• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Coğrafi İşaretli Global Kadınlar

    Coğrafi işaretlerin içinde Adana’nın analı kızlı çorbasından Afyon’un İlibada dolmasına, Antep işi dokumalardan Bergama el halısına, Diyarbakır’ın burma kadayıfından Edirne’nin badem ezmesine, Kastamonu’nun simidinden Osmaniye’nin yer fıstığına kadar binin üzerinde ülkemize ait, kültürümüzü yansıtan ya da bizim topraklarımızda yetişen, doğup büyüyen ürün bulunuyor.

    Coğrafi işaretleri düşündüğümde aklıma birçok kadının elinden çıkan ve bizlere ulaşmakta güçlük çeken, İstanbul’da yaşarken dahi ulaşamadığımız binlerce ürün geliyor aklıma.

    Bilinmeyen binlerce değer, üretilen ancak üretildiği yerde kalan onlarca ürün…

    Ama şu günlerde değişen bir şeyler var!

    Kentli köylü paradoksu

    Köylerden kentlere iş için göçmek ülkemiz için bilindik bir durum. Ancak artık yaşadığımız farklı bir paradoks var. Kentteki beyaz yakalının köylere kasabalara yönelerek oradaki iş gücünü onların ulaşamadıkları pazarlarda hayata kazandırmak.

    Kentlinin köylerde iş fırsatlarını görmesi ilginç bir birleşimin ortaya çıkmasını sağladı. Bunu parça parça birçok haberde görüyoruz. Kentin profesyonel hayatı, köylerin kasabaların üretimleriyle buluşarak daha farklı pazarlardan pay kapmak için örgütlendi. Ülkenin en ücra köşelerinde dahi, kadın kooperatifleri kuruldu. Kentli kadınlar masa başında öğrendiklerini, köylü kadınlar ise ürettiklerini birleştirdi. Bu sinerji birçok kadına ilham oldu ve çok başka bir dönüşümün temelleri atıldı. Kadınlar arasındaki bu dayanışma duyuldukça çoğalmaya başladı.

    Okuduğum ve duyduğum kadarıyla sinerjiyi başlatan kadınların hepsinin de ortak yanı birilerinin bir zamanlar onlara yapamazsın, gidemezsin, başaramazsın demesi.

    Bugün inşa ettikleri başarı hikayelerini bu engellerin üzerine kurduklarını, açtıkları kooperatiflerle kadınlar olarak daha da güçlendiklerini dile getiriyorlar. Marketlere giriyorlar, turizm merkezlerinde popülerlik kazanıyorlar, daha önce dünyanın bilmediği ürünleri ihraç ederek tanıtıma katkıda bulunuyorlar.

    Bu kadınlar elinin hamuruyla erkeklerin olduğu düşünülen işlere karışan kadınlar…

    Bu kadınlar bizim coğrafyamızın birleşerek  globalleşen kadınları…

    Güçlendikçe gücünü paylaşan kadınları…

    Sinerjinin bir parçası da biz olalım

    Üreten kadınlardan bahsederken markalaşmadan bahsetmemek olmaz. Özellikle çıkılan yolda tescil koruması konusunda risklerin peşinde olacağını da önceden bildirmek istiyorum. Öngörülemeyen riskler heves kırıcı boyutlara ulaşmadan markalarına sahip çıkmalarını ve bu konuda istedikleri desteği verebileceğimi, yarattıkları bu sinerjinin içinde yer almanın bana mutluluk vereceğini de söylemek isterim.

    Girişimci bir kadın olarak, kadınların üreterek güçlenmesinin her zaman yanındayım.

    Yazının devamı...

    7 Mart’ın Etkisindeki 8 Mart

    Kadın kocası tarafından çocuğu önünde dakikalarca dövülüyor. Yukarıdaki kız kardeşi kameraya alıyor ve aşağıda dayak yiyen benim ablam diye tweet atıyor.

    Belli ki, o şiddete maruz kalacağına emin ve korkudan aşağı inemiyor.

    Bugün kadınlar günü, son 67 günde KAYITLARA GEÇEN 65 kadın öldürüldü.

    Ben bunu yazarken belki bir kadın daha şiddet mağduru olarak hayatını kaybetti.

