• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Bu yaz onlara rastlayabiliriz: Plaj yakalılar


    Bu yazın nasıl olacağına dair sorular havada uçuşadursun, ilginç bir işbirliği ilk işaret fişeklerinden biri oldu.
    Yeni nesil çalışma alanları yaratan Han Spaces, bu yaz Çeşme Dalyan’daki popüler plaj Momo’nun içinde açılıyor.
    Plajın bir köşesinde açılacak Han Spaces, bilgisayarını kuma bulamadan bir köşede sessizce çalışmak isteyenler için düşünülmüş.
    Anlaşılan o ki bu yaz plajlarda mesafeli eğlenmeye çalışanlar kadar bilgisayarını kucağına alıp çalışan bikinli/mayolu “plaj yakalılar”ı da sıkça göreceğiz.

    Güneş enerjilerinin ortasındaki ‘Vaha’

    Sahra Çölü’nün girişine konumlanmış, büyüklüğü 3500 adet futbol sahasına denk düşen Fas’taki meşhur Noor-Ouarzazate güneş enerjisi kompleksine bir rakip geliyor.
    Konya’daki Karapınar Güneş Enerjisi Santrali.
    Tesis tamamlandığında 1348 megavat gücüyle dünyanın en büyük güneş enerjisi santrallerinden biri olacakmış.
    Tesisin benim ilgimi çeken esas kısmı ise şu oldu.
    Güneş enerjilerinin tam ortasına konulacak fütüristik ve yeşil bir tasarıma sahip kontrol merkezi binası.
    Adına kısaca SCADA denilen bu kontrol merkezinin tasarımı için önce mimari bir proje yarışması açıldı. Yarışmaya katılan 58 proje jüri başkanı mimar Melike Altınışık rehberliğinde David Green, Murat Tabanlıoğlu, Refik Anadol, Dr. Deniz Aslan, İmdat As ve Kübra Kalyoncu Şeherli tarafından değerlendirildi.
    Birinci olan proje ise Y. Mimar Caner Bilgin ve Mimar Begüm Yılmaz Bilgin’e ait “Vaha Oasis” projesi oldu. Vaha Oasis’i görür görmez sevdim. Çünkü çevresindeki kurak alana tezat, zengin peyzajı olan bir avluya sahip. Nitekim proje sahipleri bu yemyeşil avluyla yaşamın esas kaynağına dikkat çekmek istemiş. Bunda da gayet başarılı olmuşlar.

    Sanat dünyasında son durum

    ◊ Contemporary İstanbul’un fiziki versiyonu mayısta yapılacaktı, son tarih 1-6 Haziran olarak duyuruldu.
    Doğrusu salgın nedeniyle her şeyin sürekli değiştiği bir ortamda CI ekibinin bu sabrını tebrik etmek lazım. Çünkü büyük bir organizasyon için sürekli tarih değiştirmek hiç kolay bir şey değil.
    ◊ Instagram’da yerli sanat dünyasını ti’ye alan bir hesap açıldı. “Trexit Salvador” takma isimli bu profilde hem paylaşılanlar konuşuluyor, hem de profili kimin hazırladığı merak ediliyor.

    Kuzey Ege’ye Tulum havası

    Biz Bodrum ve Çeşme’de olup bitecek yenilikleri konuşuyoruz ama anlaşılan o ki bu yaz Kuzey Ege, yani Assos civarı da yeni projelerle gündeme gelecek.
    O projelerden biri Tulum ambiyansına sahip olacağı söylenen Recif Assos adlı plaj.
    Behram’a giderken sahil şeridinde yer alan plaj “gastro-beach” konseptine sahip olacak. Ayda iki kez konuk şefin yer alacağı plajın restoranında ünlü DJ’ler çalacak.

    Yazının devamı...

