• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Vizörde COVID-19 kahramanları

    Afyonkarahisar’da gazetecilik hayatını sürdüren Ömer Mazi, geçtiğimiz günlerde sağlık çalışanlarının çabalarını, açtığı ‘COVID-19 Kahramanları’ sergisindeki 78 fotoğrafla yaşadığı kente aktardı. Ömer Mazi ile mesleğini ve sergisini konuştuk:

    GAZETECİLİK ÇOCUKLUK HAYALİMDİ

    “Çocukluktan bu yana ilkokul hayatım gazeteci olmaktı. Ama elbette hayat farklı noktalara sürükleyebiliyor insanı. Gençlik yıllarında turizm sektöründe yıldızlı otellerde 5 yıl farklı pozisyonlarda çalıştıktan sonra hayal ettiğim işi yapmak için anlık bir kararla her şeyi geride bıraktım. Ailem Antalya Manavgat’ta yaşıyordu. Manavgat’ta yerel bir televizyon kanalında işe başladım, 1994 yılıydı. Muhabir olarak başlamışken kısa süre sonra orada ana haber sunmaya, programlar hazırlamaya başlamıştım. Böylece mesleğe ilk adımımı attım. 2 yıl sonra Akdeniz’de yayınlanan bölgesel gazete Atılım’ın Manavgat muhabiri oldum.

    PROJE HAYATA GEÇMEDİ BEN KALDIM

    1996’da Sabah Gazetesi’nde Manavgat muhabiri olarak başlamıştım ki iki ay geçmeden beni Antalya’ya çağırdılar. Ve meslekte Antalya macerası başladı. 13 yıl Sabah Gazetesi’nde görev yaptım. Bu 13 yılın 10 yılında fiilen çalıştım. 2006’da Isparta Belediyesi’nde basın müdürü olarak çalışmaya başladım. O dönemde de üç yıl boyunca yine yazılarım Sabah’ta yayınlanmaya devam etti. Bir yıl Hürriyet Gazetesi’nde röportajlar yaptım, Cumhuriyet Gazetesi’nde haberlerim yayınlandı. 2010’da Afyonkarahisar’dan teklif aldım. Bir bölge gazetesi ve televizyonu kurulacaktı. Bu ekibin başında olacaktım, proje hayata geçmedi ama Afyonkarahisar’da gittiğimde kendi dergim CafeLife’ı çıkarmaya başlamıştım. Dolayısıyla Afyonkarahisar’da kaldım. Bugün dergi, Afyon’un yanı sıra Eskişehir, Kütahya ve Uşak’ta da yayınlanan aylık yayın haline geldi. Bu başarı yeni dergi projeleri için tercih edilmeme sebep oldu. Farklı kurumlara da dergiler yapıyorum.

    BAŞARI İÇİN DONANIMLI OLUNMALI

    Bu arada kitaplar da yazdım. Yayınlanan ‘14 Şubat’, ‘153. Sokak’ ve ‘Son Kale Ben Atatürk Kadınıyım’ isimli üç kitabım var. Bunların yanı sıra yayına hazırladığım üç kitabım daha var. Gazetecilik mesleğinde özellikle bölgede çalışıyorsanız her şeyi yapıyorsunuz. Başarı için kendinizi daha donanımlı hale getirmeniz gerekiyor. Fotoğraf ise bu işin temeli. Fotoğraf dalında mesleki derneklerden aldığım birçok ödülüm var. Pandemi tüm dünyayı etkisi altına alınca en büyük zorluğu sağlık çalışanları çekti. Etrafımda doktorundan hemşiresine yakın tanıdığım birçok sağlık çalışanı bu mücadeleleri sırasında hastalığa yakalandı. Dergimde haberlerle bu çabayı aktarmaya çalıştım. Ama ‘nasıl bu çabayı daha fazla gösterebilirim?’ düşüncesiyle fotoğraf sergi için yola çıktım. Amacım ambulans ekibinden ilk tanıyı koyan doktora, servisten yoğun bakıma kadar her noktayı fotoğraflara taşımaktı. Hastanede üç gün aralıksız fotoğraflar çektim. Onların çalışmalarına ve çabalarına da tanık oldum. Ve yaşadığım kentte tanıdığım tanımadığım sağlıkçılara en anlamlı şekilde teşekkür etmek istedim.”

    EMPATİ YAPTI, KORUYUCU KIYAFET GİYDİ

    Ömer Mazi’nin fotoğraf sergisi Afyonkarahisar’da DoobleTree By Hilton Otel ve Afyonkarahisar Devlet Hastanesi’nde açıldı. Sergide Afyonkarahisar Devlet Hastanesi COVID-19 servisinde görev yapan doktor, hemşire, hasta bakıcı olmak üzere serviste görev yapan sağlık çalışanlarının 24 saati fotoğraflarla anlatıldı. Hastane çalışanlarının zorlu sürecin gözler önüne serildiği sergide 78 fotoğraf yer aldı. Serginin açılış konuşmasını Mazi, sağlıkçıların giydiği koruyucu kıyafetlerle yaptı. Sokakta çarşıda dolaşan insanların “Maskelerden nefes alamıyoruz, hayatımız kısıtlanıyor” gibi sözlerini eleştiren Ömer Mazi, şunları söyledi: “Oysa sağlık çalışanlarımız bu kıyafeti görevleri esnasında hiç çıkarmadan 8-9 saat giyiyorlar. Ben de empati yapmak için bu kıyafetin içinde sağlık çalışanlarımızın neler çektiklerini, nasıl çalıştıklarını anlamak için giydim. Salgının ilk gününden bu yana sağlık çalışanlarımız canla başla mücadele etti, etmeye de devam ediyor. Yüzlerce insanın yeniden sağlıklarına kavuşup aramıza dönmelerini sağladılar. Sağlık çalışanlarımızın kahramanca mücadele ettiklerini gördük. Bazen günlerce evine gitmeyerek eşinden, çocuklarından ve sevdikleriyle bir araya gelemediler. Bu yüzden sağlık çalışanlarımız ‘Kahraman’ ifadesini sonuna kadar hak ediyor.”

    ÖMER MAZİ KİMDİR?

