• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Kirli üretene hayat yok



    Örneğin İzmir Ticaret Borsası’nın ekim ayı meclis toplantısının gündeminde Avrupa Birliği (AB) Yeşil Mutabakatı ve Paris İklim Anlaşması da vardı. Meclis Başkan Yardımcısı Güngör Şarman atmosfere kirli gaz salınımını azaltmak için AB’nin 2050, Türkiye’nin 2053 yılı net sıfır emisyon hedeflerini hatırlatıyordu.
    Şarman “Her birimiz işlerimizde ekonomik, sosyal ve çevresel sürdürülebilirliği hedeflemek zorundayız. Bu dönemi yeni bir ekonomik model inşa etmek ve yeni teknolojileri geliştirmek için önemli bir fırsat olarak kullanmalıyız” diyordu.
    Geçen hafta konuyla ilgili bir dikkat çekici açıklama da “2050yılında Karbon Nötr olmayı hedefliyoruz” diyen Pınar Süt Yönetim Kurulu Başkanı İdil Yiğitbaşı’ndan geliyordu. Yiğitbaşı, 2022 yılında biyogaz tesislerinin devreye girmesiyle karbon emisyon oranını yüzde 15, 2030 yılında karbon ayak izini yüzde 25, su kullanımını yüzde 10, plastik kullanımını yüzde 10, atık oranlarını da yüzde 20 azaltmak istediklerini açıkladı.

    GEZEGEN ELDEN GİDİYOR
    Aklın yolu bir. Yakın zaman kadar marjinal çevreci grupların şamatası olarak görülen küresel ısınma bugün gezegenimizi tehdit eden en büyük felaket olarak kapımıza dayandı. Bu gerçeği seller, fırtınalar, hortumlar, kuraklıklarla yaşayarak öğrenmeye başladık.
    Bu gidişle tarım için bir karış toprağın bile kalmayabileceği bilim kurgu filmlerindeki gibi açlıktan canlıların birbirini kıracağı bir dünya olabiliriz. Gezegeni böyle bir felaketten korumak için yeni bir düzen kuruluyor. Bu düzende ayakta kalabilmek için çevreyi koruyan, atmosfere kirli gazlar salmayan üretim biçimleri birinci şart olacak. Örneğin kömürden elektrik üretilmeyecek, benzinli ve dizel otoların yerini elektrikli otolar alacak ve buna benzer pek çok önlem. Bu geçişlere zorlamak için de karbon vergileri gelecek.

    İSKOÇYA’DAN EGE’YE
    Ancak kağıt üzerinde yazılanlarla uygulamalar bir olmuyor. Ne yazık ki şu ana kadar pek çok hedefin gerisinde kalındı. O nedenle aralarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da olduğu dünya liderleri gezegeni kurtaracak yeni kararlar için dünden itibaren İskoçya’da toplanıyor. Glasgow Zirvesi’nin dünya için son şans olduğunu söyleyen liderler bile var.
    Glasgow’da birinci öncelik, 2030’a kadar karbon salınımını azaltmak için ülkelerin daha cesur ve hızlı adımlar atması olacak.
    Ayrıca iklim değişikliğiyle mücadelede seller ve kum fırtınalarının önüne geçmek için ağaçlandırma çalışmaları ya da karbon soğurma gibi çözümler konuşulacak.
    Küresel ısınmanın en önemli kaynaklarından kömür kullanımını sonlandırma çalışmaları da zirvede tartışılacak.
    Görüldüğü gibi Soma’da, Yatağan’da, Gökova’da kömürden elektrik üretimi yapılan Ege Bölgesi’ni de yakından etkileyecek kararlar zirveden çıkabilir.

    Yazının devamı...

    İzmir’de bir yılın muhasebesi

     

    Önce, 29 Ekim Cuma günü Cumhuriyet’in ilanını 98 yıl öncenin heyecanıyla kutlayacağız.
    Dünyada çok az liderin gördüğü sevgiye sahip Mustafa Kemal Atatürk, 100 yıl sonra bile eskisinden daha da büyük bir coşkuyla anılacak.
    Bu güzel günün ardından 30 Ekim’e ise İzmirliler kara bir günün hatırasıyla uyanacak.
    Büyük depremin ilk yıldönümünde yakınlarını kaybeden, yaralanan, enkaz altından kurtulan, evleri yıkılarak 16 saniyede yaşamları alt üst olanlar için zor bir gün olacak.


