• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Damarım açılamadı, ameliyat şart mı?

    Kalbin beslenmesinin devam edebilmesi için, tıkanan bu damarın açılması gerekiyor. Bunun birkaç yolu var; en kolay yolu anjiyografi denilen yöntem ile damarların içine boya maddesi verilerek tıkanan bölgenin gösterilmesi ve özel üretilmiş teller ve balonlar yardımı ile tıkanıklığın açılmaya çalışılması, sonrasında da “stent” adı verilen yapay damar yamaları ile tıkanan bölgenin açık kalmasının sağlanması. Bu yöntem ile genellikle damar tıkanıklıkları açılabilse de işler her zaman bu kadar kolay olmayabiliyor. Özellikle yaşlı, şeker hastası, damarlarında kireçlenme olan veya uzun zamandır damarları tıkalı olan kişilerde damarlar basit teller ve balonlar ile açılamayabiliyor.

    Anjiyografi ile açılamayan damarlara “bypass” dediğimiz, açık kalp ameliyatı ile vücudun başka bir bölgesindeki damar taşınarak kalbin beslenmesi sağlanabiliyor. Ne var ki, açık kalp ameliyatı hastalar için ağrı, uzun süre hastane yatışı, geç iyileşme ve takılan damarların yeniden tıkanma riski gibi zorlukları da beraberinde getiriyor. Tüm bu sebeplerle bazı hastalar açık kalp ameliyatı olmak istemeyebiliyorlar.

    Teknolojik gelişmeler sayesinde, artık yeni nesil özelleşmiş, kuvvetlendirilmiş teller, balonlar ve bunları destekleyici sistemler mevcut. Yani artık, klasik yöntemlerle açılamayan damarlar, gelişmiş malzemeler ve tabii ki bu alanda tecrübeli kardiyologların becerisi ile açılabilmekte. “Kronik Total Oklüzyon” ya da kısaca KTO işlemi denilen bu işlem, ehil ellerde ve uygun malzemeler kullanıldığında, hastalara açık kalp ameliyatı dışında bir seçenek sunabilmesi açısından büyük bir şans.

    Klasik anjiyografi ve stentleme işlemine göre çok daha uzun süren ve meşakkatli bir işlem olsa da hastanın konforu açısından değerlendirildiğinde, açık kalp ameliyatı ile kıyaslanamayacak kadar avantajlı. Şöyle ki: Hasta işlemin başından sonunda dek uyanık oluyor. İşlemden sonra hemen ertesi gün taburcu olabiliyor. Kasıktan küçük bir giriş yeri dışında iyileşmesi gereken herhangi bir yarası olmuyor. Tüm bu sebeplerle açık kalp ameliyatının riskli görüldüğü veya bu konuda çekincesi olan hastalar ve hekimleri tarafından tercih sebebi olabiliyor. Unutulmaması gereken en önemli nokta ise şu: Bu işlem mutlaka KTO için özelleşmiş ve tecrübeli kardiyoloji uzmanları tarafından yapılmalıdır.

    Bazı inatçı ve sertleşmiş damar tıkanıklıkları, tüm bu özelleşmiş yöntemlere ve hekimin tecrübe ve gayretlerine rağmen açılamayabiliyor. Böyle durumlarda ise hastaların halen bypass olma şansı var, yani “ya bypass ya KTO” şeklinde bir seçim yapmaları gerekmiyor. Daha çok bypass öncesi “köprüden önceki son deneme” şeklinde düşünülebilir. Bu da hastalar için iç ferahlatıcı oluyor.

    Özetlemek gerekirse kalbin beslenebilmesi kalp sağlığı için gerekli ve tıkalı olan damarların açılması için her türlü çabanın gösterilmesi önemli. Günümüzde gelişmiş tıbbi teknoloji, giderek hastaların konforunu da dikkate alan çözümler üretiyor. Hastalara açık kalp ameliyatı gibi büyük bir ameliyat dışında bir seçenek sunması açısından KTO işlemi teknolojinin son harikalarından sayılabilir ve yakın gelecekte çok daha fazla geliştirilecek gibi görünüyor.

    Sağlıkla…

    Yazının devamı...

    Covid geçirenler kan sulandırıcı kullanmalı mı?

    Hem COVID-19 virüsünün doğrudan etkisiyle hem de hastalığın şiddetiyle bağışıklık sistemimizin virüsle mücadele edebilmek için salgıladığı bazı maddeler, kanın yoğunlaşmasına ve hatta damarlarımızın içinde küçük pıhtılar oluşmasına neden olmakta, Covid geçiren hastaların bir kısmı, özellikle de hastalığı ağır geçirenler ve yoğun bakımda yatması gerekenler oluşan bu pıhtıların beyin, akciğer veya kalp damarlarına ulaşması ile ölümcül sonuçlarla karşı karşıya kalabilmekte. Bu durum da kan sulandırıcı ilaçların tedavide bir yeri olabilir mi sorusunu akla getiriyor.

