• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Eylül bereketi

    Salihli’den Nazilli’ye, Bergama’dan Söke’ye, Akhisar’dan Milas’a, Torbalı’dan Karaburun’a her köşede incir, üzüm, pamuk, zeytin, mandalina hasadı sırayla başlar.
    Üzüm ve incir öncüdür.
    Ağustos ortalarından itibaren bağbozumu şenlikleriyle birlikte ilk üzümler tezgahlarda boy göstermeye başlar.
    Ege’de kuru üzüm ve incir üretimi yapan 100 bin üretici ailesi var.
    Aileleri, mevsimlik işçileri, tarıma dayalı sanayi firmaları, ihracat, gümrük, lojistik derken; yüzbinlerce Ege insanının yaşamına katkıda bulunuyor incir ve üzüm.
    Ege, dünyanın en büyük kuru üzüm ihracatçısı.
    Geçen yıl bölgeden toplam 5 milyar dolarlık tarım ürünü ihraç edildi.
    En fazla döviz ise 462 milyon dolarla çekirdeksiz kuru üzümden geldi.
    Bu yılki üzümde rekolte tahminleri Tarım ve Orman Bakanlığı’na göre 271 bin ton, İzmir Ticaret Borsası’na göre 325 bin ton.
    Yüzde 90’ı ihracata giden kuru üzümden gelecek yarım milyar dolarlık dövizin Ege ekonomisine hatırı sayılır katkısı olacak.
    Dünyanın en büyük incir üreticisi Aydın ise bu yıl üreteceği 75 bin ton incirin en az yarısını ihraç ederek önemli döviz girdisi sağlayacak.

    PAMUK VE ZEYTİN SIRADA
    Sonra Söke, Ödemiş, Tire, Torbalı’dan pamuk hasatları haberleri gelmeye başlayacak.
    Pamukla beraber kasımdan itibaren zeytin hasadı için kollar sıvanacak.
    Ekipler halinde zeytin tayfaları ağaçları çırpacak, yağhanelerde sıkılacak zeytinler varillere, depolara dolmaya başlayacak.
    Bu arada orman yangınlarından kurtulabilen kovanlardan eylülde başlayan sağımından elde edilecek çam balları raflarda yerini almaya başlayacak.
    Mandalina, portakal, nar gibi ürünlerin hasadı başladığında kışlıkları da çıkarmaya başlayacağız.
    Bitki çeşitliliği açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Ege’de sonbahar bereket demektir.
    Hasat gelirleriyle beyazeşyadan tekstile ertelenen ihtiyaçlar karşılanır, düğünler başlar ekonomi kıpır kıpır olur.
    Geçmişte 1 ay süren hem ticaret, hem eğlenceleriyle ün kazanan İzmir Fuarı da hasatla aynı zamanda ağustos sonunda başlardı.
    Hem cebine para girmeye başlayan üreticilere tarım makinelerinden otomobile yeni teknoloji ürünleri sergilenir, hem de eğlencelerle hasat mevsimi 1 ay süren bir festivale dönüşürdü.

    90’LIK FUAR GENÇLEŞTİ
    Türkiye ekonomisinin dışa açılması, kredi olanaklarıyla her zaman alışverişin kolaylaşmasıyla artık tarım fuarları yeni sezon başlamadan ocak-şubatta profesyonel ortamlarda yapılıyor.
    Bu yıl 90’ıncı yılı olan İzmir Enternasyonal Fuarı ise adeta gençleşmeye başladı.
    Fuar iş günleri gibi etkinliklerle katılımcı yerli ve yabancı firmalara ticari fırsatlar yaratmasının yanı sıra konserler, tiyatrolar, sokak gösterileriyle giderek özellikle gençlerin dikkatini çeken yeni bir festival havasına bürünüyor.
    Hem İzmirlilere hasat zamanlarında yapılan eski fuarların nostaljisini yaşatıyor, hem de gençlere İzmir’i daha çok sevdiriyor.