    Osmaniye’de 1970’te dünyaya gelen Ömer Mazi’nin çocukluk yılları, Antalya’nın Manavgat ilçesinde geçti. Mazi, 1987 ile 1993 yılları arası turizm sektöründe çalıştı. 1994’te çocukluk hayali olan gazeteciliğe başladı. 1996 ile 2009 arası Sabah Gazetesi Antalya ofisinde muhabir ve köşe yazarı olarak çalışan Mazi’nin Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinde haberleri yayınlandı. ‘14 Şubat’, ‘153. Sokak’ ve ‘Son Kale Ben Atatürk Kadınıyım’ isimli üç kitabı bulunan Mazi’nin meslek hayatı boyunca aldığı birçok ödül var.

    Yazının devamı...

    Fotoğrafa sarıldı bir daha bırakmadı



    Diane Arbus’dan etkilenip sıra dışı bir şekilde fotoğrafa tutkuyla sarılan Dilan Bozyel, “Fotoğrafa adanmış hayatları yaşayanlar kendi özel hayatlarını yaşayamıyor. Ailemizi bile geri planda bırakmak zorunda kaldığımız anlar oluyor. Önceliğimiz her zaman fotoğraf” derken, erkek egemen bir meslekte erkek meslektaşlarından destek ve saygı gördüğünü söyledi.
    İşte size hayatı ve fotoğraf üzerine gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbette Dilan Bozyel’in anlattıkları:



    KARANTİNADA FOTOĞRAFI KEŞFETTİM

    “Fotoğrafın hayatıma girişi farklı bir hikâye barındırıyor. Yeditepe Üniversitesi’nde İngilizce İşletme okuyordum. Müzik dergilerine yazılar yazıyordum ama fotoğrafçılık aklımda yoktu. 20 yaşında ağır sağlık sorunları ve bunun getirdiği bir depresyon yaşadım, okulu da bıraktım. Verem yüzünden 21 yaşında 1 yıl tedavi gördüm, uzun süre karantinada kaldım. O süreçte sanat eserlerini ve sanatçıları inceliyordum. Karantina sebebiyle kimseyle görüşemiyordum. Kitaplardaki sanatçılar, arkadaşım gibiydi. Ve incelediğim sanatçılardan biri Diane Arbus oldu. Diane Arbus’un fotoğraflarını gördüm ve vuruldum. Hayatını inceledim, bir kadın nasıl böyle bir güzellik dayatmasına karşı çıkarken gerçekliği ile toplumun önüne cesaretle çıkar şaşırdım. Fotoğraf çekebilmek için varlıklı hayatını, eşini ve iki çocuğunu terk ettiğini okudum. Kaldığım odanın içinde tek başıma şunu düşündüm, ‘Nasıl bir meslek bu kadar tutkulu olur ve bir insan bu tutkuyla her şeyi geride bırakabilir?’ Bu, dönüm noktası oldu ve fotoğrafçılığın tılsımı beni büyüledi.



    OTOPORTRELERİMLE LONDRA’DA BURSLU OKUDUM

    Fotoğrafçıların, ressamların hayatlarını okudum, otoportrelerini incelemeye başladım. Ablamın bir eski makinesi vardı. Her gün ilaç saatinde kendi otoportrelerimi çekmeye başladım. Fotoğraflarla kendi iyileşme sürecimi belgelerken, fotoğraf çekmenin beni iyileştirdiğini gördüm. Hatta ruhsal olarak da iyileştirdiğini gördüm. Rahmetli anneannem Halide Baştuğ Londra’daydı. Beni çağırdı. İyileşme sürecindeki otoportrelerimi hikâyesini de yazarak Londra’da bir akademiye gönderdim ve 3 yıllık bir eğitim programına burslu olarak kabul edildim. Fotoğrafçılık ve sanat yönetimi okudum. Okulun ikinci haftasında akademideki fotoğraf eğitmenim bende ışık gördüğünü söyleyerek asistanlık teklif etti. Bir anda profesyonel işlerde asistanlık yapmaya başladım. Okul çıkışlarında harçlığımı çıkarmak için konser çekimleri gibi etkinlikleri fotoğraflamaya başladım. Londra’da Vice Magazine benimle çalışmak istedi. Derken Londra’da müzisyenlerin albüm fotoğraflarını ve dergi fotoğraflarını çeker oldum.



    SOKAK ÇOCUKLARINA FOTOĞRAF EĞİTİMİ VERDİM

    Okul bitince de bir süre orada çalıştım. Ama Türkiye’den teklifler gelince ülkeme döndüm, gazete ve dergilere çalışmaya başladım. Reklam çekimleri ve kendim belgesel çekimleri yapmaya başladım. Diyarbakırlıyım, doğduğum kentteki sokak çocuklarına fotoğraf eğitimleri verdim. Doğudan batıya fotoğraf eğitimleri vermeyi sürdürüyorum. Portre çekimleri, reklam çekimleri yapıyorum, kitap, sergi ve bağımsız sanat alanında projelerim var. Fotoğraf hikâyeleri yazıyorum.



    PORTRE ÇEKMEDEN ÖNCE KİŞİYİ TANIYORUM

    Porte fotoğrafçısı olarak tanınsam da portrelerimi belgesel portre olarak tanımlayabiliriz. Porte çekimlerinde ise kişiyi çok araştırıyorum. Sosyal medya hesaplarını bile inceliyor, kendilerini aynada nasıl gördüklerine bakıyorum. İnsanın kendini tanıdığı aynada kendini gördüğü halinin en doğru kare olduğuna inanıyorum. Çekimden önce sohbet edip, beden dilini, yüzünü inceliyorum. Çok yönlendirmek yerine ruh haline uygun müzik dinletiyorum, melankonik bir haliyle çekmek istiyorsam sevdiği bir şiiri okumasını istiyorum örneğin. Kısaca fotoğraf çekmeden önce de çekerken de önce portresini çektiğim kişiyi tanıyor, yakınlaşıyorum.