    Her evin ecza dolabının olmazsa olmazı olan aspirin, hem pıhtı önleyici, hem damar koruyucu hem de antiviral etkileri ile imdadımıza koşan ilaçların başında geliyor. Öyle ki, bazı çalışmalara göre COVID nedeniyle hastaneye yatan hastalara aspirin verildiğinde yoğun bakım ihtiyacı ve ölüm riski azalıyor, yani hastalığın ağırlaşmasının önüne geçilebiliyor, bir zararı da saptanmamış. Yalnızca aspirin değil, bazı diğer pıhtı önler ilaçların da benzer şekilde faydalı olabileceği düşünülüyor. Sonuç olarak, hastaneye yatan COVID-19 hastalarına yattıkları süre boyunca aspirin verilmesi, hastalığın ağırlaşmasının önlenebilmesi için mantıklı bir seçenek gibi duruyor. Taburcu olduktan sonra da 30 gün devamı önerilebilir.

    Peki hastaneye yatmayan hastalar için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Tanı konulması ile birlikte, günde 100 mg aspirin verilmesinin hastalığın akciğer hasarının ilerlemesini azaltacağını savunan çalışmalar var ancak sonuçlar net değil. Bu nedenle evde tedavi alacak hastalarda aspirin kullanımı konusu halen muğlak, kanama riski düşük olan ve pıhtılaşmaya yatkın hastalarda tercih edilmesi uygun olabilir.

    Peki kan sulandırıcı iğneler ile ilgili neler söyleyebiliriz? Aynı aspirin gibi, bunlar da hastaneye yatan tüm hastalarda olası bir pıhtılaşmanın önüne geçebilmek için öneriliyor. Pıhtılaşmaya yatkın olan hastalarda, taburcu olduktan sonra 30-45 gün devam edilmesi de bakanlığın önerileri arasında yer alıyor.

    Elbette unutulmaması gereken önemli bir nokta, bütün kan sulandırıcı ilaçların neden olabileceği kanamalardır. Küçük bir diş eti kanaması bile günlük hayatı etkileyecek rahatsız edici bir durumken, daha büyük kanamalar çok daha can sıkıcı sonuçlar doğurabilir. Hastalarda pıhtılaşmanın önüne geçmeye çalışırken kanamaya sebep olmamak için, bu ilaçlar kanama riski düşük olan hastalara verildiğinden emin olunmalı, gerekli hallerde ise düşük dozlarda uygulanmalı.

    Özetlememiz gerekirse, hala birçok bilinmeyenle dolu olan COVID enfeksiyonunda kan sulandırıcılardan özellikle aspirin, yalnızca kan sulandırıcı etkisi ile değil, damar duvarı koruyucu ve antiviral özellikler ile öne çıkıyor, hastaneye yatan hastaların kötüye gidişinin önüne geçilebilmesi umuduyla yattıkları süre boyunca ve taburculuktan itibaren 30 gün kullanılması uygun görünüyor. Kan sulandırıcı iğneler ise yine hastaneye yatan hastalarda pıhtı oluşumunu önlemek için faydalı olsa da, hastalığın kötüye gidişini önlemekle bir etkileri gösterilememiş; pıhtılaşma riski olmayanlarda hastanede yattıkları süre boyunca, pıhtılaşmaya yatkın kişilerdeyse taburculuk sonrası 30-45 gün daha kullanılması mantıklı görünüyor. Tüm bu öneriler uygulanırken, hastalar tek tek değerlendirilmeli ve kanama riskleri gözden kaçırılmamalıdır. Sağlıcakla…

    Yazının devamı...

    Damar tıkanıklığına müdahale yöntemleri: Stent ve Baypas

    Tıkalı bir damarı açmanın iki farklı yolu vardır. Birinci ve en çok kullanılan yöntem, “stent” adı verilen, file gibi ince ağlarla örülmüş küçük, yapay bir damarın, kapalı yöntemle el bileği veya kasık damarından ilerletilerek tıkanan bölgeye içindeki balon yardımıyla yerleştirilmesiyle tıkanıklığı açmasıdır. Kalp krizi ve çoğu durumda bu yöntem kullanılır. İkinci yöntem ise, genelde stent işleminin yapılamayacağı kadar kireçli damarlarda veya tıkanıklıkların birden çok damarda yaygın olduğu durumda tercih edilen, baypas (by-pass) ameliyatı olarak bilinen açık ameliyattır. Bu ameliyatta tıkanıklık olan bölgenin daha ilerisine göğüsten uzatılan veya bacaktan alınan başka bir damar dikilerek tıkalı bölge “pas geçilir” ve tıkalı damarın besleyeceği organ, bu şekilde beslenmeye devam eder.

