• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Bize her gün bayram

    Başkalarının hakkını, kendi hakkımız gibi adaletle gözetiyorsak

    Başkalarının derdini, kendi derdimiz gibi önemsiyorsak

    Başkalarının mutluluğunda, kendi mutluluğumuzu buluyorsak gönlümüze her gün bayram.

    Eğer...

    Aynada yüzümüze, saçımıza baktığımız kadar iç güzelliğimize de bakıyorsak

    Kıyafete, makama, güce, diplomaya baktığımız kadar gönüllere de bakıyorsak

    Maddi zenginlik kadar manevi enginliğe de bakıyorsak yüreğimize her gün bayram.

    Eğer...

    Güzel sözde cömert, kötü sözde cimri olabiliyorsak

    Her bir tarafı dinlemeden sonuca varmıyorsak

    Sadece hataları, eksikleri değil güzellikleri de görebiliyorsak ruhumuza her gün bayram.

    *

    Eğer...

    Canımız acırken bile can acıtmayacak kadar dikkatliysek

    Sadece keyifliyken değil dertliyken de tebessüm edebiliyorsak

    Sıkıntıda ve zorlukta bile bir imkân olduğunu unutmuyorsak hayatımızdaki her gün bayram.

    *

    Eğer...

    Bize bir şekilde faydası dokunanlara daima kadirşinas olabiliyorsak

    Verdiğimiz sözleri tutmak için elimizden geleni yapıyorsak

    Dilimizden acı bir söz çıkmaması için azami özen gösteriyorsak kalbimize her gün bayram.

    Eğer...

    Her temiz nefesin, her damla suyun, her bir lokmanın hediye olduğunu biliyorsak

    Dünyanın tapulu mülkümüz değil bize verilmiş bir emanet olduğunu anlıyorsak

    Doğayı, bitkileri, hayvanları, dağı-taşı, denizi canımızdan bir parça gibi koruyorsak yaşanan her gün bayram.

    *

    Eğer...

    Darda kalanın, hastanın, gönlü yaralının yardımına koşuyorsak

    Kimsesizin, zayıfın, muhtacın, öksüzün-yetimin, yaşlının yüzünü güldürüyorsak

    Engellilerin dertlerini öğrenip, onlara her alanda destek ve umut olabiliyorsak hepimize her gün bayram.

    *

    Eğer...

    Yaptığımız işin en iyisini yapmaya çalışıyorsak

    Emeğin hakkını verip, herkesten kaldırabileceği kadar iş istiyorsak

    Çalışana teşekkürü ve nezaketi asla terk etmiyorsak ürettiğimiz her gün bayram.

    *

    Eğer...

    Haklı olduğumuzda dahi dargın kalmamayı başarabiliyorsak

    Nefret ve intikam duygusunu hayatımızdan çıkarabiliyorsak

    En zor durumlarda bile ayrıştırıcı değil uzlaştırıcı olmaya çabalıyorsak birlikte geçen her gün bayram.

    Eğer...

    Bilimle vicdanı el ele götürüyorsak

    Aklı ve gönlü, madde ile manayı birbirinden ayırmıyorsak

    Sözlerimizle davranışlarımızı birliyorsak hissedip düşündüğümüz her gün bayram.

    *

    Eğer...

    İnsanlara kadın-erkek, genç-yaşlı, güzel-çirkin, zengin-fakir, siyah-beyaz, renkli-renksiz, şu millet bu millet, şuralı-buralı diye ayırmadan bakabiliyorsak

    Karıncayı bile incitmemeyi, kalp kırmamayı başarabiliyorsak

    Öfke, hiddet, kıskançlık ve kötü düşüncenin yerine, sevgiyi, sabrı, hoşgörüyü ve merhameti koyabiliyorsak

    Daha olgun, daha iyi biri olmayı canıgönülden istiyorsak

    Her sabahı iyilik ve güzellik için yeni bir fırsat olarak görüyorsak bize her gün bayram.

    Hepimizin bayramı kutlu olsun...

    Yazının devamı...

    Gök-kafes

    Bu çok üzücü olaya, kuraklığın yanı sıra tarım nedeniyle göle yeterli su gitmemesinin neden olduğu söyleniyor. Bilimsel rapor henüz açıklanmadığı için tam nedeni bilemiyoruz. Ama çevre sorunlarının, doğal kaynakların yanlış tüketimiyle bağlantılı olduğu aşikâr.

    Hz. Peygamber’in su kullanımıyla ilgili bir tavsiyesinin, bu çağda bile layıkıyla anlaşıldığını söylemek çok zor... Resulullah, bir gün nehirden getirilen bir kap suyla abdest almış. Kapta kalan temiz suyuysa geri vererek şöyle demiş: “Bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.” Bizler, sadece kendi gıdamızın derdine düşüp diğer “canlıların kursağını” görmezden gelirsek, çevremizin iyiye gitmesi mümkün mü? Kendimizi dünyanın tek ve mutlak hâkimi zannetsek de aslında hepimiz doğal hayatın parçasıyız: “İki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır (En’âm, 38)”.

    *

    İslam medeniyetinde kuşların ve tüm canlıların varlığını gözetmek, sadece dünyevi değil aynı zamanda manevi bir sorumluluktur: “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” Hz. Peygamber bir sahabeden, elindeki yavru kuşu derhal yuvasına geri bırakmasını; kuşun “annesini üzmemesini” istemişti. Kuşları ve yuvalarını korumaya yönelik bu hassasiyeti, mimaride bile görmek mümkündür. Örneğin Osmanlı’da cami duvarlarına kuş evleri, avlulara ve mezarlıklara kuşlar için su hazneleri inşa edilirdi. Bazı köylerdeyse güvercinlikler bulunurdu.

