• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Güneydeki yeni içerik çabası: Sanat

    Tahminen Lucca’nın başlattığı bu süreç diğer mekanlara da hızla yayılmış, özellikle genç sanatçılar için yeni bir platform oluşmuştu.

    Kuşkusuz sanat eserini mekana koymak mekana ayrı bir hava katıyordu.

    Artı bir değer haline gelmişti.

    Sonuçta bu anlaşılabilir bir içerik çabasıydı.

    Bir mekan müşterisine iyi yemek, iyi servis, iyi müzik dışında başka ne sunabilirdi?

    Hatırlayın, bir ara en geçerli formül yurtdışından konuk şef getirmekti.

    Öyle ki, neredeyse her hafta bir başka restorana yabancı konuk şef geliyordu.

    Bir süre sonra o da kanıksandı.

    İşte bu noktada yeni içerik olarak devreye sanat girdi.

    Şimdi aynı formülü bu yaz güneydeki popüler oteller ve rezidans projeleri uyguluyor.

    Çünkü son yıllardaki en sağlam içerik olan detoks kampları, sağlıklı yaşam paketleri, yoga ve meditasyon günleri artık tüketildi.

    Dolayısıyla şimdi sanata tutunulması doğal.

    Hatta belki sevindirici de...

    Ama bunun sezonluk bir heves değil, kalıcı olması gerekiyor.

    Yoksa sanatı geçici olarak iliştirmek doğal durmuyor.

    CI’dan herkes memnun

    Contemporary İstanbul az galeriyle gerçekleştirildi ama katılan galeriler sonuçtan memnun.

    Herkesin söylediği şu: “Hiç beklemediğimiz kadar çok satış yaptık”.

    Doğrudur,
    mesela bir koleksiyonerin 15 eser alıp çıktığını duydum.

    Çoğu eserin fiyatlarının TL üzerinden oluşu bunda en büyük etken.

    Bir başka şey de uzun bir aradan sonra fiziksel bir sanat fuarında bulunmanın getirdiği heyecan.

    Son etken ise en güzeli: Böyle bir dönemde sanatçılara destek olunmak istenmesi...

    Son mimari delilik: Yüzülebilir köprü

    İki yüksek bina arasına inşa edilmiş bir havuzda yüzer miydiniz?

    Hatırlatayım, havuzun alt tabanı şeffaf olacak, yani yüzerken ne kadar yüksekte olduğunuzun farkına varacaksınız!

    Ben galiba meraktan denerdim.

    Mimarlık stüdyosu HAL tarafından Londra’da yapılan Sky Pool adlı yüzülebilir köprü de zaten meraklısı için...

    İki bina arasında yapılan 25 metre uzunluğundaki bu şeffaf havuz, yüzücülerin zemini 35 metre aşağıda görmesini sağlıyor.

     

     

    Yazının devamı...

    Avlunun ortasına konulan mini orman

    “Forest for Change” adı verilen bu orman yerleştirmesi için Kuzey Avrupa’ya özgü 23 farklı türden 400 ağaç getirilmiş.

    Ama hayır, ağaçlar tarihi avlunun taşları sökülerek toprağa ekilmiş değil.

    Hepsi saksılarda. Özel bir düzenlemeyle sanki hepsi avluya ekilmiş gibi duruyor.

    Kısacası yapılmak istenen aslında bir orman yanılsaması.

    Peki bu geçici proje ormanın amacı ne?

    Şöyle diyor Devlin:

    “Bu yılki bienali değerlendirirken yapmak istediğimiz ilk şey, bir ormanın tüm avluyu ele geçirmesine izin vererek, insanın doğa üzerindeki egemenliğine karşı koymaktı.”

    Aslında insanın doğa üzerindeki egemenliğine karşı koyma meselesi bir süredir tasarımcı ve mimarlar tarafından sıkça gündeme getirilen bir şey.

    Mesela yılın başlarında mimar Liam Young’ın hazırladığı kurgusal “Planet City” filmi de bu konuyu işliyordu ve hayli tartışma yaratmıştı.

    Young’ın filmindeki önerme şuydu:

    Dünyanın 2050 yılındaki tüm nüfusu, yani yaklaşık 10 milyar insan, dünya yüzeyinin küçük bir kısmını işgal eden bir şehirde yaşayabilir.

