• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Düzenli bir scooter mümkün mü?

    Elektronik scooter’larla ilgili düzenleme Resmi Gazete’de yayımlandı. Tam da bir gün önce iki tanesi kaldırımda yarattığı kaosla kendi halinde giden yaya, araç ne varsa hepsini birbirine katmıştı. Kaldırımda çaprazlar çize çize giderken onlardan kaçmak isteyen bir kısım yayayı sağa sola saçtılar. Biz önümüze aniden hoplayan yayalardan kaçmak için araçların yarısını karşı şeride soktuk. Oradan gelen minibüs çarpmasına ramak kala durdu. Ki minibüsler genelde fren kullanmaz, yol vermez, kendi olayından başkasını gözetmez. Durmak zorunda kaldı adam yani. Sağ olsun büyüklük gösterdi. Arkadaşım “Her inovasyonun kaderi sonunda Türkiye’de apaçisel kullanımlı eğlence aracına dönüşmek oluyor” dedi.

    Ertesi gün WhatsApp’a üç ayrı kişiden gelen scooter düzenlemesi haberini daha bir ilgiyle karşıladım. Üç kişinin birden bu haberi görünce bana göndermek istemesini de yadırgamadım, bu taşıtlarla belli sorunları olduğu bilinen bir kişiyim. Uzun süredir kademeli olarak artan bir şekilde kurulmaya devam ettiğim için de maddelere bakıp bu işe yarar, bu yaramaz demem çok zor olmadı. Buyurun raporum...

    - Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa taşıt yolunda scooter sürülemeyecek.

    Peki. Zaten taşıt yolundan ziyade kaldırımdan gidiyor bu araç. Kaldırım da yoksa ya da gerçekten az varsa taşıt yoluna iniyor. 

    - Otoyol, şehirlerarası karayolları ve azami hız sınırı 50 km/s üzerinde olan karayollarında sürülemeyecek.

    Bununla otoyola çıkan var mıydı bilmiyorum. Ama çıkabilirler, belli olmaz. Çıkılmamışsa da önden yasaklamak mantıklı. Biz bilmiyorduk olmasın.

    - İkiden fazlasının taşıt yolunun bir şeridinde yan yana sürülmesi yasak.

    Zaten ikiden fazlasını taşıt yolunun bir şeridine sürücüleriyle beraber yan yana tıpalamak pek mümkün değil.

    BENİ BİR GÜLME TUTTU

    - Yaya yollarında sürülmesi yasak.

    Kimse kusura bakmasın, ben ‘yaya yollarında x sürülmesi yasak’ gibi kuralı ciddiye bir yere kadar alabilirim! Motosiklet geliyor üstüme kaldırımda, motosiklet! Daha bu işi çözemeyen, kaldırıma park eden arabaya karşı tek silah olarak elimizde silecek kaldırmayı bırakan, yaya yolundan giden scooter’ı göremez de yasaklayamaz da denetleyemez de... Bu arada motosiklet konusu açılmışken kuryeler üzerinde kurduğumuz yetişme baskısının ve bunun onları kaldırıma ittiğinin farkındayım. Daha bir de işin o etabı var çözülmesi gereken ki sıra onlardan feyz alan düz motosikletlere gelsin. O sıra geldiğinde Namibya çöllerinde gitsin diye üretilmiş motorla İstanbul kaldırımında gezen adama dert anlatmak işini başarabilir miyiz başaramaz mıyız bakarız.

    - İzin alınarak yapılan gösteriler dışında, akrobatik hareketler yaparak sürülmesi yasak.

    Beni bu maddede bir gülme tuttu. Valla yalan yok.

    - Manevra için işaret verme halleri dışında tek elle sürülmesi yasak.

    Buna da güldüm.

    - Kamu nizamını bozacak, özel mülkiyeti ihlal edecek, araç ve yaya trafiğini engelleyecek şekilde park edilmesi yasak.

    Bunu da denetleyen çıkmaz. Çıkarsa da en çok geçen gün kepengine scooter bağlandığı için dükkânını açamayan adam sevinir. En son aplikasyonu indirip scooter’ı açmak ve başka yere kendi park etmek zorunda kaldıydı.

    - Vergiyle ilgili bir madde var bir de.

    O denetlenir bak, ona şüphe yok.

    Yazının devamı...

    Önüm arkam grafik, tablo...