    *

    Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgür bırakılması gibi ilginç bir hayır-sadaka geleneği vardı. Günümüzdeyse çevre kirliliği nedeniyle gökyüzü dev bir kafese dönüşüyor. Ellerimizle inşa ettiğimiz bu “gök-kafes”te esir ve nefessiz kalmak istemiyorsak, hepimiz doğaya daha fazla özen göstermeliyiz.

    ALLI TURNAM BİZİM ELE VARIRSAN

    BÜLBÜLDEN güvercine, leylekten efsanevi Zümrüdüanka’ya kadar pek çok kuş türü, önemli manevi simgelerdir. Anadolu’daki erken dönem mezar taşlarında görülen kuş figürleri, muhtemelen ölen kişinin “uçmağa” giden, yani cennete “uçan” ruhunu simgeliyordu.

    *

    Tuz Gölü’ndeki “flamingolar”, Anadolu’da daha ziyade “allı turna” olarak bilinir. Her yıl uzak diyarlara göçen turnalar, eski Türk kültüründe, ölümden sonra ruha eşlik eden kutsal bir rehber olarak görülmüştür. Ona duyulan bu saygı Anadolu’da devam etmiş ve öldürülmesi halk arasında günah sayılmıştır. Turnalar ayrıca sadakat sembolü ve hasret çeken âşıkların beklediği habercidir: “Gidin turnalar gidin/Yârime selam edin”.

    *

    Alevi-Bektâşi kültüründe “Turnalar Semahı”, ruhun kademe kademe, döne döne yüksek manevi makamlara çıkışını anlatır. Pir Sultan Abdal’a göre, turnalar Hz. Ali’den gelen bir ses, bir habercidir: “Hazret-i Şah’ın avazı, turna derler bir kuştadır”. Ayrıca Hz. Ali’ye ulaşmanın sembolüdür: “Yemen ellerinden beri gelirken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi? / Havalar üzerinde sema ederken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi?



    KARGA KADAR OLABİLDİK Mİ?

    KUŞLARA inanç kültüründe ve Kuran’da sıkça rastlarız. Örneğin “kanat çırparak uçan kuşlar”, Allah’ın Rahman sıfatının bir tecellisi olarak tarif edilir (Mülk, 19). Hüthüt (ibibik) kuşunun yanı sıra karga da Kuran’da anılır. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın oğullarından Kabil, kıskançlık sonucu kardeşi Habil’i öldürür. Kabil, bu esnada yeri eşeleyen bir karga görür: “Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. [Katil kardeş] ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim’ dedi ve yaptığına pişmanlık duyanlardan oldu” (Maide, 31). Kuran’daki bu kıssa, insanın kargadan bile “insanlık” öğrenebileceğine işaret eder.

    *

    Araştırmalar, karga familyasındaki kuşların hafızası güçlü, birkaç aşamalı problem çözebilen, alet kullanabilen, çok zeki canlılar olduğunu kanıtlıyor. Üstün yön bulma yetenekleri ve sürü halinde hayli karmaşık ama uyumlu uçuşları, diğer kuşların da aslında “kuş beyinli” olmadıklarının göstergesi. Biz insanlar, kibre kapılıp gökyüzüne bile “tepeden bakmaya” ne kadar da meyilliyiz... Oysa atalarımızın dediği gibi, “Tek kanatla kuş uçmaz”. Bir kanatta akıl, diğer kanatta vicdan olmadan yükselmek mümkün değil.

     

    Yazının devamı...

    Aldatılmak ve aldanmak

    Eski zamanlarda bu durumdan yararlanmak isteyen “uyanıklar”, hayvanlarını pazara götürmeden önceki günlerde sağmazmış. “Bu hayvanın sütü çok boldur, buyurun kendiniz bakın” diyerek sütleri pazardaki alıcıların önünde sağarlarmış. Hayvanın nasıl bol süt verdiğini kendi gözleriyle görenler de hemen tav olur, bu “getirisi yüksek” koyunu-ineği kendi rızalarıyla iyi bir paraya satın alırlarmış. Hz. Peygamber, işte böyle bir “ürün demosunun” bile “alıcıyı aldatma” sayılacağını belirtmiş, en “küçük” hilenin dahi helal ticarete mâni olduğunu söylemiştir. Yanlış yönlendirmeyle kazanılan para, “Elde tutulan bir ateş parçası” gibidir; “Bizi aldatan bizden değildir”.

    Kuran’da haksız kazanç elde etmek, insanlığı felakete sürükleyen davranışlardan biri olarak tarif edilir: “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. (Şuarâ, 183)” Bu esaslar uygulamaya da yansımış, örneğin Osmanlı devrinde dolandırıcılık ve sahtecilik yapanlar, 10-15 yıllık kürek mahkûmiyeti almışlardır. Ayrıca suçun büyüklüğüne göre dolandırıcılar teşhir ediliyor; hilekârlara pranga, sürgün, görevden atılma, meslekten ömür boyu men gibi cezalar verilebiliyordu.

