• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Ankara'ya sıradışı bir büyükelçi profili - Trump karşıtı, Mormon, 5 çocuklu

    SIĞIR ÇİFTLİĞİNDE BÜYÜMÜŞ

    Jeffrey Lane Flake, 31 Aralık 1962 yılında Arizona eyaletinin Snowflake kasabasında dünyaya gelmiş. ‘Kar tanesi’ anlamına gelen bu yerleşime de adını Mormon tarikatı öncüleri olan ataları vermiş.

    1820’lerden sonra ortaya çıkan bu tarikat adını, kurucusu Joseph Smith’in ‘Mormon’ kitabından alır. ‘İsa Mesih’in Son Günü Azizler Kilisesi’ altında faaliyet gösteren kilise, bozulmuş Hıristiyanlığı İsa inancına uygun hale getirmeyi hedeflediğini savunur. Mesih’in ikinci gelişinin Amerikan topraklarına olacağına inanan tarikatın bazı kolları çokeşliliğe de izin verir.

    Flake’in çocukluğu 10 kardeşiyle bir sığır çiftliğinde geçmiş. Hatta 5 yaşındayken sağ işaret parmağının ucunu biçerdövere kaptırmış. 

    AFRİKA’DA MİSYONERLİK YAPMIŞ

    Liseden sonra Afrika’da bir süre Mormon misyonerliği yapmış. Bu dönemde Afrikanca öğrenen Flake, Brigham Young Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okumuş, siyaset bilimi üzerine de master yapmış.

    Bu dönemde yolu, müstakbel eşi Cheryl ile kesişmiş. Çiftin beş çocuğu bulunuyor. Flake, Namibya’nın Güney Afrika’dan bağımsızlığı döneminde Namibya için Demokrasi Vakfı’nda yöneticilik yapmış. ABD’ye dönüşünde ise Cumhuriyetçilerin popülist kanadında yer alan Çay Partisi hareketine yakın bir lobi şirketinde çalışmaya başlamış.

    SENATÖRLÜKTEN EMEKLİ OLDU

    Jeff Flake, ilk olarak 2000 yılında Cumhuriyetçi Parti’den Temsilciler Meclisi üyeliğine seçildi. Özellikle göç meselelerinde aktif olan Flake, eşcinsel evlilik ve kürtaja karşı çıkan bir tutum izledi. 10 yıl Temsilciler Meclisi’nde, 6 yıl ise Senato’da görev yaptı.

    Flake’in siyasi kariyerinin sonunu getiren ise Donald Trump karşıtlığı oldu. 2016 yılında Trump’ın Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı olmasına destek vermediği gibi, Başkan Trump döneminde de onu parti içinde en çok eleştiren isimlerin başında yer aldı. Trump’ın yönetim tarzını ABD demokrasisi için bir tehdit olarak gördüğünü gizlemedi.

    Trump ile ayrı düşen, halk desteği de azalan Flake, 2017’de yeniden aday olmayacağını açıklayarak çokça konuşulan bir konuşma yaptı.

    ‘MÜSLÜMAN YASAĞI’NA KARŞI

    Siyaset biçimi Mormon inancıyla da harmanlanan Flake, Trump’ın ‘Müslüman yasağı’ diye anılan bazı Müslüman ülkelere getirdiği seyahat yasağına en çok tepki gösteren isimlerden biri oldu.

    Phoenix dergisine göre 2015 yılında California’nın San Bernardino kentinde terör örgütü DEAŞ’tan esinlenerek düzenlenen 14 kişinin öldüğü saldırıdan yaklaşık bir hafta sonra bir İslam merkezinde konuşma yaptı. Kendisini ‘Camideki Mormon’ diye niteleyen Flake, ‘Trump’ın söyleminin bu ülkenin değer ve idealleriyle uyuşmadığını’ belirtti.

    Trump, Twitter’dan medyayı ‘halkın düşmanı’ diye bombardımana tuttuğunda ise Flake, Başkan’ı eski Sovyet diktatörü Josef Stalin gibi davranmakla suçladı.

    ERMENİ DİYASPORASI ADAYLIĞA TEPKİLİ

    Jeff Flake, hayat öyküsü, hedefleri ve idealleriyle ABD’nin standart Ankara Büyükelçisi profilinden farklı bir portre çiziyor. Trump karşıtlığı nedeniyle siyasi hayatını yarıda bırakmak zorunda kalan Flake, şimdi rakip Demokrat Parti’den bir başkan tarafından kritik bir başkent olan Ankara’ya ilk kez büyükelçi adayı gösteriliyor.

    Flake, açıklamalarına göre ABD’nin dış politikasında ‘partizanlığa’ yer olmadığına inanan bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’ye kendisine yakın bir isim olan Murat Mercan’ı ABD Büyükelçisi olarak atamasının ardından Biden yönetimi de Jeff Flake ile yanıt veriyor.

    Flake’in atanması için Senato’dan onay alması gerekiyor. Hem Cumhuriyetçi Parti, hem de Demokrat Parti’den destek alacağına kesin gözüyle bakılıyor. Ancak bu atama Ermeni diasporasını pek memnun etmemişe benziyor. Her ne kadar Biden yönetimi, 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanımış olsa da Flake, Kongre’deki Ermeni tasarılarına destek vermemiş bir siyasetçi. Bu nedenle Ermeni diasporasının kara listesinde.