    Üzgünüm, bugün asla iyi dileklerde bulunamayacağım.

    Çünkü artık yeter! Artık bıktık!

    Bir kadının doğurduğu bir insanın bir kadına bunu nasıl yapabildiğini aklım almıyor!

    Anneler çocuklarınızı sevin koruyun ve insan olmayı, başkalarının yaşama hakkını elinden almanın ne demek olduğunu lütfen evlatlarınıza öğretin!

    Bir çocuk üzerindeki annenin etkisinin ne olduğunun farkında olun!

    O dakikalarda bilmiş gibi yazdığım yazı:

    KELEBEK DE KİMMİŞ, SİZ BİR DE KADINLARI GÖRÜN!

    Biz kadınların çok derdi var…

    İş yerinde eşitsizlik, evde yorgunluk, aynı anda birçok yerde olma zorunluluğu

    Bilmem kaç kişinin sorumluluğu

    Fedakarlık göbek adımız olmuş

    Her zaman her yerde her durumda her an tetikte…

    Çoğu zaman kendimize soruyoruz, takdir bile görmüyoruz, ne faydası var, diye

    Hanımlar ben söyleyeyim belki faydası yok ama ETKİSİ VAR!

    Kelebekler Amazon’da kanat çırptığında ABD’de bir fırtına kopmasına neden olabilir ya,

    İşte tam burada, bir kadın bir evlat yetiştirdiğinde tüm gelecek yeniden şekillenir mi, diye sormamız gerekiyor kendimize…

    Bence tam olarak etkisinin geleceğin tasarımı olduğunu ön göremediğimiz bir sorumluluğun neferleyiz, biz kadınlar!

    Kadının etkisi, dünyanın en büyük emeğinin ilk tohumu…

    Bugün sevgisiz çocukların sevgi yoksunu etkilerini yaşıyorsak bu değişimde etkimizin farkına varmalıyız…

    Farkında olup geleceğin nefesini çocuklarımız için ciğerlerimize çekmeli ve başka bir dünya için çalışmalıyız!

    Sizce, Zübeyde Hanım’ın sevgisi olmasa bir evlat vatanına bu kadar aşkla bakabileceğini düşünebilir miyiz?

    Çocukları sömürge himayesinde yaşamasın diye cepheye koşan Nene Hatun’un bugünümüzü yaşayabiliyorsak anmadan geçebilir miyiz?

    Evet! Hanımlar daha çok emeğimiz daha çok yolumuz daha çok günümüz daha çok etkimiz var!

    Biz varız!

    Gelecek var!

    Sevgi dolu bir dünya için son nefesimize kadar çalışmaya devam!

    Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!

    Yazının devamı...

    Girişimciler İçin Tehlikeli Zuckerberg Stratejisi

    Sizce, Zuckerberg sosyal medya sektörünün tekelleşmesi için attığı adımlarda başarısını Clubhouse’la da sürdürecek mi? Şimdilik bilemiyoruz!

    Ancak bu stratejik hamleler girişimcilerin iyi okuması gereken ve kendi yarattıkları fırsatların dezavantajlarının neler olacağını, fark edilmeleri durumunda kimlerle rakip olacaklarını ve bu rekabet arenasından nasıl çıkabileceklerini iyi analiz etmeleri ve önlem almaları gereken konuların başında gelmektedir.

    Clubhouse iyi bir örnek

    Pandemi bize başka edinimler kazandırdı. Dijitale taşınan toplantılar, hasret gidermeler, eğitimler, hatta kız isteme törenleri bile bu dönüşümden nasibini alarak (bence) kalıcı hale gelmeye başlan yeni davranış biçimlerimiz oldu. Clubhouse, pandeminin ilk başından bu yana ihtiyacı anlayan, en önemlisi sınırları kaldıran en inovatif fikir olarak karşımıza çıktı. Ünlüler, konuşmacılar, ünlü olmayanlar, farklı farklı odalarda bir araya gelerek, odalar arası gezinerek, kendi ortamlarını oluşturup konuşma/ tartışma fırsatı buldu. İki kişinin konuşmayı yönettiği bir alandan çoklu konuşmacılara geçildi ve sosyal medyadaki konuşmacı sınırı kalktı. Clubhouse ile birlikte Instagram gibi sadece konuşmacıların dinlendiği platformlar popüleritesini kaybetti. Clubhouse bir anda kendi pazarını yarattı, tam da yeni nesle uygun kendilerini rahatlıkla ifade edebilecekleri ve söz sahibi oldukları bir ortam oluşturdu. Yeni normalin yeni ve güçlü aktörü haline geldi.