    ERKEK MESLEKTAŞLARIMDAN SAYGI VE DESTEK GÖRDÜM

    Erkek egemen bir meslek grubunda çalışıyorum. Ama ben bunun zorluğunu yaşamadım. Her zaman erkek meslektaşlarımdan saygı ve destek gördüm, meslektaşlarım benim cinsiyetimi değil, işimi önceledi. Foto muhabiriyseniz, erkek de kadın da olsanız çok acılara tanık oluyorsunuz. Bunlara tanık olan foto muhabirleri küçük dünya hesapları içerisinde değil. Erkek ya da kadın, fotoğrafa adanmış hayatları yaşayanlar kendi özel hayatlarını yaşayamıyor. Sürekli kamera sırtımızda, sürekli yolculuklar, ailemizi bile geri planda bırakmak zorunda kaldığımız anlar oluyor. Önceliğimiz her zaman fotoğraf oluyor. Meslekte bundan önce de şu anki konumumu hayal etmemiştim. Bundan sonra da bu işi yapıyorsam dünyaya daha ne kadar dokunabilirim, bunu amaç edindim hayatıma. Bizler işlerini paylaşan insanlar olarak alkış almayı seviyoruz elbette. Ama alkışlardan çok, iyi insan olmayı, kendi kendimi aşmayı önceliyorum.



    DİLAN BOZYEL KİMDİR?

    1985 yılında Diyarbakır’da doğan Dilan Bozyel, İstanbul’da işletme eğitimi aldığı yıllarda müzik dergilerinde röportajları yayınlanmaya başladı. Londra’da fotoğraf ve sanat akademisinde eğitim gördü. Aynı dönem fotoğrafçılığın yanı sıra reklam ve pazarlama eğitimleri aldı. Vice Magazine başta olmak üzere İngiltere’de farklı kültür, sanat ve müzik dergilerine fotoğraf çekimleri yaptı. Bozyel, 2010 yılında Diesel markasının ‘Be Stupid’ kampanyasının reklam çalışmasında ismini toplumsal standart başarı kurallarını yıkarak duyurmayı başaran 50 genç sanatçıdan biri seçilerek, markanın global reklam yüzlerinden biri oldu. Londra’daki dört yılın ardından İstanbul’a dönüş yapan Bozyel, birçok sanat, reklam ve moda dergisinin fotoğraf çekimlerini yaparak mesleğini sürdürüyor. 2017 yılında ‘Paha Biçilemez Yüzleriyle İstanbul’ fotoğraf kitabı yayımlandı. Aynı yıl, Disney ve Unicef’in sosyal sorumluluk global projesi ‘Dream Big Princess’ (#HayalleriniYaşaPrenses) için Türkiye adına seçilen kadın fotoğrafçı oldu. 2018 yılında Samsung Türkiye’nin #GerçekBen global kampanyasının dijital reklam yüzü seçildi. 2019 yılında Türkiye Foto Muhabirleri Derneği Yılın Basın Fotoğrafları Yarışması’nda Yılın Portre Fotoğrafı ve Portre Dalı ikincilik ödüllerini aldı. Aynı yıl 1854 Media, British Journal of Photography ve Magnum Ajansı’nın “Portrait of Humanity” isimli iki yüz fotoğraflık arşiv kitabında İstanbul’da çektiği bir kare ile yer aldı, aynı kare bu proje ile dünya tarihinde ilk kez uzayda sergilendi. Brand Week Istanbul kapsamında başarılarıyla ilham veren ve mesleğindeki başarılarıyla ülkesini temsil eden kadınların ödüllendirildiği Fark Yaratan Kadınlar 2019‘da Sanat Lideri ödülünü kazandı. Üniversiteler başta olmak üzere birçok şehirde söyleşi, seminer ve atölyeler aracılığıyla fotoğrafçılık ve sanatın günlük hayatımıza olumlu gücünü daha çok kişiye yaymaya çalışan Dilan Bozyel’in Almanya, İsveç, İngiltere, İtalya gibi ülkeler ile Türkiye’nin farklı kentlerinde karma ve kişisel sergilerde fotoğrafları sunuldu. Bozyel, 2015’ten bu yana aylık edebiyat ve kültür sanat yayını Kafa Dergisi’nde fotoğraf hikâyeleri yazıyor. Ayrıca 2019 yılından bu yana MediaCat dergisinde usta sanatçılarla yaptığı röportaj serisi yayınlanıyor. Bozyel’in ayrıca İnkılap Yayınevi tarafından yayımlanan fotoğraf ve hikâyelerinden oluşan ‘Paris - Beyrut: Mutluluk Hattı’ adlı bir kitabı bulunuyor.



    Yazının devamı...

    Son 400 metrede fotoğraf da yarışıyor



    Bu hafta sizleri, daha öncekilerde olduğu gibi 95. Gazi Koşusu’nda da fotoğraf çeken Türkiye Jokey Kulübü(TJK) fotoğrafçılarından Çağatay Kenarlı ile tanıştırmak istiyorum. Yarış atlarını, “Büyüleyici ve asiller” diyerek iki kelimede özetleyen Çağatay Kenarlı, son düzlükteki fotoğraf heyacanını ve at yarışı fotoğraflarındaki zorluğu ise “Hakem bayrağını indirdiği anda bir yarış 1.5–2 dakika sürüyor. Yarıştan gördüğünüz kareleri çektiğimiz süre ise yalnızca 7-8 saniye süren son 400 metre” diye aktarıyor. Atları, yarışları ve elbette bu köşenin olmazsa olmazı fotoğrafı konuştuğumuz Çağatay Kenarlı, bakın neler anlatıyor:



    GAZETECİLİKLE BAŞLADI

    “Trakya Üniversitesi Mekatronik Bölümü’nü kazanıp Tekirdağ’a gittiğimde henüz 17 yaşındaydım. Okulun ilk yılı Tekirdağ’da Pusula Gazetesi’nde çalışmaya başladım. Benim okuduğum bölümün gazetecilikle ilgisi yoktu, ama benim bu mesleğe ilgim vardı. Fotoğraf o şekilde girdi hayatıma. Bölgede(yerelde) gazetecilik yapıyorsanız fotoğrafı da kamerayı da haber yazmayı da bileceksiniz, ama fotoğraf benim için hep bir adım önde oldu. Henüz üniversite hayatım devam ederken Anadolu Ajansı’na başvurdum ve yurt muhabiri olarak başladım. Sonrasında ise kısa bir kameramanlık tecrübesi ardından 2008’de DHA’ya adım attım ve 2019’a kadar burada görev yaptım.



