• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Ramazanda geleneksel tatlar

    Çocukluğumuzda oruç ile henüz tanışmadığımız küçük yaşlarda ramazanın geldiğini bu iftariyeliklerden anlardık. Telefon ahizesi şeklinde olan da var, tabanca şeklinde olan da var, en çok da ibrik şeklinde olan ve kama şeklinde olanlar daha bir lezzetliydi sanki..
    Bugünlerde yapılıyor olsa laptop, cep telefonu, instagram, facebook logoları olur muydu bilemem.
    Gelin bu hafta bu geleneksel ve yöresel ramazan tatlarına bir göz atalım:


    KAMADAN, TESTİDEN, TEFONDAN İFTARİYELİKLER

    Bursa’da bir fırıncı, dededen kalma ramazan geleneğini sürdürüp, iftariyelik için silah, kama ve ibrik şeklinde poğaça ile simit makarna üretiyor. Yerkapı Mahallesi’nde fırıncılık yapan Şeref Seymen, dededen kalan geleneği sürdürüyor. Seymen, bir zamanlar her fırının silah, kama, ibrik şeklinde iftariyelik üretme geleneğini yaşatarak, yaptığı tabanca, testi ve kama şeklindeki poğaça ile simit makarnaları satıyor.

    1933 yılından beri ailesinin fırıncılık ile uğraştığını ifade eden Seymen, “Osmanlı geleneğini yaşatıyoruz. Artık Bursa’da bu geleneği sürdüren fırıncı yok. Tabanca, testi, kama, tüfek ve kılıç gibi iftariyeliklerle birlikte simit makarna üretme geleneğini yaşatıyoruz. Satışlarımızdan da gayet memnunuz. Vatandaşlarımız bu iftariyeliklere ilgi gösteriyor. Genelde poğaçaları eskiyi bilen insanlar ve öğrenciler, çocuklar alıyor. Kız çocukları testi şeklinde olan poğaçaya, erkek çocukları ise silah ve kama şeklindeki iftariyeliklere ilgi gösteriyor. Küçüklüğümüzde oruç tuttuğumuzda ailemiz bize bu iftariyeliklerden getirirdi. Oyuncak yerine iftariyelik getirerek bizi ödüllendiriyordu. Şimdi de bu geleneği sürdürmeye çalışıyoruz” dedi.

    BİR RAMAZAN KLASİĞİ RAMAZAN KAHKESİ

    Diğeri de Gaziantep’ten gelsin.
    Gaziantep’te ramazan ayında iftar sofralarının vazgeçilmezi olan ‘Halep Kahkesi’ Gaziantep ve çevresinde satış patlaması yapıyor.
    Cumhuriyet ilan edilmedin önce Yahudi ustalar tarafından Halep’te yapılmaya başlanan, daha sonra Gaziantep’teki baklava ustaları tarafından sadece ramazan aylarında yapılarak ramazan sofralarına iftar ve sahurda ekmek yerine ikram edilen, diğer adıyla ‘Ramazan Kahkesi’ bir geleneği devam ettiriyor.
    Ramazan Kahkesi Gaziantep’te yapılsa da başka şehirlerden de siparişle ramazan ayında yaklaşık 150 ton tüketildiği söyleniyor.
    Ramazan Kahkesi un, şeker, mahlep, maya, tuz, yumurta, sıvı yağ, susam ile geleneksel yöntemlerle yapılıyor.
    Gaziantep’te fırın ve pastanelerde satılan Ramazan Kahkesi ramazan ayının bir nev’i habercisi konumundadır.

    Zengini fakiri herkes ramazan ayında mutlaka kahke alarak iftar sofralarında bir geleneği daha yaşatırlar.

    Tarihi Mercimekler Fırını’nın üçüncü kuşak ustalarından Murat Sevengül bu ürünün özellikle Ramazan ayında yapıldığını ve Kilis’e özgü olduğunu söylüyor.
    Murat Sevengül, “Halep kahkesinin yapılışı meslek gerektiren bir iştir. İçerisine hiçbir katkı maddesi katmıyoruz. Kahkeyi nohut mayası ile birlikte un, su ve özel bulamaç dediğimiz karışım ile yapıyoruz. Tecrübe gerektiren hamuru yoğurması bir hayli zahmetli. Hamuru yoğurduktan sonra kızarması için soda ilave ediyoruz. Daha sonra hamuru çörek otu ile işleyerek taş fırında odun ateşinde pişiriyoruz.” diyor.
    Kahke’nin yapımı için sıcak ortamın şart olduğunu belirten Sevengül, “Hamur, sıcak ortamı sevdiği için soğuk mermerin üzerinde yapılmaz. Tahta üzerinde, havasız ve sıcak ortamda hazırlanır. Halep Kahkesi denilmesinin sebebi ise Suriye’nin Halep kentinden gelmiş olmasından kaynaklanıyor. Kilis’te Halep kentine yakın olduğu için Kilis’te üretilir. Başka bir ilde Halep Kahkesi zor bulunur. Fırınımızda yıl boyunca Halep Kahkesi’ni taze olarak her gün yapıyor ve satışa sunuyoruz. Kilis dışında yaşayan hemşerilerimize kargo ile ulaştırıyoruz” diyerek bu geleneği daha yıllar boyu devam ettireceklerini söylüyor.

    Yazının devamı...

    Ramazan’ın habercisi güllaç

    Sünnet törenlerindeve düğünlerde zerde, cenaze törenlerinden sonra irmik helvası ve lokma dağıtılır, Muharrem ayının onuncu günü aşure, mevlitlerde kağıt külahlarda dağıtılan şekerler, savaşta şehit olan askerlerin ruhuna ithaf edilen gaziler helvası, üç aylık maaşlarını aldıkları gün yeniçerilerin sultana sadakat simgesi olarak sunduğu akide şekeri dağıtılırdı. Ramazan ayı gelmesiyle birlikte ortaya çıkan, yüzyıllardır süregelen bir lezzet geleneği vardır ki o da; güllaç ve baklavadır.

    Ramazan ayının dışında pek hatırını sormadığımız güllaç tatlısı, yıl boyu tüketilen geleneksel bir tatlı neden değildir? Diğer zamanlarda kendimizi neden bu geleneksel lezzetten mahrum ederiz?

    Güllü aş diye de bilinen bu özel lezzet ne zaman telaffuz edilse bilin ki ramazan ayı gelmiştir. Zaman zaman bayramlarda da bu lezzetli tatlıyı ikram ederiz.