    ALTIN YUMURTLAYAN TAVUKLAR

    Pek çoğumuz doğal olarak en iyi, en kârlı alışverişi yapmayı isteriz. Sonuçta herkes “sütü bol” koyunlara, sık yumurtlayan tavuklara sahip olmayı hedefler. Ama hızlı kazanç beklentisi ne kadar yüksek olursa kaybetme riski de haliyle artacaktır. Malum... Tavuklar ancak masallarda altın yumurtlar. Ve art niyetli kişiler kendi kazançlarını artırmaya çalışırken, başkalarının payını almaktan çekinmezler: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekarlara yazıklar olsun! (Mutaffifîn, 1-3)”

    *

    Aldatılmanın “cahillere, saflara, akılsızlara” özgü olduğunu düşünenler pek çoktur. Oysa gayet mantıklı görünen, usulen düzgün, hatta hukuka uygun olan bazı işler, vicdana ve iş ahlakına uymaz. Dolayısıyla en temkinli, tedbirli kişiler bile beklenmedik şekilde “şeytan gibi” hilekârlar tarafından aldatılıp kayba uğrayabilir. Bu noktadan sonra artık mesele aldatılmamak değil aynı hataya tekrar düşmemektir. Hz. Peygamber’in bu konuda dile getirdiği “Mümin, aynı delikten iki defa sokulmaz” hadisi, gayet iyi bilinir.

    KENDİNİ KANDIRIRSIN

    KUR'AN’da sadece ticarette değil, dünya zenginliği uğruna insanları manevi konularda yanlış yola sevk etmenin yanlışlığına da dikkat çekilir: “Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri [bir tarafa] bırak. (En’am, 70)” Müslüman âlimler, ayrıca şekil bakımından hukuka uygun olsa bile nihai amacı kötü olan işler için “hiyel” veya “hîle-i şer’iyye” tabirini kullanarak, insanların bu tür “şüpheli, kurnazca” tekliflerden uzak durması gerektiğini vurgulamışlardır.

    Başkaları tarafından aldatılmanın ağır maddi manevi bedelleri olabilir. Ancak İslam kültüründe uzun vadede en zararlı aldatma, kişinin kendisini aldatması olarak görülür. Örneğin pek çok kişi hayatta kimseye haksızlık etmediğine, kimseyi kırmadığına inanıp, her yaptığı davranışa “mantıklı-haklı” bir açıklama getirir. Ne var ki “Onlar yalnız kendilerini aldatırlar, ama farkında olmazlar (En’am, 123)”.

    ATEŞ Mİ, GÜL MÜ?

    Âşıklar, insanların dünya menfaati uğruna ilahi hakikate gözlerini kapamanın en büyük kayıp olduğunu vurgulamışlardır. Seyyid Nizamoğlu’nun (ö.1601) ifadesiyle: “Eğer âşık isen yâre, sakın aldanma ağyâre (başkalarına) / Düş İbrahim gibi nâre (ateşe), bu gülşende yanar olmaz.” Yani Hz. İbrahim’in, başkalarının aksi yöndeki düşüncelerine karşın inancını koruması, onu Nemrut’un yıkıcı gücünden, dünya ateşinden korumuştur. Aşk-ı ilahi sayesinde dertler ve sıkıntılar, onun gönlünde bir gül bahçesine dönüşmüştür.

    *

    Teknolojinin ve sosyal medyanın durmadan yeni olanaklar getirdiği günümüzde hilenin, aldatmacanın -maddi, manevi- her türlüsüne karşı uyanık olmak gerekiyor. Söylemesi kolay, yapması zor... İlk insan Hz. Âdem bile dünya yolculuğuna şeytanın hilesine aldanarak başlamadı mı?

    Yazının devamı...

    Vicdan biterse

    Karneler, okulların son gününde sınıflarda dağıtılırdı. Maalesef çocuklar bu heyecanı, iki senedir gönüllerince yaşayamıyor. Ve ne acıdır ki biz, çocukların tatil sevincini değil, hiç anmak istemediğimiz bir meseleyi konuşuyoruz: Çocuk tacizi!

    *

    Çocuklar, güç zincirinin korunmaya en muhtaç, en kırılgan, en masum halkası. Onlara yönelik tacizin ve şiddetin her türlüsü de davranışların en vahimi. Hele de yakınlarından gelirse...

    HANGİ CEZA YETER?

    İster çocuklara, ister yetişkinlere yönelik olsun, taciz ve tecavüz, tarihin pek çok döneminde son derece ağır biçimde cezalandırılmıştır. Örneğin Osmanlı’da tecavüzün cezası, hadım edilmekti (günümüzde de bazı Batılı ülkelerde kimyasal hadım cezası uygulanıyor). Ayrıca cinsel taciz de cezaya tabiydi.

    *

    Ne var ki en ağır cezalar veya hukuki hassasiyetler bile, bu tür olayları önlemede yetersiz kalmıştır. Nitekim çocuk tacizi olaylarına Osmanlı mahkeme kayıtlarında rastlamak mümkün. Bu da bizi kamu hukukundan bile derin bir gücün kapısına getiriyor: Vicdan.

    Polisiye tedbirler ve hukuk, ne kadar sert olursa olsun fark etmez... İnsanı kötü davranışlardan alıkoyacak en güçlü önlem kişinin iç sesidir, vicdanıdır. Vicdan, iyi ve kötü, doğru ve yanlış arasında seçim yapabilmektir. Ki bu irade, insanı insan yapan özelliklerin başında gelir.

