• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Sağlıkçılar 3. doz bekletisinde

    Önce yarım milyona razıydık, 1-1.5 milyon derken neredeyse “günde 2 milyon aşılama” hedefine ulaşacağız. Başta Sağlık Bakanı, ekibi ve sağlık ordumuz olmak üzere bu olağanüstü başarıda emeği geçen herkese teşekkürler. Bu arada önemli bir hatırlatmayı da kayda geçirmekte fayda var: Daha önceden Sinovac ile aşılanan sağlık ordumuzun değerli mensuplarına 3. aşının yapılma vakti sanırım geldi. Sağlık ordusundaki genel beklenti 3. dozun BioNTech ile yapılması ve uygulamada biraz hızlı hareket edilmesi. Bir küçük hatırlatma daha: Bağışıklık baskılayıcı ilaçlar kullandıkları için Sinovac aşısıyla yeteri kadar güçlü bir bağışıklık üretemeyen kişilere de 3. doz aşılama bir an önce yapılmalı, onlar da güvence altına alınmalıdır. Tabii ki onlarda da 3. doz tercihi BioNTech aşısı olmalıdır.

    OKUR SORULARI
    BİR GIDA NE ZAMAN ‘İŞLENMİŞ’ SAYILIR

    İŞLENMİŞ gıdaların tamamı değilse de çoğu sağlık için ya “zararlı” kabul ediliyor ya da “etkinliği azalmış” bir gıda muamelesi görüyor. İşlemden geçirince “zararlı”, en azından “faydası sınırlı” hale geldiği kabul edilen gıdaların en meşhurları şunlar:

    1. Öğütülüp beyaz un haline getirilen tahıllar

    2. Hidrojenize edilip margarine dönüştürülen sıvı yağlar

    3. İşlemden geçirilip sosis, salam, sucuk olarak üretilen etler

    4. Yağda kızartılıp trans yağ bombasına dönüştürülen sebzeler

    5. Fırınlanıp kavrulan üstelik bir de tuz eklenen kuruyemişler

    İŞLENİNCE DEĞERİ ARTAN GIDA VAR MI

    VAR! İşte bazı örnekler:

    1. Domates, suyu sıkılınca veya salçaya dönüştürülünce daha çok “likopen” zengini bir besin haline geliyor.

    2. Kurutulmuş zerdeçal öğütülüp toz haline getirildiğinde ve üzerine bir parça da karabiber eklendiğinde mükemmel bir “kansersavar’a” dönüşüyor.

    3. Sebzeler turşu haline getirildiğinde birer “probiyotik bombası” haline gelebiliyor.

    4. Kırmızıbiber, biber salçası olarak işlemden geçirildiğinde daha “güçlü bir besin” oluyor.

    TAVSİYE 1
    GELENEKSEL MUTFAKTAN VAZGEÇMEYİN

    BENDEN beslenme tavsiyesi isteyenlere ısrarla hep şu cümleyi tekrarlar dururum: ANNENİZİN MUTFAĞINDAN ŞAŞMAYIN! Şaşmayın çünkü şifa da sefa da, lezzet de sağlık da “geleneksel mutfak”ta yani “anne mutfağı”nda gizlidir.

    TAVSİYE 2
    GENETİK MİRASINIZI ÖĞRENDİNİZ Mİ

    BİR gün kendinize “Ben niye şeker hastası oldum, niçin hipertansiyona yakalandım, kalp damarlarım neden daralıp tıkandı?” gibi sorular sormak istemiyorsanız, daha şimdiden elinizi çabuk tutun ve “ailenizde sık görülen hastalıklar” hakkında kısa bir soruşturma yapın. Başka bir deyişle “genetik mirasınızı öğrenip sizi bekleyebilecek muhtemel sağlık tehditlerini anlamaya” çalışın. Bu tehditlerden çoğunun da basit sağlık taramaları ya da genetik testlerle daha “filizlenmeden” yani neredeyse daha “tohum halindeyken” tanımlanabileceğini unutmayın.



    HER GÜN NE KADAR SU

    YAZLA birlikte düzenli su içme meselesi daha da önemli bir sağlık ayrıntısı haline geldi. Prensip olarak yetişkin biri günde ortalama 2 litre civarında suya ihtiyaç duyuyor. Günlük ihtiyaç rakamlara döküldüğünde ise “yetişkin birinin kilosu başına 25-30 mililitre, günlük enerji harcamasının her bir kalorisi için de 1-1.5 mililitre su içmesi” gerekiyor.

    BİR UYARI
    KALP RİSKİNİZ VAR MI




    EĞER babanız, amcanız, dedeniz, erkek kardeşlerinizden biri ya da birkaçı “55”; anneniz, anneanneniz, veya kız kardeşlerinizden biri “60” yaşından önce kalp krizi geçirdiyse... Ya da birinci derece akrabalarınızdan herhangi biri geçirdiği kalp krizi nedeniyle 50 yaşından evvel hayata veda ettiyse lütfen “muhtemel bir kalp problemi hakkında” daha dikkatli olun. Zira bu bilgiler sizin de “kalp krizi geçirme riski yüksek biri” olduğunuz anlamına gelebilir.

    BANA GÖRE
    GÜRÜLTÜ DETOKSUNA İHTİYACIMIZ VAR

    KİRLİLİK sorunu sadece çevre kirliliğiyle ve yalnızca müsilaj meselesiyle sınırlı değil. Sözel ve görüntüsel kirlilik de, ışık ve gürültü kirliliği de önemli birer sağlık tehdidi. Özellikle gürültü kirliliği çoğumuzun ıskaladığı mühim bir ayrıntı. Araştırmalara bakılırsa gürültü kirliliğinden kaçınmak için “sessizlik kürleri” yapmak sağlığımız için çok faydalı bir ayrıntı. Bu kürler sayesinde bakın neler kazanabiliyoruz:

    1. Gürültü detoksu dinlenmeyi ve dinlemeyi kolaylaştırıyor.

    2. Stres yükünü azaltıp telomerlerin yıpranmasını önlüyor. Neticede hayatı bile uzatabiliyor.

    3. Tansiyonumuzu düşürüyor, kalbimizi dinlendiriyor.

    4. Kalp ve solunum hızımız azalıyor, dolaşım sistemimiz sakinleşiyor.

    5. Gürültü detoksu sayesinde uyku bozuklukları da ortadan kalkabiliyor.

    6. Sessizlik kürlerinin belleği güçlendirdiğini gösteren bulgular da var.

    7. Gürültü yoğunluğu azaldıkça öfke kontrolü kolaylaşıyor, tartışmalar azalıyor.

    Yazının devamı...

    Karar sizin ya aşı ya Covid

    COVID’den korunmak için aşı olmak zorundayız. Çünkü mevcut gelişmeler de, bilimsel veriler de şu bilgiyi net ve açık olarak doğruluyor: YA AŞI OLACAĞIZ, YA COVID. Nedenine gelince...