    Timurlenk’in tatlısı: Güllaç

    Güllaç, ilk kez Timurlenk zamanında pişirilmiş. Güya, Timurlenk güllaç olmadan sofraya oturmak istemezmiş. Ancak ustalar diyor ki, bizim severek yediğimiz güllaç, ilk kez Bekir Efendi adında bir usta tarafından Osmanlı zamanında yapılmış. Daha sonra da, 1878’de meşhur ’93 Harbi’ günlerinde Abdullah Efendi, güllacı Kırım’dan Osmanlı saraylarına taşımıştır.
    Bir diğer rivayete göre de; Güllaç, saray mutfağına ilk kez 1489 yılında alındı. Kastamonulu Ali Usta, elinde kalan yufkaları, saray görevlilerinin Kastamonu gezisi sırasında şekerli sütle ıslayıp bir tatlı haline getirdi. Orada bu tatlıyı beğenen saray görevlileri, bu tatlıyla beraber Ali Usta’yı da saraya tatlıcı başı olarak götürdüler.

    Muhammed bin Mahmûd Şirvanî’nin kaleme aldığı, Arapça Kitâbü’t Tabih adlı eserin Türkçeye tercümesi olan yemek kitabında güllaç ile ilgili bilgiler yer alır. Eserde güllaç günümüz Türkçesiyle ‘nişasta yumurta akıyla katıca yoğrulur, sonra bol suyla ezilip ayran gibi yapılır. Yumurtanın sarıları iyice pişirilip tava onunla yağlanır, yufkasını pişirmenin yolu budur’ ifadesiyle geçmektedir.
    Osmanlı döneminde güllaç yaprakları varak olarak adlandırılmıştır. Osmanlı sarayına 1573-1574 yılları arasında 19740 varak alınırken, 1642-1654 yılları arasında ise 10300 adet varak alındığı saray mutfağı kayıtları arasındadır.
    Turabi Efendi, kitabında varak yapımını ‘’Bir çanağa 20 yumurtanın beyazını koyup iyice çırpın, sonra yavaş yavaş yarım kilogram kadar buğday nişastası ilave ederek, iyice karıştırın, sonra ince bir hamur oluşturacak kadar su ilave edip karıştırın. Fazla ısınmasını önlemek için önceden altına bir buçuk santimetre kadar kül yapıştırdığınız yuvarlak ve çok az kubbeli bir demir sacı odun kömürü ateşi üzerine yerleştirin. Orta derece ısınınca, uygun bir kaşıkla hamurdan bir büyük yemek tabağı büyüklüğünde veya daha büyük bir yufka oluşturacak kadarını sacın ortasına dökün. Bir dakikadan daha az bir zamanda bu yufka hazır olacak. Bu, bembeyaz ve pelür kağıdı kadar ince olmalı’’ diyerek anlatmıştır. Varak yapımı ustalık gerektirir, varağın kalın olması güllacı lapa yapar, ince olması ise parçalanmasına neden olur.
    Pişirildiği anda tüketilemeyen ve bu arada kuruyan yufkaların atılmaması için, değerlendirmek amaçlı sütle ıslatılıp yenilirmiş. Daha sonra içerisine şeker, fındık, ceviz, fıstık katılmış, olmazsa olmazı gül suyu eklenerek bugünlere kadar gelmiş bir geleneksel tatlıdır güllaç.

    Naif ve hassas tatlı: Güllaç

    Güllaç tatlısı manolya kadar narin ve hassastır. Kırılgan ve incecik yufkalarla yapılır güllaç.
    Hazırlanışına göre isimleri değişir:
    Güllaç baklavası
    Güllaç sarması
    Kızartma güllaç
    Güllaç paluzesi .
    Ne doğu mutfağında ne de batı mutfağında güllaç benzeri bir tatlı yoktur. Pişirildiği gün tüketilmesi önemlidir. Fazla yumuşamadan, pelteleşmeden tüketilmelidir. Üzerine mutlaka taze nar taneleri eklenmeli, yenildiğinde gülsuyu tadı da gelmelidir.
    Güllacın cevizli, fıstıklı, fındıklı, kaymaklı, hatta şimdilerde çikolatalı çeşitleri de yapılmaktadır.
    Yazımı güllaç ile ilgili bir mani ile sonlandırırken, Ramazan ayının hepimize bolluk, bereket, sağlık ve güzellikler getirmesini dilerim. Bu güzel geleneksek tatlıyı çocuklarınıza mutlaka tattırın, sofralarınızdan eksik etmeyin ki gelenek devam etsin ve sizlerle birlikte yaşasın.

    Benim sözlerime gülün
    Sözü mevsiminde bilin
    Ramazana mahsus ancak
    Baklavalık güllaç alın

    Yazının devamı...

    Kahramanmaraş ‘Süpermen’e karşı

    Oyun, kendi halinde sevimli bir bakkalın, dev bir süpermarketle olan mücadelesini ve tatlı rekabetini anlatır. Kapitalist dünyada var olma mücadelesi veren küçük esnafı anlatmak için zaman zaman referans verilen meşhur bir oyundur.
    Bir benzeri günümüzde yaşandı. Maraş dondurması ile Algida mahkemelik oldu. Elbette hukuk doğru kararı verdi.
    Hepimiz Maraş dondurması diye bildiğimiz, şimdilerde dünyanın bile tanıdığı eşsiz bir lezzet olan, lezzetinin kaynağı Kahramanmaraş’ın meşhur keçi sütü ve bu sütün kaynağı olan bölgedeki eşsiz bitki örtüsü, çiçeği, havası, suyunun olduğu dondurma!
    Eskiden her şey mübahtı. Ama şimdi İtalya’da Parma şehrinin haricinde Parmesan Peyniri üretemeyeceğin gibi, Ezine haricinde de aynı isimle Ezine Peyniri üretemezsin. Tek bir şartları var, ‘coğrafi işaret’ denilen standartlarda üretmeleri. Maraş dondurmasını diğerlerinden ayıran özellik işte bu ; sahlep, keçi sütü ve şeker..
    Ne süt tozu, ne glikoz, ne de başka katkı maddeleri olmamalı Maraş dondurmasında...
    İşte Maraş dondurması üretecekler de bu standartlara uyacaklar...

    MARAŞ DONDURMA MARAŞ’INDIR

    Dünyanın en büyük dondurma üreticilerinden olan Algida’nın ürettiği birçok dondurmada ‘Maraş’ ismini kullanan Unilever, Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası’nın 2018’de aldığı Maraş dondurması coğrafi işaretinin iptali için Ankara 4’üncü Fikri ve Sinaî Hakları Hukuk Mahkemesi’ne açtığı davayı kaybetti.
    Oda Başkanı Şahin Balcıoğlu, Unilever’e çağrıda bulunup ürünlerinde ‘Maraş’ ismini kullanması için coğrafi işaret tescilindeki kriterleri yerine getirmesi gerektiğini belirterek, “Gelin bizimle anlaşın, bu anlaşmayı bir an önce imzalayın” dedi.
    Geçmişi Osmanlı saraylarına kadar dayanan ve Kahramanmaraş denilince akla ilk gelen lezzetlerin başında dondurma geliyor. Dünyada satırla kesilip çatal-bıçakla yenilen, içeriğindeki süt ve salepten dolayı da besleyici özelliği bulunan Maraş dondurmasının coğrafi işareti 2018’te Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası (KMTSO) adına tescillendi.