    VAATLER NE KADAR GERÇEKLEŞTİ
    Bu zor günde, geçen bir yılın muhasebesi yapılacak.
    İlk günlerin heyecanıyla verilen sözlerin ne kadarı gerçekleşti?
    Depremzedeler şimdi ne yapıyor?
    Parçalanan hayatlar, dağılan aileler, enkaz altından kurtulanlar, annesiz babasız kalan çocuklar, evlatlarını kaybeden aileler yeni yaşamlarına ne kadar uyum gösterdi?
    Yıkılan evlerin yerine alacak konutlarla ilgili gelişmelerde son durum ne?
    Bütün bu soruların cevapları geçen bir yılın muhasebesi yapılırken aranacak.
    Ve tabii ki İzmir’in 6.9 büyüklüğündeki 30 Ekim depreminden ne kadar ders aldığının cevapları da aranacak.
    Tam 17 canlı fayın üzerinde oturan ve yüzde 70’i riskli yapılardan oluşan İzmir’i yeni depremlere karşı hazırlamak için geçen bir yılda neler yapıldığı da konuşulacak.
    Merkezi ve yerel idareler, meslek örgütleri, sivil topum kuruluşlarının geçen bir yılda neler yaptığının toplu bir dökümünü İzmirliler 30 Ekim günü merakla bekleyecek.

     
    Vakit yaklaşıyor

    30 EKİM depremiyle gözler İzmir’deki faylara çevrilmişti.
    Konuyla ilgili bilimsel çalışmalar hızlandı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir yaptığı açıklamalarda İzmir’de 17 fay olduğunu belirtip bunlardan özellikle ikisi için deprem üretme zamanlarının çok yaklaştığını söyledi.
    Tuzla ve Seferihisar faylarının 3 bin yıl olan deprem tekrarlama aralığı neredeyse dolmuş.

    TUZLA VE SEFERİHİSAR FAYLARINA DİKKAT
    Araştırmalarda Tuzla fayının 1883 yılında yaşanan depremin kaynağı olduğu bulunmuş.
    Deprem tekrarlama aralığı 2 bin yıl civarında olan bu fayın bin 800 yılı aşkın bir zamandır deprem üretmediğine dikkat çekiliyor.
    Bir diğeri ise Seferihisar fayı.
    Bu fay üzerinde yaklaşık 2 bin 700 yıldır deprem olmuyor ve deprem üretme aralığı 3 bin yıl civarında.
    Tuzla fayı üzerinde 6.9-7’ye varan büyüklükte, Seferihisar fayında ise 6.7 büyüklüğünde depremler olabileceğine dikkat çekiyor Prof. Dr. Sözbilir.
    İzmir’de bu faylara bağlı olarak Seferihisar, Foça, Menderes ve Gaziemir gibi yerleşim yerleri için deprem master planı öneriyor.
    Görüldüğü gibi bilimsel çalışmalar yeni depremler için vaktin çok yaklaştığını gösteriyor.
    İzmir’in en öncelikli sorunlarının başında kenti depreme hazırlamak geliyor.
    Bunun da yolu sağlam yapılarla donanıp, modern şehircilik anlayışla yapılacak kentsel dönüşümü hızlandırmaktan geçiyor.
    Eğer gecikilirse, en küçük sarsıntıda bile yıkılabilecek on binlerce yapının enkazı ve kaybolacak canların altından İzmir’in kalkması çok zor olur.
    30 Ekim depreminin yıldönümünde bu konudaki çalışmaların hangi aşamaya geldiğiyle ilgili açıklamaları da merakla bekleyeceğiz.

    Yazının devamı...

    Balıklar dolar yiyor

     Ege’nin çipurası, barbunu yanında Marmara’nın lüferi, çinakoplar da tezgahları doldurdu.