    Yazının devamı...

    İzmir’in yeni nefes boruları

     

    İzmirlilerin kenti boşalttıkları yaz aylarında bile zor ilerleyen trafik, önümüzdeki aylarda iyice çileden çıkartabilir.
    İzmir’in aldığı yoğun göç, salgın hastalık nedeniyle toplu ulaşım yerine özel araçların tercih edilmesi trafik sıkışıklığının en önemli nedenleri arasında.
    Buna karşın İzmir’in salgını kontrol altına alıp risk haritasında mavi renkle gösterilen en başarılı iki kentten biri olması iyi haber.
    Eğer yüzde 70’i geçen aşılanma oranı daha da yükselip hastalık riski azalmaya devam ederse işe geliş gidişlerde yine özel araç yerine metro, tramvay, vapur, otobüs gibi toplu ulaşım araçları tercih edilmeye başlanabilir.
    2022, 2023, 2024, 2025’TE
    Ancak trafiğe çıkan özel araç sayısının daha da azalması için metro ve tramvayda yeni hatların devreye girmesi, şehir içi trafiği azaltacak projelerin hızlanması gerek.
    Geçen hafta bu konuda birkaç müjdeli haber vardı.
    Buca’dan Bornova Otogar’a, oradan da otoyola bağlanarak halen 45 dakikalık ulaşım süresini 10 dakikaya indirecek Buca Tüneli bunlardan biri.
    İki yıl önce duran proje için yeni ihale yapıldı.
    Çift gidiş, çift gelişli olacak İzmir’in en uzun tünelinin 3 yılda tamamlanması bekleniyor.
    Halen inşaatları devam eden ve Kasım 2022’de açılması beklenen Balçova Metrosu ile kredileri temin edilen ve 2025’te açılması planlanan Buca Metrosu da İzmir trafiğinin en önemli nefes boruları arasında yer alacak.
    Buna 2023’te çalışmaya başlayacak Çiğli Tramvayı’nı da eklemek gerek.
    Birkaç yıl önce hizmete giren tramvayların otobüsleri ana caddelerden çekerek İzmir trafiğine sağladığı katkılar pandemi öncesinde çok açık görüldü.
    Ancak hala Alsancak Garı önündeki düğümü çözecek olan trafiğin yeraltına alınması projesinde somut gelişme görülmüyor.
    Karşıyaka’dan Konak’a çok geniş bir alana etkileri olan bu tıkanıklık aşılamadıkça İzmir’in merkezinde trafik sorunu olacak.

    TAM BİR KAZAN-KAZAN DURUMU
    Geçen hafta Başkan Tunç Soyer’in AK Parti İl Başkanı Kerem Ali Sürekli’yi makamında ziyareti İzmirliler için büyük bir umut oldu.
    Depremden sonra yenilenecek konutlar için Dünya Bankası kredileri gibi Ankara’nın onayı gereken projelerde iktidar partisinin İzmir temsilcilerinin destekleri çok önemli.
    Aslında bu tam bir kazan-kazan durumu.
    İzmirlilerin depremden korkmadan oturabilecekleri konutların finansmanında Büyükşehir ve iktidar partisinin işbirliği iktidara da, muhalefete de büyük sevgi kazandırır.


    Yaşadığın yeri sevmek

    İSTANBUL’da yaşadığım yıllarda Türkiye’nin her yerinden tanıştığım insanlardan doğup büyüdükleri yerlere dönmek isteyenlere fazla rastlamadım.
    Ama İzmirliler öyle değildi.
    İş ya da öğrenim için İstanbul’da yaşayan hemen her İzmirlinin gönlünde bir gün doğup büyüdüğü yere dönme arzusu vardı.
    Sancar Maruflu, yaşadığı yeri seven İzmirlilerin sembolü idi.
    Yaşamını bu kentin değerlerini kalıcı hale getirecek çalışmalara harcadı.
    İzmir Baba hiç unutulmayacak, ruhu şad olsun.