    UYARI YAPTI

    Coğrafi işaretin alınmasının ardından KMTSO’dan yapılan duyuruda da artık herkesin her dondurmayı ‘Maraş dondurması’ diye satamayacağı belirtilerek, “Özellikle bizim patentimizde, coğrafi işaretimizde tarif edilen dondurma tipi üretimi, mamulü neyse o şekilde yapanlar sadece Maraş dondurması olacak ve yüzde 100 keçi sütünden oluşacak. Bundan sonra ‘Maraş usulü’, ‘Maraş dondurması’ gibi tabirler hak etmeyen kişiler tarafından kullanılmayacak” denildi.

    DAVALAR AÇILDI

    KMTSO’nun coğrafi işareti alıp, kriterleri yerine getirmeden ürünlerinde ‘Maraş’ ismini kullanan dondurma üreticilerini uyarması üzerine bazı firmalar dava açtı. Bunlardan biri olan dünyanın en büyük dondurma üreticilerinden Unilever, Maraş dondurması coğrafi işaretinin iptali için Ankara 4’üncü Fikri ve Sinaî Hakları Hukuk Mahkemesi’nde KMTSO ile Türk Patent ve Marka Kurumu’na dava açtı.
    Türkiye’deki firması Algida’nın Türk Patent ve Marka Kurumu’nda içinde ‘Maraş’ ismi geçen 20 civarında dondurma markası da bulunan Unilever, Maraş dondurmasının jenerik bir reklam haline geldiğini, jenerik reklamın da coğrafi işaret olamayacağını öne sürdü. KMTSO ve Türk Patent Kurumu ise Maraş dondurmasının yapımında keçi sütü, salep ve şekerin kullanıldığını, bu nedenle diğer dondurmalardan çok farklı olduğunu ve bu dondurmanın Kahramanmaraş’a özel bir dondurma olduğunu belirtti. Mahkeme, Unilever’in talebini reddetti ve Unilever, yaklaşık 3 yıl süren davayı kaybetti.

    MARAŞ DONDURMASI DİYE SATACAKLAR BUNA UYMAK ZORUNDA

    Davanın sonucunu değerlendiren KMTSO Yönetim Kurulu Başkanı Şahin Balcıoğlu, Maraş dondurmasının Maraşlılar için bir yaşam kaynağı olduğunu ve bu şehre özgü olan eşsiz lezzetin 18 Nisan 2018’de coğrafi işaretini aldıklarını hatırlattı. Bundan sonra coğrafi işareti kullanmak isteyen firmaların ürünlerinden aldıkları numunelerin test sonucunda kriterleri yerine getiren 9 firmaya kullanım hakkını ve beratını verdiklerini, bunun dışında bazı firmaların da kendilerine dava açtıklarını ifade eden Balcıoğlu, şunları söyledi: Maraş dondurmasının özünde keçi sütü, salep ve şeker var. Ama siz süt yerine süt tozu koyarsanız Maraş dondurması olmuyor. Üretim farklılıkları ya da dondurmalara koydukları uzun süreli koruyucu maddenin Maraş dondurması içerisinde olmayacağı için, onların üretim şekline, sistemine uymadığı için bu konuya itiraz ettiler. Biz de ‘Maraş dondurması farklı, başka dondurmalar farklı. Sizin raflarınızda da zaten 8-10 çeşit dondurma var, her birinin ismi başka ama Maraş dondurması bunlardan farklı. Bunu yapacaksanız bu standartlarda yapmanız lazım, çünkü devletin bize verdiği yetki bu yönde’ dedik. Yani Maraş dondurması diye satacaklarsa bu kurallara uyacaklar” diye konuştu.

    COĞRAFİ İŞARET MAHRECİ

    Maraş dondurması coğrafi işaret kullanım hakkını alan 9 firmadan biri olan Alpedo Yönetim Kurulu Başkanı Sami Kervancıoğlu. Maraş dondurmasının keçi sütü, salep ve şekerle yapılıp katkısız olması nedeniyle dünyada eşi benzeri olmadığını söyledi. Bu eşsiz lezzete dünyaya ihraç ettiklerini belirten Kervancıoğlu, şöyle devam etti:
    “Kahramanmaraşlı olarak biz, firmaların Maraş dondurması yazmalarına karşıyız. Bir şartla karşı değiliz. Ürettikleri dondurmalarında keçi sütü, doğal salebi ve şekeri kullanacaksa, buyursunlar Kahramanmaraş’ta bunu üretsinler, hiçbir sakıncası yok. Ama bunun dışında ‘Ben Maraş dondurması satıyorum’ diye hayallere kapılmasınlar. Kahramanmaraş’ta ürettiğimiz Maraş dondurmasının coğrafi işaret belgesini aldık. Eğer bir dondurmanın üzerinde ‘Tescilli coğrafi işaret mahreci’ varsa bilsinler ki tüketicilerimiz o Maraş dondurması. O nedenle halkımızdan duyarlı olmalarını istiyorum; Maraş dondurması adı altında aldıkları dondurmalarda mahreç amblemini görmelerini istiyorum. Bu amblem yoksa üzerinde Maraş dondurması da yazsa Maraş dondurması değildir.”

    Yazının devamı...

    Sütten ağzınız yanmasın

    Evde yoğurt yapmak riskli mi? Hazır yoğurtlar güvenilir mi?
    Bu sorular sizin de kafanızı karıştırıyorsa buyurun yazımıza bir göz atın…

    Önce süt ile ilgili sorulardan başlayalım.
    Çeşitli isimlerle karşımıza çıkan sütlerin birbirinden farkları nedir?
    Neden hepsinin raf ömrü aynı değil?
    Katkı maddesi konuluyor mu? Günlük olan tazeyken diğerleri bayat mı? Hangisi daha sağlıklı? En iyisi çiğ sütü alıp evde kaynatmak mı?

    ISIL İŞLEM EVDE YAPILABİLİR Mİ?

    Süt memede sterildir, yani içinde mikroorganizma barındırmaz ancak memeden ayrılıp bize gelene kadar sağım, işleme, depolama ve bazı ön işlemler esnasında bakteriler tarafından kontamine (bulaşı) olur.
    Bunların içinde faydalı olduğu kadar hastalık yapan zararlı bakteriler de bulunur bu yüzden insan sağlığını tehdit etmeyecek seviyeye inmesi için süte ısıl işlem uygulanır. Isıl işlem uygulamadaki amaç, sütün içindeki mikroorganizmaların bir kısmını veya tamamını yok etmektir. Pastörizasyon ve UHT birer ısıl işlem metotudur. Peki farkları ne?