    Size de bazen hayatta en hakiki mürşit Excel’miş gibi geliyor mu? Bana biraz geliyor. Hele son zamanlarda iyice geliyor. Sözelci bir kişi olarak hayatımda bu kadar çok rakam, tablo, grafik, vıt eğrisi, zıt kırılımı takip etmek durumunda kalacağımı hiç düşünmezdim. Ama işte dedikleri kadar var gerçekten: Hayat siz plan yaparken başınıza gelenlerdir. Bizim durumumuzda bu, biz plan yaparken geçip giden rakamlar oluyor. Böyle olunca eğer o anda halihazırda bir Excel’e bakmıyorsam “Bunu aslında bir Excel’de gösterseler” diyor oluyorum.

    Misal her sabah bakalım bugün nasıl bir gün diye bilgisayarı açtığımda korona tablosuyla karşılaşıyorum. Sabah kahvesi seansı “Hımmm test sayısı 300 bin 108 olmuş, vakaya bakalım, 52 bin 400 kusür. Dün 49 bin idi. Yüzde 7 desen...” gibi mırıltılarla geçiyor. Sonra septik bir kişi olmanın getirdiği ekstra mesai var. Misal “Türkiye en çok vaka açıklayan ikinci ülke oldu” demişler, gidip worldometer’dan kontrol edesi geliyor insanın kaçınılmaz olarak. Oraya gidince de bir süre Fransa’nın son 24 saati, Belçika geçen haftası, Hindistan’ın ilk 17 günü gibi bir işine yaramayacak datalara bakarken yakalıyorum kendimi.

    Korona tablosundan kafayı kaldırdın diyelim. Bu sefer Bitcoin tablosu çıkıyor hop diye karşına. 55 binden kapatmıştı, bak 57 bin olmuş. Aaa demin de 56’ya indi. Trend desteği üzerine çıkmış, direnç noktasını geçerse 62 bine gidebilirmiş. Tamam bunu da öğrendik. Gerçi trend desteği ne demek onu tam öğrenemedik ama olsun.

    Bu kripto işine bir girdin mi çıkabilen beri gelsin zaten. Dogecoin düşmüş, HopCoin yüzde 7 çıkmış, peki bunlar niye inip çıkıyor? Bunu anlamaya çalışmaya iki makale, iki YouTube videosu kadar vakit ayır. Biraz anla ama tam anlayama, o arada “Benim coin’e yatıracak param mı var, ben bunu niye öğrenmeye çalışıyorum” diyerek kendine yabancılaş, bütün sekmeleri kapat.

    Sırada ne var? Euro çıkmış, dolar inmiş. Bunları da grafikleriyle görelim. Pek güzel.

    “Bu kadar ekonomi yeter” deyip gideceğim ama grafik, istatistik, rakam bağımlısı olmuşum, gidemiyorum. “Son bir sigara içip bırakacağım” diyen adam gibi mütemadiyen “Tamam şuna da bakayım, sonra grafikle tamamım” diyorum, lakin olmuyor. Al bak mesela tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 16.19 artmış. Bunun bir de reel rakamı var. Birileri “O öyle hesaplanmaz, böyle hesaplanır” demiş dönüp ona bakmak lazım. Bakıyorum, nasıl hesaplandığını anlamıyorum ama 35-40 bulmuşlar.

    Süper Lig candır, en azından kafam basıyor

    Kahvemi içtim, korona tablosuna baktım, yatırımlık bir durumum olmamasına rağmen ne inmiş, ne çıkmış bütün tablolara baktım. Şimdi başka bir şeyle ilgilenebilirim. Peki neyle ilgileniyorum? Başka grafikler ve istatistiklerle.

    Buyur mesela: “156 ülkede toplam 35 bin 500 parlamento koltuğunun yalnızca yüzde 26.1’i, 3.400 bakanlık görevinin yalnızca yüzde 22.6’sı kadınlar tarafından temsil ediliyor. Rapor, mevcut ilerleme hızıyla devam edildiğinde politikada cinsiyet eşitliğine ulaşmanın 145.5 yıl alacağını öngörüyor.”

    Tablodan, grafikten kaçış yok, bu açık. Madem kaçamayacağım, bari kafamın rahat bastığı bir tabloya bakayım. Neredeydi bakayım şu Süper Lig puan tablosu?

    Yazının devamı...

    Hoca bitir artık kışı, bitir!