    Peki, bu yöntemlerden herhangi biriyle açılmış bir damarın yeniden tıkanma ihtimali yok mudur? Elbette, ilaçların düzenli kullanılmaması, sigara ve sağlıksız beslenmeye devam edilmesi ve bazen de irsi sebeplerden açılan damarlar yeniden tıkanabilir. Stentlerin %3-10’u 9 ay içinde daralabilir veya yeniden tıkanabilir. Bacaktan alınan her 5 baypas damarından biri tıkanırken, bu oran göğüs damarı için %5’tir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında, damarların yeniden açılması da mümkündür.

    Stent tıkanıklığı durumunda, tıkanan yerin balonla veya yeni bir stentle açılması denenebilirken, bunun mümkün olmadığı veya tekrar tekrar tıkanıklık olması durumunda baypas ameliyatı mümkün olabilmektedir. Ancak damar boylu boyunca stent ile kaplanmışsa veya tıkalı bölgenin sonrasındaki damar çok ince ise baypas ameliyatı yapılmaz.

    Baypas damarları tıkandığında ise benzer şekilde tıkalı bölgeler stentlerle açılabilmektedir. Her iki senaryoda da alternatif tedaviler mümkün olmakla birlikte; hiç işlem görmemiş bir damara yapılacak bir işleme göre tekrarlı işlemlerin riski daha yüksek ve beklenen tedavi başarısı daha düşük olacaktır. Bu nedenle bu işlemler ilk planda yapılırken her zaman için istenen sonuç, açılan damarların tıkanmaması ve yeniden müdahale ihtiyacının olmamasıdır. Bunu sağlayabilmek için de ilaçların düzenli kullanımı ve yaşam tarzında iyileştirmeler olmazsa olmazdır.

    Yazının devamı...

    Kalp hastalarında Covid aşısı: Efsaneler ve gerçekler

    Aşılanma oranının artmasıyla hastalığın eskisine göre çok daha hafif geçirildiğini, yoğun bakım ihtiyacı gelişen hasta sayısındaki kayda değer düşüşü biz sağlık çalışanları birebir gözlemledik. Aşıların etkili ve güvenli olduğu, bugüne kadar yapılan çalışmalarla kanıtlandı. Ancak tüm bu olumlu sonuçlara rağmen aşı sırası geldiği halde henüz hiç aşı yaptırmayan 22 milyondan fazla insanımızın olması, aşılara karşı olan önyargı ve güvensizliğin canlı kanıtı gibi.

    Günlük yaşantıda ve hastaların yönelttiği sorulardan yola çıkarak, özellikle yeni teknoloji mRNA aşılarına çekimser yaklaşıldığını görüyorum. İnternet ve sosyal medyadaki bilgi kirliliği ve hiçbir bilimsel temeli olmayan yorumların aşılara karşı olan bu güvensiz ortamın sorumlusu olduğunu düşündüğümden, bu yazımda aşıların kalp hastalıkları ile ilişkisini sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi günlük hayatımda bana sıkça yöneltilen sorularla bu konulara değinelim:

    1- Kalp-damar hastasıyım, Covid-19 aşısı olabilir miyim/olmalı mıyım? Hangi tip aşı bana uygun?

    Tüm kalp hastalarının Covid-19 aşısı olarak hastalıktan korunmaları çok önemlidir, dolayısıyla aşı olmanızı tavsiye ediyorum. Vücuttaki her türlü enfeksiyon kalbin üzerindeki yükü arttırır, damar tıkanıklığını tetikler. Kalp hastalarının Covid-19’a yakalanmaları halinde, hastalığı ağır geçirme ve ölüm dahil ciddi sorunlarla karşılaşma riski diğer insanlara kıyasla çok daha yüksektir. Bu nedenle ritim bozukluğu, kalp yetmezliği, tansiyon, şeker, damar sertleşmesi/tıkanıklığı, akciğer embolisi veya felç geçirmiş hastaların her türlü koruyucu önleme başvurmaları gerekir. Aşı en güçlü önleminiz olacaktır. Sinovac veya Biontech aşılardan herhangi birini seçebilirsiniz, ikisi de tüm kalp hastalarına uygulanabilir.

    2- Aşı, kalp hastalarını nasıl etkiler?

    Aşı çalışmalarında kalp hastalarında, aşılanan diğer insanlardan farklı herhangi bir etki görülmedi; yani uygulama bölgesinde ağrı, yorgunluk, baş ve kas ağrısı, titreme, hafif ateş gibi yaygın ve hafif yan etkilerin dışında ciddi bir yan etki beklenmiyor. Özellikle ikinci doz sonrası bu yan etkiler daha fazla görülebilir ancak 24-48 saat içinde geçecektir. Ciddi alerjik reaksiyon riski ise 2 milyonda birdir. 

    3- Aşıdan sonra kan sulandırıcı iğne/aspirin kullanmalı mıyım?

    Hayır, ülkemizde uygulanan aşılar için böyle bir öneri veya gereklilik yok.