    UHT SÜT NE DEMEK ?

    UHT: Pastörizasyon sütün 72°C’da 15 saniye ısıl işlem görüp kısa sürede 6°C’da soğutulmasıdır. Bu işlem sonucunda tüm mikroorganizmalar ölmez ancak insan sağlığı açısından tehdit oluşturabilecek seviyenin altına inmesi ve zararlı olanların ise tümünün ölmesi amaçlanır.  UHT (Ultra high temperature) ise sütün 140°C’da 2,3 saniyede ısıl işlem görüp hemen soğutulması işlemidir. Bu işlemle amaç, steril bir ürün elde etmektir ve normal depolama şartlarında bozulmaya sebep olabilecek tüm mikroorganizmalar yok olur.
    Bizler maalesef evlerimizde bu ısıl işlem denilen teknolojiyi kuramayız.
    Evde kaynatarak ancak içindeki mineralleri yok ediyoruz.

    SÜTTE RAF ÖMRÜ ÖNEMLİ Mİ?

    Raf ömrü: Sütteki bozulmanın esas nedeni mikroorganizmalar olduğundan her iki işlemde de raf ömrü bir miktar uzar. Pastörize süt (günlük süt) ambalajını açmadan 4°C’da (buzdolabı sıcaklığı) ambalaj üzerindeki tarihe kadar muhafaza edilebilir. UHT süt ise steril olduğundan dolayı raf ömrü çok daha uzundur, ambalajı açılmadan oda sıcaklığında dört-beş ay muhafaza edilebilir. Ambalajı açıldıktan sonra her iki süt de buzdolabında saklanmalı ve iki gün içinde tüketilmelidir.
    İki süt arasındaki dayanıklılık farkının sebebi, ısıl işlem metodu yani sütte kalan mikroorganizma miktarıdır, eklenen katkı maddesi değildir. Mevzuat gereği süte katkı maddesi kullanımı kesinlikle yasaktır. Yine benzer sebepten UHT sütle yoğurt mayalanmazken, pastörize sütle pekala yoğurt mayalayabilirisiniz.

    SOKAK SÜTÜ SAĞLIKLI MI?

    Sokak sütü (açık süt, çiğ süt) ne kadar sağlıklı diye soranlarınız var eminim ki..  Gelişmiş ülkelerde ambalajlı süt tüketimi yaygınken, eskiden gelen alışkanlıklar ve gelir düzeyinin düşük olması sebebiyle ülkemizde süt tüketiminin yaklaşık yarısını hâlâ sokak sütü oluşturuyor.
    Sokak sütü, mikrobiyolojik açıdan güvenilir değildir ve ülkemizde satışı kayıt dışıdır, dolayısıyla denetlenmemektedir. Bu sütlere ısıl işlem uygulanmadığı için raf ömrünü uzatmak amacıyla sütün içine soda, karbonat gibi maddeler eklenerek hile yapılabilmektedir. Bir diğer risk faktörü de sütü sağılan hayvanda bilinçsiz kullanılan ‘antibiyotikler’dir. Süte geçen bu antibiyotikler, ısıl işlem uygulansa bile yok olmazlar. Ancak ambalajlı sütlerde yine mevzuat gereği farmakolojik olarak aktif madde oranının belli limitleri vardır ve denetlenmektedir.

    EVDEKİ SÜTÜ KAYNATSAK OLMAZ MI?

    Evde sütü kaynatsak? Öncelikle pastörize ve UHT sütün evde kaynatılmasına gerek yok. Çiğ sütü ise kaynatmak ısıl işlemlerle aynı sonucu vermemektedir. Çünkü evdeki kaynatma işlemi kontrollü olmadığından sütün besin değerinde daha fazla kayba yol açar. Pastörize ve UHT süt işleme teknolojileri aynı zamanda bu kayıpları da en aza indirecek şekilde geliştirmiş metotlardır.
    Süt sadece çocuklar için değil aynı zamanda yetişkinler için de besleyici değeri yüksek bir besin ögesidir.

    Yoğurt konusuna gelince...

    Evde yapılan yoğurtta en kritik mesele sütün nereden hangi koşullarda alındığıdır. Sütün ne kadar kaynatıldığı, üretim aşamasındaki hijyen koşulları yoğurdun faydalı ve sağlıklı bir ürün haline gelmesindeki diğer kritik faktörlerdir. Hijyen şartları ve her şey sizin kontrolünüzde olması, güvenirliği arttırıyor ve evde yapılan yoğurt için ‘benim yoğurdum’ demenin ayrıcalığı da başka...
    Markalı yoğurt ise gözünüz kapalı alabileceğiniz gibi, sütün nereden temin edildiğinden nasıl işlemlerden geçtiğine kadar tüm süreçleri yöneten birilerinin varlığı içinizi rahatlatan unsurlardır.
    Sütün kaynağından size ulaşana kadarki süreci siz yönetebiliyorsanız veya güvenilir bir zincir varsa evde siz de yapabilirsiniz. Burada tercih sizin…

    Yazının devamı...

    Müşküle’nin gayreti Bursa’ya örnek olmalı

     

    Geçenlerde Müşküle ile ilgili Türkiye gündemine düşen iki önemli haber vardı.
    Birincisi; İznik Belediyesi ve İznik ticaret Odası ‘Müşküle üzümüne’ coğrafi işaret belgesi almak için çalışmalara başladığı haberi ajanslara düştü.
    Nedir Müşküle üzümünün bu ünü? Coğrafi işarete kadar uzana hikayesi nedir sahiden?

    MÜŞKÜLE ÜZÜMÜNÜN HİKAYESİ

    Müşküleli Halil İbrahim Ağa, 1923 yılında Atatürk’e buradan giderken hediye olarak üzüm götürür. Üzümün tadı, rengi, görüntüsü, Atatürk’ün çok hoşuna gider. Bunun ne üzümü olduğunu sorar. ‘Müşküle’den gelen Halil İbrahim Ağa’nın üzümü’ derler. Atatürk, bu üzümden tekrar getirilmesini ister. Bir başka bilgiye göre de 1930’lu yıllarda Libya kökenli ‘Arap kaymakam’ olarak bilinen İznik Kaymakamı Sadullah Koloğlu, o dönemlerde Müşküle üzümünü çok sever ve gittiği her yere hediye olarak götürdüğü, gittiği yerlerde de çok rağbet gördüğü için meyve yaygınlaşmaya başlar. İşte böyle Müşküle üzümünün hikayesi..