    ANKARA’DA ZOR DOSYALAR BEKLİYOR

    Temsilciler Meclisi ve Senato’nun Dışişleri Komitesi’nde görev alan Flake, belli ki eski ABD elçilerinden James Jeffrey ya da şimdiki elçi David Satterfield gibi bir Ortadoğu gurusu değil.

    Türkiye ile ABD arasında, Washington’ın Suriye’de terör örgütü YPG/PKK’ya destek vermesinden Ankara’nın Rusya’dan S-400 alması nedeniyle yaptırımlara muhatap olmasına kadar birçok krizli mesele söz konusu. Şimdi iki ülke arasında ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında Kabil havalimanının Türkiye tarafından işletilmesi müzakereleri söz konusu.

    “Büyükelçiliğin her iki ülke için de önemli bir zamanda, çok önemli bir görevlendirme olduğunu” belirten Flake, “eşi ile Türkiye’nin sıradışı insanlarını tanımayı dört gözle beklediklerini” söylüyor.

    Diplomaside deneyimsiz olmasına rağmen Flake, ABD Kongresi’ni yakından tanıyor. Bu da Kongre’de Türkiye’yi ilgilendiren konularda daha rahat müdahil olabileceği anlamına gelebilir.

    Flake de yaptığı açıklamada “ABD Temsilciler ve Senato’da hizmet verdikten sonra, Kongre’nin dış polikitadaki rolünü anlıyor ve takdir ediyorum, ortaklığı sabırsızlıkla bekliyorum” ifadesini kullandı.

    Yazının devamı...

    ABD çekilirken Taliban ilerlerken

    20 YIL GERİYE Mİ

    AŞIRICI Taliban, iki ayda ülkenin dörtte birini ele geçirdi. Afgan güçleri savaşmadan geri çekilirken kırsalda birçok ilçe Taliban’ın kontrolüne geçti. Hatta ABD’de başkent Kabil’in de altı ay ile iki yıl içinde İslam emirliği kurmak isteyen Taliban’ın eline geçebileceği yorumları yapılmaya başlandı. Sanki Afganistan’da bir anda saatler 20 yıl geriye alınmış gibi oldu.

    İKİ HEDEF VARDI

    11 EYLÜL saldırıları sonrasında ABD, Afganistan’a müdahale kararı aldığında iki hedef söylenmişti. Biri Taliban’ı iktidardan uzaklaştırmak, diğeri ise saldırıların faili olan terör örgütü El Kaide’yi küresel bir tehdit olmaktan çıkarmaktı.

    ABD bu hedef uğruna 2019 rakamlarına göre 776 milyar dolar harcadı. 3500 can verdi. 33 bin sivil de hayatını kaybetti. Şimdi ABD çekiliyor, Taliban gücüne güç katıyor. Terör örgütlerinin palazlanmasının da an meselesi olduğu yorumları yapılıyor.

    MOZAİKLER ÜLKESİ

    MALUM, Afganistan ‘imparatorluklar mezarlığı’ diye bilinir. 1989 yılında 10 yıl süren kanlı bir müdahalenin ardından Rusları ülkelerine geri yollayan Afganistan, bu kez ABD’yi pes ettirdi.

    Afganistan farklı etnik grupların güç odakları tarafından kontrol edildiği, tarım ile geçinmeye çalışan yoksul bir ülke. Haşhaş ekimiyle de uyuşturucu kaçakçılığının çıkış ülkelerinden biri. Aynı zamanda Asya’daki merkezi konumuyla jeostratejik açıdan dikkat çekiyor.

    BIDEN ELEŞTİRİLİYOR

    ESKİ ABD Başkanı Donald Trump, Afganistan’da bir barış anlaşması yapılmasını beklemeden Taliban ile anlaşarak ülkeden çekilme kararı almıştı. Başkan Joe Biden da çekilme tarihini mayıstan 11 Eylül’e ötelemek dışında anlaşmaya sadık kalmıştı. Şimdi ABD basınında bile Biden, Çin ve Rusya’nın arka bahçesinde yer alan bu ülkeden apar topar çekilerek ‘amatörce’ bir hamlede bulunmakla eleştiriliyor. Anlaşılan Pentagon’un da itirazları var. Ancak Biden’ın verdiği mesaj şu: Afganistan’ın geleceğine Afganlar karar verecek.

    YASAKLAR GERİ Mİ GELECEK

    1990’ların ikinci yarısında Taliban, Afganistan’da yönetimi ele geçirirken ajanslara her gün yeni bir yasak haberi düşerdi. Sakal tıraşı, müzik dinlemek, şarkı söylemek, uçurtma uçurmak, kız çocukların okuması, kadınların çalışması gibi bir sürü yasak... ABD çekilirken, anlatılanlara göre Taliban’ın kontrolü sağladığı bölgelerde maalesef bazı yasaklar geri dönmüş.

    EN ÇOK KADINLAR ENDİŞELİ

    ABD’nin işgal döneminde en azından kadın hakları konusunda iyileşmeler yaşanmıştı. Şimdi Afgan parlamentosunun üçte biri kadınlardan oluşuyor. 9.7 milyon öğrencinin yüzde 42’si kız öğrenciler. Öte yandan Fransız AFP Ajansı’na göre ülkede geçen eylül ayından beri medya mensubu, yargıç ya da aktivist en az 180 kadın öldürülmüş. Belli ki, Afgan kadınlar ABD tarafından yüzüstü bırakılmış hissediyor. Ve eskiye dönmekten endişe ediyorlar.