    Dünyanın geri kalanı ise tamamen vahşi doğaya teslim edilebilir.

    Young’ın kendi kendine yeten bu tek dünya metropolü, gezegen yüzeyinin sadece yüzde 0.02’sini kaplıyor. Yani ortalama bir ABD eyaleti büyüklüğünde. Liam Young bu kısa filmle, doğa üzerinde hiç bitmeyen ekonomik çıkarım ve yayılmacılığın nasıl tersine çevrilebileceğini kışkırtıcı bir şekilde gözler önüne sermişti. 

    Şimdi aynı fikrin bir devamını Londra Tasarım Bienali’nde görüyoruz.

    Bu kez şehrin ortasına yapılan mini bir orman yerleştirilmesiyle...

    Doğrusu bu ya, Marmara Denizi’nin halini ve her gün bir başka örneğini gördüğümüz doğa katliamlarını gördükçe bu fikir akla yatkın bir hale geliyor.

    Yarım Dünya

    Unutmadan: “Planet City”deki o fikir aslında ünlü Amerikalı biyolog Edward Osborne Wilson tarafından geliştirilen ve dünya yüzeyinin yarısının doğaya adanarak kitlesel yok oluşun önlenebileceğini öne süren “Yarım Dünya” konseptine dayanıyor.

    Sosyal hayatta neler oluyor

    ◊ Hafta sonu en hareketli yer Lucca’ydı. Ama İstanbul’daki Lucca değil, Bodrum’daki Lucca.

    Cumartesi günü öğleden sonra saat 15.00 itibarıyla masalarda yemek yiyen herkes tanıdıktı. Bir masada Murat Pilevneli, Aslı Pamir ve Ece Sükan yemek yiyordu.

    Bir başkasında Murat Süter, Hasan Dağcı, Demet Müftüoğlu Eşeli. İlerleyen saatlerde Cüneyt Özdemir, Elif Dürüst, Mehmet Kutman gibi isimler de geldi.

    “Missmassblog” olarak tanınan Elisabeth Mas de.

    ◊ Bodrum’daki Lucca sanırım bu sezon şunu başaracak: Hiç plaja gitmeden öğleden sonra saat 15.00’te başlayan ve saatlerce süren yemek olayını.

    Sonrasında kendiliğinden oluşan akşamüstü partileme geleneğini...

     

     

    Yazının devamı...

    Sevgilimin burcunu, mesleğini biliyorum ama yaşını merak etmedim


    Son gün yapılan veda partisinde, Bahar’ın kursun başından beri bayıldığı çift de orada. Bahar’ın tabiriyle, “kadın 35’lerinde, çocuk da muhtemelen 20’lerinin sonlarında”.
    Bir ara erkek tarafına şöyle diyor Bahar: “Çok yakışıyorsunuz, sevgilin kaç yaşında?”
    Adam şaşırarak Bahar’a şu yanıtı veriyor: “Bilmem. İsmini, yaşadığı yeri, burcunu, mesleğini biliyorum. Ama yaşını hiç merak etmedim.”
    Bu anısını instagram profilinde anlattı Bahar.
    Sonrasını şöyle bitirerek:
    “Tokat gibi yapıştı cevap yüzüne. Oysa benim ülkemde bir erkekle tanışmak için üç cümle vardı: Merhaba, adın ne, kaçlısın?
    Yıllarca yaş mevzusunu içimde taşıdım. Psikologlarla çalıştım.
    Hayatın 35’inden sonra başladığını, hayat mücadelesinin kalben, ruhen ve kısmen de olsa madden rahatladığını, tek başıma neler yapabileceğimi 35’imden sonra gördüm...
    Kimsenin beni sevmeyeceğine kendimi inandırdığım için yıllarca yalnız kaldım.
    Çok ağladım, çok mücadele ettim ve sonunda kendimi değerli, güzel, bakımlı ve her yaşta her işi başarabilecek bir kadın olduğuma ikna ettim”.
    Yazı nefisti ve Bahar’ın değindiği bu yaş konusu herkesin bu ülkede çok fazla takıldığı bir şeydi.
    O zaman onu arayıp soru sormam kaçınılmazdı.
    İşte Bahar’la olan sohbetimiz...