    İznik’in bereketli ovalarından Avrupa’ya ve çeşitli ülkelere ihraç edilen Müşküle üzümü, halen bazı aileler tarafından yetiştiriliyor. İlçede, geçen yıl 611 aile tarafından 4 bin 445 dönümde yetiştirilen Müşküle üzümünün üretimi, bu yıl 666 aile tarafından 4 bin 660 dönümde yapılıyor.
    İznik Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mahmut Dede Müşküle üzümünün,
    Elbeyli ve İnikli Ovası’nda Müşküle üzümü yaygın olarak yetiştirildiğini, sonbahar mevsiminin sonlarında hasat edildiğini aktardı.
    Müşküle üzümünün özelliklerine değinen Dede, “Orta büyüklükte, yuvarlak, kalın kabuklu, sarı ve şeffaf renklidir. Çekirdekli ve dayanma süresi uzun bir üzümdür” diyor.
    Diğer haber ise Müşküleli kadınlarımızdan…

    MÜŞKÜLELİ KADINLARIN BAŞARISI

    Bursa’nın İznik İlçesi’ndeki kadınların ilmek ilmek işlediği iğne oyaları için Türk Patent ve Marka Kurumuna coğrafi işaret başvurusunda bulunuldu.
    Kırsal Müşküle Mahallesi`nde erken saatlerde evdeki işlerini bitiren kadınlar, bir kapının önünde toplanarak, muhabbet eşliğinde iğne oyası yapıyor.
    Asırlardır bu işle aile bütçesine katkı sağlayan kadınların ürettiği iğne oyaları, tekniği, zarif ve özenli işçiliğinin yanı sıra çeşitliliği dolayısıyla tercih ediliyor.
    İznik Belediyesi, iğne oyası sanatında ustalaşan kadınların, bu el emeğini hak ettiği değere taşımak amacıyla ”Müşküle iğne oyası” için Türk Patent ve Marka Kurumuna coğrafi işaret başvurusunda bulundu.
    *
    Çocuklarının düğünlerini iğne oyasından elde ettiği gelirle yaptığını belirten Müşküle’li bir köylü kadın:
    “Kozalardan elde ettiğimiz ipleri, kök boyalarıyla boyar, tarlalarımızdaki üzüm salkımlarını, meyve ve sebze çiçeklerini, yaprakları, iğne oyası çiçeklerimize işlerdik. Düğünlerimizi bu gelirlerle yapar, evimizin geçimini bu iğne oyası gelirleriyle sağlardık. Eskisi kadar kök boya ve kozalarla olmasa da hala bunu yaşatıyoruz. 50 yılı aşkındır iğne oyası yapıyorum. Arkadaşlarımızla sokaklarda toplanır, gün boyu iğne oyası yaparız. Bizim çeyizlerimizi annelerimiz iğne oyalarıyla donatmış, biz de bugün çocuklarımızın çeyizlerini iğne oyalarıyla donatıyoruz. Çevre il ve ilçelerden talepler ve siparişler alıyoruz.”dedi.
    Bu şekilde haberlerin devamını diliyoruz.
    Bursa’nın üreten kadınları öne çıkmalı..
    Bursa’nın ovalarında yetişen benzersiz meyveler sebzeler öne çıkmalı..
    Bursa öne çıkmalı..
    Tüm Bursa köyleri, kasabaları bu türden örnek projelerini hayata geçirdiğinde hem Bursa, hem de Bursalılar kazanır.

    Yazının devamı...

    Su biterse herkes susar

    Projenin içeriği ve su konusu bana Bursa’nın su ile markalaşmasını, suyun gastronomik bir içecek olarak nasıl sunulması gerektiğini ve önemini hatırlattı.
    Türkiye’de ‘Suyun başkenti’ hangi şehir olmalı? diye sorsak anketlerden Bursa çıkar. Türkiye’deki su markalarının birçoğunun kaynağı Bursa ve Uludağ’dır. Bursa çeşmelerinden ağzınızı dayayıp kana kana su içebileceğiniz bir şehirdir.

    ASUD’un su ile ilgili projesi bizlere su ile ilgili önemli konuları hatırlattı.
    *
    Türkiye’de su varlığı ve su riskleri dünyada su kaynakları hızla tükenir ve su kalitesi azalırken ülkemizde de durum kaygı verici noktaya doğru ilerlemektedir.

    Türkiye›de su talebi geçen yüzyılın ikinci yarısında kabaca iki katına çıkmıştır. Son raporlar ve bilimsel çalışmalar Türkiye›nin önümüzdeki yıllarda ciddi su kıtlığı çekebileceğini göstermektedir. Ülkemizdeki mevcut tatlı suyun %70’i tarım sektörü tarafından kullanılmaktadır.
    Bunun %53’ü yüzey sularından, %38’i ise yer altı kaynaklarından sağlanmaktadır.

    Endüstriyel su kullanımına bakıldığında ise üretimde kullanılan suyun %34.7’sinin tatlı su kaynaklarından temin edildiği görülmektedir. Ülkemiz 25 büyük havzadan oluşmaktadır ve son 30 yılda havzalarımıza düşen yağış miktarı %25’e yakın oranda azalmıştır.
    *
    İklim değişikliği etkileri üzerine yapılan çalışmalar; 2050 yılına kadar Akdeniz Bölgesi Havzaları’nda %37, Konya Havzası’nda %70, Fırat-Dicle Havzası’nda %10 oranında su azalması olacağını ortaya koymaktadır. Havzalar için bir diğer önemli sorun ise su kalitesidir. Kirlilik, suyun kalitesini sürekli olarak aşağıya çekmektedir. Endüstriyel üretimde kullanılan suyun arıtılması konusunda ne yazık ki ülkemiz hala yeterli düzeyde değildir. Bu durum hem su havzalarının sürdürülebilirliğini hem de insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir.
    Yapılan araştırmalar ülkemizde görülen en önemli su tehdidinin akarsu kirlenmesi olduğunu, bunu göl kurumasının takip ettiğini göstermektedir. Yer altı sularının aşırı ve kontrolsüz çekimi su varlığı açısından önemli bir risk oluşturmaktadır. İklim değişikliğine bağlı olarak kuraklık baskısının artması, nüfus artışına bağlı olarak su talebinin yükselmesi, mevcut kaynaklarda yaşanan azalma ve su kalitesindeki düşüş, ülkemizin su yönetiminde ivedilikle ve büyük önemle ele alması gereken konuların başında gelmektedir.
    *
    Kullanılan suyun türüne göre mavi, gri ve yeşil olmak üzere 3 grupta değerlendirilir.