    YANITSIZ SORULAR

    ABD, Afganistan’dan çekilme kararıyla ülkeye bir sis bombası atmış durumda. Taliban ile Kabil yönetimi anlaşabilecek mi? Taliban uluslararası kabul görmeyi mi seçecek yoksa kendisini izole bir aktör olmaya iten aşırıcılıklarda ısrar mı edecek? Pakistan, Hindistan, İran gibi bölgesel güçler nasıl etkilenecek? ABD’nin yarattığı boşluğu Çin ve Rusya gibi büyük güçler mi dolduracak? Afgan güçleri ile ılımlı bir ilişkisi olan Türkiye, Afganistan’daki bu çalkantıdan nasıl etkilenecek?

    TÜRKİYE’YE 2 ETKİSİ

    AFGANİSTAN konusunda Türkiye açısından iki önemli başlık söz konusu. Birincisi, Türkiye Kabil Hamid Karzai Havalimanı’nı koruma ve işletme konusunda ABD ile anlaşabilecek mi? Malum, Türkiye bu zorlu görevi yerine getirebilmek için lojistik, siyasi ve mali destek talep ediyor. Aynı şekilde Türkiye, Kabil ve Taliban’dan destek bulabilecek mi? İkinci mesele ise Afganistan’daki karışıklık Türkiye’ye yeni bir göç dalgası olarak yansır mı?

     

    Yazının devamı...

    Türkiye’nin Kabil önerisi

    G-7’de ABD, Joe Biden ile dünya liderliğine geri döndüğü mesajı verdi. NATO zirvesinde transatlantik işbirliğinin önemi vurgulanırken, Çin tehdidi ilk kez ittifakın karşı karşıya kaldığı riskler arasında sayıldı. ABD Başkanı Biden ile Rusya lideri Vladimir Putin zirvesinde ise iki ülke heyetleri pozisyonlarını ortaya koyup olası işbirliği alanlarını tespit etmeye çalıştılar.

    ERDOĞAN-BIDEN GÖRÜŞMESİ

    TÜM bu zirve koşuşturmaları sonrasında dünya siyasetine yön verecek bir haftayı geride bıraktığımızı söyleyebiliriz.

    Ve tüm görüşme trafiği için en dikkat çeken toplantılardan biri, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Joe Biden ile yaptığı ikili görüşme oldu.

    Yapılan açıklamalara göre S-400 ve F-35’ler konusunda iki taraf da pozisyonunu korudu, ancak görüşmelerin sürme iradesi çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir kez daha ABD’nin terör örgütü PKK/YPG’ye desteğinden ötürü duyduğu rahatsızlığı gündeme getirme fırsatı bulurken, anlaşılan toplantının en rahat başlıklarından birini Türkiye’nin ABD, Afganistan’dan çekildikten sonra Kabil havalimanını kontrol etme önerisi oldu.

    BIDEN ÖNERİDEN MEMNUN

    ABD’nin eski Ankara büyükelçilerinden ve halihazırda Wilson Center’ın Ortadoğu Programı Başkanı olan James Jeffrey, Amerika’nın Sesi haber sitesine yaptığı açıklamada “Başkan Biden Türkiye’nin Kabil’de kalma konusundaki duruşundan çok memnun” yorumunda bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Türkiye’nin Kabil’de kalabileceğini, Pakistan ve Macaristan’ın destek verebileceğini söyledi.

    ABD, Taliban ile yapılan anlaşma uyarınca 11 Eylül’de Afganistan’dan asker çekmeyi tamamlamayı planlıyor. Türkiye siyasi, mali ve lojistik destek talep ederken anlaşılan Kabil önerisi NATO’dan da destek buluyor.

    AFGANİSTAN’DA DURUM NE

    ABD, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında terör örgütü El Kaide bu ülkede konuşlandığı gerekçesiyle askeri müdahale başlatmıştı. Başta aşırıcı Taliban kan kaybetmiş, son dönemde ise giderek güç toplamaya başlamıştı.

    ABD’nin deniz aşırı savaşlarını ‘saçma, aptalca, yabancı savaşlar’ diye niteleyen eski ABD Başkanı Donald Trump, Taliban ile anlaşıp Mayıs 2021 itibarıyla Amerikan askerlerinin tamamını çekme kararı almıştı. Biden yönetimi de anlaşmaya sadık kalmış, ancak asker çekme işlemini tamamlamayı 11 Eylül’e kadar ötelemişti.

    BİR ANLAŞMA MÜMKÜN MÜ

    ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin bu ülkedeki güç dengelerini nasıl etkileyeceğini şimdiden öngörmek zor. Afganistan, farklı etnik grupların bir araya geldiği mozaik bir ülke. Ve bu etnik grupların farklı ülkelerle etkileşimi söz konusu. İşte bu Afganistan’daki farklı güç odakları ile Taliban arasında kalıcı bir barış sağlamak mümkün olabilecek mi? Bu konuda çeşitli senaryolar üretiliyor. Öte yandan ABD’nin çekilme kararı sonrasında şiddetin arttığı, birçok bölgede Taliban’ın ilerlediği de bir gerçek.