    “Kadınlar 30’undan sonra çöp, böyle bir şey olabilir mi?”

    ◊ O çifti gördüğünde ilk aklına gelen yaş olmuş. Bu yaş mevzusunu Türk erkekleri kadar bana kalırsa kadınlar da kendi kendilerine bir duvar olarak örüyor. Ne dersin?
    - Türkiye’de kadınlar erkeklere oranla kendini daha fazla geliştirerek ilerliyor.
    Kendi ayakları üzerinde durmak, psikolojik ya da fiziksel şiddete maruz kalmamak için buna mecburlar.
    Bu duruma bir de kadınların hemcinsinden gördüğü şiddeti ve kendine uyguladığı baskıları ekle.
    Üniversite mezunu, kariyerli, çalışan kadın zaten 30’una kadar ayaklarının üzerinde durmak için mücadele veriyor.
    Ya da erken yaşta evlenip iki hayat farklı yönlere gidince ayrılıyor.
    Hem kendini hem de varsa çocuğunu geçindirmek zorunda.
    35’ini geçmişse eğer, kendisiyle aynı bakış açısına sahip, donanımlı, duyarlı, yakışıklı, karizmatik erkeklere rastlamakta çok zorlanıyor.
    Çünkü erkekler arasında da genç bir kızla olmak skor olarak görülüyor.
    Oysa ki kadınlar artık yaşıtı erkeklerden çok daha bakımlı ve güzel.
    Hayranım 55-60 yaşlarında şahane görünen kadınlara.
    Ama yaşım geçti diye kendine dünyayı dar eden, hayallerini gerçekleştirmeye korkan, aşktan, ilişkiden, hatta yeni bir evlilik fikrinden elini, eteğini çekmiş o kadar çok kadın var ki!
    Sanki bu ülkede 50 yaşında yeniden âşık olmak, kendinden 10 yaş küçük bir insanla yeni bir hayat kurmak sadece erkeklere bahşedilen bir özgürlük gibi.
    Hiçbir modern toplumda böyle bir anlayış yok.
    Belli bir yaştan sonra yaşıtımızla bile ilişki yaşarken tuhaf karşılanıyoruz en modern kabul ettiğimiz şehirlerimizde bile!

    ◊ Peki neden yaşa takılıp takılıyoruz? Neden barajlarımız var? 

    - Bana göre mesele, çocukluğumuzdan itibaren belli kalıplar arasında sıkışıp kalmamız.
    Kadınlar 30 yaşına kadar verimli, sonrası çöp.
    Bu kadar korkunç bir şey olabilir mi?
    Cumhuriyet’le birlikte bu düzen kanunlar önünde değişmiş olsa da, genlerimize kodlanmış verilerle günümüz Türkiye’sinde ne kadar kariyerli, modern, ayakları üzerinde duran kadınlar olursak olalım; o kodlanma değişmiyor bir türlü.
    Eskiden kadının “yaşlı” görüldüğü sınır 30’ken hem kendi bilinçaltımızı hem de toplumu geliştirip kendimize bakarak 35 yaşa kadar çıkabildik.
    35 yaşın üzerinde kendini “aşkın ve hayatın en mükemmeline layık gören” kadın sayısı o kadar az ki...

    “Bunu ancak 40’ımda başarabildim”

    ◊ Şu cümlen de etkileyiciydi: “Ben hayatın kendini olduğun gibi sevme bölümüne çok geç ulaştım, siz benim kadar geç kalmayın.” Bunun nedenlerini sormak isterim... 
    - Hayatım 18 yaşına kadar aktif spor yaparak geçti. Yüzme, basketbol. Sonra havuzda bir kaza geçirdim ve bir daha yüzmek istemedim. Üniversiteye başlayınca basketbol da sona erdi.
    Çalışmak zorundaydım ve hem okulu hem işi idare etmeye çalışırken düzensiz beslenme, düzensiz uyku saatleri derken kilo almaya başladım.
    O günden sonra kendimle ilgili duyduğum cümle hep şu oldu; “Yüzü ne kadar güzel, ama keşke biraz kilo verse.” Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda ekşi sözlüğe bile yazdılar bunu. Hâlâ durur.
    Böyle büyümüş bir kadının kendisiyle erken yaşta barışması, kendini sevmesi, kabul etmesi, onaylaması mümkün mü?
    Pek çok kitap okuyup, birçok çalışmaya katılarak, destek alarak barıştım kendimle.
    Ben bunu 40’ımda başarabildim.
    İstedim ki beni okuyan herkes, kaç yaşında olsun salsın zincirlerini ve çıksın o düzlüğe.