    Mavi su ayak izi, bir ürünün üretiminde ihtiyaç duyulan yüzey ve yer altı tatlı su kaynaklarının toplam hacmini; gri su ayak izi, kirlilik yükünün ortadan kaldırılması veya azaltılması için kullanılan tatlı su hacmini; yeşil su ayak izi ise bir ürünün üretiminde kullanılan yağmur suyu hacmini ifade etmektedir.
    Türkiye’nin su ayak izi ülkemizde gerçekleşen su tüketim verileri incelendiğinde tüketimde en büyük payın tarım sektöründe, sonrasında ise sırasıyla evsel ve endüstriyel alanda olduğu görülmektedir.
    Üretimden kaynaklanan su ayak izi 139,6 milyar m3’tür. Bunun %89’u tarımsal, %7’si evsel ve %4’ü endüstriyel kullanımdan kaynaklanmaktadır. Tarım sektörüne ait olan %89’luk su ayak izinin %92’si bitkisel üretimden ve %8’i otlatmadan kaynaklanmaktadır. Ülkemizde gerçekleşen tüketimin ayak izi ise 140,2 milyar m3 /yıldır. Bu su ayak izindeki en büyük pay yine %89 ile tarım sektörüne aittir.
    *
    Dünya haritasını gözünüzde canlandırdığınızda tüm o maviliğin sadece %2,5’i tatlı su ve bunun %70’i buzullar içinde saklı. Eğer dünya üzerindeki tüm suyu beş litrelik bir şişede düşünürsek, insanların erişebileceği tatlı su sadece bir yemek kaşığındaki miktara denk gelir.
    *
    Türkiye sanıldığının aksine su zengini bir ülke değil. Tam tersine, ulusal su kullanımında tarımın sektör payı %70 olan Türkiye, tarımsal sulama kıtlığı riskinin en yüksek olduğu 9. ülke. Suyun yenilenebilir olması da bir teselli değil. Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1921’de 13 milyon nüfusla 8 bin metreküpken 100 yıl içinde altıda bir oranına gerileyerek bugün kişi başına 300 metreküp olarak hesaplanıyor. Sebepleri ise kontrolsüz nüfus artışı, çevreye karşı sorumsuzluk, rant ve israf ekonomisi. Bu gidişle Türkiye’nin 5-10 yıl içinde tehlikeli kuraklık sorunları yaşayacağı ve 20 yıl içinde 100 milyon nüfusla su fakiri bir ülke olacağı öngörülüyor.
    *
    Peki suyun kaliteli olmasını ne belirler? İçme suyu kalitesini belirlemek için evrensel olarak uygulanabilir tek bir yaklaşım ya da uluslararası ortak bir standart mevcut değil, hatta teşvik edilen bir durum da değil. Çünkü kalite standartları belirlenirken her ülkenin kendi ihtiyaçları ve kapasitesi göz önünde bulundurularak yerel, çevresel, sosyal ve ekonomik koşulların dikkate alındığı bir risk-fayda yaklaşımının benimsenmesi teşvik ediliyor.

    TÜRKİYE’DE İÇME SUYU

    Türkiye’de içme suyu kalitesi de İnsani Tüketim Amaçlı Sular Yönetmeliği ile düzenleme altına alınmış, AB içme sularıyla ilgili düzenleme ve Dünya Sağlık Örgütü’nün İçme Suyu Kalitesi Kılavuzu da dikkate alınarak Türkiye’de içme suyu kalite standartları oluşturulmuştur. Buna göre, içme suyu kalitesi mikrobiyolojik, kimyasal, radyoaktivite ve gösterge parametreleriyle belirlenmektedir. Bunlardan gösterge parametrelerinin değerleri piyasadaki ambalajlı suların etiketinde bulunmak zorunda.

    SU ETİKETİNİ OKUMAYI BİLİYOR MUYUZ?

    Su etiketlerinde karşımıza çıkan bu parametreler nedir ve ne anlama geliyor?

    Mikrobiyal: Etikette yer alan koliform bakterilerin varlığı su kalitesini mikrobiyal açıdan ölçüyor: Normalde içme suyuyla bulaşıp hastalık yapabilen (sarılık, tifo, gibi) birçok mikroorganizma var ancak bunların düzenli takibi zor ve maliyetli olduğundan, bu tip zararlı mikroorganizmaların varlığının göstergesi olarak koliform bakteriler ölçümleniyor. 
     
    Etikette gördüğümüz diğer bileşenler ise (alüminyum, sodyum, sülfat, demir, mangan, amonyum, klorür) kimyasal açıdan su kalitesini ölçmek için kullanılıyor. Bu bileşenler insan sağlığına zararlı değil ancak belirli sınırların üstünde olmaları başka kalite kayıpları hakkında fikir veriyor. Örneğin, alüminyum su arıtma işleminin etkinliğini tespit etmek için, demir ve mangan suda çökelti oluşturup suya kırmızı-kahverengi renk verip estetik açıdan kaliteyi düşürebileceği için, fazla sülfat suya istenmeyen bir tat verip geçici ishale sebep olabildiği için, klorürün fazlası aşındırıcı olduğu için ve amonyum varlığı mevcut suyun atık suyla karışma göstergesi olduğu için ölçümleniyor.

    pH NEDİR? NE DEĞİLDİR?

    pH: Etikette yer alan pH değeri ise suyun asidik mi  yoksa bazik mi olduğunun göstergesi. Genel olarak, yer altı suları asidik (pH < 7), yüzey suları ise bazik (pH < 7) özelliktedir. İçme suyu için ise pH 6,5-8,5 değer aralığı uygun görülüyor. Medyada asidik veya bazik, hangisinin daha faydalı olduğuyla ilgili haberler olsa da Dünya Sağlık Örgütü, hem asidik hem bazik seviyesini içeren bu değer aralığını kılavuz değer olarak sunuyor. İçme suyu yönetmeliği düzenleyen Amerika Çevre Koruma Ajansı (EPA) ise pH seviyesini estetik bir gösterge olarak kabul ediyor.
    Çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakmak, su gibi aziz kalacağımız bir çevrede yaşayabilmek için suyumuzun kıymetini bilelim, su farkındalığını hep birlikte oluşturalım.

    Yazının devamı...