    Ben ayakta alkışlıyorum…

    Instagram’ın ‘Odalar’ hamlesine baktığınızda mega büyüklükteki bir firmanın kendisinden çok çok daha küçük bir firmaya açtığı bu savaş her girişimcinin kendi pazarı için gözünü korkutabilecek hamle olarak düşünülebilir. Hatta ben bazı girişimcilerin, büyük ölçekli firmaların fikirlerini çalabilme ihtimali ile karşı karşıya olduklarını bildikleri için adım dahi atmadıklarını defalarca kez gördüm.

    Instagram, Tesla, daha iyisi hep daha iyisi olacak

    Girişimcinin önündeki en büyük engelin ve tehlikenin daha henüz adım dahi atmadığı Pazardaki payını kaybetmesi olduğunu düşünmüyorum. Girişimcinin önündeki en büyük engel bahaneler ve bu bahanelerle birlikte ortaya çıkan kazanamama, başarılı olamama, saygınlığını yitirme korkuları. (Korkuları sıralayarak kitap haline bile getirebiliriz.)

    Girişimcilerin ilk odaklanması gereken noktanın rakipleri yerine kendilerine özgü hikayeleri olması gerekiyor. Bugün örneğini Clubhouse da görebiliyoruz. Tam olarak kendi hikayesine odaklandı ve ihtiyaca göre kendi hikayesini yarattı. Ben iyimser tabloda Instagram’ın Clubhouse’un yerini alabileceğini düşünmüyorum.

    Ayrıca!

    Rakibin gücü her zaman başarıyı getirecek diye bir kural yok!

    Girişimciler fikirlerine güvendikçe, dönüşüm ve değişimde yakaladıkları inovatif havayı devam ettirdikçe rakiplerine karşı başarılı olmamaları için bir neden de yok.

    1990 yılında Nokia’nın başarısını düşünün. Bugün o zamanın devi Nokia’nın cirosunu ve pazardaki yerini gözünüzün önüne alın.

    Apple’ın Nokia ve Ericson’un ezici üstünlüğü olan bir küresel arenaya çıktığını, yarışa çok sonradan katılan Huwai’nin şu an tüm devlere kafa tuttuğunu unutmayın!

    Hikayenizi siz yazarsanız, size özgü hikayelerinizi kolay kolay kopyalayamayacaklarından emin olun!

    Cesur olun ve hareket geçin!

    Yazının devamı...

    Replikanın Gerçeği

    22 Ocak günü Kapalıçarşı’ya düzenlenen operasyon manşetlerde yukarıda saydığım cümleler ve benzerleri ile yerini aldı. Operasyon yıllardır durulamayan taklit riskine karşı yapılan sayısız operasyondan bir tanesiydi ve 3 milyonluk sahte ürün yakalanmıştı. Bitmek tükenmek bilmeyen sahte ürün savaşına bir darbe daha vurulmuştu. Ancak bu savaşı bitirmeye yeter miydi ? Bence asla yetmeyecekti.

    Ülkemiz, küresel pazarda, sahte ürün konusunda markaların en sorun yaşadığı ülkeler arasında gösteriliyor. Çin’den sonra Türkiye’nin de mücadele edilmesi gereken hatırı sayılır üretici ve tüketici kitlesi var. Bu sorunun kökünde yatan en önemli etmen tüketim kültürünün dayattığı satın alma refleksleriyle, alım gücünün makas aralığının oldukça geniş olduğu gerçeğidir. Ancak bir diğer mücadele etmemiz gereken etmen de marka değeri bilincinin henüz ülkemizde yaygınlaşmamış olmasıdır.

    Son yıllarda replika kelimesini hemen hemen ülkenin her sokağında duymaya başladık. İtalya kökenli “kopya, birebir aynı anlamına gelen” replika kelimesinin, bizim ticaretimizin yavaş yavaş ana satış unsuru haline geliyor olması artık tehlikenin arttığını bizlere göstermelidir. Bu durum sınırlarımız içinde ticaret yapan markaları, ülkemize yapılacak yatırımları ve aynı zamanda fikri sınai mülkiyet hakları konusundaki itibarımızı yerle bir etmektedir.