    Yazının devamı...

    Deniz 100 metre girdiğinde

     


    Birleşmiş Milletler’in son İklim Raporu’nu değerlendiren Prof. Dr. Kurnaz, “Batı Antartika’nın artık ne zaman eriyeceğini tahmin edemeyebiliriz” cümlesine dikkat çekiyor.
    Eğer buzlar erken erir ve deniz seviyesi mesela 2 metre yükselirse, sular kıyıdan 200 metre, 3 metre yükselirse 300 metre, belki daha fazla içeri girebilecek.

    KIYI SEMTLER TEHLİKEDE
    Bu durumda Güzelyalı’dan Alsancak’a, Karşıyaka’ya Körfez’i çevreleyen kıyı semtlerle Foça, Çeşme, Kuşadası, Karaburun gibi yazlık ilçeler tehlike altında demek.
    Bu andan itibaren evlerin, dükkânların, yolların, parkların deniz sularının altında kalacağı senaryolara hazırlıklı olmak gerek.
    Aylardır devasa boyutlarda sel ve yangın felaketleri yaşıyoruz.
    Kastamonu’nun Bozkurt ilçesindeki görüntülere filmlerde bile zor rastlanır.
    Bunları yaşadıktan sonra denizlerin kabarıp şehirleri sular altında bırakmasına hiç şaşmayacağız.

    EV ALACAKLAR DİKKAT
    Zaten Prof. Dr. Levent Kurnaz da ev alacak kişilerin deniz kenarlarını tercih etmemeleri, belediyelerin metro çıkışlarının ağzını denize değil, karaya vermeleri gerekeceğini söylüyor.
    Denize kıyısı olan yerlerin evlerin önüne duvar yapmak zorunda kalacağını, tarım alanlarının önemli bir kısmının zarar göreceğine işaret ediyor.
    Aslında dünyada bunun örnekleri var.
    Hollanda’ya gittiğiniz zaman kıyılarda boydan boya yüksek duvarlar görürsünüz.
    Deniz seviyesinin altında kalan kara bölümünü baskınlardan korumak için yapılmıştır bu duvarlar.
    Dünyanın en büyük 22 metre yüksekliğinde deniz, 3 metre yüksekliğinde kapakların otomatik kapandığı fırtına bariyeri de buradadır.
    Yeni iklim koşullarında Hollanda’nın deneyimlerinden yararlanılabilir.
    Bundan sonra İzmir gibi kıyı kentlerinin küresel ısınma senaryolarına göre planlanması gerekiyor.
    Büyükşehir Belediyesi’nin iklim krizine duyarlı olması İzmir için önemli bir avantaj.
    Hızla yükselebilecek sulara karşı şehri korumak için yapılması gerekenlerin şimdiden planlanması, gelecekteki maddi ve manevi kayıplar için büyük bir set olur.


    Küllerden doğmak lazım

    TARIM iklim değişiklerine, turizm uluslararası siyasi gelişmelere bağlı sektörlerdir.
    90’lı yılların başında 1. Körfez Savaşı başladığında Türk turizminin yediği darbe hala unutulamaz.
    Daha sonra Rusya krizi, geçen yıl da küresel salgınla turizm yine zor günler yaşadı.
    Bu yıl ise turizmde umut veren gelişmelere orman yangınlarının ateşi düştü.
    Marmaris, Bodrum, Milas, Köyceğiz’in bağlı bulunduğu Muğla ekonomisi felaketten en büyük payı aldı.

    TANITIM VE YENİ BAL ORMANLARI
    Ancak yeni bal ormanları kurulması ve turizmde yeni kampanyalarla küllerden yeniden doğmak mümkün.
    Çam balı üretiminde sezon ağustos ortasında başlar.
    O nedenle kovan kaybı fazla olmadı.
    Bu avantaj kullanılıp hızla yeni üretim sahaları kurarak dünyanın en büyük çam balı üreticisi Muğla’nın markası korunabilir.

