Kızlarımızı, oğullarımız kadar öz güvenli ve özgür yetiştirip eğitmedigimiz için.

    Kadına yönelik her tür istismarı ve şiddeti erkeğin elinin kiridir diye normalleştirdiğimiz için.

    Bizim gibi olmayan, bizim gibi düşünmeyen herkesi ve her şeyi ötekileştirip düşman gördüğümüz için.

    Dayak yediği, istismara uğradığı halde evlilik adı altında o cehennemde kalmaya zorladığımız için.

    Kadını hala bir erkeğin korumasına girmek zorundaymış gibi düşündüğümüz için.

    Namus kavramının sadece kadına ait olduğunu düşünüp bütün toplumun namusunu kadın bedeni olarak anladığımız için.

    Kızlarımıza kocandır döver de sever de dediğimiz için.

    Kadına bir kez kalkan elin hep kalkacağını görmeyip şiddet uygulayan adam(!)ları affettiğimiz için.

    Şiddet uygulayan erkeklerin iyi hal indirimi adı altında elini kolunu sallayarak aramızda gezmelerine izin verdiğimiz için.

    Boşanmasına rağmen kadını hala malı gibi gören erkeklere dur diyemediğimiz için.

    Erkek çocukları baş köşeye oturtup kız çocuklarımızı onlara hizmet etmek üzere yetiştirdiğimiz için.

    Bir kez bile şiddet uygularsa bir daha gün yüzü göremeyeceğini bu insanımsılara ispat edemedigimiz için.

    Kız çocuklarımızı baskılayıp giyinmesine, oturup kalkmasına karıştığımız kadar erkek çocuklarımıza vicdan, empati, hak, hukuk, adalet öğretmediğimiz için.

    Öncelikle kızlarımızı eğitip destekleyip onları ayakları üzerinde durabilen bireyler olarak yetiştiremediğimiz için.

    Ve asıl kadının kadına şiddetini engelleyemediğimiz için.

    Kızlarımızı babalarına ve abilerine, gelinlerimizi oğullarımıza şikayet ettiğimiz için kaybettiğimiz Emine 'ler bitmeyecek.

    Adı Ayşe olacak, Zehra olacak, Güldünya olacak ama bitmeyecek.

    Çok üzgünüm. Dil ile tarifi mümkün değil.  

    Yazının devamı...

    Çocuğa bayram harçlığı vermek doğru mu?

    Aslında bayram harçlığıyla amaç, çocuklara para kavramını vermek, kendi paralarına sahip çıkmayı öğretmek ve biriktirmeye teşvik etmektir. Çocuklar Türkiye kültüründe özel bir yere sahiptir. O nedenle bayramlarda çocuklara harçlık vererek önce onların gönlü hoş edilir. Diğer günlerde verilen harçlık miktarı sınırlı tutulur ama bayramlarda yakın aile bireylerin tümünden harçlık toplamanın heyecanı bir başka olur. O paralar sayılır ve ya biriktirilmek üzere anneye babaya verilir ya da çok istenilen bir şey alınır. Aslında harçlıkların vermek istediği bir diğer değer de budur.

    Bayramlar derinlemesine düşünüldüğünde çok insani bazı değerleri veren, olumlu alışkanlıkların yerleşmesine ön ayak olan, paylaşma kültürünü oluşturarak toplulukların sosyal toplumlar olmasında büyük önem taşıyan günlerdir.

    Bayramlarda bütün bir aile olarak beraber olmak, uzun süredir görüşülmeyen yakın aile bireyleri ve akrabalarla görüşme imkanı bulmak, kırgınlıkları ve küslükleri unutmak gibi çok önemli bazı değerleri yaşamak ve yaşatabilmek, bu gelenekleri çocuklarımıza aşılayabilmek son derece önemli. Harçlık kavramını da böyle bir değer olarak görmek ve çocuklarımıza paranın önemi ve kontrol edebilme becerisini kazandırmak olarak düşünmek gerekiyor. Harçlık verirken de ortasını bulmak, kararında olmak lazım. Ne çok fazla abartmak, ne de harçlıksız bırakmak hoş değil.

    Çok fazla paraya boğduğumuz, nasılsa bayram diyerek gereğinden fazla para verdiğimiz çocuklar ellerindeki miktarın ve kullanım değerinin henüz çok bilincinde olmadıklarından dolayı neyi nasıl yapacaklarını bilemeyecekledir. Oysa harçlık vermedeki amaç, çocuklara parayı elde tutma, ihtiyaçlarına göre harcama yapma, doğru kullanma alışkanlığı verme, gerektiğinde isteklerini erteleyebilme, biriktirerek doğru zamanda ihtiyacı kadar harcama yapma gibi pek çok farklı davranış biçimi kazandırmak olmalıdır. Diğer becerilerde olduğu gibi bu tutum da çocuklara çok erken yaşta verilebilecek alışkanlıklardandır.

    O nedenle öncelikle anne baba olarak doğru tutumları oluşturmak ve çocuklarımıza örnek olmak gerekiyor. Çocukların özellikle davranış konusunda en yakın aile bireylerini ve anne babalarını model aldıklarını unutmamak önemli. Bayramlar nedeniyle çocuklara harçlık verirken konuyu sadece biraz para vermek olarak değil, hem kültürümüzden ve geleneklerimizden gelen değerler hem de kazandırılmak istenen doğru davranışlar olarak görmek daha sağlıklı bir tutum olacaktır.

    Yazının devamı...

    Eyvah, çocuğa yakalandık!

    Çocuğun, gördüğü manzara karşısında kendi yaşıyla doğru orantılı olarak bir takım yargılara kapılmasının normal olduğunu söyleyen Psikolog Serap Duygulu, konuyla ilgili şu bilgileri veriyor:

    Gördüğü manzara ve ilişkinin ne kadarını gördüğü çok önemlidir. Çocuk, özellikle de yaşı küçükse, ilk olarak düşündüğü şey anne ve babasının arasında bir şiddet yaşandığı yönündedir ki bundan ciddi olarak etkilenir. Özellikle ailede, cinsellik rahat konuşulan bir konu değilse ve bu konuda çocuk, sorularına sağlıklı yanıtlar alamamışsa, karşı karşıya kaldığı durum onda sarsıcı bir etki yaratır.

    Küçük yaştaki çocuklar, durumun çok farkında olmayabilirler ama büyük yaştaki çocuklar için mutlaka açıklama yapmak gerekir. Böyle bir durumda çocuğunuza;

    Çocukların her zaman meraklı olabilecekleri unutulmamalıdır. Küçük ya da büyük bütün çocuklar açısından anne ve babasının cinsel hayatına tanık olmak hoş olmayan bir durumdur ve maalesef çocuklar bu tanıklıktan çok etkilenirler. Yaşanan olayı önemsemezseniz, olumsuz pek çok duyguyla birlikte, kalıcı psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir.

    Çocuklar, çok küçükken bile onlara bazı kuralları öğretmek, olası sorunlar ortaya çıkmadan yok edecektir:

    Bu tip kurallar çocuğun kendi sınırlarını çizmesini sağladığı gibi başkalarının sınırlarına da saygı göstermesini öğretir ancak yine de en iyi önlem, böyle olumsuzluklar yaşanmadan dikkatli olmaktır. Anne baba olmak, ciddi bir sorumluluktur ve bu sorumluluk gereği davranışlarınıza, özel hayatınıza ve çocuklarınızla olan ilişkilerinize azami ölçüde dikkat göstermek zorundasınız.

    Yazının devamı...