    Yazının devamı...

    Bu başka türlü bir yalnızlık



    Burada bahsedilen yalnızlık, eş-dost-sevgili yoksunluğundan dolayı hissedilen bir yalnızlık değil.
    Başka türlü bir yalnızlık.
    O yüzden, Ezgi Mola’ya açılan ve herkesi isyan ettiren o davadan dolayı ilk paylaşılan cümlelerden biri bu oldu:
    “Ezgi Mola yalnız değildir”.
    Ezgi’ye destek verenlerin neredeyse hepsi bu cümleyi kullandı, en son da Beren Saat.
    Evet, Ezgi Mola yalnız değil.
    Destek mesajlarıyla kendini o an yalnız hissetmediğine eminim.
    Ama son tahlilde yine kendini yalnız hissediyordur.
    Bu destek mesajlarının iki-üç gün sonra yavaş yavaş kesileceğini ve olayın unutulup gideceğini bildiğinden dolayı...
    O nedenle “Ezgi yalnız değildir” diye defalarca ve belki de günlerce tekrarlamamız gerekiyor.
    Tek bir saniye yalnız hissetmemesi için.

    Alaçatı’da yeni sezon şimdilik yavaş ve sakin

    Alaçatı, Bodrum gibi değil.
    Bodrum’da onlarca yeni mekan peş peşe açılırken Alaçatı gördüğüm kadarıyla sessiz ve sakin.
    Yeni mekan sayısı az.
    En yeni mekan çamlık yol üzerinde açılan Cherie.
    Bir diğeri, haftaya açılacak olan Zoe Otel içindeki Angelo Grande.
    Bir başkası da Elias adlı plaj.
    Alaçatılı bu kez sakin ve sessiz durumdan umutlu, “Bu yaz eski Alaçatı gibi oluruz” diyorlar.
    Hep eski Alaçatı konuşuluyor zaten.
    Geri gelir mi o eski hava, bilemiyorum.
    Alaçatı’yı yıllar önce terk etmiş bir çiftin restoranındaydım önceki gün.
    Emre ve Damla Kolburan’ın meşhur pizzacısında, Kolburano’s’ta.
    Onların Reisdere’deki yerine her geldiğimde mutlu oluyorum.
    Çünkü Emre ve Damla çok samimi ve enerjik.
    Kolburano’s’un pizzaları kadar onların enerjisi de insanı oraya çekiyor.
    Sonuçta şu bir gerçek: Reisdere onların sayesinde tanındı, düne kadar hiç bilinmeyen bir yerdi.
    Bir restoran bu kadar önemli işte.
    İnsanlar iyi lezzet ve samimiyet uğruna kalkıp her yere gidebiliyor.
    Ve restoranın açıldığı yerin çehresi bir anda değişebiliyor.
    Emre ve Damla’dan sonra onların yakın çevrelerinden de taşınan olmuş Reisdere’ye.
    Küçük bir topluluk oluşmuş burada yani.
    Dolayısıyla eski Alaçatı’yı geri getirmenin imkanı olmasa da, yeni ve küçük Alaçatılar yaratmak her daim mümkün.

    Yol üstündeki Cherie

    Çamlık yolu ve o yol üzerindeki Bom Dia’yı zaten severim.
    Şimdi listeme bir de Cherie eklenmiş oldu.
    Caddebostan’daki Neni Brasserie’nin ortakları Mustafa Taşan ve Ayhan Güneş’in Ozan Balaban’la beraber açtıkları Cherie’nin kasmayan, rahat hissetmenizi sağlayan bir havası var.
    Buna bir de Bodrum’a göre gayet makul fiyatlı leziz yemekler eklenince Cherie’nin bu yaz Alaçatı’daki buluşma noktalarından biri olacağına kuşku yok.