    *

    Vicdan kelimesinin kökünde “sevgi, üzüntü, sevinç, bulmak, zenginleşmek” gibi anlamlar yatar. Yani vicdan, bir bakıma içimizdeki iyi duyguları bulup onları zenginleştirmektir. “Vicdansız” kişininse olumlu duyguları körelmiştir. O sevgi ve merhamet fakiridir, acımasızdır. Karşısındakinin acısını, üzüntüsünü kendinde hissetmez, yani “empati” yoksunudur. Böyle kişilere “galîzu’l-kalb” (Âl-i İmrân, 159), yani katı kalpli denir. 

    DEĞERLER OLMADAN

    Vicdansızlık çevremizde ne kadar yayılırsa yayılsın, onunla aramıza “sosyal mesafe” koymak durumundayız. Kötülük virüsünden korunmanın yolu, her şeyden önce sevgi, merhamet ve adalet duygusundan geçiyor. Bu değerleri yaşatmadığımız takdirde insanlık, dizilerde gördüğümüz o zombilerden/hortlaklardan farklı olmayacaktır. Dolayısıyla “insanlığın” devamı için çocukları her türlü maddi-manevi tacizden korumak, en temel vazifemiz. İdeal değerleri yaşatmadan, insana verilen değeri korumak mümkün olabilir mi? Vicdanlı insanlar yetiştirmek bir tercih değil, hayati bir ihtiyaçtır.


    KARNE HEDİYESİ

    Hiç şüphesiz, çocuklar masumdur... Onlar hakareti, ayrıştırmayı, yaftalamayı, dışlamayı... Kısacası kötülüğü, yetişkinlerden öğrenirler. Üstelik çocukken duygusal olarak ezilenler, büyüdüğünde ezen birine dönüşebilir. Yani kötülük, büyükten küçüğe, kuşaktan kuşağa öğretilerek geçen, bulaşıcı bir hastalık.

    NOTLARIMIZ İYİ Mİ?

    Elbette bu noktada yetişkinler olarak ilk bakmamız gereken, kendi davranışlarımız. Çünkü bizler çocuklar için en önemli rol modelleriyiz. Öyleyse bir durup düşünelim... Ne kadar iyi örnekleriz? Karnelerin sağ tarafında yazan “hal ve davranış” notlarımız nasıl? Sabırda, hoşgörüde, nezakette ve sevgide ne kadar cömerdiz? Çocuklarımıza kızdığımızda verdiğimiz tepkiler ne kadar ölçülü? Merhamette sınıfı geçer miyiz? Kaçımız takdirname almaya hak kazanır?

    *

    Gelin hepimiz kendimizi dürüstçe puanlayalım. Nasıl çocuklarımızın “pekiyi” karneleri bizi mutlu ediyorsa, bizim iyi davranış karnelerimiz de onları bir ömür boyu mutlu edecektir. Ne de olsa hiçbir anne-baba “çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez”.

    HAYDİ YÜZMEYE...

    İslam kültürü, ebeveynlere çocuklara iyi örnek olmanın yanında başka sorumluluklar da getirir: Onları bedenen sağlıklı yetiştirmek. Hz. Peygamber’in “Çocuklarınıza ok atmayı, at binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz” hadisi, bu doğrultudaki en açık tavsiyelerdendir. Çöllerle çevrili bir coğrafyada büyümesine rağmen kendisi de çocukken küçük bir gölde yüzmeyi öğrenmişti.

    *

    Türkler tarih boyunca at binme ve ok atmada başarılarıyla tanınırdı. Ancak yüzme, bu “milli” meziyetler arasında yer almamıştır. Ayrıca koşu ve güreş gibi sporlar hemen her yerde yapılabilirken yüzme için durum farklıydı. Yüzme havuzlarının olmadığı devirlerde deniz, göl veya nehir olmadan çocuklara yüzme öğretmek zordu.

    *

    Neyse ki günümüzde çok daha iyi imkânlara sahibiz. Sahil beldelerine kolay ulaşabiliyoruz. Ayrıca yıl boyunca herkese hizmet veren yüzme havuzları var. Ülkemizi çevreleyen “mavi vatana” sahip çıkmak için öncelikle çocuklarımızın denizlerde kulaç atması gerekiyor. Ne demiş atalarımız? “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur.” 

    Yazının devamı...

    1954’te Hürriyet’te...

    Resim, öğrencileriyle beraber sergiyi ziyaret eden [Ord.] Prof. Dr. Süheyl Ünver’in teşhir edilen eserleri tetkik edişini gösteriyor.”

    *

    Böyle bir sergi haberi, günümüz koşullarında ana sayfaya çıkacak kadar ilgi çekici sayılmaz. Ne de olsa Türkiye’nin dört bir yanında hat, ebru, çini, tezhip gibi geleneksel sanatlarla ilgili pek çok sergi açılıyor. Ancak 1950’lerde durum böyle değildi.

    DEĞERLER KAYBOLMADAN

    Türkiye bir yandan hızlı bir kültürel değişim yaşıyor, diğer yandan geleneksel yüksek kültür giderek unutuluyordu. Hem Batı’yı, hem kendi kültürünü iyi bilen kimi isimlerse, o dönemde ortak bir çaba içine girdi: Çağdaşlaşma sürecinden ayrılmadan, yüzlerce yıllık İslam-Osmanlı-Türk medeniyetinin kültürel mirasını koruyup yaşatmak.