    Aşıdan sonraki yolculuk belli: B lenfositlerimiz bol bol antikor üretecek. T lenfositlerimiz ise virüsün bütün kodlarını belleğine kaydedecek. Neticede muhtemel bir bulaşla yapacağımız savaşı biz değil virüs kaybedecek. Aşılanmaz da COVID’e yakalanırsak eğer sonrası bir hayli endişe verici.

    1- COVID-19’u evde geçirmek de var, hastaneye yatmak zorunda kalmak da...



    2-  Hastaneye yatınca da durum her an değişebiliyor. Eğer orta ağırlıkta bir COVID-19 geçiriyorsanız en azından ortalama 10 gün bir odada tek başınıza kalmaya razı olmanız gerekiyor.

    3- Eğer şansınız yaver gitmez de COVID’iniz iyice ağırlaşırsa işin ucunda yoğun bakıma nakledilmek de var.

    4- Allah korusun, sürecini sıradan yoğun bakımla atlatamamak, entübe edilmek hatta suni akciğer cihazına bağlanmak riski de unutulmamalı.

    Kısacası konu “endişe” olduğunda aşıdan değil, COVID’den endişe etmenizde fayda var. Tecrübeli bir hekim olarak önerim şu: Lütfen aşıdan değil COVID’den korkun. Aşılara güvenin ve inanın.

    OKUR SORULARI

    ÖZELLİKLE sosyal medya aşı söz konusu olduğunda ifademi hoş görün tam bir çöplük haline gelmiş durumda. Bilen, bilmeyen, aklına gelen her fikri, kanıtlanmamış her bilgiyi “sosyal medya otoyolu”na bırakıveriyor. O otoyolda herhangi bir trafik polisi falan da yok. Neticede o yol, yol olmaktan çıkıp çöplük haline geliyor. Kafalar karışıyor, endişeler büyüyor. İşte o endişelerden 5’i ve net yanıtları.

    1- BİONTECH PIHTILAŞMA SORUNU YARATIR MI

    HALEN ülkemizde yaygın olarak kullanılan mRNA esaslı BioNTech aşısının pıhtılaşma sorunları yaratacağını, kalp, beyin veya başka damarlarda pıhtılarla tıkanmalara yol açacağını gösteren bilimsel bir bilgi, onaylanmış bir görüş mevcut değil. Bugüne kadar dünya genelinde neredeyse yarım milyara yakın insana BioNtech aşısı uygulandı. Ciddi bir pıhtılaşma problemine de rastlanmadı. Bu nedenle de daha önceden pıhtılaşma sorunu yaşayanların ya da böyle bir problemden endişe duyanların tereddüt edecekleri herhangi bir durum yok.

    2- BİONTECH’TEN ÖNCE YA DA SONRA PIHTI ÖNLEYİCİ BİR İLAÇ KULLANALIM MI

    BIONTECH aşısıyla ilgili tevatürlerin en yaygın olanlarından biri de aşıdan sonra gelişebilecek pıhtılaşma problemidir. Korkuya, endişeye gerek yok. Yok çünkü yukarıda da belirttiğim gibi böyle bir sorun söz konusu bile değil. Bu nedenle de ne aşıdan önce, ne aşılamadan sonra kan sulandırıcı herhangi bir ilaç (asetil salesik asit, heparin ve benzeri) almanız gerekmiyor.

    3- İLAÇ ALERJİSİ OLANLAR BİONTECH OLABİLİR Mİ

    BIONTECH-alerji ilişkisi” de bana sorarsanız gereğinden fazla büyütülen bir konu. Elimizdeki net ve açık bilgi şu: BioNTech aşısı uygulamalarında 1 milyon doz aşı başına sadece 10-11 vakada şiddetli alerjik reaksiyonlar saptanmış. Bu reaksiyonların yüzde 71’i de aşılamadan sonraki ilk 15 dakikada gelişmiş. Kısacası aşı sonrası alerjik tepki oranı zannedildiğinin aksine oldukça düşük. Önemli bir bilgi de şu: Alerjik tepkilerin yüzde 80’i daha önceden herhangi bir gıdaya veya ilaca alerjik reaksiyon öyküsü olan kişilerde tespit edilmiş. Bu nedenle eğer önceden bilinen bir ilaç alerjiniz (mesela penisilin alerjiniz) ya da gıda (yumurta alerjisi) veya polen alerjiniz var ise bunu aşı merkezindeki görevliler ile mutlaka paylaşmalısınız.

    Bir iyi haber de şu: BioNTech ile aşılamada aşıya karşı gelişen alerjik reaksiyonların aşının içinde bulunan Poli Etilen Glikol (PEG) maddesine karşı olduğu kabul ediliyor. Bu nedenle eğer alerjiniz PEG içeren bir ilaca karşı değilse alerjik reaksiyon gösterme riskiniz daha da düşük oluyor. Önerim şu: Eğer herhangi bir ilaç, gıda ya da besin katkı maddesine karşın alerjiniz varsa aşı merkezini mutlaka önceden bilgilendiriniz. Aşı olduktan sonra da lütfen en az 30 dakika aşı merkezinde bekleyiniz.

    4- BİONTECH KADINLARDA KISIRLIK YAPAR MI

    BU soruyu daha önce de köşemde yayımladım ama tekrarda fayda var. BioNTech aşısının kısırlığa yol açabileceği kuşkusu yanlış ya da eksik bir değerlendirmeden kaynaklanıyor. O yanlış değerlendirmenin mantığı şu: Virüsün spike proteininde bulunan kısa bir “aminoasit dizisi” anne karnındaki ceninin gelişimi için yaşamsal öneme sahip olan plasentadaki özel bir proteinle (Syncytin) benzeşiyor. Ama uzmanlar bu benzerliğin plasenta gelişimini tehdit edecek düzeyde bir bağışıklık tepkisine yol açmayacağını söylüyor.

    5- BİONTECH SPERMLERE ZARAR VERİR Mİ

    BIONTECH aşısının daha doğrusu “mRNA tabanlı aşılar”ın erkeklerin doğurganlığını da etkileyebileceği kuşkusu daha en baştan beri hep gündemde tutulan anlamsız bir konu. Elimizdeki en son bilgi şu: BioNTech’in en erken ve çok yaygın kullanıldığı İsrail’de yapılan yeni bir araştırmaya göre (Kudüs Üniversitesi), BioNTech aşısı erkek spermlerinin hareketliliğinde, hacminde ve sayısında herhangi bir olumsuz etkiye yol açmıyor. Hemen belirtelim: Bu kuşku üzerindeki çalışmalar ise yine de ve halen devam ediyor.




    BİR ÖNERİ
    BİSİKLETİ TERCİH EDİN

    DÜZENLİ egzersiz alışkanlığının bizi daha sağlıklı ve güçlü yaptığı özellikle de yaşlanmanın kırılgan etkilerine karşı dirençli kıldığı kesindir. Farklı egzersiz seçimleri içinde son yıllarda özellikle bisiklet tercihi öne çıkıyor. 2017 yılında yapılan bir çalışma düzenli bisiklet kullanan yaşlı bisikletçilerin timuslarının en az gençlerinki kadar T hücresi ürettiği gösterilmiş. Aynı çalışmada düzenli bisiklet kullanımını kas kütlesi ve dayanıklılığının yaşlanmanın etkilerinden koruyabileceği de anlaşılmış. Bir iyi haber de şu: Aynı çalışmada düzenli bisiklet egzersizi alışkanlığının erkeklerde testosteron seviyelerini yükselttiği görülmüş.