    Gastro Show başlasın

    Şimdilerde dillendirilen ‘normalleşme’ sinyalleri ile birlikte mayıs, haziran aylarından itibaren gastronomi festivalleri gündeme gelmeye başladı.
    Sektörün bu kadar soğumaya bırakılması, ara verilmesi ‘yeter artık’ dedirtiyor. Turizm açılmalı, restoranlar belli doluluklarla çalışmaya başlamalı, önlemse önlem, tedbirse tedbir, hijyense hijyen olmalı ama ‘gösteri de devam etmeli’
    Yılın ilk güzel haberi
    İşte yılın ilk gastronomi festivali haberi de bu işin profesyonellerinden, bu işlerin erbabından geldi: Türkiye ve Global MICE sektörünü bir araya getiren, toplantı, fuar ve etkinlik ajans ve kuruluşlarını buluşturan CE of MICE’ın başarılı Başkanı Volkan Ataman ile Türkiye’de gastronomi sözcüğünü literatüre sokan, gastronomi turizmi denilince akla gelen Gastronomi Turizmi Derneği’nin kurucusu hiper enerjik adam Gürkan Boztepe öncülüğünde 2-4 Haziran 2021’de İstanbul Kongre Merkezi Açık Alan- ICC’de düzenlenecek.
    Açık alan olması ve Türkiye’nin en en iyi ekibiyle bu işin yapılacak olması güven veriyor açıkçası. Bu festival bu işin zirvesi olacaktır. İki büyük kurum bu işe soyunmuş ve her şeye rağmen ‘en iyisini’ yapacağız diyorlar.
    7 şehir 7 bölge 7 ülke

    COVID-19 gelişmeleri titizlikle takip edilerek organize edilecek ve tüm misafirlerin sağlığı-güvenliği ek önlemlerle korunmaya alınarak, değerli bir gastronomi fuarı ve konferansı yapılması hedefleniyor.
    Gastronomi Turizmi Derneği (GTD), gastronomi endüstrisinin farklı segmentlerinden oluşan geniş yelpazede katılımcı ve gastronomi ile ilgilenen ziyaretçilerini “7 şehir, 7 bölge, 7 ülke” mottosuyla 2021 yılında ilk defa ağırlayacak.
    160 katılımcı, 15.000 ziyaretçi ve 50 konuşmacı ile gerçekleşecek Gastro Show’a Türkiye’nin ve dünyanın değişik yerlerinden gastronomi sektörüne damga vurmuş üst düzey şefler, gastronomi uzmanları katılarak katkı sunacaklar.
    İstanbul Kongre Merkezi’nin açık alanında yapılacak olan Gastro Show etkinliği, 2 büyük dome çadır konsepti toplantı odası ile fuara değer katan içerikler üretecek.

    BURSA VAR MI?

    Türk mutfağı, peynir, pide, döner ve pizza gibi Workshop’lar bir dome çadırı içinde yapılacak olup, diğer dome konferans alanında ise Türk mutfağının önemi, yıldızlar geçidi (Türkiye ve dünyanın en önemli şefleri), hikayeleri ile 7 gastronomik şehir, coğrafi işaretli ürünler, 7 ülke mutfağı, sokak lezzetleri, Modern Türk mutfağı, sağlıklı beslenme, vegan-vejeteryan beslenme, iklim değişikliğinin yemeklere etkisi ile dünya gastronomi trendleri üzerine değerli konuşmacılar eşliğinde bilgilendirici oturumlar yapılacak. Bu 7 gastronomik şehir kimlerden oluşacak? Bursa olmalı mutlaka..
    Konuşmacılar arasında;
    -Dünya Gastronomi Derneği Başkanı Eric Wolf,
    - Kısa zaman önce Michelin yıldızı alan “Dede” restoranı ile Türkiye’nin gururu olan Ahmet Dede,
    -Nepal Şefler Birliği Başkanı Suresh Basnet,
    -Kudüs Aşçılık Enstitüsü Kurucusu “Slow Food Chef Alliance” Ulusal Koordinatörü Udi Goldschmith,
    -United Nations Women temsilcisi Asya Varbanova,
    - Respond on Demand kurucusu ve Dünya Yemek SanatIarı Derneği Üyesi Maria Athanasopoulo,
    -Ödüllü gazeteci-yazar Chantal Cooke,
    - Bergamo Üniversitesi Profesörü ve Gıda Turizmi Araştırmacısı Roberta Garibaldi gibi değerli konuşmacılar oturumlarda tecrübe ve bilgilerini katılımcılarla paylaşacaklar.

    Türkiye’nin en değerli şefleri de aramızda olacaklar. Her biri alanında uzman şefler arasında Aydın Demir, Deniz Temel, Ebru Baybara Demir, Mehmet Yalçınkaya, Murat Bozok, Sahrap Soysal, Sinem Çapraz, Somer Sivrioğlu ve Umut Karakuş konuşmacı olarak yer alacaklar.
    Ayrıca T.C. Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Özgül Özkan Yavuz, Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin, Eski Turizm Bakanı Bülent Akarcalı, STK başkanları, gazeteciler, gastronomi yazarları, akademisyenler de etkinlik programına deneyim, uzmanlık, renk ve kalite katacaklar.
    Etkinlikte 60 derece Video Mapping Show esnasında master şeflerin muhteşem sunumlarını deneyimleme fırsatı olacak.
    B2B alanında gastronomi acentaları, uluslararası etkinlik ajansları, otellerin concierge müdürleri ile yüz yüze toplantılar yapma imkanları bulacaklar. Böylelikle, değerli kurumlar Gastro Show’a katılarak Türkiye ve dünyadaki satıcılarla tanışma, yeni anlaşmalar imzalama ve oldukça büyük bir pazarda satışlarını artırma şansına sahip olacaklar.
    Gastro Show katılımcıları, tüm önemli sektörler ve belirli nişler dahil olmak üzere Gastronomi-Turizm gıda ve turizm endüstrisinin tamamını temsil edecek. Fuar, gerçek gıda ve içecek ürünlerinin yanı sıra lojistik çözümleri ve sağlık ürünlerini de kapsayacak.
    Bu kadar çok ürünün sergilendiği ve başka yerde bulunamayacak satış yapma ve iş ağı kurma olanaklarının bulunduğu fuar, her yıl binlerce profesyonel ziyaretçiye ev sahipliği yapacak.
    Gastro Show ve bunun gibi başarılı örneklerin hayat bulması gastronomi sektörü adına, turizm adına umut verici. Dileriz emekleri karşılık bulur ve başarıyı yakalar.

    Yazının devamı...

    Paket paket mutluluk taşıyoruz

    Bu zor dönemde paket ve gel-al yapan işletmeler hizmet veriyor ve çok emek harcıyor.
    İşletmeler müşterilerinin bu ihtiyaçlarını en hızlı en mükemmmel şekliyle karşılamaya çalışıyorlar. Ancak her iki tarafın birbirinden beklentileri farklı…
    Biz de bu beklentileri ve paket servisin durumunu merak ettik.
    Bursa’nın ve Türkiye’nin en çok takip edilen gastronomi sayfalarından biri olan @pisboğazlar 20 bini aşkın takipçilerine paket servisten beklentilerini sordu. Çıkan sonuçlara göre; müşterilerin işletmelerden taleplerini aşağıdaki başlıklarda özetledik:

    PİSSBOĞAZLAR SORDU

    Hijyen: Standart bir hijyen anlayışının olması lazım. İşletme sahibinden mutfağa, garsondan kuryeye kadar herkeste aynı titizlikte bir hijyen anlayışı olmalı. Maske sürekli uygun bir şekilde kapalı olmalı, eller sürekli yıkanmalı ve paketleme için kullanılan malzemelerde virüs, bakteri alabilecek bir ortamda durmamalı.