    KABİL NİYE ÖNEMLİ

    DAĞLIK bir arazi üzerinde kurulu, denize kıyısı olmayan Afganistan için Kabil Havalimanı’nın işleyişinin devam etmesi uluslararası misyonların faaliyetleri ve insani yardımın ulaşması açısından önemli.

    Taliban, 2020 anlaşması çerçevesinde Türkiye’nin de Kabil’den ayrılması gerektiğini açıklarken “Afganistan’ın Türkiye ile tarihi ilişkileri var. Gelecekte ülkede yeni İslami bir hükümet kurulduğunda yakın ve iyi ilişkiler içinde olmak istiyoruz” ifadesi de dikkat çekti.

    Her halükârda 11 Eylül sonrasında Afganistan için bir sürü belirsizlik ve risk söz konusu. Türkiye bir kez daha zor bir göreve talip olurken uluslararası ve yerel güçlerin desteği konusunda uzlaşma sağlanması son derece önem arzediyor.

    Yazının devamı...

    Dört gözle beklenen zirve

    ERDOĞAN-BIDEN GÖRÜŞMESİ

    ZİRVE maratonunun en önemli başlıklarından birini de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın 14 Haziran’da Brüksel’de NATO toplantıları çerçevesinde yapacağı ikili görüşme oluşturacak. Bu, ABD’de Joe Biden’ın ocak ayında iktidara gelmesi sonrasında ilk yüz yüze görüşme olması açısından önemli.

    Görüşme, Biden’ın Ankara’ya mesafeli tutumu ve 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanıma kararı sonrasına denk gelmesi sebebiyle uluslararası basının da ilgi gösterdiği bir başlık olarak öne çıkıyor.

    ABD DE ZİRVEYİ ÖNEMSİYOR

    ABD’den görüşmeyle ilgili gelen açıklamalar Washington’ın da bu toplantıyı bir hayli önemsediğini gösteriyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, geçtiğimiz günlerde “Başkan Biden, Erdoğan’ı çok iyi tanıyor ve bence ikisi de ilişkilerini tam kapsamlı şekilde değerlendirebilecekleri bu fırsatı dört gözle bekliyor” demişti.

    ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise Senato’da soruları yanıtlarken daha eleştirel bir tonla, bazen Türkiye’nin NATO müttefiki gibi davranmadığı iddiasında bulundu. Ancak Türkiye ile Suriye ve Afganistan’da ‘terörle mücadele’, Rusya ve İran’ın olumsuz etki alanı ile başa çıkmak gibi konularda önemli ve örtüşen çıkarları olduğunu da kaydetti. Blinken aynı zamanda Türkiye’nin ‘Batı’ya çıpalanmış kalmasının’ da önemli olduğunu ifade etti.

    FARKLILIKLAR MASADA

    MASADA Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi aldığı gerekçesiyle Türkiye’nin F-35 savaş uçağı projesinden çıkarılması ve yaptırım uygulanmasından Doğu Akdeniz’e Suriye’den Dağlık Karabağ’a, ABD’nin terör örgütü PKK/YPG ile işbirliği yapmasından FETÖ konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamamasına kadar birçok başlık var.

    Joe Biden yönetimi küresel anlamda insan hakları ve demokrasiyi önceleyen bir imaj oluşturmaya çalışıyor, dolayısıyla bu konuların da gündemde olacağına dair mesajlar veriliyor.

    S-400’LER ÖNEMLİ BAŞLIK

    TABİİ tüm bunlar arasında S-400’ler konusunda bir uzlaşı formülü bulunması önemli bir başlık olarak gündemde yer alıyor. Zirve öncesinde söz konusu savunma sistemleriyle ilgili uluslararası basında birçok öneri ortaya atılıyor. S-400’lerin Adana’da Amerikalıların da konuşlu olduğu İncirlik Üssü’ne yerleştirilip kullanımının şarta bağlanması, Nahçıvan’a yollanması ya da başka bir NATO ülkesine götürülmesi gibi çeşitli senaryolar var.

    Türkiye, Brüksel’de masaya oturduğunda S-400’leri elinde tutmak için pazarlık yapacaktır. Biden ekibi de muhtemelen Amerikan Kongresi’nin aldığı kararda ‘S-400’leri elinde bulundurmama’ şartı olduğunu hatırlatacaktır. Zaten Brüksel’de esas mesele de Kongre’yi ikna edebilecek bir formülün şekillenip şekillenmeyeceği olacaktır. İki ülkenin arasındaki diğer konularda ilerleme sağlanması ise bu başlıkta çözüm bulunmasını kolaylaştırıcı etki yapabilir.

    TÜRKİYE’NİN KABİL ÖNERİSİ

    BU çerçevede tartışılan bir diğer başlık ise ABD ve NATO’nun çekilmesi sonrasında Türkiye’nin Afganistan’ın başkenti Kabil’deki Hamid Karzai Havalimanı’nda kontrolü sağlamaya devam etmesi. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, geçtiğimiz günlerde ‘siyasi, mali ve lojistik destek’ taleplerinin olduğunu belirterek “Bunlar yapıldığı takdirde biz Hamid Karzai Uluslararası Havalimanı’nda kalabiliriz. Hedef Afganistan’da sulhu, sükûnu sağlamak” demişti.