    Yazının devamı...

    Güzel günler yakındır

    Bana sorarsanız son günlerin en önemli haberi, en mühim hedefi, en güzel cümlesidir bu. Çünkü aşılama meselesinde hedeflenen bu başarı, sürdürülebilir bir noktaya ulaşırsa eğer önümüzdeki sonbaharın bir sağlık ilkbaharına dönüşmesi hiç de zor olmayacaktır. Tebrikler Sağlık Bakanı Dr. Koca, tebrikler bakanlık yöneticileri ve teşekkürler aşılama kampanyasına emek veren sağlık emekçileri.

    İYİ HABER
    İSTANBUL’DA RAKAMLAR DÜŞÜYOR

    BUGÜNÜN iyi haberi, başarılı çalışmalarıyla İstanbul’daki salgın rakamlarını hızla düşüren önemli bir isimden İstanbul İl Sağlık Müdürü’nden geliyor: İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, “Aşılamada da yeni vaka sayılarını azaltmada da tedavi başarısında da önemli bir noktada olduğumuzu” açıkladı. Kısacası sayfanın başında da belirtiğimiz gibi sağlıklı ve güzel günlere bir hayli yaklaştık. Yolumuz açık olsun.

    BİR TAHMİN
    ÖNÜMÜZDEKİ KIŞ NASIL GEÇECEK

    BİZDE de aşılamanın başarıyla yürütüldüğü diğer ülkelerde de aşılama rakamları yükseldikçe günlük yeni vaka sayılarında ve ölümlerde fark edilir bir düşüş var. Anlaşılan o ki aşılama başarısını sürdürebilen ülkeler eğer toplumsal bağışıklıkta yüzde 70 rakamlarını yakalayabilirlerse -ki bizim yakalayabileceğimiz anlaşılıyor- önümüzdeki kışı geçtiğimiz kışa oranla çok daha rahat geçirebilme şansı yakalayacağız. Konuştuğum bazı uzmanlar da bu umudu paylaşıyor. Hatta bazıları umudu bir adım daha ileri taşıyor ve önümüzdeki kış ve sonrasında COVID-19’un mevsimsel bir salgına dönüşebileceğini söylüyor. Bu dileklerin gerçekleşmesi hepimizin en büyük dileği. Hedefimiz nüfusun en az yüzde 70’ini aşılamak olmalı. Bu hedefe de en geç ekim başında ulaşılmalı.

    BİR UYARI
    COVID-19 VE DİYABET İLİŞKİSİ

    HEMEN her ülkede olduğu gibi bizde de hastanede yatan ağır hastaların büyük bir kısmını diyabetliler (şeker hastaları) oluşturuyor. Gizli ya da açık diyabeti olanlarda hastalığın ağırlaşma oranı neredeyse 3-4 kat yükselebiliyor. Bu nedenle özellikle diyabet hastalarının hatta gizli diyabetlilerin aşılanma konusunda daha dikkatli ve hızlı olmalarında, ellerini daha çabuk tutmalarında fayda var.

    ÖNEMLİ
    COVID-19 SONRASI DİYABETE DİKKAT

    COVID-19 enfeksiyonunu atlatanların bir kısmında çok değil birkaç hafta içerisinde tip-1 veya tip-2 diyabet ortaya çıkabiliyor. COVID-19 sonrası tip-1 diyabete özellikle genetik eğilimi olan çocuklar ve gençlerde daha sık rastlanıyor. COVID-19’u takiben gelişen tip-2 diyabetliler ise çoğu zaman önceden insülin direnci olan göbekli ve yağlı kişiler. Anlaşılan o ki koronavirüs sadece solunum yolları, akciğer ve damarları değil pankreaslarımızı da tehdit ve tahrip edebiliyor. İşte bu nedenle uzamış COVID sorunu olanların, COVID sonrasında iyileşmekte zorlananların, halsizliğini, yorgunluğunu, bitkinliğini atlatamayanların öncelikle de COVID sonrasında “kilo kaybı, çok su içme, sık sık idrara çıkma” ve benzeri şikâyetleri olanların muhtemel bir diyabet tehdidi bakımından süratle incelenmelerinde fayda var.

    OKUR SORULARI
    SAĞLIKLI VE YAĞLI BİRİ OLMAK MÜMKÜN MÜ

    YAĞLI, göbekli ve kalın belli biri olmak muhakkak ki önemli bir sağlık dezavantajı ama bilelim ki beli kalın ve şişman olan herkesin kalp ya da beyin krizi geçirme, hipertansiyona yakalanma, şeker hastalığına paçasını kaptırma ihtimali yok. Örneğin, Japonya’daki sumo güreşçileri kocaman göbekleriyle meşhurlar ama beklenenin aksine araştırmalar sumocuların kalp krizi geçirme risklerinin beklenenden çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Uzmanlar bu çelişkinin nedeni olarak da güreşçilerin devamlı egzersiz ve antrenman yapmalarını, neticede de sağlıklı kalmalarını gösteriyor. Benzer bir sonuca 2007 yılında Amerika’da yapılan bir araştırmada da ulaşılmış. 12 yıl süreyle izlenen 60 yaş üzeri 2600 kişi içinde egzersiz yapıp formda kalmaya devam eden göbeklilerin ölüm ve kalp krizi geçirme oranları, hareket etmeyi sevmeyen göbeklilere oranla çok daha düşük bulunmuş.

    EGZERSİZİ NE ZAMAN YAPALIM

    DÜZENLİ egzersizi bir yaşam biçimi haline getirenlerin en çok merak ettiği konulardan biri de başlıktaki sorudur. Elimde

    2 ayrı not var.

    1) EGZERSİZ-KANSER İLİŞKİSİ: 2020 yılında yapılan bir çalışmada saat 8 ile 10 arasında egzersiz yapan kişilerin günün ilerleyen saatlerinde egzersiz yapanlara göre kansere yakalanma risklerinin daha düşük olduğu belirlenmiş.

    2) EGZERSİZ-KİLO İLİŞKİSİ: 2019 yılında yapılan bir başka çalışmada ise oksijen tüketimimizin daha düşük olduğu akşam saatlerinde yapılan egzersizlerin yağ yakımını daha da hızlandırabileceği belirlenmiş.

    Yazının devamı...

    Hedef her gün en az 500 bin aşı

    Eğer önümüzdeki sonbaharı bir ilkbahar gibi kutlamak istiyorsak, eğer okullarımızı açmak, işimize gücümüze dönmek, ekonomimizi yeniden zıplatmak arzusundaysak bu rakamda ısrara mecburuz. Bunu başarabilirsek aylık ortalamada 15 milyon insanımızı tek dozda etkinliği oldukça yüksek (yüzde 85) ve koruması bir hayli uzun süreli olan (8-12 hafta) “tek doz BioNTech” aşısı ile bağışıklama hedefini yakalarız. Bu yöndeki vefakâr çabaları nedeniyle başta hemşire kardeşlerimiz ve aile hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına şimdiden teşekkür borçluyuz.