    4- Kan sulandırıcı ilaç kullanıyorum, ya aşı yerinde kanamam olursa?

    Mevcut Covid-19 aşıları üst koldan ve kas içine uygulanıyor, bu nedenle küçük de olsa uygulama bölgesinde kanama riski olacaktır. Özellikle birden çok kan sulandırıcı ilaç kullanan hastalarda bu risk daha fazladır ve bu hastalara daha ince (23-25 gauge) iğne uçları ile aşı uygulanabilir. Aşıdan sonra bölgeye en az 2 dakika boyunca sıkıca bastırmak da olası bir kanamayı kontrol altına almak için yeterli olacaktır. Bazı hastalarda INR seviyeleri doktorlarınca istenen düzeyin üstünde değilse aşı olabilirler. Aşı yapılan koldaki aşırı morarma ve ağrı takip edilmelidir.

    5- Aşı, kalp ilaçlarımla etkileşebilir mi?

    Hayır, aşının herhangi bir kalp ilacı ile bilinen etkileşimi yok. Bu nedenle aşı günü de tüm ilaçlarınıza aynı düzende devam etmelisiniz.

    6- Aşının kalp kası ve kalp zarı iltihabı (miyokardit ve perikardit) yaptığı doğru mu?

    Yeni geliştirilen mRNA aşılarında (Pfizer-BioNTech, Moderna), aşı sonrası kalp kası iltihabı (miyokardit) veya kalp zarı iltihabı (perikardit) vakaları bildirildi. Bunlar aşının nispeten ciddi yan etkileri olsa da, yapılan aşı sayısına oranlandığında, bu vakaların görülme sıklığı yaklaşık yüz milyonda bin, yani oldukça nadir bir yan etki. Bu yan etki çoğunlukla 30 yaşın altındaki genç erkeklerde, ikinci dozdan sonra ilk birkaç gün içinde görülmüş, çoğu da tedavi ile tamamen iyileşmiş. Bunlar mRNA aşılarının ciddi sayılabilecek yan etkileri olsa da, virüsün kendisi ile hastalığa yakalanıldığında da miyokardit/perikardit gelişebileceğini ve hatta çok daha ağır seyredebileceğini de biliyoruz. Bu nedenle bir fayda-zarar terazisine konulduğu zaman aşının tartışmasız faydası, bu nadir yan etkilere göre çok daha ağır basacaktır. Yine de ilk doz aşıdan sonra böyle bir yan etki gelişmiş olan biri, ikinci doz aşıyı olup olmama kararını kardiyoloji hekimi ile birlikte vermelidir. Kalp iyileşmiş olsa dahi tekrarlama riski olduğundan, virüsle temas riski düşükse maske, sosyal mesafe ve el hijyeni gibi genel kurallara sıkı riayet etme koşulu ile ikinci doz aşı atlanabilir.

    Kısaca özetlemek gerekirse; Covid kabusundan kurtulmanın yolu aşılanmaktan geçiyor, aşılar etkili ve güvenli, hem Avrupa Kardiyoloji Derneği hem de Amerikan Kalp Derneği tüm kalp hastalarının aşılanmasını şiddetle tavsiye ediyor. Tüm kalp hastaları gönül rahatlığı ile aşılarını bir an önce tamamlayabilir. Maskesiz, mesafesiz ve sağlıklı günlere…

    Yazının devamı...

    Kalp yetmezliğiyle ilgili merak edilenler

    Kalp kasının doğuştan veya sonradan oluşan hastalıkları, kalp krizi, kalp kapakçığının hastalıkları, bazı ilaçlar veya radyasyon gibi sebepler veya şeker, tansiyon, böbrek yetmezliği kalp kasında hasara yol açarak kalbin pompa fonksiyonunun bozulmasına neden olabilir. Bu durumda hastalarda çabuk yorulma, nefes darlığı, bacaklarda veya karında şişlik gibi belirtiler görülebilir. Özellikle geceleri nefes darlığı ile uykudan uyanma tipiktir. İlerleyen dönemde beslenme bozukluğuna bağlı özellikle böbrekler gibi önemli organlarda hasar oluşabilir.

    Kalp kasının doğuştan veya sonradan oluşan hastalıkları, kalp krizi, kalp kapakçığının hastalıkları, bazı ilaçlar veya radyasyon gibi sebepler veya şeker, tansiyon, böbrek yetmezliği kalp kasında hasara yol açarak kalbin pompa fonksiyonunun bozulmasına neden olabilir. Bu durumda hastalarda çabuk yorulma, nefes darlığı, bacaklarda veya karında şişlik gibi belirtiler görülebilir. Özellikle geceleri nefes darlığı ile uykudan uyanma tipiktir. İlerleyen dönemde beslenme bozukluğuna bağlı özellikle böbrekler gibi önemli organlarda hasar oluşabilir.