    ABD, 11 Eylül itibarıyla Afganistan’da 20 yıldır süren askeri operasyonunu sonlandırmaya hazırlanırken, uluslararası toplumda aşırıcı Taliban’ın ülkeyi yeniden ele geçirebileceği endişesi hâkim. Pentagon da Türkiye’nin Kabil önerisiyle ilgili öngörüşmeler yapıldığını doğruladı.

    Sonuç itibarıyla 14 Haziran gündemi epey yoğun ve zorlu. Bu ilk yüz yüze görüşme önümüzdeki dönemde ikili ilişkilerin ve uluslararası meselelerin nasıl yön alacağı açısından da son derece kritik olacak.

    Yazının devamı...

    Dünya Ömer’e Suzi’ye borçlu

    Şimdi bir grup İsrailli, “Osmanlı döneminde orası bizimdi” diye mahkemeye başvurup Filistinlileri evlerinden çıkarmaya kalkınca Şeyh Cerrah, son krizin ana unsurlarından biri haline geldi.

    *

    ‘BİBİ’ (Binyamin Netanyahu.)...

    Şeyh Cerrah krizi tam da İsrail’de hükümet kurmada zorluk yaşandığı bir döneme geldi. Şeyh Cerrah gerilimi ramazan ayında İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik de kısıtlamalarıyla birlikte Filistin toplumunda tansiyonu yükseltti.

    İsrail’de mart ayında iki yıl içindeki dördüncü seçim yapılmış, hükümet kurma görevi yine Başbakan Netanyahu’ya verilmiş ama çoğunluğu sağlayamayınca görevi iade etmişti. Sonrasında da Kudüs’te Filistinlilere yönelik şiddet giderek tırmandı.

    *

    MAHMUD Abbas... Filistin çoktandır ikiye bölünmüştü. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Batı Şeria’yı kontrol ediyor. Gazze’de ise kontrol 2006’dan bu yana Hamas’ta. 15 yıl sonra 22 Mayıs’ta seçimler yapılsın diye uzlaşmaya varmışlardı ki mayıs başında Abbas, İsrail’in Doğu Kudüs’te seçim yapmasına izin vermediği bahanesiyle seçimleri erteledi.

     85 yaşındaki Abbas’a karşı rakipler çıkabilir, ayrıca Hamas, El Fetih karşısında Batı Şeria’da da üstünlük sağlayabilirdi.

    *

    HAMAS... İsrail ve Batılı ülkeler Abbas’ın bu kararından memnun olmuştu. Batı’nın ‘terör’ listesinde olan Hamas ise bunu ‘darbe’ olarak nitelemişti. Gazze, Hamas nedeniyle 13 yıldır karadan, denizden abluka altındaydı. 2 milyon insanın ihtiyacı Mısır’a açılan kaçak tünellerden karşılanıyordu. İsrail, bu tünellerin silah kaçakçılığı için de kullanıldığını öne sürüyordu. İsrail’in ramazan, bayram demeden Kudüs’te Filistinlilere şiddeti tırmandırması üzerine bu kez Hamas, İslami Cihad gibi örgütler İsrail yerleşimlerine füze yağdırırken İsrail de Gazze’deki gruplara en ağır operasyonlarından birini başlattı.

    *

    SUZİ... Gazzeli işsiz bir garson babanın beş çocuğundan ikincisiydi. Zamane çocukları gibi akıllı telefonlara, tabletlere meraklıydı. Ne Hamas ile ne El Fetih ile bağlantısı vardı. Netanyahu’yu da bilmezdi. İsrail hava saldırısı düzenlemeye başladığında babası Riyad Eşkuntana, “Burası güvenli” diye çocukları sakinleştirmeye çalışıyor, bu dediğine kendisi de inanmak istiyordu.

    Belli ki, hiçbir yer güvenli değildi. Pazar sabahı evleri bombardımanda yerle bir oldu. Ailenin dört çocuğu ve anne can verdi. Geriye bir Suzi, bir de babası kaldı.

    *

    ÖMER... Henüz 5 aylık. O da Suzi ile aynı kaderi paylaşıyor. Ömer’in 4 kardeşi ve annesi, bayram ziyaretine gittikleri amcasının evinin hedef olması üzerine hayatını kaybetti. Enkazdan sadece Ömer sağ çıktı. Şimdi baba Muhammed, her şeyden habersiz bacağı sarılı yatan minik oğluna sarılarak teselli buluyor.

    İsrail’in Gazze saldırılarında 65 çocuk öldü, birçok aile parçalandı. Suzi ve Ömer, o talihsiz çocuklardan sadece ikisi.

    *

    BARIŞ... Ortadoğu’da giderek silinen yok olan bir hayalin adı. 1990’ların başında Oslo barış süreciyle yeşeren umutlar bir bir yok oldu. İsrail Başbakanı Yitzak Rabin, 1995’te barış hayali kurduğu için fanatik bir Yahudi’nin kurbanı oldu. Aşırıcı sesler yükseldikçe ılımlı sesler kısıldı. Filistin toprakları Yahudi yerleşimleriyle delik deşik edilirken uluslararası toplumun İsrail’e tepkisi kınamanın ötesine geçemedi. Şimdi 10 Mayıs’tan beri süren çatışmaların ardından bölgede yine ateşkes beklentisi var.