    HAYAL ETTİĞİ İŞİ YAPIYOR

    2009’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ‘Gazetecilik Başarı Ödülleri’nde, İstanbul’da Basın Ekspress Yolu’nu vuran selde çektiğim görüntü ile ödül aldım. Bu beni meslekte çok motive etti. Fotoğraf üzerine de ödüller kazanıyordum bir taraftan. Mesleğimi sürdürürken kendimi fotoğrafta da geliştirmeye çabaladım. Fotoğraf hem işim hem hobimdi. İş için çeksem de iş dışındaki anlarda da elimden bırakmıyordum. Tatlı tatlı fotoğraflar çekmek beni heyecanlandırıyordu. Bir görev sırasında atlarla terapi gören çocukların haberini yaparken TJK’yı tanıdım. İstanbul’da Merter’de oturuyorum, Veliefendi Hipodromu ile evim arası 2.5 kilometre, ama o göreve kadar gitmemiştim. Hem TJK, hem atlar çok ilgimi çekti. Burada olmayı hayal ettim ve bugün burada mutlu olduğum bir işi yapıyorum.



    ATLAR BÜYÜLEYİCİ VE ASİL

    Atlar, büyüleyici ve asil hayvanlar. Mutluluk ya da hüzün... İnsanın bütün duygularını hissediyorlar, ama yarış koşan atlar bambaşka. Dışarıda gördüklerinizden çok daha heybetliler. Görmeden anlatmak zor. Onlarla olmak onların fotoğraflarını çekmek çok huzur verici. Ki yalnızca yarışlarda çekmiyoruz fotoğraflarını. Yarış dışında da onlarla çok vakit geçiriyoruz. Her yeni gün hem fotoğraf hem de atları daha iyi tanımaya çalışıyor, kendimi geliştirmeye yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Gelecekte bu alanda daha çok ödüller alıp, üniversitede fotoğraf üzerine eğitimler vermek istiyorum. Fotoğraflarımı ve yaşadıklarımı yeni nesillere aktarmak için.



    EN ÖNEMLİ AN SON 8 SANİYE

    Yarışlarda fotoğraf çekmek çok farklı. Öyle anlar oluyor ki hem atın durumu, hem jokeyin ruh hali değişebiliyor. Bunlara tanık olup ona göre fotoğraf çekiyorum. Atların, padokta gezme alanından start makinesine girdiği ana kadar farklı karelerini çekmeye çabalıyorum, ama atlar start makinesine girdiği an onlar için yarış o anda başlıyor. Makineye giren atlar koşmaya hazır, hakem bayrağını indirdiği anda bir yarış 1.5–2 dakika sürüyor. Bu yarışın süresi. Pek çok yarıştan gördüğünüz kareleri çektiğimiz süre ise yalnızca 7-8 saniyelik son 400 metre. Fotoğraf son 400’de çıkıyor. Bu sürede hem en iyi, hem en net, hem en düzgün kareyi çekmek, o anı en doğru en kusursuz şekilde yansıtabilmek sizin de yarışa konsantre olmanızı gerektiriyor. Kısaca, iki yarış arası yarım saat, bir yarış 2 dakika ama bizim için en önemli an finişe gelen 8 saniye.”



    ÇAĞATAY KENARLI KİMDİR?

    Çağatay Kenarlı, 1985’te İstanbul’da dünyaya geldi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu ve 2003’te Trakya Üniversitesi’nde Mekatronik Bölümü’nde okurken gazetecilik mesleğiyle tanıştı. 2004-2006 yılları arası Anadolu Ajansı’nda Tekirdağ ve Edirne’de muhabirlik, 2006-2008 yılları arasında Flash TV’de İstanbul’da kameramanlık yaptı. 2008 yılı sonrasında mesleğini Demirören Haber Ajansı’nda sürdürdü. 2019 yılında ise Türkiye Jokey Kulübü’nde(TJK) görev yapmaya başladı. İstanbul Veliefendi Hipodromu başta olmak üzere Türkiye genelinde bulunan 9 hipodromda gerçekleştirilen at yarışları ve kupa törenlerinin fotoğraflarını çeken Çağatay Kenarlı’nın Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ‘Geleneksel Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri’, Türkiye Haber Kameramanları Derneği, ‘ZOOM Ödülleri’, KKTC Telsim’in ‘Fotoğraflarla Benim Kıbrıs’ım; Kıbrıs’ta Su Ve Yaşam’ fotoğraf yarışması başta olmak üzere farklı yarışmalardan aldığı ödül, mansiyon ve sergilemeleri var.

    Yazının devamı...

    Ankara’da şanslıyız

    Sevgili okurlarım, sizleri fotoğrafçılığın en sabır gerektiren alanlarından birinde, kuş fotoğrafçılığında başarılı işler üreten bir isimle tanıştırmak istiyorum; Okan Akyürek. Kuş fotoğrafçılığı, ornito fotoğraf olarak anılıyor. İç Anadolu’da 295 tescillenmiş kuş türü olduğunu anlatan Akyürek, 190 farklı türde kuşu fotoğraflamış. Ornito fotoğrafların inceliklerini aktaran Okan Akyürek, “Kuş senden korkuyor. Sen kuşun kaçmasından korkuyorsun” diyerek yaşadığı heyecanı dile getirdi. Okan Akyürek’le kuş fotoğraflarına uzanan yolculuğunu ve kuş fotoğrafları çekmenin inceliklerini konuştuk:



    ÇİZERLİKLE BAŞLAYAN MESLEK HAYATI

    “Eğitim hayatımın ardından çizer olarak dergilere iş yapmaya başladım. Gazetecilik hayatım da yine alaylı bir çizer olarak başladı. Sonrasında Daily News’te 1988’de sayfa sekreteri oldum. Ardından farklı gazetelerde görsel yönetmenliğe kadar yükseldim. Basında hep mutfakta yer aldım. Ve o mutfakta hep fotoğrafın gücüne inandım. Birçok gazetede yıllarca birinci sayfa yaptım. Birinci sayfa bir yayının vitrinidir. Birinci sayfa için seçilen, büyüyen habere dair fotoğraf, etkilidir, güçlüdür, kısacık bir fotoğraf altıyla bile gücünü hissettirir. İyi bir fotoğraf, haberi sayfada her zaman yukarı taşır.