    2. Paketleme: Yine hijyenle bağlantılı ancak paketin yemeğin tipine göre seçilmesi çok önemli. Örneğin sıcak bir hamur işi ise pizza kutuları gibi gıdaya uyumlu kartondan üretilmiş kutularda servis edilmeli. Sıcağa dayanıklı olduğu söylenen köpük veya naylon malzemelerle değil. Eğer sıvı, çorba vb. ürün varsa yine sağlıklı ürünler seçilmeli, mesela cam kavanoz gibi.

    3. Sipariş Detayı: Evine sipariş veren kişiler verdikleri siparişte yanlışlık olduğunda tüm hevesleri kaçar çünkü kuryeyi tekrar yormamak için eksik olduğunu söyleyemezler söyleseler de kurye tekrar getirene kadar eve yakın bile olsa en iyi ihtimalle 15 dakika sürer. Eğer siparişi telefonla alıyorsanız müşterinize standart soracağınız sorularla detaycı olun, kapıya bırakıp gitme opsiyonu, doğayı korumak için peçete çatal vs isteniyor mu? ‹Kapıyı çalma‘ notu var ve kapıyı mı çaldınız? O eve bir daha sipariş götürmeyi unutun.

    4. Şeffaf Üretim: İşletmelerin imkanı varsa mutfaklarına kamera koyup izletmeleri herşeyin kesin çözümü. Yoksa günlük sosyal medya video paylaşımları yaparak ne kadar dikkatli olduklarını müşterilerine göstererek müşterilerinin tekrar sipariş vermesi için güven kazanarak teşvik olmaları lazım.

    5. Geri Bildirim & Özeleştiri: Bir müşteri herhangi bir konuda eleştiride bulunduğu zaman korumaya geçmeden eleştiriyi objektif bir şekilde ele almak, özeleştiriye açık olmak lazım. Ayrıca mutlaka müşterinin yorum yapmasını beklemeyin müşterinize sipariş anında veya tesliminde onunla sipariş sonrası iletişime geçebilir misiniz iznini isteyin veya ısrarla sizi arayarak geri bildirimde bulunmasını isteyin. Siz yemek yendikten sonra geri bildirim için ulaşırsanız müşteri kötü bile olsa yıkıcı yorum yapmaz.

    6. Güleryüz: Empati yaparak müşteri gibi düşünmek lazım. Düşünsenize kapı çalıyor kurye merhaba bile denemen konuşmadan, gülümsemeden ve hatta maske takmadan sizden ücreti tahsil edip tekrar arkasını dönüp gidiyor. Dünyanın en lezzetli ürünü olsa tekrar almak istemezsiniz.

    7. Teslimat Süresi: Tabiki kuryelerimizin sağlığı her şeyden önemli ama süreyi sadece yolda kısaltamazsınız. Mutfağınız düzenli ise ve yapacağınız ürünlerin sürelerini kısaltmak için her türlü önlem alındıysa bu yeterli. Bonus olarak müşteriye siparişi verirken bu siparişin imalatı ve yolda geçecek süreleri net bir şekilde söylenmeli. Sipariş süresi uzun gelecek olsa ve hatta müşteri siparişi bu sebepten iptal edecek bile olsa.

    8. Standart Kalite: Asla ama asla hızlı olmak için veya hatalı üretilen ürünün yerine yenisini maliyet veya teslim zamanı sebepli üretmekten kaçınmamalı. Yoksa sipariş veren müşteri kötü puan verinde kızmamalı. Aynı kaliteyi her zaman korumalı unutmayın hata yapmak için sadece bir şansınız var. Eğer bir yan ürün veya ana ürün taze değilse sipariş anında o ürünün taze olmadığını ve vermek istemediğinizi belirtin, onun yerine alternatif taze çok güzel bir ürününüzü önerin. Bu yaklaşım müşteriyi işletmeye bağlar.

    9. Sadakat sistemi & Jest: Arada bir müşterilerinize ufak jestler yapın, size 3-5 TL maliyeti olabilir ama mutlu müşteri sürekli müşteri demek. Online yemek firmaları zorunlu kampanyalar yapıyor zaten bunun sıcak satıştaki şekli mesela telefonla sipariş veren bir müşteriye ‹tatlı sever misiniz?“ diye sorarak „evet“ cevabı gelirse „o zaman size sürprizimiz var“ diyebilirsiniz. Ayrıca sadakat sistemi kurarak 10 kez x menüsü alana 11. Bedava gibi bağlayıcı kampanyalar yapın.

    10. Gel Al Fiyatı: Dünyanın her yerinde Türkiye hariç Gel- Al fiyatları yaklaşık yüzde10 daha uygundur. Gel-al fiyatınız uygun olmalı hem sizin operasyonlarınızı rahatlatır hem de siparişte hata olursa anında çözebilirsiniz.

    11. Servis Ağı: Eğer serviste iyi iseniz ve ürünlerinizin soğuma ve bozulma ile ilgili sorunu yoksa müdavim müşterileriniz için servis ağınızı genişletmelisiniz.

    İYİ Kİ VARSINIZ

    Peki sevgili müşteriler işletmeler sizden ne istiyor biliyor musunuz?

    1. Önce İnsan: Kuryenin, mutfak çalışanlarının ve işletme sahibinin birer insan olduğunu unutmayın. Hata yapabilirler, iyi niyetlilerse herkes ikinci bir şansı hakediyor. Yorum yaparken acımasız olmayın o yorumları herkes okuyor ve belki çoğu sizin gibi düşünmüyor. O insanlar eve gittiklerinde sağlıklı, huzurlu ve mutlu gitmelerine neden olabilirsiniz. Hiç düzelmeyeceğine inanmadığınız bir işletme mi var? Boşverin birbirimizi kırmaya değmez bir daha alışveriş yapmayın olsun varsın. Biz Pissboğazlar’da kurulduktan 1 sene sonra olumsuz yorum yapmayı kestik, sadece iyiye yorum yapıyoruz. Son 3 senedir çok huzurluyuz.
    İkinci bir madde yok, bu zor şartlarda, hayatlarını riske atarak trafikte türlü cambazlıklarla ilerleyen kuryelerle, fırtınada, karda, yağmurda, sıcak bir yemek ulaştırma gayretinde olan işletmelere müşterileri çok teşekkür ediyor, iyi ki varsınız!

    Yazının devamı...