    ÖNEMLİ
    BAĞIRSAKLARINIZI STRES TORBASI YAPMAYIN

    BİLİYORUM, hepimizin yapacak çok işi var. Ve yine çok iyi biliyorum ki çoğumuzun bütün bu işleri yapabilmek için yeterli zamanı da yok. Neticede “zaman sıkışıklığı problemi” ile başlayan bu bildik ve günlük süreç hepimizin bedenlerini öncelikle de sindirim sistemini, birinci planda ise bağırsaklarını adeta bir “stres torbası” hatta “stres çöplüğü”  haline getirdi. Bilelim ki stres özellikle de uzun süren ve kontrol edilemeyen stres hali bağırsaklarımızın biyolojisini derinden etkiliyor. Öncelikle de bağırsaklardaki iç dengeyi altüst ediyor. “Probiyotik gücümüz” azalıyor, bağışıklık sistemimiz yorgun düşüyor. Bitmedi! Kontrol edilemeyen stres yoğunluğu aşırı yeme dürtüsünü uyandırıp kilo aldırıyor. Hatta bazılarımızda alkol tüketimini bile tahrik edebiliyor. Neticede de sağlığımızda çok yönlü bir bozuşma başlıyor. Stres-bağırsak ilişkisiyle doğrudan bağlantılı olan “Huzursuz Bağırsak Sendromu”nun son zamanlarda en sık görülen sindirim sistemi hastalıklarından biri olmasının sebebi de zaten bu değişimler.

    İYİ BİLGİ
    GLUTENİ AZALTMAK ŞART MI

    GLUTEN tahıllarda bol bulunan bir protein. Fazlası bağırsak içi dengeyi altüst edebiliyor. Hele bir de gluten alerjiniz var ve gizli ya da açık bir “Çölyak hastası” iseniz durumunuz daha da ciddileşiyor. Çölyak hastalarının glutenli yiyecekleri ağızlarına bile sürmemeleri gerekiyor. Zira bu hastalarda gluten “ishal, gaz, karın ağrısı, yorgunluk, kansızlık, kilo kaybı” gibi sorunlara yol açıyor. Diğer taraftan sağlıklı pek çok kişi glutene alerjik olmasa da “duyarlı” olabiliyor. Sağlık pratiğinde “gluten hassasiyeti/duyarlılığı” olarak tanımlanan bu sorun maalesef zannedilenden çok daha yaygın bir problem.

    KISA BİLGİ
    GLUTEN HASSASİYETİNİN 10 İŞARETİ

    1. Hazımsızlık, şişkinlik

    2. Gaz ve karın ağrısı

    3. Bulantı ve mide ağrıları

    4. Kötü kokulu ve inatçı ishal atakları.

    5. Halsizlik ve yorgunluk.

    6. İştahsızlık ve kilo kaybı.

    7. Kas, eklem ve baş ağrıları.

    8. Tekrarlayan ağız yaraları, aft atakları

    9. Dilde ağrılı şişme.

    10. Depresif bir ruh hali.

    UNUTMAYIN
    BESLENME ANAYASASININ 3 DEĞİŞMEZ MADDESİ

    1. İhtiyaç kadar yenilecek! Ne çok, ne az.

    2. Dengeli beslenilecek! Protein, karbonhidrat ve yağlar belirli bir denge içinde kazanılacak.

    3. Çeşitlendirilecek! Hep aynı sebzeler, meyveler, et ve süt ürünleri tüketilmeyecek, beslenme olabildiğince çeşitlendirilecek.

    BİR TAVSİYE
    DAHA ÇOK LİKOPEN İÇİN 



    LİKOPEN domatese kırmızı rengini veren doğal bir mucize. Efsane bir tabii ilaç. Bizi kanserden, damar sertliğinden, bellek kaybından koruyabilen muazzam bir güç. Domatesteki likopeni daha çok kazanmak istiyorsanız, domatesin bütününü değil, ezilmişini, hırpalanmışını (!) yani olabildiğince parçalanmışını tercih edin. Bu tür işlemlerden geçen domates ürünleri (salça) daha çok likopen ihtiva ediyor. Bu faydayı biraz daha arttırmak için domatesi işlemek (ısıl işlemden geçirmek) ve üzerine azıcık da zeytinyağı eklemek lazım. Bana sorarsanız “domates çorbası” bütün bu işlemlerin hepsini bünyesinde barındıran muazzam bir likopen bombasıdır.

    ÖZET BİLGİ
    NE KADAR KIRMIZI ET

    Beslenme uzmanları haftada 2 veya 3 kez 80-100 gram kırmızı et tüketmenin sağlıklı bir yetişkin için yeterli olduğu düşüncesindeler.

    BİR UYARI
    BALIĞA YANLIŞ YAPMAYIN

    BALIĞI önce una bulayıp, üstüne bir de kızgın yağda kızartırsanız bakın o balıkta neler oluyor:

    1. Balıktaki Omega 3 miktarı sıfıra inebiliyor.

    2.  Kızarmış balık kızartma yağındaki Omega 6 yükü ve trans yağ bombardımanı nedeniyle bir “sağlık zararlısı” besin haline geliyor.

    3. Yağda kızarmış un ise içeriğindeki toksik yapılar nedeniyle bağışıklık sistemimize zarar veriyor.

    ÖZETİ ŞUDUR: Izgara veya buharda pişen balıkları tercih etmeliyiz.

    UNUTMAYIN
    SUSUZLUK NE YAPIYOR

    * Yorgun düşürüyor.

    * Çok yediriyor.

    * Uyku getiriyor.

    * Belleği zayıflatıyor.

    * Kafayı karıştırıyor.

    * Depresyonu tetikliyor.

    * Reflü ve gastrit yapabiliyor.

    * Kabız bırakıyor.

    * Tansiyonu düşürüyor.

    * Gözleri kurutuyor.

    * Bağışıklığı zayıflatıyor.

    HAFTALIK TAVSİYE
    40’LI YAŞLARA GELİNCE...

    40’LI yaşlara merhaba deyince lütfen daha az ET (!) (hayvansal protein), daha çok OT (!) (bitkisel gıda) kuralını devreye sokun. ASLAN olmayı bırakın, KUZU olmaya bakın.

    Yazının devamı...

    İçimizdeki müsilaja dikkat

    Kısacası “çevresel müsilaj” ile “bedensel ve ruhsal müsilaj” meselelerini aynı sepete koymak gerekiyor. Bu nedenle gelin isterseniz müsilaj sorununa “damardan”, yani “bedenden ve ruhtan” girelim. Hazırsanız buyurun...

    ÖNEMLİ BİLGİ
    MÜSİLAJ BİZİ DE KİRLETTİ

    MÜSİLAJ meselesi yalnızca Marmara’yı değil yaşadığımız çevrenin tamamını, neticede de ruh ve bedenlerimizi de kirletiyor. Sağlık pratiğinde kısaca “kronik hastalıklar” olarak tanımladığımız pek çok sağlık sorununun ardında da çoğu zaman az ya da çok “müsilaj problemi” yatıyor. Bedensel ve ruhsal müsilajın akla gelen ilk sonuçlarını da bu satırların yazarı şöyle sıralıyor...