    Gizemli Türk ‘Pak’ın 16 milyon dolarlık ‘Fungible’ı


    Nonfungible.com’a göre durum fenaydı. Günde ortalama 19.3 milyon dolara ulaşan NFT satışları nisan ayına gelindiğinde 5.5 milyon dolara düşmüştü.
    Yani yüzde 70’lik bir düşüşten bahsediliyordu. Sanat dünyası da bu yüksek rakamların sürdürülebilir olmadığını tartışıyordu ki, Türk sanatçı Pak’ın Sotheby’s ve Nifty Gateway işbirliğiyle satışa açılan “Fungible” adlı serisi 16.8 milyon dolara satıldı.
    Üstelik sadece iki günde. Açık artırma 12 Nisan’da başladı, 14 Nisan’da kapandı.
    Beeple’ın 69 milyon dolarlık Christie’s satışında olduğu gibi 10 gün boyunca vitrinde kalmadı.
    Üstelik Pak’ın bu satış sürecinde sürprizleri vardı.
    Alıcılara kendi koleksiyonunu oluşturma şansı veriyordu.
    Şöyle ki: Fungible serisi altıya ayrılmıştı. The Cube, Complexity, Equilibrium, The Builder, The Switch ve The Pixel.
    The Cube’da yer alan dijital küpleri ister bir, ister bin adet satın almak mümkündü. Böylece alıcılar sahip oldukları toplam küplere bağlı olarak farklı bir NFT setine sahip olabiliyordu.



    Karışık mı? Evet biraz, ama bununla da bitmiyor.
    Tüm koleksiyon aynı zamanda şu iddialı cümleyle tanıtılıyordu:
    “Değer anlayışımızı yeniden tanımlayan yeni bir dijital sanat koleksiyonu.”
    Pak’ın yapmak istediği alıcılara şunu sorgulatmaktı:
    Değer ne demektir ve bu otoritesini nereden alır?
    Pak’ın alıcılarına meydan okuduğu bu alt metin ne kadar yerini buldu, önümüzdeki günlerde belli olur diye düşünüyorum.
    Ama şu bir gerçek: 20 yıldır dijital sanat dünyasının içinde olan Pak, artık bu alana ismini altın harflerle, üstelik Beeple gibi sadece bir “çok satan” olarak değil, sürprizleri ve oyunları bitmeyen yenilikçi vizyonuyla yazdırdı.
    Peki Pak kim? Onu hâlâ bilmiyoruz. Evet, Türk. O kesin bilgi. Keza hâlâ Twitter hesabında Murat Pak yazıyor. Ama o gerçek ismi değil. Pak her yerde “anonim sanatçı” olarak tanıtılıyor.
    Keza belki de böylesi ona ayrı bir gizem katıyor.
    Tıpkı dijital küp oyunlarında olduğu gibi...

    Bol seramik

    “Gerçek lüks, yaşadığımız deneyimlerdir: İnsan, insanlarla bağlantılı olan doğa, sessizliğin yeniden keşfi, ustalık ve özgünlük gibi ender görülen her şey!”
    Barselona ve İstanbul arasında yaşayan İspanyol sanatçı ve tasarımcı Fran Aniorte’ye ait bu sözler.
    Hafta içi Tepebaşı’ndaki Goba Art&Design’da “Mediterráneo” adlı seramik objeler sergisini açan Aniorte’ye kulak verin:
    “Mediterráneo 1 yıl önce başladığım bir sanat projesi. Bu projede Akdeniz hakkındaki kişisel vizyonumu, eski kültürlerden ilham alan günlük nesneler ve grafik sanat eserleri aracılığıyla keşfetmeye çalıştım.



    İspanya, Türkiye, İtalya ve daha birçok bölgeden popüler el sanatlarında kullanılan hayvanları ve grafikleri stilize edip modern bir çizgiye taşıdım. Bunları Akdeniz’de geçen çocukluk anılarımla harmanladım.
    Her parçayı Akdeniz kültürünün referanslarıyla süsledim. Kuşlar, organik geometri, dikenli armutlar, incirler, coşkulu bitki örtüsü gibi...
    Çocukken incir ağaçları, kuşlar ve sakin yaşamla dolu bir Akdeniz’de, özgürce akıp gitmiş unutulmaz anılarımı hâlâ saklıyorum. Bu anılar artık sanat formunda bana geri dönüyor.”

    Neyin kafası

    Maltepe’de bir villada yapılan partiden çıkanlar yüzlerini kar maskeleriyle gizlemiş.
    Belli ki böyle bir baskın olacağını tahmin ediyorlardı. Ne olur ne olmaz deyip bu maskeleri edinmişler.
    Hazırlık yapmışlar. Sırf eğlenmek uğruna bunca sıkıntıya, üstelik virüs riskine girmeye değer mi yani?
    Fotoğrafları görünce “pes” dedim.