    DSLR MAKİNELER İŞTAHIMI KABARTTI

    Fotoğrafa olan merakım da bu dönemde başladı. Çalıştığım gazetelerde güçlü foto muhabirleri vardı. 1990’lı yıllarda Burhan Özbilici foto muhabiriydi mesela Daily News’de. O yıllarda fotoğraf makinesi almıştım. Ufak ufak fotoğraf çekmeye başlamıştım. Filmli makine dönemi maliyetliydi, filmler, banyolar, baskılar. Teknolojinin gelişmesi ile DSLR makineler iştahımı kabarttı. Asıl fotoğraf macerası benim için ondan sonra başladı. En başından beri hobiydi fotoğraf, 12-13 yıldır da hayatımda ağırlığını hissettiriyor.



    DOĞANIN İÇİNDE OLMAK CEZBETTİ

    DSLR fotoğraf makinesi ile fotoğraf gezileri, doğa, manzaralar fotoğrafları derken her boş anım fotoğrafla geçmeye başladı. İnsan fotoğrafları ve manzara fotoğraflarına daha çok zaman ayırır oldum. Hafta sonları doğa fotoğrafları çekerken objektifime sık sık kuşlar takılır oldu. Manzaralarda kuşlara yaklaşmak istedim. Ama ekipmanım yetersizdi. Ben de ekipmanımı kuş fotoğraflarına göre geliştirerek kuş yani ‘Ornito’ fotoğrafçılığa başladım. 5 yıldır ornito fotoğraflar çekiyorum. Doğanın içinde olmak, kuşların cıvıltısı, renkleri beni cezbetti.



    BİR KARE İÇİN SAATLERCE KAMUFLAJ ALTINDA

    Kuş fotoğrafları çekmek başka bir disiplin gerektiriyor. Kuş senden korkuyor. Sen kuşun kaçmasından korkuyorsun. Korkutmamaya çalışıyorsun. Normal fotoğrafçılığa göre çok daha pahalı ekipmanla çalışıyorsun. Gecenin karanlığında kalkıp gün doğumunun altında bir kare kuş fotoğrafı için kamuflajın altında ses çıkarmadan 5-6 saat beklediğiniz oluyor. Ciddi zaman ve sabır istiyor. Adana’ya, Eskişehir’e, Çankırı’ya, Konya’ya gidip kamuflaj altında 6 saat bekleyip aradığımız kuşu 1-2 dakika görüp ya da hiç göremeden döndüğüm oldu, mesela Mavigerdan çok zorladı.



    YUVASINI DAĞITIRSAN KUŞ GELMEZ

    Kalabalıkla kuş çekmek zor, en ideali bir iki kişi. Uzun bekleyişler için ortam uygunsa arabanın içerisinde bekliyorum. Arabayı örten bir kamuflaj yaptırdım. Yalnızca objektifim çıkıyor dışarı. Kimi zaman bir tünek ya da taş koyuyor, kuşun gelmesini bekliyoruz. Kimi zamansa uzaktan hoparlörlere kuş seslerini dinletiyoruz. Kuşu oraya çekmeye çalışıyoruz. Kuşu rahatsız etmezsen, kendini göstermezsen kuş sana yaklaşıyor. 5-6 saniye gelip konuyor. Dikkat etmek gerekiyor. Yuvasını dağıtırsan bir daha oraya gelmez, teldeki kuşa taş at bir daha oraya gelmez. Ürkütürsen bir daha gelmez.



    190 FARKLI TÜR KUŞ ÇEKTİM

    Türkiye’de tescilli 495 kuş türü, İç Anadolu’da 295 tescillenmiş kuş türü var. Şu ana kadar 190 farklı kuş türünün fotoğrafını çektim. Benim için çektiğim kuşun sayısı değil fotoğrafın niteliği daha önemli. Kuşun hareketini, pozisyonunu daha estetik bir yaklaşımla çekmeye çabalıyorum. Bu türlerin estetik fotoğraflarından bir arşiv daha değerli. Ankara’da şanlıyız bu anlamda. Ankara ve çevresindeki iller su yolları üzerinde ve bu bölge ciddi kuş popülasyonu barındırıyor. İleride bir sergi ve bir kitapla çektiğim kuşların fotoğraflarını paylaşmak istiyorum. Her karenin hikâyesi var sonuçta.

    PANDEMİDE GELEN KIZILGERDAN

    Pandemi döneminde doğa kendine geldi. İnsan dışarı çıkmadığı zaman kuşlar gelmeye başladı. İnsanın az olduğu bölgede hayvanlar daha çok görünür olmaya başladı. Bir sokağa çıkma yasağında balkonda otururken Kızılgerdan’ın sesini duydum. Baktım hemen karşımda duruyor. Bu kuş yerleşim alanına gelen bir hayvan değil. Beni çok mutlu etti. Ama kuraklık ve kentleşme böyle sürerse kuşlar göçü belki Türkiye üzerinden yapmayacak. Bu korkutuyor açıkçası bizleri.



    OKAN AKYÜREK KİMDİR?

    1966 yılında Ankara’da doğan Okan Akyürek, Gazi Eğitim Enstitüsü Uygulamalı Sanatlar Bölümü’ndeki eğitiminin ardından İş Bankası Yayınları Kumbara Dergisi’nde çizer olarak çalıştı. 1988 yılında Turkish Daily News Gazetesi’nde illüstrasyon/grafiker ve sayfa sekreteri olarak çalışmaya başlayan Akyürek, ardından sırasıyla Star ve Cumhuriyet gazetelerinde sayfa editörlüğü görevlerinde bulundu. Çağdaş Haber Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Akyürek halen Türk Metal Sendikası Genel Merkezi’nin yayın organı Türk Metal Dergisi’nde Görsel Yönetmen olarak meslek hayatını sürdürüyor. Akyürek, fotoğraflarıyla ise birçok ulusal yarışmada ödüller aldı. Fotoğrafları, kişisel ve karma sergilerle sunuldu.

    Yazının devamı...

