• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Pazar kahvesi

    Ne yazık ki o yok.

    - Müziği bırakmış.

    Çok üzüldüm...

    Hayatı şansızlıklarla, hatta haksızlıklarla geçmiş bu değerli sanatçı, gerçi müziği bıraksa da, müzik onu bırakmaz ama kimbilir nelere üzüldü de böyle bir karar aldı, bilmiyorum.

    Kararını değiştirene kadar, plaklarıyla yetineceğim.

    ***

    Neyse ki o ilanda çok sevdiğim sanatçılar var.

    Muazzez Ersoy, Ebru Yaşar, Fatih Erkoç, Yeşim Salkım, Fatih Kısaparmak, Ümit Besen, Selami Şahin, Serdar Ortaç, Nükhet Duru... Ve diğerleri.

    Hepsi de mesleklerinin en verimli çağındalar.

    Bu konserleri kim organize ediyorsa, bravo... Asıl onu tebrik etmek lazım.

    Kolay iş değil.

    ***

    Türkiye’nin her tarafından müzik sesleri geliyor.

    Ne güzel...

    Bir tarafta Erol Evgin eskimeyen kalitesiyle, Melih Kibar’ı ve Çiğdem Talu’yu yaşatıyor... Öbür tarafta Hülya Avşar, inanılmaz yeteneğiyle gazino sektörünü dimdik ayakta tutuyor, daha beri tarafta, Akdeniz ve Ege sahilleri, birinci sınıf müzisyenlerle Türkiye’de barış rüzgarları estiriyor.

    Bakar mısınız?

    Eşi menendi bulunmayan İbrahim Tatlıses, tekrar doğuyor.

    ***

    Merhum Fahrettin Aslan’ın meşhur Maksim Üniversitesi, Türkiye’nin her tarafında sanki çiçek açmış, fidanları yeşermiş, sayısız gül bahçeleriyle adeta yeni yeni şubeler halinde fışkırıyor...

    Duyduğumuz her nağme, bize Fahrettin Aslan’ı hatırlatıyor.

    Tek eksik, merhumun çok sevdiği bir hicaz şarkıdır...

    Bimen Şen’in bestesi:

    Firkatin aldı bütün neşve-i tâbım bu gece.

    Velhasıl firkat ile vuslat arasında yazılmış bir yazı bu.

    Hazır mısın ey fasıl?

    Yazının devamı...

    Özel bir gündem

    SABAH refikimizin iki yıldız yazarı....

    İkisine de tekrar geçmiş olsun...

    Güçlü bünyeleriyle ve - özellikle ender mükemmeliyetteki - beyinleriyle, bu badireyi çabuk atlatacaklarına eminim.

    ***

    Çok şükür Barlas, yattığı yerden yazılarını yazıyor...

    Hıncal’a da yakında kavuşacağız.

    Nazar demeyeyim ama göz’e inanır mısınız?

    Ben çok inanırım... Yarım asırdan fazla Türk Fikir Hayatı’na kattıkları kalite, inşallah onlara sağlık, sıhhat ve saadet olarak bir “ikinci bahar” getirecektir.

    ***

    Şimdi dönelim günlük yazımıza.

    Nerede kalmıştık?

    - Seçim.

    Yine mi?

    Ne bitmez bir seçimmiş bu.

    Ta 2018’den beri seçim konuşuyoruz... Daha da 1 yıl konuşacağız.

    Erken seçim, derhal seçim, baskın seçim.

    Ama kabak tadı verdi, yeter.

    Bir taraf, “enkaz devralmaya” hazırlanıyor (enkazı nasıl kaldıracaksa) öbür taraf “Enkaz falan yok” diyor.

    Milleti de hakem tutmuşlar.

    Zavallı millet, çocukluğumdan beri zaten hakemdir. Ama kimseye yaranamaz...

    ***

    Ömrümde böyle bir dalkavukluk görmedim.

    Bir taraf “olmayan kadrosuyla” cennet vaat ediyor, öbür taraf ise kesenin ağzını açmış durumda.

    Hesap kitap?

    Allah ne verdiyse...

    Millet şaşkınlık içinde.

    Bir taraf “Demokrasiyi getireceğim” diyor, öbür taraf “Ben onu çoktan getirdim” iddiasında...

    ***

    Kararı kararsızlar verecekmiş.

    Yahu adı üstünde: Kararsız.

    Futboldaki gibi VAR Sistemi yok ki doğruyu bulsun.

    Düşünün, futbol kadar net ve berrak olamıyoruz. Hâlâ birileri seçim tarihi sayıklıyor.

    Yazının devamı...