    Yazının devamı...

    Yayoi Kusama’nın dans eden balkabağı

    Hayır, caddesi, sokağı, restoranı yüzünden filan değil; hem bir sergi hem de dev bir bahçeden dolayı!

    Bronx’taki New York Botanik Bahçesi’ne, kısa adıyla NYBG’ye yıllar önce “Frida Kahlo: Art, Garden, Life” sergisi vesilesiyle gitmiş ve sergiden çok botanik bahçesine hayran kalmıştım.

    Şimdi bu nefis mekanda salgın nedeniyle bir yıldır ertelenen Yayoi Kusama’nın “Cosmic Nature” sergisi açıldı. 92 yaşındaki ikonik sanatçının sergisinden renkli instagram kareleri dijital dünyalarımıza düşmeye başladı bile. Özellikle dans eden balkabağı isimli dev heykelin görüntüsü şimdiden çok paylaşılanlar arasına girdi.

    Kusama’nın sergisinin yapımı üç yıl sürmüş.

    Eleştir-menlere göre Cosmic Nature sergisi, birkaç iddialı eserin yanı sıra Kusama standartlarının ustaca yeniden canlandırılması ve erken dönem resimlerinin, performanslarının küçük bir retrospektifini içeriyor. Bir de ötesi var. Kusama’nın çocukluğu büyükanne ve büyükbabasının işlettiği fidanlık tesisinde geçmiş.

    Dolayısıyla en başından beri bitkiler onun hayatında önemli bir yer tutmuş. Bu sergi bir bakıma Kusama’nın bitkilere olan hayranlığının bir yansıması sayılabilir yani.

    Bahçe bağımlılık yapar

    Bahçeden laf açılmışken, bu konuya ‘yeşillenmemek’ olmaz.
    Üstelik şu an tam bahçe mevsimi. Kabul, bizde bir İngilizler gibi bahçe kültürü yok. Bizdeki bahçeler bağlarla karışıktır.
    Bağ ve bahçe bir aradadır. Dolayısıyla “zevk” değil, ürün elde etmeye odaklıdır her şey. Modern sitelerle beraber bahçe kültürü yeniden şekillenmiş olsa da, sitelerdeki bahçeler de çoğu zaman estetikten uzak, sıkıcı ve kendi haline bırakılmış gibidir.
    Oysa bahçe bağımlılık yapan bir şey!
    Damon Young’ın Bahçede Felsefe kitabında okumuştum. 
    Ünlü İngiliz yazar Jane Austen’ın Hampshire’daki bahçeli evi yazarlık kariyerinde çok önemli bir yere sahipmiş. Şöyle ki: Austen, o evden Somerset’teki Bath’te yeni bir eve taşınınca yazarlık hayatı on yıllık bir sekteye uğramış. 
    Dile kolay, on yıl! 
    Çünkü Austen çalışmak, ilham almak için bahçesine bağımlı hale gelmiş. 
    Bağımlı olmanın ötesinde bahçesinin her şeyiyle ilgilenen bir profesyonel de olmuş kısa zamanda. 
    Ne zaman ki o bahçeli evden termal sularıyla ünlü sıkıcı Bath’e taşınmış, Austen’ın tüm ilham perileri bir anda onu terk etmiş! “Buranın manzarasını dahi sevmiyorum” diye satırlamış o zamanki mektuplarında kız kardeşine. 
    Yeniden Hampshire’a döndüğünde ise eski yazarlık günlerine şahlanarak geri dönmüş ve peş peşe kitapları çıkmaya başlamış. 
    Aynı bağımlılık ünlü felsefeci Nietzsche’de de varmış. Düşünmek için illa ki bir ağaç altına ihtiyacı olan Nietzche’nin sık sık iyi hava ve iyi doğası olan yer uğruna ev değiştirmiş. 
    Şöyle şahane bir lafı da var onun: “Doğada bulunmayı bu kadar sevmemizin nedeni onun bizimle ilgili herhangi bir kanıya sahip olmamasıdır”. 