    VARAN 1
    * DAMAR SERTLİĞİ: Damar sertliği çağımızın bir numaralı sağlık sorunu. Ölümlerin neredeyse yarıdan fazlasından damarlarımızdaki hasarlar ve onun sonuçları (kalp damar hastalıkları, beyin damar hastalıkları) sorumlu. Bedenimize şu ya da bu yolla karışan zararlı toksinler (LDL kolesterolü oksitleyen şekerler, trigliserid, sigara) en çok damarlarımızı bozuşmaya yönlendiriyor. Neticede damarlarımızın duvar ve içinde gelişen pıhtı ve plaklar tıpkı çevresel müsilaj meselesinde olduğu gibi yağlı ve kireçli birikintilerle damar sağlığımızı bozuyor. Kısacası oksitlenmiş LDL meselesinin de arka planında toksinler, ön planında ise “damarsal müsilaj” meselesi var.

    VARAN 2
    * OBEZİTE TEHDİDİ: Obezite pandemisi son 20 yılın en korkutucu sağlık tehditlerinden biri. Göbek ve iç organlarımızı saran yağlar ise aslında çevresel müsilajın beklenen neticesi. Bedenimize şu ya da bu şekilde giren toksinler metabolizmamızı altüst ediyor. İnsülin direncini tetikliyor, tiroidi tembelleştiriyor, böbreküstübezlerini yorgun düşürüyor. Neticede de obez bedenler adeta bir “yağ müsilajı denizi” içinde nefes alıyor. İçinde ya da dışında biriktikleri organ ve dokuları iltihaplandıran bu zararlı ve aşırı yağlar, o organları oluşturan hücrelerin nefes alıp vermelerini, doğal biyolojik yaşamlarını sürdürmelerini imkânsız hale getiriyor.

    VARAN 3
    ALZHEIMER PLAKLARI: Elimde net bir bilimsel kanıt yok ama kanaatimce beyin sağlığımızın uzun vadede en büyük tehditlerinden biri olan Alzheimer hastalığına da bir çeşit bedensel müsilaj meselesi olarak bakmamız mümkün. Alzheimer plaklarını oluşturan TAU proteinlerinin meydana getirdiği kirli yığınlar, beyin hücrelerimizin fonksiyonlarını bozuyor, nefes alıp vermelerini, birbirleriyle haberleşmelerini imkânsız kılıyor. Özetle Alzheimer hastalığına da yaşlandıkça büyüyen bir “müsilaj çöplüğü” gibi bakmamız mümkün.

    VARAN 4
    * DİSBİOSİS CAN SIKIYOR: Bağırsaklarımızdaki biyolojik denge bozukluğu da (disbiosis) bedenlerimizi Marmara Denizi’ndeki müsilaj meselesine benzer şekilde derinden etkileyen bir sorun. Bilelim ki çoğumuzun bağırsaklarını tıpkı müsilaj gibi işgal eden “kandida mantarı yığınları” da bağırsak içi doğal biyolojimizi bozuyor. Neticede de faydalı bakterilerin ve sağlığa yararlı probiyotiklerin üreme, gelişme ve çoğalmalarına imkân vermiyor.

    VARAN 5
    * KARACİĞER VE SAFRA KESEMİZ DE TEHDİT ALTINDA: Bana göre şimdilerde neredeyse 4 kişiden birinin yol arkadaşı haline gelen karaciğer yağlanması, nişasta bazlı fruktoz gibi toksik ve çakma kirliliklerin yarattığı müsilajın sonuçlardan biri. Benzer şekilde insülin direnci yaygınlaşıp karaciğer yağlanması vakaları çoğaldıkça safrakesesi taşla dolu kişilerin sayısı da artıyor. Kısacası yağlı karaciğer ve safrakesesi taşı sorunlarına da bedensel bir müsilaj meselesi olarak bakmamız yanlış olmaz.

    HATIRLATMA
    RUHSAL MÜSİLAJI DA ISKALAMAYIN

    EĞERduygusal kirlenme meselesi”ni yeteri kadar ciddiye almazsak ruhlarımız da zamanla bir müsilaj çöplüğü haline gelebiliyor. Endişe, kaygı, korku ve benzeri olumsuz düşünceler ruhsal yaşamımızda adeta bir “müsilaj zehirlenmesi” hali yaratabiliyor. Netice mi? İlk sıraya rahatlıkla“depresyon”u yazabilirsiniz. Ruhsal müsilajın diğer sonuçlarına da “sisli beyni”, “panik bozukluk meselesi”ni ve daha pek çok güncel psikiyatrik problemi ekleyebilirsiniz.



    KISA BİLGİ
    MÜSİLAJ HER YERDE VAR

    BİLELİM ki “müsilaj belası” sadece Marmara’yı ilgilendirmiyor. Göllerimiz, nehirlerimiz daha doğrusu yaşadığımız coğrafyanın neredeyse tamamı müsilaj meselesinin sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Meke Gölü’nü kurutan, Ergene Nehri’ni her gün farklı bir renge boyayan, Konya Ovası’nı “obruk cenneti” yapan da aynı beladır. Özetle müsilaj meselesinden çıkaracağımız pek çok ders var. 

    Yazının devamı...

    Alzheimer'ın sonu geldi mi

    Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusu sözkonusu olduğunda işler maalesef bir hayli karışır. Karışır çünkü böyle bir hedefe ulaşmak bize bedensel ve ruhsal anlamda birçok sorumluluk yükler. Diğer taraftan özellikle son yüzyılın beyinlerimizi, neticede de belleklerimizi olumsuz yönde etkilediği kesindir. İtiraf edelim, çoğumuzun beyni arızalıdır. Ve bu “arızalı beyin sorunu” günümüzün en mühim sağlık sorunlarından biridir.

    Ve yine bilelim ki “arızalı beyin meselesi”nin zirve noktasında hepimizin korktuğu çok ağır bir sağlık sorunu var: ALZHEIMER HASTALIĞI. İsterseniz gelin güne bu tatsız ve kesin tedavisi şimdilik mümkünsüz gibi görünen belalı hastalıkla ilgili güzel bir müjdeyle başlayalım: ALZHEIMER’DA FAYDALI OLABİLECEĞİ ANLAŞILAN YENİ BİR İLAÇ 7 HAZİRAN 2021’DE KULLANIM İZNİ ALDI. Detaylar için buyurun...

    İYİ HABER
    ADUCANUMAB İŞE YARAYABİLİR

    ALZHEIMER hastalığı özellikle 70-80’li yaşlar sonrasının en korkulan sağlık problemlerinden biridir. Belleği içten içe ve sinsice tahrip eden bu kronik hastalık, yaşlanma sürecine giren herkesin bir numaralı korkusudur. Yarattığı hafıza ve düşünme sorunlarıyla sadece hastalanan kişilerde değil, aileler ve sosyal yaşamda da önemli tahribatlara yol açar. Hastalığın kesin çözümü üzerinde her yıl binlerce araştırma yapılıyor. Ne var ki henüz bir arpa boyu bile yol gidilebildiğini söylemek pek mümkün değil. Daha doğrusu yakın zamana kadar durum böyleydi, muhtemelen 7 Haziran 2021 tarihi itibarıyla bu bilgi değişti. Gelişmeler şöyle...