    *

    Bu doğrultuda çalışan en önemli isimlerden biri, Türkiye’de tıp tarihi araştırmalarının da öncüsü olan hekim, tarihçi ve sanatkâr Süheyl Ünver’dir (1898-1986). Ünver, yıllar boyunca sayısız araştırma ve makale yayınladı. Nadide tezhip eserlerini kayda geçirdi. Kültür mirasının adeta görsel hafızasını çıkarıp, tarihi binaları, eski evleri resimledi. Ama hepsinin ötesinde, Topkapı Sarayı’nın nakkaşhanesini canlandırmak amacıyla 1936’dan itibaren kurslar düzenledi. Bu sahada küçük yaşta edindiği usta-çırak adabını modern bir anlayışıyla harmanlayıp çok sayıda talebe yetiştirdi. O talebeler içinde biri vardı ki, Ünver’e yıllar boyunca yakın bir dost ve yoldaş oldu: Rauf Tunçay.

    MEDENİYETE  ADANAN HAYATLAR

    Tarih eğitiminin ardından, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin en önemli isimleri arasına katılan Rauf Tunçay (1922-1989), geleneksel süsleme sanatlarına gönülden bağlıydı ve onun yaşatılması için elinden geldiğince çalıştı. Araştırmalar kaleme aldı; öğrenciler yetiştirdi. Ayrıca çiniler başta olmak üzere klasik eserleri belgeleyip modellerini üretmeye gayret etti. İşte Hürriyet’te 67 yıl önce duyurulan o sergi, böyle bir çabanın ürünüydü. Onlar gibi pek çok ismin emekleri sayesinde bugün, hat-yazı ve süsleme sanatları yaşamaya devam ediyor.

    GEÇMİŞTEN GELECEĞE

    Bizler, yüzyılların mirasını sonraki kuşaklara aktaran herkese borçluyuz. Geçtiğimiz günlerde Lokman Coşkun ve Fuat Selim Ramazanoğlu imzasıyla yayınlanan “Rauf Tunçay: Bir Sanatçının Mirası” adlı eser, bu borcu en güzel şekilde ödeyen, örnek bir çalışma. Mimariden minyatüre, şiirden müziğe kadar her alanda böyle özenli çalışmalara büyük ihtiyaç var. Çünkü sanat ve sanatçı olmadan, bir medeniyetin ne yükselmesi mümkün, ne de gerçek anlamıyla yaşaması.

    YA, ‘ALLAH’ YAZIYORSA...

    MALUM...
    Yazının ve hat sanatının İslam medeniyetinde özel bir önemi vardır. Müslümanlar eski devirlerde, türbelerden hamamlara kadar pek çok binanın üstünde ayetler, dualar yazılmasına aşinaydı. Camilerde duvarlara nakşedilmiş ayetlerin yanı sıra, Esma-i Hüsna’nın; Hz. Peygamber’in, Dört Halife’nin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin yazılı olduğu levhalar bulunurdu. Daha küçük boyutlu olanlarsa evlerde ve ortak mekânlarda görülürdü. Yani Müslümanların görsel dünyasında hat sanatı eserleri, duvarları süsleyip hep yüksekte olmayı hak edecek kadar değerliydi.



    Türklerin sokakta buldukları kâğıt parçalarını yerden alıp, yüksek bir yere koymaları, Osmanlı’yı ziyaret eden yabancı gezginlerin hayli ilgisini çekmiştir. Bunun sebebini sorduklarında “Eğer kâğıtta Allah’ın adı, bir ayet veya bir dua yazıyorsa ayaklar altında kalmasın, pislenmesin” diye hassasiyet gösterildiğini öğrenirler.

    *

    Tabii, eski devirlerde okuma bilenler pek azdı. Sokakta bulunan bir kâğıt parçasında gerçekte neyin yazdığını anlamak, herkesin harcı değildi. İşte biraz da bu sebeple yerdeki kâğıtlar, “Olur a üstünde Hakk’ın sözü yazılıdır” diye hürmeten kaldırılırdı. Benzer bir özen, evlerde muhafazasıyla duvara asılan Kuran için de geçerliydi elbette. Aynı gelenek, günümüzde kitaplıkların en üst rafında kendini gösterir.

    HEM BİÇİM, HEM İÇERİK

    Öte yandan yazılı kâğıda ve “Allah kelamına” gösterilen bu şekli hürmetin, üstünde yazanlara, yani içeriğine gösterilmemesi, özünün anlaşılmadan geçilmesi eleştirilmiştir. Örneğin Mehmet Akif şöyle der: “Lafz-ı muhkem yalnız anlaşılan Kuran’ın / Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mananın / Ya açar Nazm-ı Celil’in bakarız yaprağına / Yahut üfler geçeriz, bir ölünün toprağına.”

     

    Yazının devamı...

    Seninle bakarım dünyaya

    GÖZÜ YAŞLI BİR BABA

    Hz. Yakup çocukları içinde Hz. Yusuf’a büyük bir sevgi duyar. Diğer oğulları ise Yusuf’u kıskanmaktadır. Kuran’da anlatıldığı şekliyle çocuklar bir gün nefislerine yenik düşüp küçük Yusuf’u ıssız bir kuyuya bırakarak terk ederler. Onun akıbeti konusunda babalarına yalan söylerler. Çok sevdiği Yusuf’u kaybeden Hz. Yakup’un gözlerine üzüntüden perde iner; dünyayı baş gözüyle göremez olur. Yıllarca evladının hasretini çekip gözyaşı döker.