    İnşaat şantiyesinden fotoğraf stüdyosuna



    Sefa Yamak, babasının inşaat işleri için şehir şehir, şantiye şantiye gezmiş. İlk önceleri boş vakitlerinde çektiği fotoğraflar, ilerleyen yıllarda vazgeçilmez tutkusu ve her şeyi bir yana bırakıp çıktığı yeni yolculuğu yani mesleği haline gelmiş. Sefa Yamak’la yaptığımız fotoğraf sohbeti ve anlattıkları şöyle:



    HER ŞEY HOBİYLE BAŞLADI

    “Fotoğraf makinesi ile ilk olarak ilkokul yıllarımda tanıştım. Anneannemin komşusu olan Türkiye’nin ilk kokartlı rehberlerinden Zeki Yafet’e ait fotoğraf makinesinin vizöründen bakar, boş(filmsiz) makinenin deklanşörüne basarak o anın fotoğrafını çektiğimi hayal ederdim. Tabii o hikâye orada kaldı. Yıllar sonra bu kez üniversitede ise hobi edinme merakıyla bir fotoğraf makinesi aldım.



    BOŞ VAKİTLERDE FOTOĞRAF

    Babam inşaat işleri ile uğraşıyordu, Kastamonu’da bir kireç fabrikası almıştı. Babamın işlerine yardım etmeye başladım. Farklı bir şehirde, kendime ayırdığım boş vakitlerde fotoğraflar çekmeye başladım. Babamın işleri ve şantiye hayatı Kastamonu’dan sonra beni Libya’ya, Bilecik’e sürükledi. Tabii makine hep boynumdaydı. Hem oraları gezip manzaralar hem de insan portreleri çekiyordum.



    INSTAGRAM BÜYÜK BİR ŞANS

    Tüm bu süreçlerin Instagram’ın yeni doğduğu yıllara denk gelmesi benim için şanstı. Instagram’ı keşfettiğimde kendimi ifade edebileceğim bir alan olarak gördüm. Instagram’ın ilk kullanıcılarından biriyim. Instagram’ın ilk yıllarında algoritmalar fotoğrafçıya dönük ve fotoğrafçıyı pozitif etkileyen bir yapıya sahipti. Aktif kullanınca bir takipçi popülasyonu oluşmaya başladı. Facebook’un satın almasıyla da popülaritesi arttı.



    GELİR ARTTI ŞANTİYEYİ BIRAKTI

    Türkiye’ye yönelik projeler yapmaya başladım, ama bir taraftan şantiye işleri devam ediyordu. Haftada iki gün fotoğraf çekip, bu kareleri hafta içinde paylaşıyordum. Baktım ki bu platformdan elde ettiğim gelir hayatımı idame ettirmemi sağlamaya yetiyor. Şantiye işlerini bıraktım ve tüm vaktimi fotoğrafa ayırmaya karar verdim.



    VE BUGÜN 10 KİŞİ ÇALIŞIYOR

    Profesyonel olarak 1 Mayıs 2014’te ‘Sefa Yamak Fotoğraf’ı kurdum ve fotoğraf üzerine projeler üretmeye devam ettim. Sosyal medyayı aktif kullanırken sosyal medyadan edindiğim network’le farklı işler farklı fotoğraf projeleri de yapmaya başladım. Sonrasında işimi de geliştirdim ve fotoğrafın yanı sıra şirket bünyesine video ve post prodüksiyonu da kattım. Bugün marka yüzü benim ama 10 kişi çalışıyor.



    PANDEMİ BİZİ STÜDYOYA ATTI

    Sosyal medyada aktif kullandığım için bir çok marka ile de iş birliği yapıyorum. Örneğin son iki yıldır ‘Oppo Türkiye’ ile çalışıyorum. Geçtiğimiz yıl mart ayında Seyrantepe’de bir stüdyo aldım. Fotoğraf eğitimleri de vereceğimiz bir merkez olsun çabasındayken pandemiden dolayı birçok şirket fotoğraflar için stüdyoları tercih etti. Kısaca kapalı mekânda fotoğraf çekme hayali yokken pandemi bizi aldığımız bu stüdyoya attı.



    INSTAGRAM MAĞAZA VİTRİNİ

    Sanat için fotoğraf çekmiyorum, hayatta kalmak için fotoğraf çekiyorum. Kendi duruşumu bozmadan bunca yıldır işimi yapıyorum. Instagram benim için her zaman mağaza vitrini gibi. Yaptığım işleri insanlar görsün istiyorum. İlk başlarda siyah-beyaz portreler ve manzaralar koyuyordum. Yeni birileri bu platforma girip rekabet artınca biz eski kullanıcılar da ayak uydurmak sorunda kaldık. Portreden çıkıp manzara fotoğraflarına kaydık, ama ben hep insanların duygularına dokunan kareleri sunmaktan keyif alıyorum.



    HİNDİSTAN AYRI İZ BIRAKTI

    2016’dan sonra üst üste üç yıl Hindistan’a gittim. O dönem portfolyomda portrelere ağırlık verdim. İnsanların da porte fotoğrafı çekmekten keyif aldığımı görmelerini istedim. Türkiye’nin dört yanını gezdim. Nepal’den Malezya’ya, Katar’dan Fas’a, Fransa’dan İspanya’ya... 20’den fazla ülkeye gittim, ama Hindistan bende hep ayrı bir iz bıraktı.”



    SEFA YAMAK KİMDİR

    1982 yılında Rize’de doğan Sefa Yamak, çocukluk yıllarını Rize’de geçirdi. Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde eğitim gördüğü yıllarda fotoğrafla tanışan Yamak, babasının inşaat şirketinde çalıştığı yıllarda gezdiği Anadolu’yu fotoğraflamaya başladı. 2011 yılında ilk projesi ‘Samsung Durdur Zamanı’ ile sosyal medyada tanınmaya başladı. Aynı yıl ‘Sefa Yamak Fotoğraf Ajansı’nı kurdu. 2015 yılında #instart adına tüm sosyal ağ trendlerini bir araya getirdi ve Türkiye’nin ilk konsept Instagram yarışmasını düzenleyerek hayatımıza bir yenilik getirdi. 2018 ve 2019 yıllarında ‘Untitledportraits’ adı altında iki sergi açtı. Yamak, sosyal medyada fotoğraf projelerini sürdürüyor.