    Yazının devamı...

    Ağaçlara kızmayın


    Hatta, “Türkiye’ye kasıtlı olarak çam tohumları getirildi. Zeytinlikler çam ormanı oldu” gibi komplo teorileri bile vardı.
    Neyse ki işin uzmanı bilim insanları Akdeniz Bölgesi’nde milyonlarca yıldan beri doğal bitki örtüsünün maki ve kızılçamlar olduğunu, doğanın bir süre sonra kendini yenileyeceğini, meyve ağacı dikmekle yangınların önlenemeyeceğini söyleyip gerekli cevapları verdi.

    KIZILÇAMLA NEFES ALIYORUZ
    Ancak bütün bu tartışmalar arasında en büyük gerçek ormanlarımızın en az 30 yıl geriye gittiği...
    Yanan her bir çam ağacının yerine dikilecek fidanların ergin bir seviyeye gelmesi için ortalama 20-30 yıl gerekecek.
    Şimdi gelelim çam ormanlarının faydalarına....
    İnsanlar nefes almadan, yani ciğerlerine oksijen doldurmadan en fazla 3 dakika yaşayabiliyor.
    Son günlerde yerden yere vurulan çam ormanları ise atmosferin oksijen deposu.
    TEMA Vakfı’nın verilerine göre bir kızılçam çam ağacı 20 yaşına kadar atmosferden 85 kg karbondioksit alıp 58 kg oksijen üretiyor.
    Aynı çam ağacı 40 kişinin 1 saatte havaya verdiği karbondioksiti 1 saatte oksijene dönüştürüyor.
    Yani aldığımız havayı çam ağacını borçluyuz.
    Yangının başlamasından sonra ilk tahmini bilgilere göre Marmaris’te 14 bin, Milas’ta 14 bin, Köyceğiz’de 7 bin, Seydikemer’de bin, Kavaklıdere’de 4 bin, Bodrum’da 221 bin olmak üzere toplam 40 bin hektar civarında ormanlık alan yanmıştı.
    1 hektar alanda ortalama 300-400 civarında çam ağacı bulunduğu hesap ediliyor.
    Bu durumda 40 bin hektarda yanan ağaç sayısının 15-16 milyon adet olduğunu tahmin edebiliriz.
    Ayrıca, 1 hektar çam ormanı yılda 37 tona yakın toz süzüp 30 ton oksijen üretiyor.
    Demek ki, son yangınından sonra dünyanın can simidi atmosferimiz 1 milyon 200 bin ton oksijenden mahrum kalacak.

    YANGIN DERS OLSUN
    İnsanın içinden doğanın intikamı demek gelmiyor ama, alevlerin sardığı ve son anda büyük bir facianın önlendiği Kemerköy Termik Santrali’nde günde 21 bin 600 ton kömür yakıldığını bu olay nedeniyle öğrendik.
    Malum, küresel ısınmanın en önemli nedenlerinden biri kömür gibi fosil yakıtların atmosfere saldığı karbondioksit.
    O nedenle küresel ısınmayı önlemek için Paris Anlaşması’na imza atan ülkeler, belirli bir zaman içinde kömür kullanımından vazgeçme sözü verdi.
    Almanya’da kömür ocakları, termik santraller kapatıldı.
    Ne yazık ki, küresel ısınmayı önleme çabaları hala çok yavaş ilerliyor.
    O nedenle, atmosfere karbondioksit salan termik santralin çevresindeki Milas ormanları daha fazla dayanamayıp küresel ısınmanın kurbanı oldu.
    Ağaçlara kızacağımıza ağaçların yanmasına neden olan geçmişten beri izlenen politikalara kızalım.
    Umarım son yangınlar büyük bir ders olur, Türkiye’nin iklim kriziyle mücadele için atması gereken adımları hızlandırır.