    Markanın gerçek değeri ile empati kurmamız gerekiyor!

    Marka değeri bilincini oturtmak için bir ürünü satın alırken daha empatik yaklaşmak gerekmektedir. Kendinizi ürünün gerçek üreticisi yerine koymanız ve ürünün değerini üreticinin koşulları çerçevesinde değerlendirmeniz önemli bir adım olacaktır.

    Hemen bahsettiğim empati yaklaşımına kendinizi bir girişimcinin yerine koyarak başlayabilirsiniz. Buyurun size bir örnek, bir ürün üretme kararı aldınız ve o ürün için yoktan var ettiğiniz yatırımlar yaparak bir hikaye yazmaya başladınız. Ürün çok sevildi. İşler çoğaldı. Her şey yolunda ve daha büyük yatırımlar için kolları sıvadınız. Zaman geçti ve artık tanınmış bir marka haline geldiniz. Hop! Sizin markanızla veya tasarımlarınızla bir gün hiç bilmediğiniz bir yerde, sizin endüstrinizin asla üretemeyeceği bir değerde ve kalitede ürünler üretilmeye ve satılmaya başlandı. Düşünün, böyle bir haksız rekabet ortamında sizin diğer firmaya karşı alabileceğiniz bir pozisyon var mı? Rekabet şansınız var mı? Fabrikanızın giderlerinin adını bile duyamayacağınız fason çalışan bir atölye ile aynı olma olasılığı var mı?

    Tasarımlarınız, sizin ürünleriniz, sizin emeğiniz, geleceğiniz, hiç tanımadığınız biri veya daha kötüsü birileri tarafından çalındı. Hangi biriyle uğraşacaksınız?

    Kısacık bir örnekte bile göreceğiniz gibi aldığınız replika ürünler gerçekte sadece bir ürün değil, gerçek üreticinin çalınan hikayesidir. Bu sebeple bir replika ürünü satın alırken, ürünün gerçek emekçilerinin, tasarımcılarının, fikir sahiplerinin, üreticisinin, sahibinin yerine kendinizi koyun… İşte işler o zaman değişecek ve marka bilinci yükselecektir!

    Yazının devamı...

    The Secret'tan İlhamla: Ne Düşünürsen Onu Yaşarsın!

    İnanıp inanmamak kişinin kendi inisiyatifine kalmış olduğunu düşünsem de bu tarz şeyleri denemekten çekinmemek gerektiğini düşünüyorum.

    Kitabın belgeselinin dışında geçtiğimiz günlerde kitaptan esinlenip, çekilen bir filmine rast gelip, izleme fırsatı buldum. Filmde olumsuzlukların olumlu duygularla nasıl değiştirildiğinden ve iyiliğin nelere yol açabileceğinden bahsediliyor.

    Filmde iki replik çok hoşuma gitti, onları sizinle de paylaşıp asıl konuya geri döneceğim.

    İlk Replik

    Bunun neden yapıyorsun?

    Çünkü yapabiliyorum.

    İkinci Replik

    Yaşamadan yaşlanamazsın!

    Spoiler içermeden filmin konusundan kısaca bahsedeyim. Mucit kocasını uçak kazasında kaybeden bir kadının 3 çocuğuyla verdiği yaşam mücadelesini anlatıyor. Bu yaşam mücadelesindeki olumsuz giden her şey kocasının bir buluşuna alınan patent sayesinde değişiyor ve değişen olumsuz koşullar yerine yeni yeni olumlu olaylara bırakıyor ve büyüyerek müthiş bir öyküye dönüşüyor.

    Değişim gelişimle başlıyor

    Filmdeki kurtuluşun odağının bir patent olması filmin genel kurgusu için küçük bir detay gibi görülebilir ama hayat için, insanın kendi gelişimi ve sadece ailesine değil dünya mirasına yaptığı katkılar için de çok çok önemli bir odak noktası ve aslında değişimin ta kendisi.

    Çekim yasasının çektiği olumlu her olayın içinde gelişim yattığını özetliyor.