    Yazının devamı...

    Ağrı Dağı’ndan Erciyes’e zirvedeki gazeteciler



    Ağrı Dağı’ndan Erciyes’e Türkiye’nin zirvelerine tırmanan Medyatrek, altı yılda altı farklı şehirde 15 farklı doğa etkinliğine imza attı. 100’e yakın gazetecinin katıldığı bu etkinlikler sırasında 20 köy okuluna ulaştı, üç bin çocuğa yardım götürdü.



    KENDİ SESİMİZİ DUYURAMIYORUZ

    Doğal hayatın önemine dikkat çekip gazetecilik mesleğinin sesini duyurmak için yola çıkan Medyatrek’i, kurucularından CNN Türk Kameramanı Bayram Şahin’le konuştuk. Usta kameraman Bayram Şahin, Medyatrek’i bakın nasıl anlatı:



    “İşin başlangıç noktası zor bir mesleği yapıyoruz. Medya sektörü, her alanında, görevi ne olursa olsun çilesi yoğun bir işi vefakârca yapan insanların bulunduğu bir alan. Gün olur uykusuz 24 saat çalışırsınız. Gün olur 12 saat bir kapı önünde beklersiniz. Herkesin sesini duyurursunuz da kendi çığlığınızı kısık bir sesle bile anlatamazsınız.



    AĞRI DAĞI ZİRVESİNE ÇIKTIK

    Medyatrek fikri de saatlerce beklediğimiz adliye kapısında ortaya çıktı. Buzun, ayazın ortasında saatlerce ayakta beklerken, işimizi yaparken sohbet sırasında mesleğin zorluklarını başka işlerle kıyaslamaya başladık. Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkmak zor bir iş. Bununla denk gördük yaptığımız işi. Hem mesleğin sesini duyurmak istedik hem de yaşadığımız doğaya dikkat çekmek istedik. Dağcılık tecrübesi olan Milliyet Gazetesi foto muhabiri Yavuz Özden, CNN Türk kameramanı Ertan Ezen ve ben 2013 yılında Ağrı Dağı’nın zirvesine çıktık.



    MEDYATREK DOĞDU

    Bir sonraki yıl bu kez CNN Türk muhabiri Murat Pazarbaşı da ekibe dahil oldu ve ikinci kez çıktık Ağrı’nın zirvesine. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü desteği ile bu tırmanışı ‘Akredite Nuh’un Gemisi’ne Ağrı Dağı Gazeteci Tırmanışı’ isimli bir belgesel yaptık. Ve böylece Medyatrek doğdu. Bugüne kadar 100’den fazla gazeteci etkinliklerimize katıldı. Çoğu bu etkinliklere defalarca geldi. İleride elbette bunu kulüp gibi, dernek gibi daha resmi bir platforma taşımak istiyoruz.



    -35 DERECEDE ÇADIR KURDUK

    İkinci Ağrı zirvesinin ardından Medyatrek olarak Türkiye’de yapılmayan bir şeyi yaptık. 20 gazeteciyle Çıldır Gölü üzerinde çadır kampı yaptık. Üç gün orada kaldık. -35 derecede kurduğumuz 10 çadırda gecelerken bir amacımız da yine mesleğin zorluğunun kıyaslamasıydı. Hatta bir kez daha gittik Çıldır’a, bu kez -30 derecede gölün en dar noktasından sekiz kilometre buz üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya geçtik. Bu seyahat sırasında oradaki köy okuluna mont ve bot götürdük. İlk götürdüğümüzde 50 öğrenciydi. Ondan sonraki her seyahatimizde yanımızda çocuklara yardımlar götürdük.



    ÜÇ BİN ÖĞRENCİYE YARDIM

    Bugüne kadar Kars, Ardahan, Ağrı, Bitlis, Kayseri, Niğde’de 15 farklı etkinlik yaptık. Ağrı Dağı’ndan Erciyes Dağı’na, Süphan Dağı’ndan Hasan Dağı’na, Aladağlar’daki Lahit Kaya, Emler, Eznevit Karasay zirvelerine tırmanışlar yaptık. Gürcistan’daki Kazbek Dağı’na tırmandık. Beş bin metrenin üzerindeki Ağrı Dağı ve Kazbek Dağı Medyatrek’in yüksek irtifa dağcılığının zirveleri. Çıldır Gölünde üç kez buz yürüyüşü ve kampı yaptık. 20 köy okuluna, üç bin öğrenciye yanımızda yardımlar götürdük. Birçok okulun tadilat ve boya badana işlerini üstlendik. Süphan Dağı’na giderken Türkiye’nin en yüksek rakımlı yerleşimi iki bin 350 metredeki Kışkıllı Köyü’ne yardımlarla gittik.

    DOĞA ÖNEMİNİ HER GÜN HATIRLATIYOR

    Doğayı sevecek bireylerin yetişmesine fırsat vermeye çalışıyoruz. Yaşadığımız doğa, kendi önemini birçok çevre felaketi ile her gün yeniden hatırlatıyor bizlere. Çevremizdeki bu doğa sorunlarına da gazetecilik çerçevesinden bakmaya çalışıyoruz. Gazetecilerin sesi olmaya çalışırken doğa sevgisini her yaşta insana taşımak, bu alanda farkındalık yaratmak istiyoruz. Doğa sevgisi temelinde bu sporu yaymaya çalışıyoruz.”

    Yazının devamı...