     


    Otel bahçeleri ve bir “pek yakında”

    Bahçe konusunda İstanbul’daki en özenli olanlar kuşkusuz oteller.
    Four Seasons Bosphorus bu konuda iyidir mesela.
    Yeni açılan otellerden Six Senses Kocataş Mansions da özeniyle dikkatimi çekenlerden.
    Aklıma gelmişken bir “pek yakında” haberi:
    Six Senses içinde Mehmet Gürs bir konsept restoran açacakmış.
    Bir aksilik olmazsa önümüzdeki sonbaharda.

     

    Yazının devamı...

    MM ve Arthur Miller gibi olurlar mı?

    Serenay haberi hemen yalanladı. “Arkadaşız” dedi.
    Nitekim doğru, bana kalırsa da iyi arkadaşlar.
    Arkadaş kalmaya da devam edebilirler.
    Yetişkin bir kadınla erkek yemeğe çıktı, bir yerde görüntülendi diye bu onların sevgili olduğu anlamına gelmez.
    Ama bir noktada durumları Marilyn Monroe ve Arthur Miller ilişkisinde olduğu gibi başka yöne evrilebilir mi?
    Olabilir, hayat bu.
    Nitekim Miller ve MM ilişkisi en sevdiğim hikâyelerden biridir.
    Hatırlayalım:
    Hollywood’un gösterişinden uzakta, kendi halinde bir yaşam sürdüren evli ve iki çocuk babası yazar Arthur Miller’ın hayatı Marilyn Monroe’yla tanıştıktan sonra değişir.
    Miller uzun süre MM’ye dirense de sonunda ona kayıtsız kalamaz. Monroe, Miller’a yazdığı kısa mektuplardan birinde ona şöyle der:
    “İnsanların çoğu babalarına hayranlık duyar, ama ben böyle birisiyle hiç karşılaşmadım. Hayran olacağım bir insana ihtiyacım var.”
    Sonunda ikili Hollywood’u şaşırtan bir şekilde evlenir.
    Entelektüel bir yazarın MM gibi dönemin en ünlü oyuncusuyla evlenmesi çok fazla eleştirilir.
    Bu evlilik bir süre sonra bitince MM şöyle der:
    “Yaşamım boyunca Marilyn Monroe’yu oynadım. Her zaman her şeyi daha iyi yapmaya çalıştım. Peki sonuç ne? Yalnızca kendi taklidimi oynuyorum. Beni Arthur’a çeken şey de işte buydu... Onunla evlendiğimde, onun sayesinde Marilyn Monroe’dan uzaklaşmayı başaracağımı sanıyordum.”

    Yeni kapanma, yeni refleksler

    Yeni bir kapanmaya daha hoş bulduk. Bu kez nasıl olacak hiçbir fikrim yok.
    Tek bildiğim şu: Kuryeler artık yeni ailem oldu.
    Gündelik rutinimde en çok onlarla karşılaşıyorum.
    Evde zırt pırt bir şey ansızın tükeniyor, hop sipariş...
    Şimdi azıcık kuruyemiş fena olmaz mıydı diyorum, hop tekrar sipariş...
    Bu sabah biraz detoksa girip kereviz suyu mu içsem diye coşuyorum, hop yine sipariş...
    Siparişlerim ultra dengesiz ve kabul edelim şımarıkça.
    Kuryelerimiz ise sağ olsunlar, ultra dakikler.
    Bir de şöyle bir şey oldu: Artık kurye motosikletlerinin sesini bir sokak öteden duyuyorum, “Hah geldi benim kurye” oluyorum.
    Çünkü neden?
    Apartman otomatiğimiz bozuk, çalışmıyor.
    İster istemez kuryenin motosiklet sesini takip etmek zorundayım, böyle bir refleks geliştirdim.
    İnsan nelere refleks geliştiriyor mecbur kalınca, şaşkınım.
    Keza bazı kuryeleri aplikasyondan da takip ediyorum, “Yola çıktı, geliyor, köşeyi döndü, az kaldı” filan diye.
    Evde kendi kendime sipariş tiyatrolarındayım yani, durumum fena...
    Bu döngüden kurtulmak için yine bir sipariş mi versem?