    Yıllardır tanıdığım balıkçıya gittiğimde lüferin kilosunun 100 TL olduğunu söyleyip, “Fiyatlar artık düşmez” dedi.
    1 kiloda 4 lüfer olduğunu düşünürsek fena değil!
    Geçen yıl hızla tezgahlardan kaybolduğu için bir daha bulamam düşüncesiyle aldım.
    Balığı temizleyen genç tam zamanında aldığımı söyleyip, “Ette döner, balıkta lüfer” dedi.
    Ertesi gün bizim gibi İstanbul’da lüferin lezzetine alışmış arkadaşların geleceği haberiyle hemen bizim balıkçıya koştum.
    Tezgahta ağzı laf yapan önceden görmediğim genç bir çocuk vardı.
    Bir gün önce 100 TL olan lüferin kilosuna 120 TL, 50 liradan satılan çinakop için de 60 TL dedi.
    “Ne oldu da bir günde fiyatlar yüze 20 arttı?” diye sorduğumda, “Abi dolar nasıl çıkıyor görmüyor musun? Balıklar da dolar yiyor” karşılığını verdi.

    MAZOTA GELEN ZAM
    Eski müşteri olduğumdan bir önceki günkü fiyattan balıkları aldım ama genç delikanlının şaka yollu, “Balıklar dolar yiyor” sözünün de doğru olduğunu düşündüm.
    Dövizdeki artış balıkçı teknelerinin kullandığı mazot fiyatlarına hemen yansıdı.
    Bu durumu bilen esnaf, dolar yükseldiğinde mazot zammını beklemeden tezgahtaki etiketleri değiştiriyor.
    Tabii bu değişiklikler 10-20 liralık yuvarlak zamlar şeklinde olunca fiyat artışı yüzde 20 gibi çok yüksek oranlara ulaşabiliyor.
    Türkiye, “Nasıl olsa fiyatlar artacak, ben de zam yapayım” endişesiyle oluşan beklenti enflasyonu girdabından 30-40 yıl kurtulamadı.
    Ne zamanki 2001 krizinde ekonomi duvara çarptıktan ve gerekli reformlar yapıldıktan sonra toplumda “Artık zam olmaz” oluştu ve beklenti enflasyonu kırılabildi.
    Beklenti enflasyonu oluşmaya başladı mı geri dönüş çok zor oluyor.

     
    Emsal artış açmazı

    DEPREM fayları üzerinde oturan İzmir’de binaların yüzde 70’i bir felaket anında çökme riski taşıyor.
    Bu kentin acil önceliği hızla kentsel dönüşümü gerçekleştirip Japonya’daki gibi 7-8 büyüklüğünde depremlerde bile ayakta kalabilen sağlıklı yapılara kavuşmak.
    Geçen hafta Büyükşehir Belediye Meclisi depremde hasar gören binalar için parsel bazında yüzde 20, ada bazında yüzde 30 emsal kararı aldı.
    Kabaca 10 katlı bir bina yeniden yapılırken 12 ya da 13 kat yapılabilecek.
    Amaç konutlarını yeniden yaptıracak gücü olmayan depremzedelerin müteahhitle anlaşabilmeleri için gerekli altyapıyı oluşturmak.
    Kararla, örneğin 10 katlı bir binayı yeniden yapacak müteahhit depremzedelere para almadan evlerini yenileyip verecek.
    Kendisi de ilave iki kattaki daireleri satarak inşaat maliyetlerini çıkaracak ve kar edecek.

    DİKEY BÜYÜMEK ZORUNDA
    Mimar Mühendis Odaları Birliği nüfus yoğunluğunu artıracağı, altyapı, yol, yeşil alan ve diğer sosyal donatıların yetersiz kalacağı gibi gerekçelerle karara itiraz edip yargıya götürmeye hazırlanıyor.
    İşin uzmanları söylediği için haklı gerekçeler olduğuna şüphe yok.
    Buna karşın fazla genişleyecek alanı olmayan ve yoğun bir göç alan İzmir’in arsa sıkıntısı nedeniyle dikey büyümek zorunda olduğu da bir başka gerçek.
    Depremzedelerin bir an önce sağlam güvenilir binalarda yaşayabilmeleri için bu kararın alındığı anlaşılıyor.
    Somut çözüm üreten, uygulanabilir öneriler gelirse bunlar da herhalde dikkate alınır.
    Ama binalarının yüzde 70’i riskli İzmir’in zamana karşı yarıştığını da unutmayalım.

    Yazının devamı...