    *

    EZCÜMLE... Derler ki, Gazze operasyonunun ardından Netanyahu’nun popülaritesi artmış. Onun için ‘Bay Güvenlik’ denir olmuş. 2 Haziran’a kadar muhalefet lideri Yair Lapid hükümet kuramazsa anlaşılan ufukta yine erken seçimler var. Muhtemeldir ki Hamas, İslami Cihad ve diğer Filistinli örgütler de İsrail’in Demir Kubbe savunma sistemini deldikleri için puan toplamıştır. Ancak dünya Filistinli çocuklara da İsrailli çocuklara da bu kısır döngüden çok daha fazlasını borçlu.

    Artık İsrail-Filistin için adil ve kalıcı bir barışı yeniden görüşmenin zamanı sizce de gelmedi mi?

    Yazının devamı...

    Salgında sihirli formül bulundu mu

    İşte sorularla o büyük tartışma:

    ABD’nin hamlesi ne anlama geliyor?

    ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai, salgını sona erdirmek adına üretim kapasitesini artırmak için fikri mülkiyet haklarının askıya alınmasını desteklediklerini açıkladı. Bu ABD açısından bir politika değişikliği anlamına gelirken Dünya Ticaret Örgütü bünyesindeki müzakerelerin seyrini de değiştirebilir. Olumlu bir yönde karar çıkarsa formüller paylaşılarak birçok ülkede aşı üretiminin önü açılabilir.

    ABD’nin adımı nasıl yankılandı?

    Biden yönetiminin ‘cesur’ diye anılan bu adımı dünyayı böldü. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, öncelikle aşı ihracatı önündeki engellerin aşılmasını gündeme getirse de patent muafiyetini görüşmeye hazır oldukları sinyalini verdi. Fransa ve Almanya’dan da ılımlı açıklamaların gelmesi umutları arttırdı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Zor bir zamanda tüm insanların esenliğini önceleyen tarihi bir karar” yorumunda bulundu.

    ilaç şirketleri tepkili

    Karara kimler karşı çıktı?

    Uluslararası Farmakoloji Üreticileri ve Dernekleri, “Aşılar için patent muafiyeti getirmek üretimi arttırmaz ya da küresel sağlık hizmeti için gerekli pratik çözümleri sağlamaz” diye tepki gösterdi. Aşı şirketleri tek başına formüllerin verilmesinin yoksul ülkelerin yaşadığı aşı sıkıntısının aşmak için yeterli olmayacağı görüşünde. Bunun yerine ruhsatlı üretimin yaygınlaştırılmasından yanalar.

    İlaç şirketleri niye mesafeli?

    İşin elbette maddi bir boyutu var. Moderna 2021 için aşı satışı tahmini yüzde 4.3 arttırarak 19.2 milyar dolara çıkardı. Keza Pfizer 26 milyar dolarlık aşı satışı öngörüyor. Ancak muafiyet kararının risk alma ve inovasyonun önüne geçeceği iddiaları da var. Patent ve bilgi paylaşımı olsa da üretime geçmenin kolay olmayacağı görüşü de hâkim. Bunun için gerekli altyapı ve uzman kadrolara ihtiyaç olduğu, aksi halde üretimde yaşanacak hataların bedelinin ağır olacağı savları söz konusu.

    160 ülkenin onayı şart

    Bu savlarında ne kadar haklılar?

    Zengin ülkeler koronavirüse karşı aşılamada nispeten yol alırken, yoksul ülkeler çok geride kaldı. Bu da salgın uzadıkça dünyayı yeni varyant virüs riskleriyle karşı karşıya bırakıyor. Afrika, yoksul Asya aşılanmadıkça, Avrupa için, Amerika için risk devam edecek. Dolayısıyla ilaç şirketlerinin de kendilerine göre haklı gerekçeleri olsa da üretimin hızlandırılması için ortak çözümler gerekiyor.

    Patent muafiyeti sağlamak kolay mı?

    AB ülkeleri bugün ve yarın Portekiz’de yapacakları zirvede bunu masaya yatıracaklar. Haziran ayı gibi de Dünya Ticaret Örgütü’nde ele alınması bekleniyor. ABD’nin politika değişikliği pazarlıklara yeni bir ivme kazandırabilir. Patent muafiyeti için örgütün 160 ülkesinin tamamının oluru gerekse de Dünya Ticaret Örgütü yetkilileri nispeten iyimser. “Masaya oturduğumuzda pragmatik bir yol bulunur” mesajı veriyorlar.

    aşı kıtlığına çare olur mu

    Onay çıkarsa ne olacak?

    Dünya liderleri olağanüstü bir dönem diyerek olağanüstü bir karar alıp onay verirse, dünyanın çeşitli yerlerinde üretimin yolu açılacak. Bu tabii bugünden yarına üretime geçilebileceği anlamına gelmiyor. Hammadde temini, üretim tesislerinin kurulması ve uzman kadro gibi yerine getirilmesi gereken şartlar var. Mesela Pfizer, BioNTech ile ürettiği aşı için 19 ülkeden, 86 ayrı tedarikçiden 280 maddeye ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor (NYT’dan alıntı).

    Salgına çözüm olur mu?