    Yazının devamı...

    Contemporary İstanbul notları



    Dolayısıyla fuardaki eserler kadar insanların birbiriyle sosyalleşmesini izlemek de büyük resmin bir parçasıydı, kaçırılmayacak bir andı.
    Peki Akbank ana sponsorluğunda yapılan fuar nasıldı?
    Elbette galeri sayısı önceki CI’lara göre daha az olduğu için (toplamda 26) tüm fuarı hızlıca gezip bitirebiliyordunuz.
    Yoğunluk üst kattaydı.
    Alt katta sadece dijital işlerin sergilendiği Plugin vardı.
    Galeri sayısının azlığı nedeniyle farklı ve şaşırtıcı işe rastlama olasılığı da düşüktü.
    Ama CI’ın şu dönemde yapılabiliyor olması bile bana kalırsa yeterliydi.
    Çünkü -başından beri takip edenler biliyor- aralık ayından bu yana fuar defalarca ertelendi.
    Pandemi döneminde tüm sektörlerin başına gelen belirsizliğe maruz kaldı.
    Yani aslında şu an fuarın yapılıyor oluşu bile mucize.
    Dahası, eylülde fuarın yeni edisyonu bekliyor bizi.
    Kısacası CI ekibi bu yıl sadece bu edisyonla yetinmeyip yenisi için de hemen çalışmaya başlayacak.

    En çok dikkat çeken işler neler oldu

    CI’ın en çok dikkat çeken işlerine gelince...
    ◊ Server Demirtaş’ın kinetik heykeli “Angel Boy” her zamanki gibi etkileyiciydi.
    ◊ Özer Toraman’ın iki tablosu birden ilgi gördü. Hatta daha fuarın ilk dakikalarında bir tanesi satıldı.
    ◊ Berkay Buğdan, Erdinç Babat, Onur Mansız, Sinan Demirtaş, Leyla Emadi, Başak Tugay ve Alpin Arda Bağcık’ın işleri de benim en sevdiklerim arasında oldu.
    ◊ Koleksiyoner Feride İkiz’in kripto sanat dünyasının tanınmış sanatçılarının yer aldığı NFT koleksiyonu ise “Crash” adı altında House of Brothers Lounge’da sergileniyordu.
    Piksel Yeni Medya Programı’ndan Hande Şekerciler ve Arda Yalkın kürasyonunda yapılan Crash’te, eserleri en son Sotheby’s’de de satışa çıkmış Türk sanatçı Pak’ın da bir işi yer alıyordu. Ama benim koleksiyonda en çok sevdiğim iş, sanatçı kolektifi AES+F’in reenkarnasyon temalı işi oldu.
    Öyle ki, bu fütüristik videonun başından uzun süre ayrılamadım.
    ◊ Dijital işlerin yer aldığı Plugin’de ise yapay zeka işleriyle meşhur Mario Klingemann’ın eserinde biraz hayal kırıklığına uğradım. Ama Hakan Sorar ve Ahmet Rüstem Ekici’nin Artivive aplikasyonuyla görüntülenebilen zekice dijital işlerini sevdim.

    Aynı anda neden başka bir fuar yapılır

    CI’la aynı anda Yenikapı’da bir başka sanat fuarının daha (ismi ArtContact) yapıldığını öğrendim. Tabii ki CI’ı gezerken... Ve sadece şunu düşündüm:
    CI’ın yapıldığı günlerde neden bir sanat fuarı daha yapılır ki?

    Yazının devamı...

    Popüler isimler daha çok ses çıkarsaydı...

    Temmuz ve ağustosta da ne olacakları belli değil.
    Birçok müzisyen tepkilerini, daha fazla dayanamayacaklarını dile getirmeye çalıştı.
    Ama böyle durumlarda -doğal olarak- sektördeki popüler isimlerin tepki vermesi daha çok isteniyor. Benim gördüğüm kadarıyla Gülben Ergen, Gülşen ve Nükhet Duru, Murat Boz dışında sesini çıkaran popüler isim pek olmadı.
    Oysa toplu bir şekilde ortaya çıkılsa belki kararın tekrar gözden geçirilmesine yol açılabilirdi. Bu arada bazı otellerde görüyoruz.
    Gayet canlı müzik yapıyorlar. Mesela geçtiğimiz günlerde Melek Mosso, Dalaman Sarıgerme’deki lüks bir otelde sahne alıyordu.
    Instagram’da gördüm.
    Otelde serbest ama başka mekanlarda müziğin serbest olmayışı haliyle hoş değil.
    Eşitsiz bir durum.