    Şimdi ‘Yeşil Büyüme’ zamanı

     


    Artık Türkiye’de de küresel ısınmada en büyük paya sahip olan kömür ve petrol gibi fosil yakıtların kullanımı giderek azalacak.
    Bundan sonra güneş ve rüzgar gibi atmosfere kirli gaz savurmayan temiz enerji kaynaklarının yükseliş devri başlayacak.
    Yeni dönemde ulaşımdan tarıma hayatın her alanında değişimi göreceğiz.
    Benzinli ve dizel otoların yerini hızla elektrikli otomobiller alacak.
    Çıkardıkları gazlarla küresel ısınmada önemli rol oynayan büyük baş hayvanların etinin tüketiminin azaltılması gibi önlemler bile devreye girecek.
    Anlaşmayı imzalayan diğer 191 ülke gibi Türkiye de küresel ısınmayı durdurmak için zamana karşı başlatılan yarışın içinde yer alacak.

    EGE’Yİ DE YAKINDAN ETKİLEYECEK
    Bu gelişmeler sanayiciden tarıma, enerjiden otomotiv yan sanayine kadar Ege’de çok geniş bir kesimi olumlu ya da olumsuz etkileyecek.
    Olumsuz etkileneceklerin başında hiç şüphesiz Soma, Yatağan ve Gökova gibi kömürden elektrik üreten termik santraller gelecek.
    Hazırlanacak eylem planına göre belki 10, belki gelecek 20-30 yılda kömür madenleri kapatılabilecek.
    Bu durumda bölge halkı için alternatif geçim kaynakları yaratılması gerekecek.
    Örneğin, madende çalışan işçiden bu işçilere mal satan esnafa bütün ekonomisi kömüre bağlı Soma’da halkın yaşamını sürdürmesini sağlayacak yeni projeler devreye girecek.
    Benzer durum Manisa, Kemalpaşa, Çiğli Atatürk Organize Sanayi gibi yerlerde bulunan çok sayıda otomotiv yan sanayi firması için de geçerli...
    Benzinli ve dizel araçlar için egzozdan karbüratöre yüzlerce çeşit parça üreten firmalar var.
    Bunların büyük bölümü Almanya’dan İngiltere’ye dünyanın en ünlü markaları için üretim yapıp ihraç ediyor.
    Bir benzinli veya dizel otomobilde yaklaşık 30 bin parça varken elektrikli otolarda bu sayının zamanla yarıya kadar düşmesi bekleniyor.
    Dizel ve benzinli oto devri kapanacağına göre bu sektörde faaliyet gösteren firmaların da kendilerini elektrikli araçlarda ihtiyaç duyulacak parçalara hazırlamaları gerekiyor.

    GÜNEŞTEN ELEKTRİK ÜRETİMİ UCUZLUYOR
    Buna karşılık küresel ısınmayla mücadele birçok yeni iş kolunu yaratmaya başladı bile...
    Örneğin, İzmir çevresinde konutlarda güneş enerjisiyle elektrik üretimi için yapılan yatırımların kendini geri döndürme süresi daha birkaç sene önce 10 yılı bulurken, bugün 4.5–5 yıla kadar düşmüş durumda.
    Güneş panelleri ve invertor gibi ürünlerin maliyeti düştükçe geri dönüşüm süresi hızla 2-3 yıla doğru geriliyor.
    Bu olduğunda İzmir’in çatılarının elektrik üreten güneş panelleriyle kaplanacağına kimsenin şüphesi olmasın.
    Bir süredir fabrikaların çatılarını güneş panelleriyle kaplayan enerji firmaları artık konutlar için de ilanlar vermeye başladı.
    Tabii burada devletin böyle yatırımları teşvik için bürokratik formaliteleri azaltıcı, üretilen elektriği cazip fiyatlarla merkezi sisteme alması gibi çalışmaları daha da hızlandırması önemli.
    Sonuç olarak; dünyanın yeni kabusu küresel ısınma, güneş enerjisi, elektrikli otomobil gibi yeni iş kolları, yeni sektörlerle durdurulacak.
    Ekonomiler artık çevreci yeşil yatırımlarla büyüyecek.
    Araştırmalar Türkiye’de yeşil büyümenin milli gelire katkısının yüzde 7 olacağını gösteriyor.

    Yazının devamı...