    Üşüyoruz: Zaten sınırlı saatlerde, sınırlı gerekçelerle sokağa çıkabilen, çok affedersiniz, serbest gezemeyen tavuğa dönmüş kişileriz. Bir de o sınırlı çıkışlarda titremek, çıktığına çıkacağına pişman olmak, olacak iş değil.Geçen sabah açtım pencereyi, olanca gücümle “Hoca bitir artık, bitir” diye bağırdım. Haberlere bakıyorum, ‘Bütün cemreler düştü’ diyor; takvime bakıyorum nisanı gösteriyor, pencereden dışarı bakıyorum, havanın bu gelişmelerden hiç haberi yokmuş gibi bir haller... Meteorolojiye güvenecek olursak siz bu satırları okurken hava bir nebze açmış olmalı. Ama önümüzdeki hafta tekrar bir süredir içinde oturduğumuz gri fona geri dönecekmişiz. Bu Londra’nın nimetlerinden faydalanmadan negatif yanını bol keseden deneyimlememize vesile olmak için tasarlanmışa benzeyen havanın benim ve pandemi el verdiğince muhatap olabildiğim sınırlı sayıdaki insan üzerindeki etkisini tane tane sıralayayım.

    Motivasyon ağaçta yetişmiyor: Yani kendimizi salmayalım, depresyona sarılmayalım, işi gücü bırakıp kendimizi dağlara vurmayalım diye olağanüstü bir çaba sarf ediyoruz. E, her sabah kalkıp “Geçen hafta mıydı neydi, hani bir ara güneş çıktıydı” diye diye günleri karşılamaya devam edersem ne olacak bu motivasyonun hali?

    Barajlar taşacak: ‘Bu yıl da barajlar boş’ diye tonla haber okuduk. Sonra yağmur yağdı, doldular. Artık taşma noktasına gelecekler, yüzde 70’i geçmiş. Bir damla daha yağmura, kara ihtiyacımız yok, hamdolsun. O yüzden ellerimizi kaldırıp hep beraber sesleniyoruz: Yağdırma Mevlam su, lütfen.

    Uyanamıyoruz: Yataktan çıkıyoruz da uyanmış olmuyoruz. Bilmem kaç gündür işten eve döndüğümde anca uyanmış oluyorum. İşe mi gittim, rüya mı gördüm bilemediğim tuhaf anlar yaşanıyor.

    Kış müzikleri fazla dinlenmekten aşındı: Bahar playlist’lerine geçmek istiyoruz. Gri, soğuk havalarda açılan neşeli bahar şarkısından hayır gelmiyor. Geçen bir ‘Here comes the sun’ çalayım, belki çağırdıkça gelir dedim. Play’e bastığım gibi sigorta attı. Evren bile inanmadı baharın gelme ihtimaline.

    Size sokağa çıkamasanız da camdan bakınca görebileceğiniz güneşli bir hafta sonu temenni ediyorum. Ama tabii esas olan o güneşin bizimle kalıp kalmayacağı. Artık dördüncü cemre mi lazım, beşinci cemre mi, ne lazımsa inşallah en kısa sürede gereken yer neresiyse oraya düşer.

    Yazının devamı...

    Tekrar hoşgeldin korona anksiyetesi

    Bundan yaklaşık bir yıl önce korona günleri yeni başlamışken sizlere korona sonrası için planlarımı listelemiştim. Bir yıl sonra hâlâ hiçbir şeyden çıkamadığımız, tam tersine korona anksiyetesinin aynen geri geldiği göz önüne alınırsa bu listenin üzerinden bir geçip boyumuzun ölçüsünü ne kadar aldığımızı görmemizin yeridir, zamanıdır diye düşünüyorum.

    Mesela demişim ki “Beslenmeden mustaribim”. “Çıkınca seni bir daha göremeyeceğim karbonhidrat” diye de devam etmişim. Bir hedefe bu kadar uzak düşülür. Tamam, pandemiden çıkamadık ayrı ama insan biraz olsun durumla barışır da bari pandemi içinde bazı şeylere tekrar çekidüzen vermeye çalışayım der. Yok! Her sabaha “Merhaba poğaçacı” diye başlıyor, çılgın gibi poğaça yiyorum. Beslenme işini düzeltmeye dair tüm ümitlerimi çöpe attım.

    Sosyalleşme işinde “Çevrimiçi sosyalleşmeden hiç şikâyetçi değilim” gibi bir açıklamam olmuş. “Bunu karantina sonrası da sürdürebilirim” demişim. Bu konuda fikrim de ihtiyaçlarım da değişti. Artık hiç sosyalleşmesem de olur bir noktadayım. O gün geldiğinde yaşam koçu tutup tekrar sosyal beceriler kazanmaya çalışmam lazım.