    ABD, İngiltere, İsrail gibi paralı ülkelerde aşılarla salgını nispeten kontrol altına alınırken dünyanın dört bir yanında virüs olanca acımasızlığıyla can almaya devam ediyor. Acilen üretici şirketleri de küstürmeden salgını kontrol altına alabilecek yaratıcı ve cesur kararlara ihtiyaç var. Salgınla mücadelede patent muafiyeti belki topyekûn çare olmasa da aşı darboğazının aşılmasına katkı sağlayabilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.

    Yazının devamı...

    ABD ile ilişkiler büyük darbe alır

    Şimdiye kadar Ronald Reagan dışında ABD başkanları yaptıkları açıklamalarda Ermeni lobisi ve Erivan’ın baskılarına rağmen ‘soykırım’ yerine Ermenistan’ın kullandığı ‘Meds Yeghern’ yani ‘Büyük Felaket’ ifadesini kullanmayı tercih ettiler.

    BIDEN’IN SEÇİM VAADİ

    2019 yılında ise ABD Kongresi’nin her iki kanadı da 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanıyan bağlayıcı olmayan kararlar aldılar. O dönemde senatör olan şimdiki Başkan Yardımcısı Kamala Harris, bizzat o tasarıya destek olan siyasetçiler arasında yer aldı.

    Biden ise geçen yıl 24 Nisan’da Twitter’dan yaptığı paylaşımda “Seçilirsem, Ermeni soykırımını tanıyan bir kararı desteklemeyi taahhüt ediyorum, insan haklarını başlıca evrensel önceliğim yapacağım” dedi.

    Biden-Harris ikilisinin iktidara gelmesiyle Ermeni lobisinin beklentisi yükseldi. Son birkaç aydır söylentiler kuvvetlenirken, son olarak da önceki gün Amerikan New York Times ve Wall Street Journal gazetesine konuşan ABD’li yetkililer, Biden’ın bu kez ‘Ermeni soykırımı’ diyebileceğini sızdırdılar.

    İYİ DE NİYE ŞİMDİ

    ABD-Türkiye ilişkilerinin son birkaç yıldır çok güllük gülistanlık olduğunu söylemek mümkün değil.

    Her ne kadar Biden yönetimi ile bakanlar düzeyinde görüşmeler sürse de Washington, Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alınmış olmasını ikili ilişkilerin önüne bir engel olarak koymaya devam ediyor.

    Şimdi ise belli ki bazı çevreler Ermeni soykırımı iddialarının da Türkiye’nin önüne konmasını istiyor.

    Özellikle Azerbaycan, 30 yıldır işgal altındaki Dağlık Karabağ civarındaki rayonlarını almak için sonbaharda harekât başlattığında Türkiye’nin kardeş ülkeye destek vermesi hem Erivan, hem de Ermeni lobisinde büyük rahatsızlık yaratmıştı. Bunu 1915 olaylarının devamı gibi göstermek isteyen çevreler de olmuştu.

    ARA DAHA DA AÇILIR

    ABD’nin 15 Temmuz darbe girişimine destek verdiği şüphesi, terör örgütü PKK/YPG ile işbirliği yapması, FETÖ’yü iade etmemesi, ABD’de Halkbank’a yönelik suçlamalar gibi iki ülke arasında zaten güven bunalımına yol açan durumlar söz konusu.

    ABD basınına konuşan ABD’li yetkililer, nihai kararın 24 Nisan cumartesi günü ilan edileceğini duyursa da anlaşılan o ki Başkan Biden’ın hâlâ son anda vazgeçme ihtimali bulunuyor.

    Trump sonrasında Biden yönetimi yeniden dünya liderliğine soyunurken, olası kararını da bu perspektifle yeniden gözden geçirmelidir. Çünkü böyle bir hamle, ABD-Türkiye ilişkilerine derinden zarar verebileceği gibi Washington’ın çıkarlarını da olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir.

    TANIRSA NE OLUR

    DIŞİŞLERİ Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz günlerde bir röportajda sözde Ermeni soykırımı iddialarının sorulması üzerine “Bir siyasetçi böyle bir şey dedi diye böyle bir durum kabul edilmez, tarih de değişmez” demişti. Ancak bu karar ABD’de Türkiye aleyhine hukuki davaların açılmasına zemin hazırlayabilir.

    Öte yandan Biden yönetiminin böyle bir hataya düşmesi halinde Türkiye’nin de atacağı adımlar olacaktır. ABD’nin yeniden dünya liderliğini kapma yarışına girdiği bir sırada Çin, Ortadoğu ve Afrika’da nüfuzunu arttırmaya çalışırken Rusya, Avrupa’nın dibinde Karadeniz’de gövde gösterisi yapıyor.

    Pandemi gölgesinde güç oyunlarının ayyuka çıktığı bir dönemde ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile ilişkilere daha da zarar verecek tercihlerde bulunması reelpolitiğe ne kadar uygun olur, Başkan Biden bu soruyu kendisine bir kez daha sormalıdır.

    Ayrıca şunu da eklemek gerek: 1915 olaylarına yönelik resmi tez, Türkiye’de konsensusun en güçlü olduğu konulardan biridir. Maalesef o zorlu savaş dönemlerinde Anadolu Ermenileri büyük acılar yaşadı. Ancak benzer acıları daha önce Kafkas halklarının, daha sonra da Balkan Türklerinin de yaşadığını unutmayalım.

    Yazının devamı...