    Karanlık odadan şampiyonluklara



    Meslekte “dostum” dediğim, spor fotoğrafı alanında Türkiye’nin saygı duyulması gereken gözlerinden biridir. Tabii bizim meslekte “şans faktörü” de önemlidir. Gökhan Kılınçer, Süper Lig’in son 20 yılında Türkiye’deki tüm şampiyonluk maçlarını fotoğraflayacak kadar da sanslıdır.
    Mesleğe ilk adımını ortaokul yıllarında atan sevgili dostum Gökhan Kılınçer’le foto muhabirliği hayatını, spor fotoğraflarının geçmişten günümüze yolculuğunu ve fotoğrafın geleceğine bakışını konuştuk. İşte Gökhan’ın anlattıkları:



    ORTAOKUL YILLARINDA BAŞLADI

    “Ortaokul yıllarıydı. Komşumuz Cemalettin Özdoğan, Hürriyet Gazetesi’nde çalışıyordu. Hatta sonraki yıllarda temsilciliğe kadar yükseldi İzmir’de. 13-14 yaşındaydım, Cemalettin abi ile gidip gelirdim Hürriyet’e. Ofisboyluk yapıyor, karanlık oda işleriyle ilgileniyordum. Hürriyet’ten hiç kopmadım. Ege Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümü’nde eğitimim daha sürüyordu ki Star Gazetesi’nden teklif geldi. 1999 yılıydı. İzmir’de Star Gazetesi ile meslekte profesyonel hayatım başladı. Spor ağırlıklı çalışıyordum, ama magazin işlerine de polis adliye işlerine de gidiyordum. Bir taraftan fotoğraf çekiyor, bir taraftan haber yazıyordum. Bir tarafta kendi filmimi yıkıyor diğer taraftan köşe yazıyordum. Böyledir bölgede gazetecilik yapmak. Bana çok şey kattı o yıllar. Farklı alanlarda farklı pozisyonlarda çalışmayı zorluk olarak değerlendirmedim hayatım boyunca, benim gelişimim için fırsat olarak düşündüm. 2001 yılıydı, Star Gazetesi’nden İstanbul’a çağırdılar. Foto muhabiri olarak Beşiktaş’ı izlemeye başladım ve 2019 yılına kadar da Star Gazetesi’ndeydim.



    SPORUN HER ALANINDA ÇALIŞTI

    2019 yılından sonra Futbol Arena’da çalışmaya başladım. Bugün aynı zamanda Euro Lig’in official(resmi) fotoğrafçısıyım. Star Gazetesi yıllarından başlayarak sporun her alanında deklanşöre bastım. Milli Takım’ı izledim. Futboldan basketbola, bisikletten atletizme, voleyboldan hentbola, yüzmeden tenise fotoğraf çekmediğim spor dalı kalmadı. Farklı spor dallarında Türkiye’de ve farklı ülkelerde dünya şampiyonları, Avrupa şampiyonaları izledim. Erzurum’dan Samsun’a, Trabzon’dan Mersin’e son yıllarda Türkiye’nin ev sahipliğindeki tüm uluslararası organizasyonlarda fotoğraflar çektim. Türkiye’nin neredeyse tüm milli maçlarına gittim. Bu yıl basketbol ve futbol maçlarında farklı liglerde 200’ün üzerinde maçta fotoğraf çektim. Euro Lig Gençler Şampiyonası’nda mesela üç günde 18 maç çektiğim oldu.



    ŞANS FAKTÖRÜ DE YANINDAYDI

    Spor fotoğrafçılığı, fotoğrafın en zor alanlarından biri. Karşınızda size ‘hadi böyle çek beni’ diye poz veren biri ya da birileri yok. Anı yakalıyorsunuz. Hem sporu hem fotoğrafı iyi bilmeniz, hem reflekslerinizin hem yeteneğinizin üst düzeyde olması gerekiyor. Spor eğitimi almış olmak, spor fotoğrafları çekerken de yeri geldiğinde haberini yazarken de beni bir adım öne çıkaran unsurlardan biri oldu. Tabii fotoğrafçının biraz da şansı olacak. İlginç bir şans hikâyesidir, Süper Lig’de son 20 yılın tüm şampiyonluk maçlarında fotoğraf çektim. Bursaspor ve Başakşehir şampiyonlukları da dahil. 2006 yılında mesela Fenerbahçe taraftarının sevindiği ama Galatasaray’ın şampiyon olduğu bir sezon var. Son maçla tek golle gelen şampiyonluklar var. Dolayısıyla fotoğrafçının biraz da şansı olacak.



    MESLEKTE YENİ YOLLAR AÇILIYOR

    Hürriyet Gazetesi’nde ortaokul yıllarında çalışırken teleks vardı; renkli dialar, siyah-beyaz filmler vardı. O günleri bugünün gençlerine anlatmak bile zor. Teknoloji ile birlikte mesleğimizde değişti. Eskiden şehir dışında bir maçtan üç kare fotoğraf gönderiyorsak başarıydı, bugün bir maçtan 200 kare gönderdiğimiz oluyor. Dijitalin ilk yayıldığı yıllarda ‘meslek yok oluyor’ tartışmaları vardı. Bugün her geçen gün foto muhabirinin önemini gösteriyor. O yılların etkisiyle kuruyan göldeki balık gibi bir avuç kaldık. Sıradan maçı 50-60 foto muhabiri izliyorduk. Antalya’da geçtiğimiz günlerde fotoğraf çektiğim Türkiye-Azerbaycan milli maçında 11 kişi vardık sahada. Ama bakıyorsunuz 15 yıl önce Fenerbahçe’de fotoğrafçı yoktu, çünkü böyle bir ihtiyaç yoktu. Bugün 4-5 foto muhabiri var, çünkü ihtiyaç var. Her takım için her kurum için böyle durum. Kısaca yeni yollar açılıyor foto muhabirine.”


    GÖKHAN KILINÇER KİMDİR?

    1976 yılında İzmir’de doğan Gökhan Kılınçer, ilk, orta ve lise eğitimini İzmir’de tamamladıktan sonra üniversite tercihini de İzmir’den yana kullandı. Ege Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği mezunu Kılınçer, ortaokul yıllarında Hürriyet Gazetesi’nin karanlık odasında mesleğe ilk adımlarını attı. Profesyonel olarak 1999 yılında Star Gazetesi’nin İzmir kadrosunda gazetecilik hayatı başlayan Kılınçer, 2001 yılında İstanbul’a giderek mesleğini mega kentte sürdürmeye başladı. 2019 yılında Star Gazetesi’nden ayrılan Kılınçer, Futbol Arena isimli internet sitesi için fotoğraflar çekmeye devam ediyor. Aynı zamanda Euro Lig Oficial Fotoğraf Ekibi’nde de yer alan Kılınçer, meslek hayatında onlarca uluslararası organizasyon ve şampiyonlukları gazete sayfalarına taşıdı. Kılıçer, bir çocuk babası.

    Yazının devamı...