    Zeytinin iklimle savaşı


    Ege’de pek çok yerde 500-600, hatta 1000 yaşın üzerinde anıt ağaçlar vardır.
    Kalın gövdeleri, ihtişamlı kollarıyla her biri ayrı bir tablo gibi görenleri dakikalarca seyre davet eder.
    Zeytin ağacının uzun ömürlü olmasında mutlaka iklim koşullarına uyum göstermesinin payı vardır.

    100 MİLİMETRESİ 60 LİRA
    Zeytinyağının sağlıktaki öneminin anlaşılması bu mucize sıvının değerine değer katıyor.
    Bağışıklık sistemini güçlendiren polifenol oranı çok yüksek delice zeytininden sıkılmış bir yağın litresi 680 liradan satıldığı haberi bile çıktı.
    Yine Manisa tarafında yetişen polifenol değeri 733 PPM olan erken hasat bir zeytinyağı 100 mm’lik şişede ilaç fiyatına 60 TL’den satılmış.
    Polifenol değeri 400’ün üzerinde yüksek kaliteli yağın ortalama fiyatının 200 TL civarında olduğunu söylemiş bu alanda uzman bir satıcı, Oksijen gazetesindeki röportajda.
    Ancak dayanıklı olmalarına rağmen bu mucizevi ağaçların da iklim krizinden etkilendiği görülüyor.
    Her yıl artan sert ve sıcak rüzgarlardan etkilenen bölgelerdeki ağaçlarda döllenme olmadığı için verim düşmeye başlıyor.
    Anlaşılan bu ağaçlar yeni iklim koşullarına uyuncaya kadar ürünleri az olacak.

    VAR YILINDA ZEYTİN YOK
    Bu yıl Ege Bölgesi’nde zeytinin var yılı olduğu için iyi hasat bekleniyordu.
    Ancak üreticilerle yaptığım sohbetlerden bölgeden bölgeye farklılıkların fazla olacağını anlıyorum.
    Örneğin; dolu, fırtına ve yüksek ısı dalgalarını bu yıl çok yaşayan Urla’da konuştuğum bazı üreticiler ürünün beklenenden az olduğunu söyledi.
    Çandarlı’daki ağaçlar da zayıfmış.
    Buna karşılık Aydın tarafında ürünün iyi olduğu söyleniyor.
    Geçtiğimiz günlerde erken hasat ilk zeytin sıkımının yapıldığı Ayvalık bölgesinde de üreticiler rekoltenin oldukça yüksek olacağını tahmin ediyor.
    Buna karşılık Seferihisar’da zeytinlikleri olan bir üretici ile sohbet ettiğimde iki yıl önce olduğu gibi ağaçları yıkacak kadar çok zeytini bu sene toplayamayacaklarını söyledi.
    Üretici bu durumu iklim krizine bağlayıp ağaçların yeni koşullara ayak uydurmak için evrim geçirdiğini, bu nedenle ürünün düşük olduğunu söyledi.
    Aslında anlaşıldığı kadarıyla Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerde de bu yıl zeytin ve zeytinyağı az olacak.
    Özellikle Yunanistan ilkbahardaki don olayları ardından mayıs ve hazirandaki sıcak dalgaları bir de üzerine gelen kuraklıktan sonra yardım için AB’ye başvurdu bile.

    2022’DEN İTİBAREN KURAKLIK
    İklim krizinin yüzlerce yıl yaşayabilen zeytin ağaçlarını bile yeni koşullara uymaya zorladığı bir dönemden geçiyoruz.
    Dünya Bankası ve İzmir Kalkınma Ajansı işbirliğiyle hazırlanan rapora göre 2022’den itibaren Küçük Menderes Havzası’nda sürekli orta ve şiddetli kuraklık öngörülüyor.
    2030’dan sonra da sürekli su açığı ve şiddetli kuraklık olacak.
    Yeraltı suları, nehir ve göller seviyesinde keskin düşüş bekleniyor.
    Sıcaklıklar ortalama 2-6 derece artacak.
    Bu durum zeytinde yüzde 10-20 rekolte kaybına dolayısıyla milyonlarca lira da gelir kaybına neden olacak.
    Böyle sürerse Ege’de tarımın geleceği parlak değil.
    Ailemizin, çocuklarımız, torunlarımızın geleceği için küresel ısınmayla mücadelede toplumun bilinçlendirilmesi şart.