    Tedavide en önemlisi kalp yetmezliğine yol açan nedenin belirlenebilmesidir. Örneğin; damar tıkanıklığı kalp krizine neden olduysa tıkanan damarı açmak gerekir. Kalp kapaklarında kaçak veya darlık sebebi ile kalp yetmezliği gelişti ise kapak hastalığını tedavi etmek gerekir. Örneğin; aort kapak darlığı varsa kapalı yöntemle aort kapak değişimi (TAVI) veya mitral kapakta kaçak varsa mandallama dediğimiz Mitraclip (Mandallama) yöntemiyle açık ameliyat gerekmeksizin bazı kapak hastalıkları tedavi edilebilmektedir.

    Kalp krizi sonrası kalp yetmezliği gelişmesi, özellikle hasta kalp krizini fark edemeyip hastaneye 12 saatten daha geç başvurmuşsa, hiç de nadir görülen bir durum değildir. Bu nedenle özellikle kalp krizi geçirmiş hastalar, ilerleyen dönemde kalbin eski gücüne kavuşabilmesi için doktorlarının önerdiği ilaçlara mutlaka devam etmelidir. Rutin kontroller ve sağlıklı bir yaşam tarzının benimsenmesi tedavinin olmazsa olmaz basamaklarındandır.

    Bunun dışında şeker ve tansiyon hastalığı, böbrek yetmezliği gibi kronik hastalıklara sahip kişiler bu hastalıklarının kalp yetmezliğine ilerlememesi için düzenli kontrollere gitmeli, en önemlisi kendilerine önerilen tedaviye mutlaka uymalıdırlar.

    Bazı durumlarda kalp yetmezliği geliştikten sonra ne yazık ki geri dönüşü olmaz. Bu durumda, bir yandan tedavi ile hastalığın daha da ilerlemesinin önüne geçilmeye çalışılırken, diğer yandan da hastaların günlük yaşantılarındaki konforun sağlanması önem kazanır. İdrar söktürücü ilaçlarla kalp yetmezliği sonucu vücutta biriken fazla suyun idrarla atılması sağlanır. Kalbi güçlendiren ilaçlardan da yardım alınır.

    İleri derecede kalp yetmezliğinde hastalar kalbin aniden durma riski ile karşı karşıyadır. Bu ölümcül duruma karşı önlem amacıyla uygun hastalarda kalp pili takılabilir. Bazı piller kalbin pompa gücüne bir miktar katkıda da bulunabilir.

    Kalp yetmezliğinde en az tedavi uyumu kadar önemli bir diğer durum da diyettir. Vücuda alınan fazla tuz, beraberinde su tutar ve kalp yetmezliği olanlarda özellikle diz altı hizasında bacaklarda, karında birikerek ödem, akciğerlerde birikerek ise nefes darlığı şeklinde karşımıza çıkar. Günlük tuz alımını 1 çay kaşığı ile sınırlayarak fazla su tutulması engellenebilir.

    Kalp yetmezliği, uygun ilaçlar ve müdahaleler ile çok doyurucu sonuçlar alınabilen bir hastalıktır. Hekim için sorunun kökeninin doğru saptanarak tedavi planını doğru belirlenebilmesi; hasta içinse yalnızca ilaçlarla değil, diyet ve egzersiz önerilerine de harfiyen uyulması birleştiğinde sonuç konforlu bir hayat olacaktır. Hasta ve hekimin iş birliği kalp yetmezliği hastalarında altın değerindedir.

    Yazının devamı...

    Kalp hastaları için ramazan ayı ve oruç

    Şeker ve tansiyon hastaları, kalp damar hastalığı veya kalp yetmezliği olanlar da ibadetlerini yerine getirmek isterler ve sıklıkla karşımıza “Oruç tutabilir miyim?” sorusu ile gelirler. Hem hastalık durumlarının kötüleşmesinden korkmaları hem de kullandıkları çok sayıda ilaç, hastaların oruç ile ilgili endişelerinin temelidir.

    Ramazan ayında, belirli kurallara uymaları şartıyla çoğu kalp hastası oruç tutabilir. Hatta Ramazan ayında oruçla birlikte, hastaların kolesterol ve kan şekeri değerlerinin de iyileştiğini gösteren çalışmalar vardır.

    Yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği hastaları, iftarda su ve özellikle tuz tüketimlerine dikkat etmeli, günde 2,5 gramdan (yarım çay kaşığı) fazla tuz tüketmemelidirler. Yüksek tansiyon hastaları, tansiyon ilaçlarını sahurda ve iftardan hemen sonra olacak şekilde almaya devam etmelidirler.