    Ne var ki aslında oğlu Yusuf ölmemiş, yaşadığı nice badirelerden sonra büyüdüğünde uzak bir diyarın, Mısır’ın veziri olmuştur. Hz. Yusuf, tüm yaşadıklarına rağmen, çocukken kendisini kuyuya bırakan kardeşlerini affeder. Hatta kim olduğu gizleyerek onları yanına getirtip gerçeği açıklar. Kendi gömleğini kardeşlerine vererek babasına yollar: “Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, (gözleri) görecek duruma gelir. Ve bütün ailenizi bana getirin”. Oğlunun öldüğünü asla kabullenmeyen Hz. Yakup ise, oğullarının kafilesi Mısır’dan ayrıldığı sıralarda yanındakilere şöyle der: “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum!” Nitekim bir süre sonra oğulları ona gelerek yıllardır beklediği müjdeyi verirler, “gözü gibi sakındığı” oğlu Yusuf hayattadır. Babalarından zamanında işledikleri büyük suç için af dilerler. Aldığı sevinçli haberle Yusuf’un gömleğini yüzünü bastıran Hz. Yakup’un gözleri açılır, yeniden görmeye başlar. Hep beraber Mısır’a giderler ve nihayet tüm aile birbirine kavuşur: “Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babasını kucakladı, ‘Güven içinde Allah’ın iradesiyle Mısır’a girin!’ dedi” (Yusuf, 93-99).

    BABAMI KORU

    Kuran pek çok yerde ana-babaya iyi davranmanın önemini vurgular: “Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi (Meryem, 14)”. Anne-baba için daima hayır dilenmesi öğütlenir ve her namazda onlar için dua edilir. Bununla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel yanlışlarda “Babalarımızı bu yolda bulduk (A’raf, 28)” diyerek ısrarcı olmanın zararına dikkat çekilir.

    *

    “Baba olmak” Kuran’da pek çok kıssada geçen bir temadır. Örneğin Hz. İbrahim, bir evladı olması için uzun yıllar boyunca sabırla dua eder. Dünyaya gelen iki oğlundan Hz. İshak (Hz. Yakup’un babası), İsrailoğulları’nın; diğer oğlu Hz. İsmail ise Mekke kökenli pek çok Arap kabilesinin ve Hz. Peygamber’in atası olacaktır.

    BABANI UNUTMA

    İSLAM medeniyetinde, maddi-manevi babalık için Hz. Peygamber’in davranışları örnek teşkil eder. O, Hz. Fatıma dışındaki tüm evlatlarını farklı yaşlarda toprağa vermenin acısını yaşamış, gözyaşı dökmüştü. Ancak bir baba olarak bu acıları daima sabır ve olgunlukla karşılamıştı. Onun kızlarıyla torunlarına açık sevgisiyle güler yüzünün yanı sıra, evlatlığı Zeyd bin Harise’ye ve tabii Hz. Ali’ye gösterdiği baba şefkati çok iyi bilinir. Ayrıca yetimlere daima bir baba gibi koruyucu ve kollayıcıydı. Mevlânâ, Mesnevi’de onun tüm insanlara şefkatini şu mecazi ifadeyle anlatır: “Peygamber, ey ulular, demiştir, ben sizin için bir baba gibi müşfik ve sevecenim. Çünkü hepiniz benim birer parçamsınız. Parçayı bütünden niçin koparırsınız?

    Türkler de yüzyıllar boyunca sevip saydıkları manevi kişilikleri “baba” sıfatıyla anmışlardır: Arslan Baba, Baba Tahir, Geyikli Baba, Somuncu Baba, Gül Baba... Ayrıca esnaf teşkilatının başına da “baba/Ahi baba” denirdi. Gündelik dildeyse “Baba-can” olmak, herkese evladına davrandığı gibi candan, koruyucu, kollayıcı davranmaktır.

    *

    Elbette babalık sadece soyda değildir... Özde ve davranışlarla da babalığın hakkını vermek gerekir. İşte böyle hakiki babaların, yani bizi maddi-manevi “biz” yapan babalarımızın hakkı ödenmez. Onların gönlümüzdeki müstesna yerini, Aşık Veysel’in sazına dediği gibi hep taze tutmak gerekir: “Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı/ Ben babamı sen ustanı unutma”.

    Yazının devamı...

    Temizlik zamanı

    Doğamızdaki bozulma, zamanla öyle artıyor ki artık içimizden yüzeye çıkıyor... İşler bu raddeye ulaşınca yüzeyi temizlemeden hayata devam etmek mümkün mü?

    İÇİMİZDEKİ DENİZ

    Bizler de bir bakıma deniz gibiyiz. “Gönül bir deryadır, ondan çer de geçer, çöp de geçer” demiş atalarımız. Mevlânâ’nın ifadesiyle “Duygular ve düşünceler, berrak suyun üstünü kaplamış, çerçöp gibidir”. Mesele, o çöplerin birikip, gönlümüzde çevre kirliliğine yol açmaması; “içdenizimizin” kararmaması.

    Bir taraftan egomuzu/nefsimizi zorlayan şeyler, diğer yandan kalbimizi kıran davranışlar... Tüm bunlar içimizi dolduran zararlı atıklar gibi. Kurtulmanın yoluysa, denizlerimizi kurtarmaktan farklı değil. Bize hem yüzey temizliği lazım, hem de bir atık filtreleme sistemi.