    Yazının devamı...

    Derste yüzde, teneffüste çenede


    Ya maskeleri yoktu ya da çenelerinin altına inmişti.
    Hastalığın çocuklar arasında yayıldığı ve çocuk cerrahi yoğun bakımlarının dolduğu şu günlerde gerçekten korkutucu bir görüntüydü.
    Birkaç gün sonra ise Urla’da bir okulun önünden geçerken bahçede oynayan öğrencilerin hepsinin maskeli olduğunu gördüm.
    Demek ki, çocuklar baş edilemez değilmiş, maskeyle dolaşmaları sağlanabiliyormuş.
    Sanırım bu konuda önce ailelere, sonra da öğretmenler ve okul yönetimlerine çok iş düşüyor.

    10-19 YAŞ BULAŞTIRICI
    Son yapılan araştırmalar çocukların virüsten fazla etkilenmediği şeklindeki kanıların yanlış olduğunu gösterdi.
    Çocuklar hastalığı 65 yaş üstüne göre daha hafif geçirse de çok bulaştırıcı olduklarına dikkat çekiliyor.
    Özellikle 10-19 yaş grubunda bulaştırıcılık oranı çok yüksekmiş.
    Bu çocuklar evlerine virüs taşıdıkları zaman neler olup bittiğini pek çok aile yaşadı.

    DÜNYA SAVAŞI GİBİ
    Vaka sayısının 7 milyona yaklaştığı Türkiye’de 65 bine yakın insanın öldüğü bir hastalıktan söz ediyoruz.
    Uluslararası rakamlar ise dünya savaşı ölçülerinde 219 milyon insan hastalandı, ölen sayısı 5 milyona gidiyor.
    Tek tesellimiz virüsün bütün dünyada bir yıl içinde tehlike olmaktan çıkacağı müjdelerinin gelmeye başlaması.
    Ama daha koca bir yıl var önümüzde.
    Biraz daha sabredip, maske, mesafe, hijyene dikkat edersek bu zor dönemi hastalanmadan atlatma şansı var.


    Sanayi devrinin sonu

    FINANCIAL Times baş ekonomi yorumcusu Martin Wolf, 30 yıldır yakından izlediğim bir isim.
    Kendisiyle İstanbul’da bir toplantıda tanışmışlığım da var.
    Wolf geçen hafta TÜSİAD’ın düzenlediği “Hırs ve değerler arasında yarış: Kapitalizm, liberalizm ve demokrasi” konulu sanal konferansa İngiltere’den katıldı.
    İşin doğrusu dünyanın geleceği açısından bu kadar karamsar olmasını beklemiyordum.
    İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması, ABD’de Trump seçimi kaybedince Beyaz Saray’a darbe girişimleri Martin Wolf’un dünyanın geleceğiyle ilgili umutlarını karartmış.
    ABD’de hikayenin bitmediği, Trump’ın partisi darbe girişimine karşı çıkmadığı için tehlikenin hala devam ettiğini, ABD ve Avrupa’da tek parti devletleri olabileceğini söylüyor.
    Wolf’a göre Batı’da demokrasinin 20 yıl geriye düşmesinin iki önemli nedeni var.
    Birincisi, sanayileşme devrinin sona ermesiyle orta sınıfın aşağı doğru gitmesi.
    İkincisi, küreselleşmenin dünyada yarattığı eşitsizlik.
    Yönetimlere ve elitlere güven kaybolduğu için kitlelerin nabza göre şerbet veren demagog, popülist politikacıların peşinden gittiği görüşünde.
    EŞİTLİK İÇİN ÇARE DEMOKRASİ
    İş insanlarının her koşuldan faydalanmayı bilen pragmatist yapıları olduğunu söyleyen Martin Wolf, “Ancak hukukun üstünlüğünün olmadığı, demokratik olmayan bir kapitalist sistemde rekabet olmaz. Kaynaklar yandaşlara gider. İki dudağın arasındaki bir kapitalist sistemde iş insanları yarınlarına güvenle bakamaz” diyor.
    İş insanlarına kendi çıkarları için demokrasi ve hukukun üstünlüğü yönünde çaba harcayanları desteklemelerini öneriyor.
    Türkiye için bir önerisi ise dünyada yeni dengelerin oluştuğu bu ortamda sadece Avrupa ve ABD ile değil, Çin ve diğer büyük güçlerle de iyi ilişkiler kurması yönünde.