    Sarılma öpüşme olmasa da olur

    Tanıdık, tanımadık fark etmez; biriyle bir araya gelince giriş konuşması olarak korona ve aşı muhabbeti yapmaktan sıkıldım.
    Aynı bilgileri evir çevir konuşuyoruz.
    Biliyorum, konuşacak en önemli şey o.
    Ama eskiden yeni bir albüm ya da ne bileyim yeni bir film üzerine filan konuşurduk.
    Eski normalin en çok o yanını özledim aslında.
    Sarılmalar, öpüşmeler olmasa da olur.

    Sadakatimi satıyordum bazen, alan yoktu

    Bu yeni kapanma döneminin albümü, yeşeren baharın cıvıllığına inat/tezat bir çalışma: Teoman’ın “Gecenin Sonuna Yolculuk” albümü. Üzerinde uzun uzun yazılmalık bir albüm.
    Ama şimdilik dikkatleri kısa metraj film tadındaki “Viski ve Lazanya” şarkısına çekmek isterim.
    Bir otel odasında yaşanmış (ya da yaşandığını varsaydığım) hikâyeyi çok güzel anlatmış Teoman. O şarkıdan en çok aklımda kalan iki dize şu:
    İlki, “Sadakatimi satıyordum bazen, alan yoktu.”
    Diğeri de şu: “Delikler olmasaydı ruhumda, anlardım belki.”

    Yazının devamı...

    İlk aşılı uçuş ve aşı pasaportu olayı

    Qatar Havayolları dünyanın ilk aşılı uçuşunu gerçekleştirdiğini açıkladı.
    Qatar’ın açıklamasına göre QR6421 sefer sayılı uçağın hem yolcuları hem de tüm mürettebat aşılı olarak seyahat etmiş.
    Yani uçağa binmeden önce herkes bir şekilde aşısını olmuş.
    Bu da yetmemiş, check-in işlemleri sırasında da aşılanmış personel hizmet vermiş yolculara.
    Benim en çok merak ettiğim şey uçaktakilerin maske takıp takmadığı oldu.
    Hani herkesin aşılı olmasının verdiği bir rahatlık gelmiş olabilir üzerlerine.
    Bir de herkesin iki doz aşıyı tamamlayıp tamamlamadığını merak ettim.
    Ama görünen o ki, eninde sonunda tüm havayolu markaları bu noktaya gelmek zorunda kalacak.
    SORULAR SORULAR
    Yine de bu aşı pasaportu olayı bin tane soruya gebe.
    Mesela tek doz aşımı oldum ama ikinciyi bekleyene kadar önümde 28 gün var.
    O 28 gün içinde uçağa binemeyecek miyim?
    Ya da her aşı kabul görecek mi?
    Mesela şimdi herkes “Avrupa’da kabul görecek” diye BioNTech aşısına yükselmiş durumda.
    Peki aşı pasaportu olayı bir yandan da kutuplaşmaya yol açmayacak mı?
    Aşı olmayı reddedenler bu pasaportu almayacak ve haliyle “ötekileştirilecek”.
    İngiltere hali hazırda bu konuyu tartışıyor.
    Kısacası sorular çok, yanıtlar pandemi dizisinin ilerleyen sezonlarında...

    Tavsiye: Madam Niça

    Hani bugünlerde, tam da kapanma öncesi, mekan tavsiyesinin bir anlamı var mı bilmiyorum.
    Ama olsun, cepte dursun.
    Önereceğim mekan Bozcaada’dan geçtiğimiz sonbahar İstanbul’a transfer olmuş Madam Niça.
    Gümüşsuyu’ndaki The Artisan İstanbul Hotel MGallery’nin terasına konuşlanan mekanı Bozcaada’ya gidenler gayet iyi biliyor.
    Halen oradaki restoranları da duruyor.
    İstanbul’daki mekanları ise daha büyük ve tabii nefis Boğaz manzaralı.
    Sanki bir geminin güvertesine oturmuş gibi hissediyorsunuz Madam Niça’da.
    Menüleri ise Rum, Girit, Balkan, Osmanlı ve Sefarad Yahudileri mutfağının bir karması.
    En güzeli de tüm yemek malzemeleri Bozcaada’dan geliyor.