    “Eski Marmara’yı unutun, bitti” diyorlar

    Marmara Denizi’ndeki müsilaj, yani deniz salyası konusu tek gündemimiz olmalıydı.
    Ama değil.
    Konuyla ilgili hidrobiyolog Levent Artüz’ün açıklamalarını okudum.
    Yapılacak bir şey olmadığını öğrenince büyük hayal kırıklığına uğradım. Artüz diyor ki, “Bu münferit bir olay değil; bir zincir, bir sonuç. Bundan sonra da böyle anomaliler göreceğiz. Marmara Denizi 1989 yılında öldü. Gördüğümüz, bir cesedin çürümesidir. Eski Marmara’yı unutun, o bitti”.
    Peki sebebi ne müsilajın? Marmara’daki sıcaklık artışının 2.5 dereceye ulaşması.
    Çözümü var mı? Artüz’e göre tek yol, çözünmüş oksijen seviyesinin suda olması.
    O da artık Marmara’da çok azmış.
    “Dolayısıyla” diyor Artüz, “Ne olacağını kestirmek güç. Net ölçüm yapabilmemiz için deniz ortamının durulması gerekiyor. Şu aşamada vah vah demek dışında yapacak bir şey yok”.  

    ‘Ajdalar’ forever

    Şimdi de magazin deryasına dalalım. Seda Sayan’ın son bir Instagram videosu var.
    Ben izlerken bir an Ajda Pekkan sandım kendisini.
    Saçlar, dudak, o askılanmış gergin yüzün son versiyonuyla Ajda’ya çok benzemiş gerçekten. “Ajda forever” derdik ya hep, şimdi “Ajdalar forever” dememiz icap ediyor.
    Çünkü Ajda kendini, kendi inisiyatifi dışında klonlamış oldu.

    Tek dertleri bu mu?

    Bu arada magazin derelerimizde bir de sabah kuşağı kavgası var.
    Yok birinin programı bitmiş, “Seda Ajda Sayan” aynı saatte program yapacakmış, o yüzden herkes birbirine laf yetiştiriyormuş.
    Tek dertleri mi bu mu cidden?

    Bebek 6’yı keşfedin

    Bebek’te keşfettiğim bir konsept dükkân var, adı Bebek 6.
    Tamamen yerli tasarımcıların ürünlerinden oluşan bir yer. Mum, seramik, tekstil; her türlü ürün var. Doğrusu lokal tasarımcıların giderek çoğalması nefis bir durum.
    Birçoğu da sevdiğimiz yabancı markalardan çok daha iyi olmaya başladı.
    Mesela Lourmarin onlardan biri.
    O yüzden Bebek 6’ya uğrayıp bu tasarım markaları keşfedin derim...

    Gaarip bir boşluk

    Peş peşe ağaç kesilmelerini yazdım ya. Şimdi de benim apartmanın önündeki ceviz ağacından iki koca dalı kestiler.
    Önceki gün eve bir geldim. Garip bir boşluk hissettim. Dışarıya bakınca anladım.
    Gitmiş ceviz ağacının o nefis görkemi.
    O boşluk hissi ondanmış.
    O kadar dokundu ki bu kesilme olayı, hayatımda ilk kez beddua ettim.
    Şimdi de suçluyu aramaya çıkacağım.

     

    Yazının devamı...