    Yazının devamı...

    Göç arttı, inşaat hızlandı


    Çevrede ardı ardına başlayan inşaatlara çalışıyor kepçeler, greyderler, çimento taşıyıcılar...
    Yakınlarda bir yerde 70 villalık bir projenin yapımı başlamış, 80 evlik yeni bir projenin eli kulağında imiş.
    Pandeminin başlamasından bu yana kalabalıktan kaçanların şehir merkezinden uzak, bağımsız bahçeli evlere talebi arttıkça inşaatlar da artıyor.
    Ama İzmir’e asıl talep uzaklardan geliyor.
    Evden eve nakliye sitesi Rahattasin.com’un son altı aylık raporuna göre İzmir’e göç yüzde 148 artmış.
    Yine aynı rapora göre İzmir’e taşınanların yüzde 38.9’u İstanbul’dan gelmiş.
    İzmir’e en çok göç veren diğer iller ise Ankara, Bursa, Antalya ve Kocaeli olmuş.
    Seferihisar şehrin en çok göç alan bölgesi olurken, onu Urla ve Menemen takip etmiş.
    Çeşme’ye göç ise beklenenden üç kat fazla olmuş.

    MİLYON EUROLUK EVLER
    Gayrimenkul işleriyle uğraşan bir arkadaşıma Urla’da yeni başlayan inşaatlarda bahçe içindeki villa tipi ev fiyatlarını sorduğumda 1 milyon eurodan (10 milyon TL) başladığını 2 milyon euroyu (20 milyon TL) geçenler olduğunu söyledi.
    İzmir için hayli iddialı rakamlar.
    “Kimler alıyor bu fiyatlara böyle yerleri?” derseniz, Türkiye gelir dağılımında hayli farklılıkların olduğu bir ülke.
    İstatistiki olarak kişi başı gelir ortalama 9 bin dolar.
    Ama serveti milyon dolarları bulan hayli kalabalık bir nüfus da var.
    Değme Avrupalı zenginlerle yarışabilecek bir nüfus bu.
    Kayıt dışı ekonominin rakamları da dahil edildiğinde dolar milyonerlerinin sayısı tahminlerin çok üzerinde olabilir.

    DOLAR MİLYONERLERİ
    İsviçre bankası Credit Suisse’in 2021 servet raporuna göre Türkiye’de serveti 1 milyon dolardan fazla 115 bin 423 kişi var.
    Serveti 100 bin dolar ile 1 milyon dolar arasında olanların sayısı ise 2 milyon kişiye yakın.
    22 milyon kişinin serveti ise 10 bin ile 100 bin dolar arasında.
    Nüfusun yüzde 57.6’sı olan 33 milyon kişinin serveti ise 10 bin doların altında.
    Yukarıdaki tablo Türkiye’nin fotoğrafı.
    Yüzbinlerce dolar milyonerinin olduğu ülkede yeni yapılan birkaç yüz adet milyon euroluk villanın kolayca müşteri bulabilmesinin nedeni bu.
    Ayrıca, bölgeye ilgisi artan yabancılar gibi genişleyen alıcı yelpazesini de düşünürsek inşaatların neden hızlandığını anlayabiliriz.


    İklimden daha hızlı değişmeliyiz
    EGE ve İzmir ikim değişikliğinden ilk etkilenecek bölgelerin başında geliyor.
    Geçtiğimiz günlerde İzmir’de yapılan İklim Değişikliği ve Tarım Çalıştayı’nda Bakan Bekir Pakdemirli’nin verdiği en önemli mesaj bence, “İklimden daha hızlı değişmek zorundayız” sözleriydi.
    Aşağıdaki tablo mesajın önemini çok iyi anlatıyor:
    * Dünya nüfusunun yarısını susuzluk, yüzde 20’sini sel riski bekliyor.
    * Dünyada yaklaşık 1 milyon tür yok olma riski altında.
    * Türkiye’de sıcaklık ortalaması 14 derece iken, bu yıl 15.7 derece oldu.
    * Yağış miktarı yüzde 6 azaldı, tarım dönemindeki azalma yüzde 21 oldu.
    * Daha önce 10 yılda bir yaşanan kuraklıklar bundan sonra 5-6 yılda bir olacak.
    * Suyun dörtte üçünü tarım kullanıyor, verimlilik yüzde 2 ile 13 azalacak.