    Paros’taki restoran Bodrum’a geliyor

    Bir Bodrum haberine buyurun:
    Paros Adası’nın ikonik deniz ürünleri restoranı Barbarossa bu yaz Caresse, a Luxury Collection Resort&Spa’ya geliyor.
    Yani İstanbullu bir mekan yerine bu kez Yunan Adası’ndan bir tanıdık restoran geliyor Bodrum’a.
    Peki aynı otel içinde yer alan Buddha Bar duruyor mu?
    Evet, o da bu yaz yoluna kaldığı yerden devam ediyor.

     

    Yazının devamı...

    Bu köşenin NFT değeri ne olabilir

    The New York Times teknoloji yazarı Kevin Roose işte bu fikirden yola çıktı ve yazısının bulunduğu sayfayı NFT pazarlarından Foundation’da satışa çıkardı.
    Hem ne olacağını görmek hem de bizzat NFT’yi deneyimlemiş olmak için.
    Sonuç?
    Elbette milyon dolarlara satılan dijital eserlerin yanında tatlı bir hüsran.
    Roose’un yazısı 24 saatlik açık artırma sonunda 350 Ethereum, yani yaklaşık 749 bin dolara satıldı.
    Belki süreyi biraz daha uzun tutsa fiyat artabilirdi, kim bilir?

    NASIL YAPTI?

    Roose adım adım köşe yazısını nasıl NFT’ye dönüştürdüğünü de yazmış.
    Önce bir dijital cüzdan oluşturmuş. Sonra NFT pazarı Foundation’a girip profil oluşturmuş.
    Ardından yazısının görüntüsünü Foundation’ın deposuna yüklemiş.
    Son işlem en önemlisi: Yüklenen dosyayı gerçek olarak işaretleyen kriptografik imza süreci. Ama bu işlem hemen bir anda olmamış.
    Çünkü aynı anda dünyanın birçok yerinde insan bu kripto imza işlemini yaptırdığı için ağ yavaşlıyor. Bu yavaşlığı aşmanın da yolu var. Roose buna başvurmuş.
    Tıkanıklığı aşmak için belli bir ücret ödemiş (50 ila 100 dolar arasında değişen bir ücret).
    Sonunda açık artırmaya açabilmiş yazısını.




    GELİRİ HAYIR KURUMUNA

    Roose’dan aldığım ilhamla düşünüyorum da, bugünkü köşeyi NFT’leyip açık artırmaya çıkarsam Roose’un elde ettiği rakamı geçebilir miyim? Hadi iddialı konuşayım: Geçerim.
    Unutmadan: Roose elde ettiği geliri gazetesine bağlı bir hayır kurumuna bağışladığını açıkladı.

    Dijital sergilerde son durum

    Doğrusu dijital sergi gezmekten biraz usanmıştım. Doğrusu dijital sergi gezmekten biraz usanmıştım. Dijital sergi ilk karantina döneminde ilginçti. Sonradan bilgisayar oyunu içinde dolanıyormuşum hissiyatı vermeye başladı. Borusan Contemporary ise dijital sergi işini bir adım daha ileriye götürdü. Geçtiğimiz günlerde açtıkları “Düş Suda” adlı koleksiyon sergisinde yer alan “Boğaz’da Balık Oyunu” adlı videoyu VR gözlükle izleyebiliyorsun! Önce YouTube’da Borusan’ın kanalını buluyorsun sonra da sergi videosunu. Ardından gözlüğünü takıp videonun içine dalıyorsun. Aslında çok yakında başka bir dijital sanat hadisesiyle karşı karşıya kalacağız. O hadisenin adı, Senkron. Türkiye genelinde eş zamanlı olarak düzenlenecek, tamamen video sanatını odak noktası alan, birbirinden farklı galeri ve sanat platformunun katıldığı bir etkinlik. 15 Nisan’da başlıyor. Meraklısı senkronvideo.art’tan takip etsin derim. 