    YÜZEY TEMİZLİĞİ

    Öncelikle görünürde zor ama aslında nispeten kolay olan yüzey temizliğinden başlayalım. (Elbette burada bedenimizin ötesinde, iç temizliğinden söz ediyoruz). Gönlümüze ferah bir nefes aldıracak işlerin başında affetmek gelir. Herhangi bir zorlama olmadığı halde kırgın veya kızgın olduğumuz kişileri affetmek, yüreğimizi hafifletir.

    Af yolunu tutma” (A’râf, 199) önündeki en önemli engellerden biri gururumuzdur: “Ben onu neden affedeyim; özür mü diledi, hatasını mı anladı?” diye düşünebiliriz. Ama burada “yargı dağıtmaktan” değil, içimizi karartan yüklerden kurtulmayı konuşuyoruz. Affetmenin iki boyutu var: İlki kalple, diğeri sözle. Eğer ikisi de olursa ne âlâ. Ama bunlardan birisi bile başlı başına kıymetli.

    FİLTRELEME SİSTEMİ

    Yüzeyi temizleyip belli bir rahatlama sağlasanız bile, kalıcı çözüm için kirlenmenin asıl nedenlerini ortadan kaldırmak gerekir. İşte bunu başarmak amacıyla içimizde bir duygusal-manevi “atık filtreleme sistemi” kurmalıyız.

    *

    Ne gariptir ki denizleri kirletenlerin aslında denizle doğrudan bir dertleri yoktur. Onların önceliği, kendi kirlerinden kurtulmaktır. Bunu yaparken çevreye verdikleri zararı görmez veya umursamazlar. İnsanlar da benzer şekilde içlerinde biriken negatif duygulardan kurtulmak için bunu filtresiz bir şekilde başkalarının üstüne atarlar. Bu zararlı atık, artık sizin bünyenizdedir! Ya siz de onlar gibi olup “zehrinizi” bir başkasına akıtmayı seçersiniz ya da bu negatif enerjiyi faydalı bir enerjiye dönüştürürsünüz.

    *

    Yardımseverlik ve hoşgörü, ruhumuzun atık çevrim santralleri gibidir. Dolayısıyla başkalarına yardım etmek aslında kendimize yardım etmektir. Ayrım gözetmeksizin herkese bilinçli şekilde saygılı ve iyi davranmak, içimizdeki kirlilikle başa çıkmanın bir yoludur aynı zamanda. “Kötülüğe kötülükle karşılık vermemek; bilakis bağışlamak ve hoş görmek (Tirmizî, Birr, 69)” büyüklüktür. “Hoşgörüde deniz gibi olmak”, kendi sularımızı temiz tutmanın bir gereğidir.

    ACİL EYLEM PLANI

    Eğer yeterli önlem alınmazsa göllerimizde, nehirlerimizde hatta denizlerimizde hayat bitiyor. İçinde yaşam olmayan bir deniz, görüntüde var olsa bile ne fayda? Aynısı bizler için de geçerli. Ruhumuz hakiki neşesini yitirdikten sonra kalıbımızın ne manası kalır ki?

    *

    Gelin bir an önce harekete geçelim. Bir “acil eylem planı” belirleyip esaslı bir iç temizliğine başlayalım. Kendimizi “benim içim temiz” diyerek (Nisa, 49) kandırmanın faydası yok. Çünkü biz görmek istemesek de dünya derdiyle kirlenmek kaçınılmaz. Marifet, içimizde biriken atıkların yüzeye çıkmasını beklemeden adım atabilmekte. Geç olmadan, içdenizlerimiz ölmeden...

    TEMİZLİĞİN MİMARİSİ

    İSLAM’IN manevi temizlikle birlikte maddi temizliğe verdiği önem, mimarlık tarihine doğrudan yansımıştır. Bunun en bariz örneği, abdest alınması amacıyla camilerin etrafında inşa edilen şadırvanlardır. İlk örneklerine Kâbe’nin yanı başındaki Zemzem kuyusu etrafında rastlanan şadırvanlar, zamanla geniş bir coğrafyada, zengin bir “su mimarisi” oluşturmuştur. Elbette bu mimari aynı zamanda suyollarının ve mühendisliğinin gelişimini de gerektiriyordu.

    *

    Ayasofya, Selimiye gibi başyapıtların yanı sıra Saraybosna’da Gazi Hüsrev Bey ve Prizren’de Sinan Paşa camilerinin şadırvanları, akla ilk gelen zarif örneklerdir. Hamamlar da İslam’ın suyla güçlü ilişkisi doğrultusunda canlanmış; Osmanlı devrinde farklı bir boyuta ulaşmıştır. Ayrıca gündelik temizlik ihtiyaçlarının yanı sıra İspanya’daki Elhamra Sarayı’ndan Topkapı’ya kadar tüm büyük eserlerde su, mimarinin temel bir unsurudur.

     

    Yazının devamı...

    Çevre hastası

    Aslında uzmanlar, herkesi deniz kirliliği konusunda nicedir uyarıyordu. Ama denizin içine değil sadece yüzeyine baktığımız için bu uyarıları yeterince ciddiye almadık. Gözümüzle görmeden inanamayız ya, bir türlü... Ne zaman ki kirlenme “deniz salyası” olup kıyılarımıza ve yüzümüze vurdu, konu birden gündeme geldi. Tam da 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası’nda, “çevre hastası” Marmara Denizi’nin üzücü halini konuşuyoruz...