    ABD’den Rusya’ya ekonomik savaş

    KARADENİZ’DE RESTLEŞME

    SON haftalarda Rusya’nın Ukrayna’nın Moskova yanlısı ayrılıkçıların kontrolündeki sınırına ve 2014’te ilhak ettiği Kırım’a asker yığdığı haberleri tansiyonu yükseltmişti.

    ABD ve NATO, Ukrayna’ya tam destek açıklamalarında bulunmuştu. Kiev ve Batı, Kırım’ın aksine bu kez ‘Hazırlıklıyız’ mesajı vermeye başlamıştı.

    Yine bu dönemde ABD’nin iki savaş gemisini 14-15 Nisan’da Türkiye Boğazları’ndan Karadeniz’e geçireceği haberleri geldi. Buna göre ABD, Montrö Anlaşması uyarınca 15 gün önceden Türkiye’ye bildirim yapmıştı.

    Rusya da aynı günlerde Hazar Filosu’ndan irili ufaklı 15 savaş gemisini Volga ve Don Nehri’ni bağlayan kanal üzerinden Karadeniz’e indirmeye başladı.

    GEMİ YOLLAMAMA KARARI

    GERİLİM üst perdeden devam ederken ABD Başkanı Joe Biden, verdiği bir röportajda ‘katil’ diye tanımladığı Rus mevkidaşı Vladimir Putin’i aradı.

    Biden, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne destek açıklayarak Rusya’nın sınıra ve Kırım’a asker yığmasından duyduğu endişeyi dile getirdi, Moskova’dan gerilimin düşürülmesini istedi. Çünkü Ukrayna’ya göre Rusya sınıra 40 bin, Kırım’a 40 bin asker yığmıştı.

    Biden ayrıca Putin’e tarafsız bir ülkede zirve yapma önerisinde de bulundu. Salı günkü bu görüşme sonrasında da ABD’nin Türkiye’ye sözlü bildirimde bulunarak savaş gemilerini geçirmeme kararını ilettiği bildirildi.

    YAPTIRIM SİLAHINI ÇEKTİ

    ABD’nin bu adımı tabii ‘Tansiyon düşüyor mu’ sorusunu akıllara getirdi.

    Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un ilk yorumu “ABD’nin gemi göndermeme kararı neticesinde tansiyonun düştüğü yorumunu yapmak için erken” dedi. Nitekim haklıydı.

    Çünkü ABD, Moskova’ya gemiden daha ciddi bir hamleyle karşılık verdi. ABD geçen yılki seçimlere müdahale ve Solarwinds yazılımına yerleştirilen kötü amaçlı kodlarla ABD bakanlık ve kurumlarına düzenlenen siber saldırılar, Ukrayna’ya baskı ve diğer ‘kötücül’ eylemleri gerekçe göstererek Moskova’ya ağır yaptırımlar açıkladı.

    Buna göre ABD’de ‘istihbaratçı’ 10 Rus diplomat sınır dışı ediliyor, ayrıca siber faaliyetlerde bulunan altı Rus şirketi ve ABD seçimlere yönelik dezenformasyon eylemlerinde bulunan 32 birey ve kurum yaptırım listesine alınıyor.

    KIRIM İÇİN DE CEZA GELDİ

    ABD Hazine Bakanlığı da Avrupa Birliği, Avustralya, İngiltere ve Kanada ile birlikte Rusya’nın Kırım’ı işgali nedeniyle sekiz birey ve kurumu yaptırım listesine aldı.

    Can alıcı müeyyide ise şu.

    Biden yönetimi, ABD’li finans kuruluşlarına 14 Haziran’dan itibaren de Rusya Merkez Bankası, Rusya Varlık Fonu ya da Hazine Bakanlığı’ndan doğrudan tahvil satın alımını da yasaklıyor. Hem ruble, hem ruble dışı borçlanma için uygulanacak bu yaptırım Rusya’nın para bulmasını zorlaştıracak bir adım olarak değerlendiriliyor.

    Özetle Biden yönetimi açıkladığı yaptırım listesiyle Rusya’yı ekonomik olarak köşeye sıkıştırmayı hedefliyor.

    UKRAYNA NİYE ALEVLENDİ

    ASLINDA Ukrayna krizinin alevlenmesinin arkasında da büyük çekişmeler söz konusu. 12 Şubat 2015’te yapılan Minsk anlaşmasıyla Ukrayna’nın ayrılıkçı Donbas bölgesiyle ilgili kriz bir anlamda kış uykusuna yatmıştı. Şimdi taraflar birbirini Minsk anlaşmasının şartlarını yerine getirmemekle itham ederken arka planda uluslararası aktörlerin nüfuz çatışması var.

    Rusya, Ukrayna’nın NATO’ya alınma ihtimalinden rahatsız. ABD ise neredeyse bitme aşamasına gelmiş olan Rusya’dan Almanya’ya uzanan Kuzey Akım 2 doğalgaz hattından rahatsız. Almanya, boru hattını ekonomik bir işbirliği olarak değerlendirse de Washington bunu Rusya’nın jeopolitik bir hamlesi olarak görüyor.

    ABD yaptırım kararlarıyla Rusya’yı dizginlemeyi umarken, Moskova’nın ilk tepkisi ise ‘misilleme’ oldu. Tansiyon, düşmeye başlamadan önce daha da yükseleceğe benziyor.

    Yazının devamı...