    Yazının devamı...

    Yangına, sele hala çare var

     


    Türkiye, özellikle de Ege ve Akdeniz kıyıları iklim krizinden en fazla etkilenecek bölgelerin başında geliyor.
    İzmir, Muğla ve Antalya ise orman yangınlarının en fazla olduğu ilk üç il.
    Geçen haftaki yangınların bazılarında provokasyon, dikkatsizlik ya da araziyi imara açtırmak için kötü niyet olabilir.
    Ama hiçbiri küresel ısınma gerçeğini değiştirmez.
    Aşırı sıcaklarla nem çok azaldığından ağaçlar bir kibritle çıra gibi yanacak kadar kurumasaydı, iklim değişikliğinin etkisiyle fırtınalar bu kadar çok ve sert olmasaydı felaketler bu kadar büyük olmazdı.
    Ne yazık ki dünya iklim kriziyle mücadelede hala çok yavaş gidiyor.
    2015 Paris Antlaşması’na imza koyan ülkeler, 2050 yılına kadar atmosfere karbon salınımını sıfıra indirmeyi ve ısı artışını 2 derecenin altında tutacak önlemler alacaklarına söz vermişlerdi.
    Bu hedeflere ulaşmakta geciktikçe yangın, sel gibi felaketler daha sık oluyor, tarım üretiminde verim düşüyor.

    İLK ADIM KARBON VERGİSİ
    Her şeye rağmen hala bir şeyler yapmak mümkün.
    Bilim insanları dünyanın 20 yılda eski haline dönebileceği düşüncesinde.
    Uluslararası Para Fonu (IMF) ise üç önemli adım öneriyor.
    İlk önlem karbon vergisi.
    IMF, atmosfere karbon salınımını azaltmak için acilen karbon vergisinin başlaması gerektiği görüşünde.
    Karbon vergisi maliyetleri yükselteceğinden üretici ve tüketicilerin temiz, enerji verimliği yüksek yatırımlara ve ürünlere yöneleceği düşünülüyor.
    IMF’ye göre karbon vergisi 10 yıl daha gecikirse dünyada ısınmaya devam edecek.
    Öyle ki, iklim krizinde ve ülkelerin ekonomilerde geri dönüşü mümkün olmayan noktalara gelinecek.

    AKARYAKIT İSTASYONLARI AZALACAK
    İkinci önemli adım yeşil yatırım.
    Gelecek 10 yılda kamu ve özel sektörlerin yapacağı toplam 6-10 trilyon dolarlık ek yatırım dünyada iklim değişikliğini azaltabilecek.
    Bunun için de örneğin benzin ve mazot gibi fosil yakıta dayalı akaryakıt istasyonlarının sayısı azaltılırken elektrikli otomobiller için şarj istasyonları hızla artacak.
    Bu durumda alıcılar zorla bulacakları benzin yerine istedikleri anda şarj edebilecekleri elektrikli araçları tercih edecek.

    YEŞİL ÜRÜNE UCUZ KREDİ
    Ayrıca; güneş enerjisi, elektrikli otomobil gibi yeşil yatırımlara ve ürünlere kredi kolaylığı gibi pek çok finansal destek öneriliyor.
    Bir önemli adım ise geçiş döneminde yapılacaklar.
    Örneğin kömür madenleri kapatıldığında buralarda çalışan işçiler ve geçimleri madene bağlı kentlerin yeniden yapılanması için önlemler almak gerekecek.
    Görüldüğü gibi dünyayı eski haline döndürmenin yolları var.
    Yeter ki, hükümetler geçiş döneminde küresel ısınmaya neden olan işlerini tasfiye etmek zorunda kalacaklara direnebilsin, onların sorunlarına çözüm bulabilsin.
    Hükümetler de bunu ancak halkı dünyanın hızla yok olduğuna inandırıp, oy kaygısı endişesi taşımaktan kurtuldukları zaman başarabilir.