    Film, siz gelişmezseniz, etrafınızı geliştirmezseniz, değişmeye kapalıysanız, her zaman ileriye gitmek için çaba harcamazsanız sizi bulan olayların da aynı döngüde ve aynı durumda olacağını kanıtlıyor.

    Filmin başında ölen babaya kimsenin inancı yokken, baba bir anda tüm inançların ortasında yerini alıyor. Ölüp giden bir babadan çok, kendisine inanan, yetkinliklerinin farkında olan ve geliştirmek için emek harcamış, yaptıklarıyla çocuklarının hayatını kurtaran bir baba figürü ile tanışıyorsunuz. Filmde var olmayan bir karakterin bir kağıt parçasıyla baş rol oyuncusu olmasını izliyorsunuz.

    İşte çalışmanın ve inancın başarıyı çektiğini böyle fark ediyorsunuz. Basit bir konudan başka hayat dersleri alabileceğiniz bir filme dönüşüyor. Şiddetle izlemenizi ve bundan sonraki hayatınıza bu inançla devam etmenizi dilerim.

    Sabiha Gökçen’den Piri Reis ve Kristof Kolomb’a

    İnançtan yola çıkarak, kendine inanan ve bu inançla ilginç bir hikâyeye imza atan Gülşah Çeliker’den kısaca bahsetmek istiyorum. Sabiha Gökçen’in belgeseli ile adını duyuran Gülşah’ın son kitabı Haritacı & Kaşif çıktı. Akdeniz arşivlerinden birçok bilgiye erişti. Piri Reisin keşifleri ve yolculuklarını, Kristof Kolomb ile Piri Reis’in ortak özelliklerini roman tadında bir kitapta topladı. Şimdi de bir drama belgesel hazırlıyor. Gülşah’ı gördükçe başarının başarıyı çektiğine dair inançlarım daha da artıyor. Yolu açık olsun…

    Gülşah gibi herkesin yolu açık olsun…

    Yazının devamı...

    Instagram Bile Bu Güce İnanamaz

    Kadınların işgücüne katılma oranında OECD ülkeleri arasında en son sırada yer alan Türkiye’nin ardından gelen ülkeler ise; %41,3 ile İtalya, %44,7 ile Yunanistan ve %44,7 ile de Meksika oldu. OECD ortalamasının %54,6 olarak gerçekleştiği listede İzlanda, %77,3 ile listede ilk sırada yer aldı. 

    Yayınlanan tüm raporlarda durumumuz hiç açıcı değil, katılıyorum!

    Profesyonel hayata baktığımızda kadınların iş gücüne katılımı kadar yöneticilik ve girişimcilik yüzdesinin de oldukça düşük olduğu hemen hemen her araştırmanın ortak sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların cinsiyet eşitsizliğine maruz kaldığı noktasında hem fikiriz ama bu tabloların bize anlattığı ve bizi güçlendirmesi gereken çıkarımlar olduğunu da unutmamız gerekiyor. Ben bu tablolarda kadınların iş gücüne katılım oranlarını değil, birçoğumuzun durum bu haldeyken, yoktan var etme çabalarını görebiliyor ve motive oluyorum.

    Bunun en büyük örneği, Ümmiye Koçak. Bence, bu raporların hiçbir analizinin içinde yer almayan bir kadın Ümmiye Hanım. Ödüllü bir filmi var ama prodüksiyon şirketi yok, tiyatro kurmuş ama imkansızlıklar nedeniyle tiyatro eğitimi yok, New York Avrasya Film Festivali’nde “Sinemada en iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı” ödülünü kazanmış ama gidip alacak parası dahi yok. Olsa da bu parayı bence üretmek için kullanırdı Cümlelerde okuduğumuz ‘Yok’lar işte onlar sadece bizim yok’larımız. Ümmiye Koçak’ınkiler değil! İşte o ‘yok’lar bizim kafamızdaki engeller, Ümmiye Hanım’ın kafasının içindekiler değil! O raporlarda yer alan istatistikler de bizim kadınlarımızın değil…

    Kadınlara karşı inancım her geçen gün artıyor

    Yaptığım iş gereği çok fazla girişimci ile bir araya geliyorum. Bu aralar kadınlar kapımı çok fazla çalmaya başladı. Birçoğu ile markasını bazıları ile de faydalı modelini/patentini korumak için bir araya geliyoruz. İşe nasıl başladın diye soruyorum, tutkuyla cevabını alıyorum. O tutkuyu o kadar yakından tanıyorum ki, kendi hikayemde de Ümmiye Koçak’ın hikayesinde de başrol oyuncusu olarak bu tutkuyu görüyorum.