    Özgül ağırlık

    Yaptığı her konuşmayla partisini rahatsız eden Bülent Arınç, niye ayrılıp da muhalif cepheye katılmaz?

    ***

    Cevap veriyorum:

    - Katılmaz, çünkü katılırsa, muhalif seslerden sadece biri olur, yani Babacan’dan farkı kalmaz... Halbuki içeride mevzilenip o güzel Türkçesiyle ortalığı zaman zaman tarumar ederek, çok enteresan bir kişilik sergiliyor.

    .........

    Özetlersek...

    Kendi tabiriyle söyleyeyim:

    “Özgül ağırlığını” bize böyle hissettiriyor.

    ***

    Peki özgül ağırlığı nereden geliyor?

    Geliyor.

    Meclis başkanlığı dahil, başbakan yardımcılığı dahil, kazandığı saygınlığa, zekâsını, münazara yeteneğini ve kuvvetli mantık dokusunu da katarak farklı bir kariyer yapmıştır... Öyle ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kendini hiç borçlu hissetmiyor.

    Anlamıyor musunuz?

    Babacan gibi yerlerde sürünmüyor.

    ***

    Bazen çizmeyi aşıyor.

    Aşsın.

    Güvencesi bizatihi Erdoğan’dır.

    Çünkü Erdoğan, onun kişiliğine saygı duyuyor.

    Dikkat buyurun.

    Katlanıyor demedim.

    Saygı duyuyor.

    ***

    Ne var ki, hep deplasmanda yaptığı o sivri konuşmaları, kendi sahasında, mesela Kızılcahamam kampında, yahut özel bir ziyaretle külliyede başbaşa yapsa, eminim ki faydalı olacak... Ama o, Erdoğan karşıtlarının alkışını tercih ettiği için, aslında kendi özgül ağırlığına bence zarar veriyor.

    ***

    Adaletli gözükmek...

    Objektif gözükmek...

    Bunlar çok güzel.

    Lakin Arınç, muhalif cepheye şirin gözükmek arzusuyla karıştırmasın bunları... Arınç unutmasın ki, her şeyden önce AK Partili’dir. Ve yine unutmasın ki, böyle bir dönemde AK Partili olmak çok zor bir iştir.

    Babacan gibi kolay bir yolu seçmediğine göre, ne dediğimi herhalde anlamış olacaktır... Özgül ağırlığı’nın kıymetini bilsin isterim.

    Yazının devamı...

    Niçin olmaz? 

    Durup dururken Kemal Bey’in başına gelene bakın: 

    - Aday olsa da kötü, olmasa da kötü. 

    - Seçimi kazansa da kötü, kaybetse de kötü. 

    Çünkü her ahvâlde, CHP Genel Başkanlığı’na veda edecek. 

    ...... 

    Halbuki CHP Genel Başkanlık koltuğu, onun canı ciğeri... Dünyada ondan daha değerli bir mevki yok. 

    Şimdi nereden çıktı bu Başkan adaylığı? 

    Hay Allah. 

    Tayyip Erdoğan da sıkıştırıp duruyor. 

    Nereye kaçacak bu muhterem? 

    Aday olmasa, bu ne biçim lider denecek. 

    Aday olsa, genel başkanlıktan istifa etmesi gerekecek. 

    Seçimi kazansa, partili cumhurbaşkanı olmak kendini inkâr anlamına gelecek. 

    Seçimi kaybetse, genel başkanlığa dönmek, hayal olacak. 

    Tarzan sahiden zor durumda. 

    Bastığı yerde ot bitmeyecek. 

    Peki, CHP Genel Başkanlığı, bu kadar mühim mi? 

    Evet, mühim. 

    - Tek başına sıfır bile olsan, seçime her girdiğinde yarışa yüzde 25 avansla başlayacaksın... Hazır oy. 

    - İstediğin zaman Atatürkçü, istediğin zaman HDP’ci, istediğin zaman dindar ve muhafazakâr olacaksın.  

    - İstediğin zaman devletçi, istediğin zaman devlet düşmanı kesileceksin. Batıda ortakların var, korkma. 

    En mühimi de: 

    - İktidara gelmek gibi bir hedefin olmadığı için siyaseti konforlu bir hayat biçimi’ne dönüştüreceksin. Ekmek elden su gölden. 

    Daha ne olsun? 

    Bütün bunlardan gayrı bir de devleti kuran parti unvanın var. Uçsuz bucaksız bir dokunulmazlık bu. 

    Kemal Bey, tabii ki CHP Genel Başkanlığı’nı tercih eder... Cumhurbaşkanı olup da kendini niye Türkiye’ye kilitlesin? 

    Dünyalar onundur. 

    Yazının devamı...