    Yazının devamı...

    Fırtınalı yaşama hazırlanın


    Geçen hafta Artvin ve Rize’de yaşanan sel felaketinde ortaya çıkan görüntülerle Almanya ve Belçika’dakiler aynıydı.
    Bayramda Türkiye’nin dört bir yanından 1 milyon kişinin akın ettiği Çeşme’yi de iklim krizi birkaç ay önce vurmuştu.
    Çeşme tarihinde ilk kez görülen hortum, tekneleri ve otomobilleri metrelerce havalandırıp suya, yere çarpmıştı.
    İzmir’de ise birkaç ayda düşen yağmurun birkaç günde yağmasıyla Kemeraltı ve Kordon başta olmak üzere pek çok yer sular altında kalmıştı.
    Bodrum’da, Ayvalık’ta fırtınalardan darmadağın olan limanların, batan teknelerin görüntüleri de hala hafızalarımızda çok taze.

    FELAKETLER 14 KAT ARTACAK
    Almanya’nın sel felaketinde kayıplarını aradığı günlerde dünyanın öbür ucunda Çin’in Henan bölgesinde bir yıllık yağmur sadece üç günde yağdı.
    Geophysical Resarch Letters’ta 30 Haziran’da yayımlanan bilgisayar simülasyonu ile yapılan bir çalışmaya göre, dünyada sel, fırtına gibi olağanüstü iklim olayları içinde bulunduğumuz yüzyılda tam 14 kat artacak.
    Yaşananların küresel ısınma ve iklim krizinden kaynaklandığını söylemeye gerek yok.
    Bilim insanları, kentlerin altyapılarının artık çok sık yaşanacak büyük sellere ve su baskınlarına karşı yeniden planlanması gerektiğini söylüyor.
    Küresel ısınma hemen durdurulamayacağından atmosferde çok fazla su buharı ve nem birikmeye devam edecek.
    Sıklıkları giderek artacak sellere karşı eskileri yetersiz kalacağından yeni iklim koşullarına uygun yeni altyapılar gerekecek.
    İzmir’de su baskınlarını önlemek için yeni yapılan Kemeraltı Kuşaklama Projesi, herhalde dünyadaki olağanüstü iklim koşullarına göre hazırlanmıştır.

    ERKEN UYARI GELİŞMELİ
    Bilim insanları erken uyarı sistemlerinin de hızla geliştirilmesini öneriyor.
    “Almanya’da yaşanan felakette halk su baskınlarına karşı daha ciddi uyarılıp bulundukları yerden ayrılmaları sağlansaydı bu kadar can kaybı olmazdı” deniyor.
    Aslında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin vatandaşlara cep telefonlarına yüklemeleri için hazırladığı ‘Acil İzmir’ gibi uygulamaların ne kadar önemli olduğu böyle felaketlerde daha iyi anlaşılıyor.
    Ege, iklim krizinden en fazla etkilenen bölgeler arasında yer alıyor.
    Bence; İzmir, Muğla, Aydın ve Ege’ye kıyısı olan Balıkesir, Çanakkale gibi illerde iklim krizinden korunmak için özel programlar hazırlanmalı.
    Okul, fabrika, kamu ve özel işyerlerinde vatandaşlar, yeni felaketler olursa neler yapmaları gerektiği konusunda ciddi bir eğitimden geçirilmeli.
    Artık fırtınalar, seller, kuraklıklarla dolu bir yaşam bizi bekliyor.
    Belki malımızı kurtaramayız, hiç olmazsa canımızı kurtarmayı öğrenelim.

    Yazının devamı...