    Ellerinin altındakini güce çeviriyorlar

    İşte o tutkuyla yola çıkan kadınlar ellerinin altında ne varsa kendi güçlerine katmak için kafa yoruyorlar. Evlerine daha fazla gelir gelsin diye başladıkları işler, kadınlarımızı marka sahibi yapıyor.

    Birçoğu Instagram’da başlıyor satmaya. Pastacısından takıcısına, ahşap boyamasından resim yapanına kadar. Her geçen gün bir kadın daha ekleniyor bu rüzgara ve hikayesini yazmaya başlıyor.

    Sosyal medya bile kadınların elinin altında bir güce dönüşüyor. Kurulmasının amacından çok farklı bir şekilde marka kadınlar oluşturmada araç haline geliyor. Siparişler çoğalıyor, ürünler yetişmiyor, minik girişimler büyük işlere eviriliyor ve bunları bizim kadınlarımız başarıyor. Sadece tutkuyla yola çıkmaları yetiyor.

    Sayıların değil tutkuların bizi biz yapması dileğiyle...

    Yazının devamı...

    İnanamayacağınız Bir Gün!

    Bugün size Patria, Minerva, Maria Mirabel adlı üç kardeşten bahsedeceğim. Tesadüf eseri sosyal medya yönetimi için yaptığımız toplantıların birinde karşılaştım ben de bu üç kadınla…

    25 Kasım 1960'ta Dominik Cumhuriyeti'nde diktatörlüğe karşı mücadele eden üç kız kardeş Patria, Minerva, Maria Mirabel'in cesetleri bir uçurumun dibinde bulunmuş. Ertesi sabah birçok gazete bu ölümün bir kaza sonucu meydana geldiğini yazsa da kardeşlere tecavüz edilerek işkenceyle öldürüldüğü kısa zamanda ortaya çıkmış. Öldürüldükleri güne kadar üç kardeş Latin Amerikalı diktatör Rafael Leonidas Trujillo’ya meydan okumuş ve defalarca hapse girmiş. Diktatör Trujillo, üç kardeşin yılmazlığı karşısında, dirençlerini sadece onları öldürerek kırabileceğini düşünerek 3 kardeşi aynı gün birbirlerinin gözleri önünde vahşice katletmiştir.

    Öldükten sonra Patria, Minerva, Maria Mirabel, kadına yönelik şiddetin sembolü olmuşlar ve 25 Kasım 1981'de Dominik'te toplanan Latin Amerika Kadın kurultayında, "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Ve Uluslararası Dayanışma Günü" 1985 yılında da BM tarafından "Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi İçin Uluslararası Mücadele" günü ilan edilmiş.

    3 kardeşin hikayesini öğrendikten sonra bir anda gözümden film şeridi gibi cinayete kurban gitmiş, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmış kadınlar geçti.

    17 yaşında bir kız çocuğunun, iş bulma umuduyla gittiği otel odasında öldürüldüğünün haberi geldi aklıma…

    Özgecanlar, Şule Çetler vs. acısı asla hafiflemeyecek kadınlar…

    Evet, ülkemizde de kadın olmanın bedeli çok ağır, durum gerçekten çok vahim!

    Türkiye, en son Dünya Ekonomik Forumu’nun açıkladığı 2020 Cinsiyet Eşitliği Raporu’nda 153 ülke arasından 130. sıraya yerleşebildi. Kadınların ekonomiye katılımı, fırsat eşitliği, eğitim imkanlarından yararlanma ve siyasi katılım oranlarını dikkate alarak oluşturulan bu raporda yer almayan ve ortalamaya etki dahi etmeyen kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet istatistikleri aslında ülkelerde kadın olarak yaşayabilmenin en acı karnesi…

    Ne yalan söyleyeyim, böyle bir günün varlığı beni derinden sarstı.