    HEPSİ BİZİM Mİ?

    İnsan denen varlık, kendini dünyanın tek hâkimi ve mutlak sahibi zannetse de durum böyle değil. Yapıp ettiklerimiz, günün birinde ya bizi ya da bizden sonraki kuşakları buluyor. Çevre felaketleri bunun en bariz örneği değil mi? İslam’ın bu konudaki ölçülerine karşın Müslüman coğrafyasında da çevre sağlığının parlak durumda olduğu söylenemez.

    ÇÖP BİRİKTİRENLER

    Toprağa tükürüp üstünü örtmemeyi dahi kınayan Hz. Peygamber, su kuyularının çevresinde en az 20 metrelik bir boşluk bırakılıp her türlü faaliyetten arındırılmasını istemişti. Ağıllarınsa su kaynağından en az 35 metre uzakta olmasını tavsiye etmiştir. Ayrıca su kaynaklarına ve nehir kenarlarına “abdest bozmanın” yanlışlığını pek çok defa vurgulamıştır. Resulullah’ın “boş sahaları temiz tutun; evlerin iç avlularında çöp biriktirenlerden olmayın” hadisi, pekâlâ “denizlerde çöp biriktirenlerden olmayın” biçiminde okunabilir. Onun sözleri üstünden yaklaşık 1400 yıl geçti. Ama gelin görün ki, kanalizasyon atıkları denizlere, göllere veya nehirlere günümüzde bile kontrolsüzce boşaltılabiliyor.

    KÖPÜK GİDERSE

    Kuran, “İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu (Rum, 41)” der. Ayrıca insanlara şöyle seslenir: “Sel, üste çıkan köpüğü alır götürür... Köpük uçup gider, insanlara fayda veren ise kalır. (Ra’d, 17)” Elbette yüzeyindeki “köpüklü pislik” gittiğinde suyun temizlenmesi, insanın manevi kirlerden arınmasına bir benzetmedir. Nitekim Mevlânâ da bu ayetten hareketle “Suret, denizin üzerindeki köpük gibidir. Mana ve hakikat onun altında gizlidir” demiştir.

    *

    Hem iç, hem de dış temizlik birlikte olmadan hayatın doğal döngüsü hızla bozuluyor. Çünkü biz “çevre etiği” için davranışlarımızı değiştirmedikçe ne yüzeydeki köpükler gidecek, ne de Marmara ve denizler derinlemesine temizlenecek.

    YÜZYILLARIN ÇÖPLÜĞÜ

    Fatih Sultan Mehmet, bugün Marmara’yı kaplayan “çöp deryasını” bir şekilde görse, gözünden yaşlar ve dilinden divanındaki şu dizeler dökülür müydü acaba: “Ateş-i gam yakmasa tan mı vücudum şehrini / Gözlerimden gönlüm üstüne iki derya gelir

    *

    Aslında Marmara Denizi, kıyı şehirlerinin çöp yükünü yüzyıllardır taşıyor. Örneğin İstanbul ve Üsküdar’da, “arayıcı” adı verilen görevliler, mahallelerden topladıkları çöpleri ayıklar; işe yarayabilecek şeyleri saklar, kalanıysa denize dökerlerdi. İstanbul’da atılan çöp ve molozların Marmara ile buluştukları noktalardan ikisi, Langa veya Odunkapısı civarıydı. Öte yandan şunu unutmamak gerek: O devirdeki atıklar, büyük ölçüde “organik” maddelerden oluşuyordu. Yani bir şekilde doğada çözünüyorlardı.

    *

    Ancak 19. yüzyıl sonlarına doğru işler değişmeye başladı. Nüfus artarken İstanbul’daki küçük dereler kirleniyor; hatta bazıları kuruyup bataklığa dönüşüyordu. Kanalizasyonun yetersizliği nedeniyle Kasımpaşa, Tatavla ve Yenibahçe dereleri, açık lağım halinde denize akıyordu. Mahallelerde daha fazla çöp birikirken bir yandan da fabrikalar kuruluyordu. Bu dönüşüm, haliyle sağlık sorunlarını tetikliyordu... Örneğin Ahırkapı veya Kız Kulesi açıklarında Marmara’ya bırakılan çöplerin akıntıyla sahile geri gelmesi, kolera, tifo gibi hastalıkların yayılması için bir tehditti. Nitekim 1893-94 yıllarındaki salgında, bu çöplerin römorkörlerle daha açığa bırakılmasına karar verilmiştir. Aynı dönemdeki “çöp dönüştürme” girişimleriyse kaynak yetersizliğinden sonuçsuz kaldı.

    *

    Elbette zamanla doğada kendiliğinden çözünmeyen yapay (inorganik, sentetik vb.) atıklar da Boğaz’a ve Marmara’ya dolmaya başladı. 1950’lerden itibaren nüfusu hiç durmadan artan dev bir şehrin kanalizasyonu, sanayi ve tarım atıkları, gemi yakıtları biriktikçe birikti... İlk alarmıysa Haliç’ten yükselen kötü kokular verdi. Bugün Haliç, alınan önlemlerle o sevimsiz günleri atlatmış gibi görünüyor. Ancak atık yükünü saklayamayan artık Marmara’nın tamamı! Umarız Haliç gibi Marmara da, elden geldiğince kurtarılır ve “ölü deniz” olma tehlikesini atlatır. Elbette her birimizin bilinçli katkısıyla...

    Yazının devamı...