    KISA BİLGİ
    BİOGEN NE YAPTI

    ABD’Lİ ilaç üreticisi Biogen’in birkaç gün önce kullanım izni aldığı Aducanumab, Alzheimer’da önceki tedavi yaklaşımlarını değiştirebilecek önemli bir molekül. Aducanumab uzmanlara göre Alzheimer için kesin bir çare değil. Mucize bir ilaç olduğunu söylemek de bir hayli güç. Ne var ki etki tarzı önümüzdeki yolun daha da açılabileceğini ve bu önemli hastalığın çözümüne yönelik yeni mekanizmaların devreye girebileceğini düşündürmesi bakımından önemli. Zira Aducanumab, Alzheimer’da ortaya çıkan ve sinir hücrelerinin hasarına yol açan yıkıcı mekanizmaya müdahale edebilen ilk tedavi yöntemi. Ve bu nedenle de bazı uzmanlara göre hastalığın tedavisinde adeta bir dönüm noktası. Hemen belirtelim, bu fikri paylaşmayan bilim insanları da var. Ama genel kanaat, bu yeni ilacın “umut verici bir buluş” olduğu yönünde.



    BİR UYARI
    ‘UZAMIŞ COVID’ SORUNU BÜYÜYOR

    COVID-19 hastalığı sadece birden bire ortaya çıkan ve üst solunum yolları ile akciğerlerde yoğunlaşan ağır sorunlara yol açan akut bir sağlık sorunu değil. Hastalığa yakalananların yüzde 10-15’inde problem uzun süreli bazı sağlık problemlerine de davetiye çıkarabiliyor. Hastalıkla ilgili verilerin sayısı arttıkça kısaca “uzamış” veya “kronik” COVID-19 olarak tanımlanan bu tabloların içerik ve nedenleri de daha iyi anlaşılıyor. Hastalığın kronikleşmesine yol açan hasarların başında da pıhtılaşma sisteminde oluşan değişimler ve damarlarda ortaya çıkan iltihaplanma süreçleri var. Ayrıca bağışıklık sisteminde gelişen kontrolsüz ve aşırı yanıtlar da önemli birer sorun. Peki uzamış COVID-19’un işaretleri neler?

    KESİP SAKLAYIN
    COVID-19 UZAYINCA NELER OLUYOR 

    UZAMIŞ COVID-19, akut hastalıktan 4-6 hafta sonra ortaya çıkan “yorgunluk, nefes darlığı, öksürük, baş ağrısı, uyku sorunları, sisli beyin, ruhsal çökkünlük, kas güçsüzlüğü ve ağrıları, eklem ağrıları, çarpıntı, göğüs ağrısı, saç dökülmesi, tat ve koku duyusu kayıpları” ile karakterli bir hastalık tablosu. Uzamış COVID-19 sorunu bir tür “çoklu organ harabiyeti”, bir çeşit kronik hastalıktan farksız bir durum. Özellikle hastalığa yakalanmadan önce genel durumu zaten bozuk ve/veya kronik bir hastalığı bulunanlarda daha sık görülüyor. Şeker hastaları, hipertansiyonlular, obezler, KOAH’lılar, kalp damar hastaları ile yoğun bakım tedavisi görecek kadar hastalığı ağır geçirenler “uzamış COVID-19 sorunu”nun bir numaralı hedefleri. Bu nedenle özellikle saydığımız sorunları yaşayan kişilerin hastalığa yakalanmaları halinde daha yakın bir takibe, daha yoğun bir tedavi planına ihtiyaçları olduğu kesin. Uzamış COVID-19 meselesini önümüzdeki yazılarda da tartışacağız.

    KISA BİLGİ
    ARIZALI BEYİNDEN KORUNMAK İÇİN...

    1- Uykunuzdan taviz vermeyin.

    2- Beslenmenize dikkat gösterin.

    3- Tembellik ve miskinlikten vazgeçip hareket edin.

    4- Toksinlerden uzak kalın.

    5- Başınızı travmalardan koruyun.

    6- Toksik ilaçlara “Hayır!” deyin.

    7- Beyninize stres yüklemeyin.

    8- Endişe, kaygı ve korkuyu minimuma indirin.

    9- Takviyelerden (Omega 3, B12, D vitamini) istifade edin.

    10- Kronik hastalıklara dikkat edin.

    Yazının devamı...

    Virüs laboratuvarda mı üretildi

    Bir grup biliminsanı virüsün genetik yapısına ve biraz da kötü ve farklı marifetlerine (!) bakarak yeni koronavirüsün “laboratuvar üretimi” yani “çakma bir virüs” olduğunu ileri sürerken, bir başka grup da “Olmaz öyle şey!” deyip soruyu cevaplamaya bile değer bulmuyor. Peki, doğrusu ne? Elimizde net ve açık bir bilgi yok. Yok ama son günlerde bu belalı virüsün “yapma” veya “çakma” olabileceğini düşünenlerin sayısı bir hayli arttı. İtiraf edeyim bu düşünce daha doğrusu şüphe bende de var. Nedenine gelince...




    KUŞKUM VAR ÇÜNKÜ... (1)
    CDC ESKİ DİREKTÖRÜ ROBERT REDFIELD BAKIN NE DİYOR 

    CDC/HASTALIK Kontrol ve Önleme Merkezi ABD’nin en önemli sağlık kurumlarından biri. Bu kurumun önceki başkanlarından Robert Redfield, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada “Koronavirüsün laboratuvar kaynaklı olabileceğini ileri sürdüğüm için ölüm tehditleri aldım. Bu tehditler son günlerde daha da arttı. Daha da önemlisi bilim âleminden de adeta dışlandım” dedi. Bilindiği gibi Robert Redfield salgının başından bu yana ısrarla yeni koronavirüsün “laboratuvar yapımı” olabileceğini ileri sürüyor. Bu düşüncesini Mart 2020’de CNN’e verdiği bir röportajda da açıklamış ve bu virüsün büyük bir olasılıkla “Üretildiği laboratuvardan kaçtığını (!)” ileri sürmüştü. Dr. Redfield bu iddiasını hâlâ kararlılıkla sürdürüyor. Dikkate almamak doğru olmaz.