    Kalp yetmezliği özellikle ödem şikayetleri varsa günde 2 litreden fazla sıvı tüketmemeye dikkat etmelidirler. Bu hastalar çoğunlukla idrar söktürücü ilaç kullanırlar, gün içindeki sıvı kaybını ve susama hissini azaltmak için idrar söktürücü ilaçlar iftardan sonra alınmalıdır. Yaz mevsimine denk gelen veya sıcak bölgelerde yaşayan hastaların idrar söktürücü ilaçlarının dozlarının düşürülmesi gerekebilir, bu hastalar takip eden hekimlerinden ilaç dozları ile ilgili görüş almalıdırlar.

    Daha önceden damarlarına stent takılmış, inme geçirmiş veya kalp damarları ameliyatla değişmiş hastalar veya ritim bozukluğu olan hastalar gibi kan sulandırıcı kullanması gerekenler kesinlikle kan sulandırıcı ilaçlarını aksatmamalıdır.

    Şeker hastaları, özellikle insülin kullanan hastalar gün içinde sık sık kan şekerlerini kontrol etmelidirler, yoğun egzersiz kan şekerini düşüreceğinden özellikle iftara yakın yoğun fiziksel aktiviteden kaçınmalıdırlar. Kan şekeri < 60 mg/dl olursa oruç bozulmalıdır. Kısa etkili insülinler oruç süresince kullanılmamalı ve diğer şeker ilaçlarının saatlerinin ayarlanması için mutlaka hekimlerine danışmalıdırlar. İftar sofralarında yağ, şeker ve basit karbonhidrat yükü yüksek besinler yerine, sebze, baklagiller ve tam tahıllı gıdaların yoğunlukta olduğu tipik Akdeniz diyetine uygun menüler tercih edilmelidir.

    Tüm bunlara dikkat etmek şartı ile hastalıkları kontrol altında olan tansiyon, şeker ve kalp hastaları rahatlıkla oruç ibadetlerini yerine getirebilirler. Hastalık durumlarında kötüleşme sezmeleri halinde mutlaka en yakın hastaneye veya takip eden hekimlerine başvurmalıdırlar.

    Gebeler, özellikle de tansiyon, kalp hastalığı veya şekeri olan gebe hastaların oruç tutmaları ise önerilmemektedir. Bunun dışında kontrolsüz yüksek tansiyon ve kontrolsüz şeker hastaları hastalıkları kontrol altına alınana kadar oruç tutmamalıdırlar. Yeni ameliyat olmuş veya yeni kalp krizi geçirmiş hastalar da halen iyileşme sürecindedirler ve ilaçlara uyum sağlayabilmeleri ve ilaçların vücutta etkin olabilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu hastaların da bir süre oruç tutmamaları ve tamamen iyileştikten sonra oruç tutmaları daha uygun olacaktır.

    Yazının devamı...

    Kalp krizi mi geçirmişim? Ama hiç fark etmedim?

    + Anlatamadığım bir sıkıntım vardı, hastaneye gittim kalp krizi geçiriyormuşum meğer.

    - Olur mu yahu? Ağrısız sızısız kalp krizi mi olurmuş?

    Şaşırtıcı olsa da yukarıdaki konuşma günlük hayatta sıklıkla karşımıza çıkabilecek bir diyalog aslında. Peki, nasıl oluyor da kalp krizi geçirirken ağrı hissetmiyor bu hastalar? Ağrılı uyarılara karşı hassasiyetin azalmış olmasından kalbi besleyen damar ağının fonksiyon kaybına kadar birçok sebebi olabilir. Altta yatan neden; sinir uçlarında hassasiyet azalması veya beyindeki ağrı merkezindeki işlev bozukluğu olabilir. Sessiz kalp krizi geçiren hastaların elektrik şoku, cilde sıcak uygulaması gibi diğer ağrı türlerine karşı da ağrı eşikleri yüksektir.

    Egzersiz esnasında artan beta-endorfinin ağrı kesici etkisi, kalp krizini maskeleyerek sessiz kalp krizine neden olabilir. Artmış duygusal stres, kalp damar hastalığı olan kişilerde kalp krizini %40 ila 70 oranında tetikleyebileceği gibi bunun hissedilmemesine de neden olabilir. Yaşlı hastalar ve kadınlar da gençlere ve erkeklere kıyasla sessiz kalp krizinin daha sık rastlandığı gruplardır.

    İnsanın farkına bile varmadan kalp krizi geçirilebileceği düşüncesi korkunç olsa da kimlerin risk altında olduğunun bilinmesiyle, hem hastalar bilinçlenerek belirtilerini takip edebilir hem de sağlık çalışanları olası bir kalp krizini erkenden tanıyabilir. Özellikle önceden kalp damarlarında tıkanıklık olan hastalarda, göğüs ağrısı ataklarının yalnızca buzdağının görünen yüzü olduğu ve ağrılı ataklardan 4 kat daha fazla ağrısız atak yaşadıkları akılda tutulmalıdır. Bunun dışında yoğun bakımda tedavi gören ve özellikle yaşlı hasta grubunda da hem kullanılan ilaçların etkisi hem vücuttaki ağır hastalık sürecinde salgılanan maddelerin ağrı kesici etkisi ile kalp krizi hissedilmeden geçirilebilir. Bunların dışında özellikle şeker hastaları sessiz kalp krizi açısından riskli gruplardandır. Şeker hastalarında bu sessiz krizler, “otonom nöropati” olarak adlandırılan merkezi sinir sisteminin işlev kaybıyla ilişkilendirilir. Özellikle sertleşme problemi (iktidarsızlık) olan şeker hastaların da sessiz kalp krizi riski
    akılda tutulmalıdır. Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalar da sessiz kalp krizi ve başka birçok kalp ve akciğer hastalığı açısından risk teşkil eder.