    Yumurtalı serzeniş

    Önce bir itiraf.
    Çocukluğumun taşra düğünlerinin bir numaralı şarkıları Coşkun Sabah’a ait olanlardı. Dönemin “udlu Tarkan”ıydı kendisi.
    Hele “Aşığım Sana” diye bir hiti vardır. Yıllar geçti, bak hâlâ dün gibi ve maalesef kabus gibi kulaklarımda! Neyse, o şarkılar eskide kaldı ama Coşkun Sabah ve aynı dönem kuyusundan Özdemir Erdoğan, durup durup kıyıya vuruyorlar ya, gerçekten ilginç.
    Özdemir Erdoğan malum; tutunduğu buzul Zeki Müren oldu. Onu tuz buz etme derdinde.
    Coşkun Sabah da önce kızıyla ilgili garip açıklamalar yaptı.
    Şimdi de tavuk çiftliği kurmuş.
    “Bana artık yumurtacı Coşkun diyecekler” şeklinde bir organik yumurta demeci bile vermiş Coşkun Bey.
    Bir an dedim ki, “Ne oluyoruz, 90’lara mı ışınlandık?”
    Oysa ben Kerimcan Durmaz’ın, Reynmen’in, Danla Biliç’in attığı her adımın haberini görmeyi tercih ederim.
    2021’deyiz çünkü, geçmiş zaman tünellerinde takılıp oksijensiz kalmaya gerek yok!

    Yazının devamı...

    Bodrum’da yeme-içme fiyatı bu yıl rekor kıracak

    Birkaç gündür soruşturuyorum.
    Mekanlarda bir ana yemeğin bu sezon Bodrum’da ortalama 250 lira olması bekleniyor.
    Başlangıç ve salataların da 100 liranın üstünde olması öngörülüyor.
    Bir kokteylin fiyatı ise 130 ila 150 lira arasında değişebilir.
    Bu fiyatların birçok nedeni var. Tüm mekancılar öncelikle artan maliyetleri öne sürüyor.
    Bir de yıllardır “Bodrum fiyatı” denilen bir şey var.
    Bodrum’a gelince fiyatlar iki-üç katına çıkarılır.
    Bunların hepsi birleşince bu yaz menü fiyatları uçuşa geçecek.
    Bu nedenle geçmiş yazların “Bir lahmacuna bu kadar para mı ödenir” tartışması gayet masum, gayet “ulaşılabilir” kalacak.

    Çeşme’ye Swissótel ve başka sürprizler


    Çeşme-Ilıca’daki 20 yıllık Sheraton Oteli bölgenin simgelerinden biriydi.
    Di’li geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü Sheraton’ın büyük bir kısmı yıkılmış bile.
    Yerine ise Avrupa’nın önde gelen otel zinciri Accor’un ünlü markası Swissótel yapılmaya başlandı.
    Accor Dünya Ticaret Başkanı Yiğit Sezgin’in söylediğine göre Swissótel Çeşme’nin genel havası Miami otelleri gibi olacak.
    Geniş balkonlar, azalan oda sayısı (toplam 248 oda) ve otelden ayrı yapılacak rezidans kısmıyla...
    Haziran 2022’de açılması planlanan Swissótel’in yatırımcısı ise Dilek Holding.
    Firma başkanı Adil Dilek iddialı:
    “Swissótel’le birlikte Çeşme’yi Cannes gibi daha lüks bir segmente taşıyacağız.”
    Accor grubunun başka sürprizleri de var.
    Yiğit Sezgin basın toplantısında söyledi:
    “Gözümüzü diktiğimiz bir grup var, The Stay otelleri” diye.
    Sezgin, Muzaffer Yıldırım’ın The Stay markasını Accor işbirliğiyle yurtdışındaki noktalara taşımak istiyor.
    Hatta bu konuyla ilgili Yıldırım’la görüşmelerine başladı.