    KUŞKUM VAR ÇÜNKÜ... (2)
    DR. FAUCI DE KARARSIZ

    ANTHONY Fauci, CDC’nin şimdiki başkanı. Uzun yıllardır, neredeyse taa Reagan’dan bu yana ABD başkanlarına sağlık danışmanlığı da yapıyor. Bugüne kadar çalıştığı başkanlardan sadece Trump’la fikirleri pek uyuşmadı. Ama o kadar güçlü ve güvenilir ki onu -çok istemesine rağmen- eski başkan Trump bile görevden alamadı. Yeni başkan Biden’ın ilk işi ise Fauci’nin göreve devam edeceğini açıklamak oldu. Kısacası Dr. Fauci mühim bir adam, önemli ve tecrübeli bir biliminsanı. Fauci de salgının başından bu yana virüsün kaynağı konusunda kararsız bir tutum içinde. Ne var ki geçtiğimiz günlerde ABD’nin saygın gazetelerinden The Wall Street Journal’da yayımlanan ve “virüsün yapay olabileceği”ni düşündüren o önemli haberden sonra Dr. Fauci’nin e-postaları da dolaşıma giriverdi. Fauci e-posta yoluyla yaptığı yazışmalardan birinde kendisine “Virüsün Çin’in önemli biyoteknoloji bölgelerinden biri sayılan Vuhan’daki bir laboratuvardan çıkmış olma olasılığı var mı?” diye soran bir meslektaşına “Hayır!” demek yerine yuvarlak ifadelerle yanıt veriyordu. Yine bir başka meslektaşının “Bu virüs tasarlanmış bir virüs olabilir mi?” sorusunu da “Sizi yakında arayacağım” diyerek geçiştirmişti. Gelişmeler, bilim çevrelerinde, Dr. Fauci’nin yeni koronavirüsün Çin’deki laboratuvardan çıktığı iddiasını “örtbas ettiği” düşüncesini güçlendirmeye devam ediyor. Peki, netice? Netice mi?

    SONUÇ ŞU
    ‘LABORATUVAR TEORİSİ’ YİNE GÜNDEMDE

    BU belalı virüsün laboratuvarda üretildiğini ileri süren “LABORATUVAR TEORİSİ” son günlerde yeniden ve daha çok gündeme geldi, daha çok ön plana çıktı. Dr. Fauci de son zamanlarda “yeni koronavirüsün doğal yollardan çıktığına yeterince ikna olmadığını” söylemeye başladı. Anlaşılan o ki şimdi o da bu virüsün “YAPMA VE ÇAKMA BİR VİRÜS” olabileceği ihtimalini yeniden değerlendiriyor.

    İYİ BİLGİ
    ÇAY KANSERE DÜŞMAN MI

    BİZİM geleneksel içeceğimiz siyah çay da, daha yaygın tüketilen yeşil çay da güçlü birer “antikanser kalkan” olarak kabul ediliyor. Çaydaki bu mucize faydanın da yapısındaki “KATEŞİN ZENGİNLİĞİ”nden kaynaklandığı biliniyor. Çay “kateşinler” olarak bilinen antioksidanlardan özellikle de “epigalokateşinler”den çok zengin bir içecek. Elimizde çayın sağlık gücünü doğrulayan binlerce bilimsel kanıt zaten var. Bu kanıtlardan biri de University of Maryland Medical Center’da yapılan bir çalışma. O çalışmaya göre, “her gün 2 fincan yeşil çay tüketmek” sadece kanser riskimizi azaltmakla kalmıyor, bizi damar tıkanıklığından, pıhtılaşma bozukluğundan, bellek zayıflamasından da koruyabiliyor.




    BİR TAVSİYE
    ÇAYI GÜNE YAYIN

    TAVSİYEMİZ şu: Çaydaki kateşinler bedende hızla parçalanıp, etkinliği 2 saatten uzun sürmeyen doğal moleküller. Ayrıca kateşin zenginliğinin maksimuma ulaştığı süreç çaylar taze iken daha da fazla ve güçlü. Bu nedenle “Çaylar taze!” sloganına kulak vermekte ve çay tüketimini “gün içine yaymak”ta fayda var.

    İYİ BİLGİ
    ‘ENDİŞE DETOKSU’ YAPIN

    GERGİN, yorgun ve olağanüstü günlerden geçiyoruz. Endişeliyiz, kaygılıyız, korkuyoruz. Neticede ciddi bir “kortizol ve adrenalin banyosu altındayız”. Sonuç mu? ADRENAL YORGUNLUK! Adrenal yorgunluk, diğer adıyla TÜKENME SENDROMU günümüzün en önemli sağlık sorunlarından biri. İşte bu nedenle hepimizin hemen her gün 3-5 dakikalık “endişe detoksu” çalışmaları yapmasında, böbreküstübezlerini sakinleştirmesinde fayda var. Endişe detoksunun ilk maddesi: “Birbirimize daha çok kenetlenmek ve ruhumuza daha fazla olumlu duygular yüklenmek”tir. İkinci maddesi de GEVŞEME EGZERSİZLERİ olabilir. Bunlara “SAKİNLEŞME EGZERSİZİ” de diyebiliriz. İşte o egzersizlerden evinizde, işinizde yani her yerde yapabileceğiniz kolay bir örnek: AYAKTA NEFES ALMA EGZERSİZİ!

    KESİP SAKLAYIN
    AYAKTA NEFES ALMA EGZERSİZİ

    1. Bacaklarınızı kalça mesafesinde açın ve ayaklarınızı birbirine paralel tutacak şekilde ayakta durun.

    2. Ellerinizi belinize yerleştirin. Başparmaklarınız alt kaburgalarınızın hemen altında her bir böbreğinizin tam
    üzerinde olsun.

    3. Burnunuzdan uzun ve derin nefesler alın. Bu nefesleri aldığınızdan daha uzun sürelerle ağzınızdan yavaşça dışarıya bırakın.

    4. Başparmaklarınızı dairesel hareketlerle yavaşça döndürerek böbreğinizin üst kısmına yerleşmiş olan böbreküstübezlerinize uyarılar gönderin.

    5. Arada bir daha derin nefesler alıp vererek nefesinizin böbreküstübezlerinize ulaştığını hayal edin.

    6. Rahatlayıp gevşeyin ve derin nefesler alıp vererek bu çalışmayı birkaç dakika daha sürdürün.

    NOT: Dr. Jesse Lynn Hanry’den alınmıştır.

     

    Yazının devamı...

    İpin ucunu bırakmayalım

    Sağlıklı olmak ve kalmak bir seçim değil, bir gereklilik. Ne var ki o çok güvendiğimiz aklımız “sağlıklı olma hali”nin değerini maalesef bilmiyor, daha doğrusu fark edemiyor. Sağlığın kıymetini sadece hastalanınca anlıyoruz. Diğer taraftan, bilelim ki pandemi sürecinden de iyi haberler geliyor. Çok şükür pandemide de yolun sonu yaklaşıyor. Tünelin ucunda görünen ışık kesinlikle üstümüze doğru hızla gelen tehlikeli bir trenin ışığı filan değil artık. Bu ışık kesinlikle eski ve güzel günlerin yeniden geri geleceğine işaret eden “AŞI IŞIĞI”dır. Ve yine bilelim ki salgını bitirecek, son noktayı koyacak, üzerine kocaman bir çarpı atacak, yani pandemi ile yürüttüğümüz savaşın bitiş düdüğünü çalacak olan da yine o ışık yani aşı ışığıdır. Özeti şudur: BİR, aşılardan korkmayın. İKİ, toplumsal bağışıklık sağlanana kadar da ipin ucunu bırakmayın.