    Lakin geçen gün okuduğum üçüncü sayfa haberine göre de yaşam koçları ayda 40 bin lira kazanıyormuş. Ben sosyalleşme becerisi edinmeye böyle paralar ödemem.

    Yani gelecek yıl bu zamanlar listeyi tekrar kontrol ederken muhtemelen sosyalleşme kelimesinin anlamını bile unutmuş olacağım. Parti üyesi olup kongrelere falan katılabilirim gerçi. Gördüğüm kadarıyla en sosyal ortamlar oralarda dönüyor şu aralar.

    “Evden çalışma işine fazlasıyla alışmış olacağım ve ofise gitmek bana lüzumsuz gelmeye başlayacak” demişim. Valla şimdi tıpış tıpış gidiyorum işe. İş hayatımıza düzenli PCR testi olmayı ekledik sadece. Bu konuda da yanılmış, öngörülerimizi sahanın dışına doğru atmışız hep.

    Herkes ekmek yapıyordu o günlerde. Marketlerde maşa bulunmuyordu. “Azmettim, ben de ilk gördüğüm yerde alacağım, er geç alacağım, yapacağım son şey olsa bile eve maya dolduracağım” demeye getirmişim. Almadım.

    Sonra otura otura patates olmaktan, havuç olmaktan yakınmıştım. Hiçbir ilerleme kaydedilmeyen bir diğer konu da haliyle bu. Ayrıca siz patatesliğe doğru bir adım atınca patateslik size doğru 10 adım atıyor. Sportif kişiliğimi kaldırdığım rafın yerini bile unuttum. Acaba nereye koymuştum ben bunu noktasındayım.

    Haydi eller havaya! 

    “Haydi bakalım cumartesi günleri biraz sokağa çıkabilirsiniz” kararı geldiğinde bu listeye bir göz atıp “Haydi şimdi bütün eller havaya, silkinip kendimize geliyoruz” demek istedim. Lakin tablo gördüğünüz gibi. Motivasyonum da arka arkaya gelen şu il kırmızıya döndü, bu ilde vakalar katlandı haberleri ve Fahrettin Koca’nın ‘Tedbirlere özen göstermiyorsunuz, sonra böyle oluyor işte’ imalı tweet’leriyle beraber uçtu gitti. Kala kala, elimde durup durup tekrar hortlayan virüs gerginliği kaldı.

     

    Yazının devamı...

    Sokağa çıkmak ya da çıkmamak...

    “Abi sonuçta kendini böyle ani değişimlere çok hızlı atmamak lazım, uzmanlar da bu böyledir diyor” diyor arkadaşım Ercan ve devam ediyor: “Halı saha gibi düşün. İki yıl oynamadıktan sonra, sahaya çıkınca bir açma-germe bile yapmadan dalıp koşturursan n’olur sonuç?”

    “Sokağa çıkmadan önce açma-germe yapalım, bengay sürelim mi diyorsun yani sen şimdi?” diye sormadan edemiyorum.

    Çünkü konumuz sokağa çıkmak. Ercan bu kapanma, açılma, kapanma, bazen açılma, bazen biraz daha açılma haline alışamadı. Kapanma kafasından da pek çıkamadı. Şimdi biliyoruz, bir sürü insan artık pandemiye fazlasıyla dolmuş, ‘ne pahasına olursa olsun sokakta olmak istiyorum’ aşamasında. Ama Ercan bunlardan değil.

    Aslında ben de ondan çok çok daha iyi durumda değilim. İşe gidip gelen bir insan olduğum için dışarıyla ilişkim daha iyi ama ‘sokağa çıkmış olmak için sokağa çıkmak’ noktasında onun kadar olmasa da zorlandığım oluyor. Zaten çıktığım sokaktan pek bir randıman alamadığımdan da daha önce bahsetmiştim. Şu sıra uyguladığımız haftada bir gün teneffüs sistemi bana da tam uymadı. Sokak dediğin bazı noktalarda pandemi öncesi yoğun saatteki toplu taşıma kadar kalabalık. Hafta sonu yasaksız günde şöyle bir camdan bakınca, apartman kapısından çıkarken basmam gerekirse yanıma Akbil alsam mı diye düşünmeden
    edemiyorum.

    Ercan’ın durumu benden bariz biçimde beter ama. Anlaşılır da bir durum bu. Pek çok insan bu pandemi döneminde eve kapanınca orada zaman içerisinde bir koza inşa etmiş oldu. Ekmeği fırına verdim; toplantıları üstümde gömlek, altımda pijama altıyla hallettim; platformlarda ne var ne yok izledim, hadi hop bugün de bitti derken sokağa çıkma alışkanlığını da çaktırmadan kaybedeyazdılar.