    Evimize hırsız girdiğinde çalarak bizi uyaran alarm gibi, ağrı da bizi tehlikelere karşı uyaran güvenilir bir dosttur. Alarm çalmazsa uyanmayız, uyandığımızda ise iş işten geçmiş olur. Sessiz kalp krizi de böyledir, normalde şiddetli ağrılarla gelen ve soluğu acil serviste aldıran klasik kalp krizlerinin aksine, sessiz kalp krizi hissedilmeyeceğinden hastalar hastaneye başvurma gereği duymazlar ve dolayısı ile tanı almazlar. Sonuç olarak herhangi bir müdahale veya ilaç tedavisi de almamış olurlar. Bu nedenle hayati risk, erkenden tanınıp müdahale edilen klasik kalp krizinden daha fazladır. Kalp yetmezliği, kapak hastalıkları gibi kalp krizinin yol açtığı birçok problem, bu hastalarda ancak hastalık ilerledikten sonra fark edilebilir ve tedaviye başlansa dahi faydası görülmeyebilir.

    Hırsızlara karşı korunmada en etkili yol kapımızı kilitlemekse, bu sinsi krizle başa çıkmanın yolu da, krizi henüz olmadan önlemekten geçer. Bu nedenle, riskli grupların kardiyoloji kontrollerini ihmal etmemesi, özellikle şeker hastalarının diyet ve tedavilerinin çok sıkı takip edilerek sinir sisteminde oluşabilecek hasarın önüne geçilmesi, kalp masajı kadar hayat kurtarıcıdır.

    Yazının devamı...

    Sessiz düşman: Aort diseksiyonu

    Aort oldukça geniş bir damardır, kalpten pompalanan yüksek basınçlı kan aort boyunca ilerler, seyri boyunca dallara ayrılarak beynimizden ayakuçlarımıza dek her noktaya temiz kanın ulaştırılmasını sağlar. Kısaca aort damarı, kalbimizin, beynimizin ve diğer bütün organ sistemlerimizin beslenmesinde görevli “ana kan hattı” olarak düşünülebilir. Kişinin yaşına ve boyutlarına göre, kan taşıma kapasitesi dakikada 3’ten 6-7 litreye kadar ulaşabilir.

    Aort damarı son derece esnek ve yüksek basınçlara karşı dayanıklı bir yapıdadır. Ailesel yatkınlığı olmayan, sağlıklı bireylerde uzun yıllar boyunca hiçbir zarar görmeden işlevini sürdürür. Kalpten çıktığı yer, aortun en geniş olduğu yerdir ve yaklaşık 2,2-3,0 cm aralığındadır; yaş ilerledikçe ve vücut kitlesi arttıkça, aort genişliği artarak 3,5 cm’e kadar normal kabul edilebilir. Dallara ayrıldıkça genişliği giderek azalır, kasık hizasında ikiye ayrılarak sonlanır ve buradan itibaren bacak ve ayakları besleyen büyük damarlar devam eder.

    Aortun esnek yapısı, yüksek basınçlı kan akımına karşı damar duvarının gerektiğinde genişleyip daralmasına ve böylelikle olası zararlara karşı kendini korumasına yarar. Bu esnekliği, aortun duvarındaki katmanlar sağlar. Aort duvarı 3 katmandan oluşur ve bu katmanlar arasında bulunan elastik lifler sayesinde aort tıpkı lastik bir balon gibi genişleyip sonra eski formuna dönebilir, bu şekilde hem kendini yüksek basınçtan korur, hem de kanın daha ileriye ve en uç organlara kadar ilerletilmesine yardımcı olur.

    Aort yırtılması ne demek?

    Öncelikle, aort yırtılması dendiğinde kastedilen iki durum olabilir. Bunlardan biri, aort damar duvarının her 3 katmanının da yırtılması durumudur, tıbben AORT RÜPTÜRÜ olarak isimlendirilir. Aort rüptürü sonucunda, aortun içinde taşınan kan vücut boşluğuna aniden boşalır ve organlar beslenemez, son derece ölümcül bir durumdur ve acil ameliyat gerektirir.