    Bu yazın sürprizi: Bikini Beach

    Yarın ve çarşamba günü ön izlemeyle açılacak sanat fuarı, perşembeden pazara kadar herkese açık olacak.
    Sonraki günlerde ise şehri yine yeni hareketler bekliyor.
    Onlardan biri de Bebeköy’deki Backyard’ın baştan aşağı değişerek The Yard olarak ortaya çıkması olacak.
    The Yard’ın en önemli yeniliği Bikini Beach adıyla açılacak olan havuzu.
    Tasarım olarak 70’lerdeki St Tropez’den ilham alan Bikini Beach’in tipik bir havuz olması elbette planlanmıyor.
    Daha çok gün boyu ve akşamüstü vakit geçirilecek bir mekan olarak tasarlanıyor Bikini Beach.
    The Yard’ın içine konuşlanan restoran ise Aman da Bravo.
    Reşitpaşa’daki yerinden buraya transfer olan restoran bu kez geniş bir bahçeye sahip.
    Anlaşılan o ki İstanbul’daki sosyal hayat haziran ortasından sonra eski kıvamına dönmeye başlayacak.

    Arka planda
    kalan bir mimar

    Radyo-TV Kulesi ya da namı diğer Çamlıca Kulesi açılışında arka planda kalan, ama aslında öne çıkarılması gereken biri vardı:
    Projenin mimarı Melike Altınışık.
    İsmini daha çok Radyo-TV Kulesi’nin mimarı olarak duyurmuş olabilir, ama aslında öncesi ve bundan ötesi var. 2006’dan 2013’e kadar Zaha Hadid’in Londra’daki ofisinde çalıştı Melike Altınışık.
    Daha sonra İstanbul’a gelip kendi mimarlık ofisi MAA’yı oluşturdu.
    MAA olarak yaptığı en önemli projelerden biri, bu yılın sonunda inşasına başlanacak Seul’deki “Robot Bilimi Müzesi”nin tasarımıydı.
    Melike’yle Yuzu için yaptığım röportajda sormuştum, “Kule ile ilgili eleştiriler duyduğunda ne hissediyorsun?” diye.
    Şöyle yanıt vermişti:
    “Her şey için olumlu eleştiri yapıldığı gibi olumsuz eleştiri de yapılabilir. Yapılan eleştiri gelecekteki işlerimizde fayda sağlayacak bir bakış açısı geliştirmemizi sağlıyorsa, onları dinlemeyi ve öğrenmeyi değerli buluyorum. Ama projeleri kişiselleştirmemek bizim için önemli. Tasarladıktan ve inşa edildikten sonra artık yapı kullanıcılarıyla buluşuyor ve kendi yaşam hikâyesini başlatıyor. Biz de o hikâyede izleyici pozisyonuna geçiyoruz.”
    Unutmadan; kuleyi 10 yıl önce tasarlarken Melike’ye ilham veren şey İstanbul’un rüzgârı olmuş:
    “Tasarım sürecinde en büyük esin kaynağım yine doğanın kendisi oldu. İstanbul’un rüzgârı mimari bir dilde telaffuz edilip bir kule tasarımına dönüşseydi, ortaya çıkan İstanbul TV ve Radyo Kulesi’nin silüeti olurdu. Ki öyle de oldu”.

    2010’larda İstanbul

    Dört sene önce Londra’ya yerleşen Bedük, Posta’ya verdiği röportajda şöyle demiş:
    “Herkesin en az iki yıl yurtdışında yaşaması taraftarıyım. Farklı kültürler içinde yaşamanın, o insanlarla tanışmanın insana çok faydası var.”
    Bedük haklı. Başka bir ülkede/şehirde yaşamak insana çok şey katar.
    Ama bir yere gitmeden de bunu yapabilme şansına sahip olabilmeliyiz.
    Misal: 2010’larda İstanbul böyleydi.
    Farklı ülkelerden birçok insanla tanışma şansı yakalıyordunuz.
    Çünkü İstanbul o zamanlar “cool”du.
    Sadece gezip tozmaya değil, yaşamaya/çalışmaya gelen yabancı sayısı çok fazlaydı.

    Yazının devamı...