    İzmir’de çifte bayram


    Neyse ki, bilim imdadımıza yetişti. Dünyayı kurtaran aşının iki Türk bilim insanınca bulunması Türkiye’nin en büyük şansı oldu. Hazirandan bu yana Türkiye’de herkes aşı olabilir hale geldi. Aynı önce kendi ülkelerinin vatandaşları için aşı savaşları yapan zengin ülkeler gibi...
    Tarih boyunca gelişmenin, zenginliğin anahtarı bilim ve eğitim oldu. Geçen hafta İzmir’in tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Bu sayfa, İzmir’i teknoloji üssü yapacak kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla açıldı. İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün (İYTE) Urla Yerleşkesi’nde kurulacak Muallimköy Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nin İzmir’in kaderini nasıl değiştireceğini, entelektüel ve kültürel kalitesini nasıl yükselteceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz.

    DANS SAYESİNDE İŞE GİRDİ
    İzmir’i bilişim vadisi yapacak kararın haberini duyunca 20 yıl geriye gittim. Dünyadaki bilgisayarların neredeyse tamamında yazılımları kullanılan Microsoft’un ABD Seattle’daki merkezine gitmiştim. Sanki bir şirket değil, üniversite kampüsü olan tesislerde gördüklerimden müthiş, bir o kadar da orada çalışan Türk mühendislerden etkilenmiştim. Lise ya da üniversite eğitimlerini Türkiye’de aldıktan sonra ABD’ye gelmiş 20 genç mühendis dünyada insanların yaşamını değiştiren programların yapımında çalışıyorlardı. Hiç unutmuyorum ODTÜ mezunu Karslı genç bir mühendis hanım, “Dans kulübü üyesi olmam buraya işe alınmamda çok etkili oldu. Bu şirkette çalışabilmek için sadece bilgi değil, sosyal olmak da gerekiyor” demişti.

    10 BİN PIRIL PIRIL BEYİN
    Görüp dinlediklerimden sonra Türkiye’de yetişen pırıl pırıl gençlerin kendi ülkelerinde beyinlerini kullanıp, yaratıcılıklarını geliştirecek yeterli altyapı olmadığı için yurtdışına gitmek zorunda kaldıklarını anlamış ve hak vermiştim. İzmir’e kurulacak bilişim vadisi bu ülkenin kaliteli beyinlerine kendi ülkelerinde kullanabilecekleri altyapı ve çalışma ortamı yaratacağı için çok önemli.
    İYTE Rektörü Prof. Yusuf Baran, İzmir’in bilişim vadisi olma hayalini gerçekleştirecek 180 bin metrekarelik alana yayılacak teknoloji üssünün dünyanın her bölgesinden nitelikli beyinlerin göç edeceği merkez olacağını söylüyor. İşte, İzmir’in geleceği bu!
    Yeni teknoloji bölgelerinde araştırma geliştirme bölümlerinde yaklaşık 10 bin pırıl pırıl insanın tam zamanlı olarak çalışması ön görülüyor. Prof. Baran, teknoloji üssünün uluslararası firmaların yerleşeceği bir kampüs olacağını söylüyor. Aynı dünyadaki teknoloji firmalarında kafalarını bilime yoranların şortla, terlikle işe gidip sonunda dünyayı değiştiren ürünlerin yaratılmasına imza atmaları gibi.... Üstelik bilişim vadisi, Ege Denizi’nin lacivertiyle çevrili yarımadada Çeşme, Alaçatı, Karaburun’a yakın ister spor, ister müzik, ister eğlence gençleri cezbedecek her türlü olanağa sahip bir yerde olacak.
    İzmir, Ankara’dan gelen müjdeyle bu yıl çifte bayram yapacak. İyi bayramlar dileğimle.

    Yazının devamı...

    Dolup, taşıyor ama...