    Toplumda daha sık rastlanan ve yine halk dilinde “aort yırtılması” olarak adlandırılan bir diğer durum ise, tıbben AORT DİSEKSİYONU denilen, aort duvarındaki en iç katmanın yırtılması sonucunda gerçekleşen durumdur. Bu durum yırtıktan çok aort duvarında “çatlama” şeklinde ifade edilirse gözde canlandırmak daha kolay olacaktır, duvarın iç kısmında oluşan bir çatlak sonucu katmanlar arasına kan dolar, dolan kanın etkisi ile aort duvarının katmanları fermuar gibi git gide birbirinden ayrılır ve kan bu boşluk içine dolmaya devam eder.  Sonuçta organlara yeterli kan taşınamaz, hastalarda ani şok ve organ yetmezliği gelişir, bu da kişinin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanabilir. Sanatçı Oya Aydoğan’ın ölümüne sebebiyet veren de aort diseksiyonu idi. Sanatçının boğazına takılan lokmayı çıkarmak için şiddetle öksürmesi sonucu oluşan basınç, aort damarının çatlayıp yırtılmasına neden olmuş ve ne yazık ki tüm acil müdahalelere rağmen sanatçı kurtarılamamıştı.

    Dünya genelinde milyonda 5 ila 30 sıklıkla görülen aort diseksiyonu %40 oranda ölümle sonuçlanır. Ülkemizde ise her yıl yaklaşık 350 aort diseksiyonu vakası görülür. Genelde 60-80 yaş aralığında görülür, erkeklerde görülme sıklığı kadından 2-3 kat daha fazladır. Görüldüğü üzere her iki durum da nadir ama hayati tehlike arz eden, acil müdahale gerektiren ciddi durumlardır.

    Öksürünce aort damarım yırtılabilir mi?

    Sağlıklı kişilerde öksürme, ıkınma, hapşırma gibi göğüs kafesindeki basıncı arttıran hareketler, aort damarına herhangi bir zarar vermez, sağlıklı bir aort son derece sağlamdır. Ancak aort damarında daha önceden meydana gelmiş bir hasar, damar sertliği, kireçlenme, balonlaşma (anevrizma), daha önceden geçirilmiş bir aort ameliyatı varsa veya kişinin genetik bağ doku hastalığı (Marfan veya Ehlers Danlos sendromu), doğuştan 2 kapaklı aort (biküspit aort) veya doğumsal aort darlığı olan kişilerde aort diseksiyonu riski daha fazladır.

    Trafik kazası veya yüksekten göğüs/sırt üzerine düşme gibi şiddetli basınç yaratan durumlarda sağlıklı bireylerin aort damarı da yırtılabilir.

    Özellikle yüksek tansiyon, zaman içinde aort damarını yıpratır. Kolesterol yüksekliği de damar duvarlarında plaklaşmayı tetikleyerek damar sertliğine sebep olur. İleri yaş ve damar sertliğine neden olan diğer hastalıkların bir araya gelmesi ile kişiler aort yırtılması için daha riskli hale gelirler.

    Bu risk gruplarında olan kişiler, yıllık olarak kardiyolojik kontrollerini yaptırmalı, aort damarlarında olası bir genişleme açısından periyodik olarak ölçümler alınmalı, tansiyon ve kolesterol düzeyleri yakın takip edilerek, gerek beslenme düzenlemeleri gerekse ilaç tedavisi ile yandaş hastalıklar kontrol altına alınmalıdır.

    Aort damarımın yırtıldığını nerden anlarım?

    Ani, bıçak gibi saplanıcı veya kesici vasıfta, şiddetli bir sırt veya göğüs ağrısı genellikle aort yırtılmasına dalalet eder. Yırtılmanın meydana geldiği bölgeye göre belirtiler değişebilir. Ani bayılma, körlük veya koma tablosu, karın veya böğür ağrısı veya bacaklarda ağrı görülebilir, ağrı gezici olabilir. Bu gibi belirtiler gösterdiğinizde beklemeden en yakın acil servise başvurulmalı ve gereken müdahaleler en kısa zamanda yapılmalıdır. Yırtılma olduktan sonra geçen her bir saatte ölüm riski %2 artmaktadır.

    Tedavisi nasıl yapılır?

    Aort yırtılması vakalarının %40’ı ölümle sonuçlanır. Kalan %60’lık kısmın tedavi şansı, hastaneye gelene kadar geçen süreye, yırtılan bölgeye ve tedavi seçeneklerine göre değişir. Aort yırtılması olduktan sonra tek tedavi, açık veya kapalı yöntemle damar değişimidir; bu nedenle, yırtılmanın olmasını önlemek ve risk faktörlerini kontrol altına almak, düzenli doktor kontrollerine gitmek, sigarayı bırakmak, tansiyon ve kolesterol hastalıklarını kontrol altında tutmak, düzenli egzersiz gibi basit önlemler, asıl kurtarıcılardır.

    Yazının devamı...