    Ancak unutmamalıyız, Neşet Baba’nın da dediği gibi, “Biz kadınlar, tastamam insanlarız ve taleplerimiz de çok haklıyız. Devam, tüm mücadelemize devam…

    Yazının devamı...

    Nobel Goes To...

    Bu yıl insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan en prestijli ödül Nobel, ‘genom kurgulamasına olanak sağlayan yöntemin geliştirilmesine katkılarından ötürü', Fransız mikrobiyolog Emmanuelle Charpentier ile ABD'li biyokimyacı Jennifer A. Doudna'ya verildi.

    Dahası…

    Charpentier ve Doudna, Nobel Kimya Ödülü’ne hak kazanan 7 (yedi) kadından ikisiydi.

    Ödüle Charpentier ve Doudna'dan önce 5 (beş) kadın layık görülmüştü. Marie Curie 1911'de, kızı Irene Joliot-Curie 1935'te, Dorothy Crowfoot Hodgkin 1964'te, Ada Yonath 2009'da ve Frances H. Arnold 2018'de ödülün sahibi olmuştu.

    Anlayacağınız haber mükemmel bir haberdi.

    Şimdi kötü habere geçelim. Maalesef kadınlar bu başarıyla övünsek de bizler sınıfta kaldık.

    İnovatif tüm güncellemelere olan merakım Charpentier ve Doudna ile ilgili haberin tamamına bakmama neden oldu.

    Haber denilince Genetik Makas olarak bahsi geçen ve devrim niteliğindeki bu gelişme manşetten verilmemişti, kimi kategoride dünya kimi kategoride güncel, kimi kategoride sağlıkta yerini aldığını üzülerek sizlere haber vermek isterim. 

    Benimle aynı fikirde olun ya da olmayın! Kadınların başarı hikayelerinin, girişimlerinin, buluşlarının ki buluşlar daha fazla geri planda kalıyor. Çok fazla pazarlanmadığının, gün yüzüne çıkarılmadığının düşüncesi, ben de çok baskın hale gelmeye başladı. Geçmiş ve şimdi, gerçekten farkında olmadığımız onlarca kahraman kadın bizi bu günlere taşıdı. Bu dünya üzerinde kimsenin yadsımaması gereken bir gerçek… 

    Peki, biz kadınlar olarak pazarlama konusunda neler yapıyoruz?

    Üzülerek söylüyorum ki, koca bir sıfırla sınıfta kalıyoruz. Pazarlama gücünün elimizde olduğunu bilmeden üniversitedeki son dersi kalmış öğrenciler gibi sürekli aynı döngüde dönüp duruyoruz. 

    Aslında güç bizde!

    Sadece farkında değiliz, istersek sınıfı en başarılısından geçebiliriz. Bu cümleyi sakın olarak motivasyon olarak algılamayın, dayanışmayı başlatalım diye yazıyorum. Kadın girişimcilerin desteklenmeye, pazarlama konusunda yardıma ihtiyaçları var. Herkesin geçtiği çetin yollardan daha hızlı geçmeleri daha da güçlenebilmeleri, bizlerin de daha çok başarı hikayesi okuyabilmemiz için elden gelen her desteğe ihtiyaçları var.

    Sosyal Medya elimizin altında…

    Satın alma gücü bizlerde…

    Reklam yapmak artık iki dudağımızın arasında.

    Gün dayanışma günü el ele vererek sınıfı geçme günü…

    Kadınların gücünü daha çok paylaşma, içimizden birilerinin rol model olabilmesi için kulaktan kulağa gelen her haberi yayma ve kadınların yaptığı her işle övünme günü!

    Elazığ'ın, Ağın ilçesinde bir araya gelen 7 (yedi) kadın girişimci tarım ve kalkınma kooperatifi kurmuş. Elazığ’ın tek kadın kooperatifinde kadınlar ilçeye özgü leblebi, badem, dut gibi ürünleri pazarlayarak satmaya başlamışlar. Haberden okuduğum kadarıyla daha bir sene dolmadan kooperatifin olduğu mülkü satın almışlar. Yeni hedefleri de kooperatife üye her kadını sigortalı yapmak.

    Gönülden başarılar, gönülden tebrikler…

    Sevgiler, 
    Özlem Arslan Kart

    Yazının devamı...