    Drone’la tohum topu atışı yapıyorlar


    70 küsur yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim taksici, “Kesmişler abi ya” dedi aniden.
    “Neyi?” diye sordum, “Ağacı” dedi.
    Tam Barbaros’a çıkarken yolun ortasında duran bir çınar ağacı vardı.
    Ondan bahsediyor. Ağaç komple sökülmüş.
    Ben de sonradan anımsadım ağacı.
    Orada demir bir destekle duruyordu.
    Doğrusu şehirlerden umudu kestim. Yeşil sevilmiyor çünkü.
    “Manzaramı kapatıyor” diyen bir anlayış var hâlâ.
    Umudum başka yerde, yeni nesil girişimlerde.
    Epeydir takip ettiğim Ecording onlardan biri. Nefis bir sosyal platform. Derdi, tavrı, çözümü gayet net. Dolambaçlı değil.
    Yaptıkları şey şu:
    Ağaçlandırılması gereken ulaşılması zor alanlara drone aracılığıyla tohum topu atışı yapıyorlar.
    Ona da bir isim vermişler: EcoDrone.
    Doğanın yeni nesil savaşçısı diyorlar bu çözüme.
    “Yeni nesil” ibaresi laf olsun diye değil.
    Geleneksel yöntemlere göre drone’la tohum topu atışı yüzde 330 daha az maliyetliymiş.
    Bir bakıma Ecording’çiler doğayı taklit ediyor aslında.
    Hani tohumlar ait oldukları ağaçtan kendiliğinden ya da rüzgâr ve kuşlar aracılığıyla toprağa karışır ya...
    İşte drone’la yapılan bunun hızlandırılmış versiyonu.
    Ecording’çilerin hedefi 2030 yılına kadar
    1 milyar tohum topu atışı yapabilmek.
    Bunun için de herkesle işbirliğine açıklar.
    Hedef sadece Türkiye değil üstelik.
    Hollanda’da geçtiğimiz aylarda bir ofis açtılar.
    Yani bu çözümü tüm dünyaya yayma planları var. Peki bir drone’la ne kadar tohum atılabiliyor?
    Onu da öğrendim: 10 dakikada 2 bin 500 adet tohum topu atışı gerçekleşebiliyormuş.

    Durum budur

    IPCC’nin, yani Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin raporuna göre dünya sıcaklığının 2030’a kadar 1.5 derece olmasının önüne geçme fırsatımız artık kalmamış.
    Ama bugünden itibaren harekete geçersek 2030’da söz konusu sıcaklık artışını 1.5 derecede sabit tutabilirmişiz.
    Bunu da Ecording’çilerden öğrendim, “Vay halimize” diyerek...

    Hangi İstanbullu yazın nerede

    ∆ Lucca by the Sea:
    Mandarin Oriental içinde. Bu hafta açılıyor. Menü fiyatları Türk lirası üzerinden. Otelin diğer restoranlarındaki gibi Euro değil.
    ∆ Azur:
    Yalıkavak Gökçebel’de, eski tersanenin orada.
    ∆ Paper Moon:
    Akfen Bodrum Loft’un içinde, plajın üstünde.
    ∆ Must:
    Yalıkavak’ta Boel Otel’in içine açılıyor. Eski Root diyeyim, oradan da anlaşılır.
    ∆ Mana:
    Karaköy’ün modern meyhanesi Gölköy Faros Hotel iskelesinde.
    ∆ Kavanoz:
    Artık Bodrum’un eskisi oldu diyebiliriz Kavanoz için. Kendileri Yalıkavak’ın biraz üstünde, bir gün batımı tepesindeler.
    ∆ Inari:
    Kuruçeşme’nin meşhur Uzak Doğu restoranı Edition Oteli’nin içinde.
    ∆ Kun:
    Yalıkavak Gökçebel’deler. The Galliard Cove House’la beraber.
    ∆ Wu:
    Bomonti’nin cool suşicisi ve parti mekanı da Yalıkavak’ta.
    ∆ Blue Topaz:
    Gümüşsuyu Topaz’ın deniz mahsullü yazlık versiyonu Yalıkavak’ta, eskiden Hazine’nin olduğu yere konuşlandı.
    ∆ Angelo Grande:
    Alaçatı’da Zoe Otel’in içindeler.

    Bodrum’da bu yaz kim yok

    Aman da Bravo restoranı bu yaz Yalıkavak’taki Boho Otel içinde açılmıyor.
    Dahası, İstanbul’daki yerlerini de değiştirdiler.
    Reşitpaşa’dan Bebeköy’deki Backyard’ın yanı başındaki Fuzuli’nin yerine transfer oldular.

    Yazının devamı...