    THE HOXTON DA GELEBİLİR

    Nitekim Accor grubunun ünlü zincir otellerin yanı sıra dünyaca ünlü lifestyle otel markaları da var: Delano, Mondrian ve Mama Shelter gibi.
    Geçtiğimiz yılın kasım ayında ise Accor grubu Sharan Pasricha’nın kurduğu Ennismore’la beraber yeni bir ortaklığa imza atmıştı.
    Ennismore, yeni nesil otelleri alıp büyütmesiyle tanınan bir grup.
    En büyük markası da The Hoxton.
    Pasricha, Londra Shoreditch’te 2006’da açılan bu cool otelin potansiyelini görmüş ve oteli Ennismore bünyesine katmıştı.
    Şimdi The Hoxton’ın farklı ülkelerde dokuz tane oteli var.
    Accor & Ennismore ortaklığı ise bize şunu gösteriyor:
    Yeni nesil, lifestyle odaklı otelcilik anlayışı daha da büyüyecek ve gelişecek.
    İşte aynı toplantıda Yiğit Sezgin, sadece The Stay’le olası işbirliğinden değil, şundan da bahsetti:
    Accor & Ennismore bünyesindeki otellerden birini, mesela The Hoxton’ı, birkaç yıl içinde Türkiye’ye getirmek.
    Bunun için Accor’un Orta Doğu ve Türkiye otelleri lifestyle markalarından sorumlu Louis Abboud ile birlikte hem İstanbul hem de Bodrum-Marmaris taraflarında keşif yapacakmış ilerleyen günlerde...

     

     

    Yazının devamı...

    Sorry Kerem Bürsin!

    “O kafelere gidip maskelerinizi çıkarıyorsunuz ya” diye ağzından tükürükler saçarak sinirlenmiş Bürsin.
    Kahvemizi içerken ya da yemeğimizi yerken maske takmamızı beklemiyor herhalde.
    Kaldı ki kendisi de setlerde maskesiz oyunculuk yapıyor.
    İşin doğrusu, bana asıl ilginç gelen bunları tartışmak ve birbirimize bu yüzden hakaret etmek.
    Şahane bir vakit kaybı!
    Oysa bir yılı devirdik.
    Herkes kendini korumayı öğrendi. Ne yapacağını, ne yapmayacağını biliyor.
    Vakalar arttı diye kimse kimseye bir şey deme hakkına sahip değil.
    Vaka artışının sorumlusu tek başına bir odak, yani mekanlar filan da değil.
    Çok klişe karşılaştırma ama, yazmadan olmaz:
    Miami’de her yer açık.
    Orada olsa yine mekanlara gidenlere böyle bir şey der miydi acaba Bürsin?
    Neden herkes kendi ülkesine gelince ekstra agresifleşiyor?

    Sanal film galasının ardından...
    “Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü” adlı BKM filminin önceki gün sanal galası vardı.
    Ben galayı açtığımda Harun Tekin ve Koray Candemir bir koltukta oturmuş, şarkı söylüyorlardı.
    TRT’nin eski “Bir Solist” programlarını anımsatan bu sıkıcı akustik dinleti 15-20 dakika kadar devam etti.
    Neden bu dinleti konulmuştu, anlamadım. Filmle ilgisini de çözemedim.



    İkiliyi dinlerken tek düşündüğüm şu oldu:
    Koray Candemir 20 yıl önce nasılsa şimdi de öyle.
    Değişmiyor, ‘yakışıklı’ yaş alıyor.
    Müzik bitince Yılmaz Erdoğan’a bağlanıldı.
    Aslında bir tiyatro oyunu olan eseri nasıl yazdığını anlattı Erdoğan.
    Kışlada yazdığını bilmiyordum mesela.
    Güzel detaylar verdi oyunla ilgili.
    Nitekim sanal galada filmin perde arkasına dair bir şey öğrenmek daha iyi oluyor.
    Bir stüdyodaki sıkıcı konseri izlemek ise pek bir şey ifade etmiyor. Vakit doldurmak için yapılmış havası veriyor.

    Film nasıldı

    90’ların sonunda kapalı gişe oynamış “Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü” oyununun film versiyonu gayet özenli bir çalışma.
    Bazı sahneler doğal olarak tiyatro oyunu gibi akıyor.
    Tüm karakterler de bir sembolü temsil ediyor.
    O dönem Türkiye’sinin sembolleri.
    Hepsinin sınırları fazlasıyla belli.
    Ama eserin kurgusu çok iyi olduğundan tüm bunlara takılmıyorsun.
    Beni asıl rahatsız eden galiba başroldeki Ecem Erkek oldu.
    Bazı sahnelerde oyunculuğu Gupse Özay’ın “Deliha”sı gibiydi.
    Üstün zekalı 1960’lar Türkiye’si Gülseren’inden çok, bu dönemin Deliha’sının tavırları sinmişti üstüne.

    Yazının devamı...