    HATIRLATMA
    BAĞIŞIKLIĞA ZARAR VEREN 4 HATA

    BAĞIŞIKLIK sistemimiz en önemli sağlık hazinelerimizden biri, belki de birincisi. O sistemi koruyup kollamak ise günümüzün en önemli görevi ve problemi. Ne var ki son günlerde o sistem de -maalesef- hepimizde alarm vermeye başladı. Alarm veriyor çünkü o da bizim gibi yoruldu. Alarm veriyor çünkü onun da bizim gibi kafası fena halde karışık. Kısacası bağışıklık bakımından son derece hassas bir zaman dilimindeyiz. O sistemi daha fazla yormamak, daha fazla güçsüz düşürmemek için şu 4 yanlışı lütfen -özellikle bugünlerde- asla yapmayın:

    1- UYKUSUZ KALMAYIN: Uyku süresinin kısalması ve uyku ritminin bozulması bağışıklığın en önemli düşmanlarından biri. Uykusuzluk pandemisi ise günümüzün en önemli sağlık tehdidi. Uyku meselesine özel bir önem verin.

    2- TEMBELLİĞİ BIRAKIN: Hareketsiz bir yaşam da bağışıklığımızı güçsüz bırakabiliyor. Tersine, “düzenli egzersiz alışkanlığı” ise ona adeta doğal bir ilaç gibi geliyor. Mutlaka ama mutlaka, her gün ama her gün yürüyün, yürüyün, yürüyün.

    3-  ENSENİZİ KARARTMAYIN: Belirsizlik hepimizi yordu. Kaygı hepimizin üzerine çöktü. Diğer taraftan yoğun stres, üzüntü, endişe, derin ve uzamış yorgunluk da bağışıklığımızın dengesini fena halde bozdu. Ama gelin, biz yine de ensemizi karartmayalım, geleceğe umutla bakalım.

    4- HER ŞEYİ YEMEYİN: Özellikle aşırı şeker yüklenmekten, kızartmalardan, kalori değeri yüksek gıdalardan uzak durmamız da önemli bir ayrıntı.

    BİR LİSTE
    ANTİOKSİDAN ŞAMPİYONU 5 BESİN

    ORAC (Oksijen radikali emme kapasitesi) bir gıdanın antioksidan gücünü belirleyen en önemli besinsel faktörlerden biri. Bu kapasite dikkate alındığında antioksidan gücü yüksek besinlerin ilk sıralarında şunlar var:

    1- KURU ERİK: ORAC puanı 5500! Her akşam 2 adet kuru erik tüketin.

    2- KURU ÜZÜM: ORAC puanı 2500! Her sabah 5-6 adet çekirdekli siyah üzüm yiyin.

    3- ÇİLEK: ORAC puanı 1500! Lezzetli, bu mevsimde fiyatı makul, besleyici bir alternatif.

    4- ISPANAK: ORAC puanı 1250! Her yerde her zaman bulabileceğiniz mükemmel bir antioksidan bombası.

    5- LAHANA VE KARNABAHAR: ORAC puanı 900! Antioksidan dükkânında anti kanser yeteneği de olan iki güçlü kalsiyum bombası.

    İYİ BİLGİ
    KİMLER MEYVEYİ AZ YEMELİ

    ÖNCE şu bilgiyi bir kez daha hatırlatalım: Meyveler en değerli besinler. Tek kusurları var: Bazıları çok fazla şeker, fruktoz içerebiliyor. O aşırı fruktoz da bazı kişilerde bazı sağlık sorunlarını tetikleyebiliyor. İşte bu nedenle meyve tüketiminde de ayarlı gitmek, makul kalmak, kararında bırakmayı bilmek önemli bir ayrıntı. Bir de meyveyi az yemesi gerekenler var. Kimler mi?

    BİR - Şeker hastaları

    İKİ - Ürik asidi yüksek olanlar

    ÜÇ - Trigliserid yüksekliği saptananlar

    DÖRT - Karaciğeri yağlı bulunanlar

    BEŞ - İnsülin direnci belirlenenler

    BİR TEST
    OMEGA 3 SEVİYENİZ ÖLÇÜLEBİLİYOR MU

    OMEGA 3 eksikliği en yaygın beslenme problemlerimizden biri. Bilindiği gibi Omega 3 rezervimiz azalınca sağlık risklerimiz artıyor, damar problemleri, bağışıklık sorunları ortaya çıkmaya başlıyor. Belleğimiz güçsüz düşüyor, eklemlerimiz yağsız kalıyor, görmemiz zayıflıyor. Bu nedenle D ve B12 vitaminlerinde olduğu gibi Omega 3 seviyelerini de takipte tutmamız gerekiyor. Peki, mümkün mü? Mümkün! Kanınızdaki Omega 3 seviyesini de bir kan testiyle ölçtürebiliyorsunuz. “OMEGA 3 ENDEKSİ TESTİ” adı verilen bu testin güvenilirliği de oldukça yüksek. Ölçüm sonucunun 8’in üzerinde olması, yeterli Omega 3 rezervine sahip olduğunuz anlamına geliyor. 4’ün altına düşmesi ise risklerinizi zorladığınızı gösteriyor. Testin oldukça pahalı ve sadece özel bazı laboratuvarlarda yapılabildiğini de hatırlatalım.

    KISA BİLGİ
    ANTEPFISTIĞI KANSERDEN KORUR MU

    BİLİMSEL çalışmalara bakılırsa antepfıstığının böyle bir marifeti var. Bilindiği gibi antepfıstığı E vitamininin özel bir formu olan “gamma tokoferol”den çok zengin bir besin. Ünlü tıp merkezi M. D. Anderson Kanser Merkezi’nde yapılan bir çalışmada (ABD) antepfıstığının yüksek gamma tokoferol içeriği sayesinde bize “akciğer kanserinden korunma”da da yardımcı olabileceği gösterilmiş. Ayrıca gamma tokoferolün “prostat kanserinden korunma”da da işe yarayabileceği düşünülüyor. Kuruyemiş seçimlerinizi yaparken bu bilgi hep aklınızda olsun.




    UNUTMAYIN
    BİTKİSEL AĞIRLIKLI BESLENİRSENİZ...

    BİR: Kilo kontrolünüz kolaylaşır.

    İKİ: Bağışıklığınız güçlenir.

    ÜÇ: Anti kanser korumanız artar.

    DÖRT: Tansiyon ve şeker ayarınız kolaylaşır.

    BEŞ: Kan yağlarınız dengelenir.

    ALTI: Kabızlık probleminiz kalmaz.

    YEDİ: Kemik erimesi riskiniz azalır.

    KESİP SAKLAYIN

    İŞTAH AZALTAN 5 TAVSİYE

    VARAN 1: Bol ve sık su için.

    VARAN 2: Sebzelere yüklenin.

    VARAN 3: Zencefile “Evet” deyin.

    VARAN 4: Daha uzun çiğneyin.

    VARAN 5: Kahveyi ihmal etmeyin.

    Yazının devamı...