    Yazının devamı...

    Dijital kültürel miras



    Hindistan’dan Brezilya’ya, Güney Kore’den Almanya’ya dünyanın dört bir yanından bizzat gelerek ya da internet üzerinden sanal olarak katılan binden fazla konuşmacı ve katılımcı vardı zirvede.
    UNESCO’dan, Avrupa Birliği’nden, Birleşmiş Milletler’den uzmanlar, bilim insanları, siyasetçiler, sivil toplum kuruluş temsilcileri, kısacası kültür hakkında söyleyecek çok şeyi olan hemen herkes İzmir’de buluştu.
    İklim krizinden kültürün turizme etkisine onlarca konunun tartışıldığı zirvede fikir vermesi için bir Fransız konuşmacının şu sözlerine ve önerisine kulak verelim:

    MİLYARLARCA KİŞİDEN VERİ
    “Kültürel miras kavramını daha uzağa taşımamız gerekiyor. Dijitalleşmeyi, büyük datayı konuşmalıyız. Dünyanın her yerinden veriler toplanıyor. Bunları kullanarak yeni bir kültürel miras yaratabiliriz. İnternet sayesinde müthiş görüş alışveriş fırsatları doğuyor. Gezegenin her yerinden insanlarla sürekli iletişim içinde olabiliyoruz. 2000’li yılların başında veri akışında ikinci bir aşamaya geçildi. Facebook, Google, Ali Baba gibi şirketler ve sosyal medya dijitalleşmeyi hızlandırıp araştırma, fikir alışverişi ve diğer alışverişler için çok yeni hizmetler sunuyor. Her saniye her birimizden 1.7 mega oktet değerinde veri alınıyor. Dünyada 2020 yılında toplanan veri miktarı 2010’dan 30 kat fazla.

    UNESCO İLE FACEBOOK ÖPÜŞSÜN
    Gezegende 7 gün 24 saat milyarlarca kişiden toplanan veriler yeni bir dijital ortak mirasımız olamaz mı? Bu işe ilk sosyal medya Facebook’tan başlayabiliriz. Çünkü milyarlarca insana, kadın, çocuk, büyük, küçük herkese dokunuyor. Şehirler, sanatçılar, yaratıcılar için önemli bir yer Facebook.
    Fotoğraf, video gönderiyor yorum yapıyorsunuz. Bunların hepsinin değeri var. Herkesin kendi mirasını koruma hakkı olmalı. UNESCO’nun soyut ve somut miras gibi yeni bir kategori ‘Dijital Miras’ kategorisi yaratması gerekmez mi? Facebook gibi titanların karşısına UNESCO’yla birlikte çıkıldığında neler olabilir araştırılmalı. Dijital kültürel miras için Facebook ve UNESCO’nun birbiriyle öpüştüğü yeni bir dünya olabilir mi? Bunları tartışmak gerek.”

    İZMİR ARTIK DÜNYA MARKASI
    Görüldüğü gibi tek bir örnek bile zirvenin yeni ufuklar açmadaki rolünü gösteriyor.
    Teknolojiden iklim krizine pek çok konunun kültürel boyutlarıyla tartışıldığı zirvenin insanlığın yeni bir dünya arayışlarında çok önemli rol oynadığını düşünüyorum.
    Artık dünyanın her yerinde konferanslarda, toplantılarda İzmir Zirvesi’nde önerilenler ya da alınan kararlardan söz edilecek.
    Yeni toplantılara katılanlar İzmir deneyimlerinden söz edecek.
    Sadece bu bile İzmir’in uluslararası marka şehir olmasına büyük katkılarda bulunacak.
    Başkan Tunç Soyer, açılış konuşmasında, “Tüm dünyaya kültür tohumları serpeceğiz” dedi.
    Tohumlar serpildi, şimdi nasıl yeşerip boy atacağını izleyeceğiz.

    Yazının devamı...