    Yazlıklardan, plajlara, sanayi mahallesinden kahvehane ve AVM’lere girip çıkmadığım yer kalmadı. Ne yazık ki hemen her yerde salgın unutulmuştu. Pamuk tarlaları arasından düz bir çizgide kilometrelerce gidip, bereketine her defasında yeniden hayran olduğum ovayı geçtikten sonra Söke’ye ulaştığımda da aynı kaygıyı duydum. Kırmızı ışıkta durduğumuzda, yol kenarında masaları açık havaya atmış kahvehanelerde boş yer yoktu. Ama maske ve mesafe de yoktu. Bazı masalarda okey çevriliyor, oyuncular burun buruna oturuyordu. Sanki bu ülkede 50 binden fazla insanın hastalıktan öldüğü, birkaç hafta önce her yerin kapalı, sokağa çıkma yasağının olduğu unutulmuş gibiydi.
    Plajlar ise bir başka alem. Geçen yıl yaza girerken TV’lerdeki açık oturumlarda “Deniz mi daha güvenli? Havuz mu?” tartışmaları yapılıyordu. Şimdi ikisi de dolup taşıyor. Halbuki bu yıl Hindistan’dan sıçrayıp Türkiye’de de yayılan Delta virüsü çok daha bulaşıcı ve tehlikeli.

    TEK MASKELİ BENDİM
    1 Temmuz’da kısıtlamalar büyük ölçüde gevşemiş ama maske zorunluluğu kalkmamıştı. Bakan Koca toplumun yüzde 70’i aşılandıktan sonra kalkabileceğini söylemişti. Bir işim düşüp Urla’daki sanayi bölgesine gittiğimde hiç abartmıyorum çırağı, ustası onlarca insan arasında tek maskeli bendim. Bir ara kendimden şüphelenip, ikisi Sinovac, biri Biontech üç aşı yaptırmama rağmen hala yüzümde maskeyle “Acaba çok takıntılı mı oldum?” diye düşünmekten kendimi alamadım.
    Ama son haberler endişelerimi doğrular nitelikte. Avrupa’da yeni salgın dalgası korkusundan uykular kaçmaya başladı. Turizmde eski günlerine dönmeye çalışan Yunanistan vaka sayılarının patlamasıyla kısmi karantina kararları alıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası 2500 yeni vaka yaratmış. Bir yıl ertelenen Tokyo 2020 Yaz Olimpiyatları 23 Temmuz’da olağanüstü hal ilanıyla başlayıp seyircisiz yapılacak. Halbuki Japonlar geçen yıl 2021 Temmuz ayına kadar salgının biteceğine kesin gözüyle bakıyordu. Hastalık öyle göz korkutuyor ki; ABD borsaları bile geçen hafta yeni tip Kovid 19 virüslerinin dünyada ekonomik büyümeyi geciktireceği endişesiyle hızla düşüşe geçti.

    HALBUKİ UMUT VAR
    Evet işler bu kadar ciddi. Toplumun yüzde 70’i aşılanmadan hastalığın Türkiye’nin üzerinde celladın kılıcı gibi sallanmaya devam edeceğini bilim insanları çok kez dile getirdi. Güzel haber, halen yüzde 60 olan 18 yaş üstü aşılanma oranını Kurban Bayramı’na kadar yüzde 70’e ulaştırmayı hedeflediklerini açıkladı Sağlık Bakanı Koca. Bu gerçekleşirse hem bayram rahat geçer hem de sonbahar için umudumuz artar.
    Ancak hem toplumsal bağışıklık sağlanmadan, hem de virüsün yeni varyantlarını göz ardı ederek başlayacak aşırı rahatlama yaz sonunda yeni vaka patlamalarına yol açabilir. Bu da bir yıldan beri çekilen bütün sıkıntıların boşa gitmesi demek. Halbuki aşı olsak bile, bir süre daha maskeli, mesafeli korumalı yaşama devam edersek virüsün yaşam alanını iyice daraltabiliriz. Böylece yüz yüze eğitim başta olmak üzere normal yaşama sonbaharda dönüş çok daha kolay olur.

    Yazının devamı...