    KENDİNCE SPİRİTÜEL BİR DAMAR YAKALADI

    Hele bizimki bu dönemde bir de eskiden hiç alışkanlığı olmayan olaylara girdi. YouTube’da uzman dinlemeler; “Madem dükkânı açamıyorum, boş oturmayayım kendimi geliştireyim” demeler derken artık yolu nerelere savrulduysa böyle kendince spiritüel bir damar da yakaladı. “Bu sokağa çıkma meselesiyle ilgili biraz karışık duygular içindeyim, kendime biraz zaman tanımak istiyorum” gibi cümleler kurmaya kadar geldi iş...

    Benim de “Kalk, sokakta iki adım atalım” diye aradığım adam bu olunca, bu cümleleri duyması da bana kalıyor.

    Sonuçta ne dersem diyeyim, arkadaşımı şöyle bir hava almaya çıkmaya ikna edemiyorum. “Ben hafta içi ortalık daha sakinken çıkar, iki tur atarım” diyor, kapatıyor telefonu.

    Ben de bir süre daha camdan sokaktaki çılgın insan trafiğini izleyip çıksam mı, çıkmasam mı, çıktığıma değer mi diye düşünüyorum... Sonra internette ‘postkarantina anksiyetesi’ diye bir şey var mı konulu araştırmalara girişiyorum. Aradığım cevap bir Avustralya gazetesinden geliyor, varmış. Tabii karantina konusunda en az mağdur olan ülkeden bu cevabın gelmiş olması ikna ediciliğine biraz zeval getiriyor ama olsun. Buldum mu, buldum. Avustralya’dan mı bulmuşum, Senegal’den mi, orası önemli değil. Haberin linkini WhatsApp’tan Ercan’a gönderiyorum. “Avustralya medeni ülke tabii” diye cevap geliyor.  “Orası öyle, sen de sıkma madem canını, haftaya tekrar deneriz çıkmayı” yazıp telefonu kanepenin öbür ucuna doğru sallıyorum.

    Yazının devamı...

    ‘Normal’ bir hafta sonu

    Normalleşmeyi hemen hissetmenin en mantıklı yolu sahile gitmek gibi göründü. Yasak olunca malum, bahsetmiştim, polis bir yandan, zabıta diğer yandan sahili kesiyor. Kolluk kuvvetleri tarafından durdurulmadan su kenarında gezindim. Kendimce yaptığım “Erken gideyim, millet de benim gibi sahile aç, çok kalabalık olur” öngörüm öngörüymüş ama yine de yeterince önü görememiş. Ben 9’da olay mahalline vardığımda saatlerdir orada olan, evden masa, sandalye, koltuk ne varsa getirip çimlerin üzerinde küçük bir salon kurmuş gruplar vardı. Geceden gelip orada kaldıklarından bile şüpheleniyorum. Kapatmaların çoğumuzu normalde üşeneceğimiz şeyleri yapmaya, mesela sabahın 6 buçuğunda kalkıp epey bir eşyayı en yakın deniz kenarına taşımaya sürüklemiş olması da ihtimal dahilinde.

    Yasaksız bir günde uzun zamandır yasağa takıldığım için yapamadığım bir şey daha var. Arabayla süpermarkete gidip büyük çaplı aylık alışveriş yapmak.

    GİT-GEL MARKET, İKİ SAAT

    Kötü bir fikir olduğunun farkındayım. Ama ne kadar kötü bir fikir olabilir ki? Şu kadar olabilir: Arabayla 15 dakika sürmesi gereken yol gidişte 1 saat 10 dakika, dönüşte 50 dakika sürebilir mesela. Sürdü de nitekim. Gitti mi sana iki saat sadece markete git-gel hattıyla! Zaten kontağı çevirdim, sokaktaki birinci köşeyi döndüm, kendimi trafikte buldum. Yani 7 yaşımdan beri günlük bazda köprü geçerim. Köprü trafiğinin köprüye gitmeyenleri bile bağlayacak şekilde başladığını, başlangıç noktasının da bizim sokağın köşesi olduğunu hiç görmemiştim.

    Markette de hatırı sayılır bir yoğunlukla karşılaşıp iki saatimi de orada bırakınca günün kullanılabilir kısmının üçte birini zaten yemiş olduk.

    Günün kalanında anlamlı bir şeyler yapmak zorundayım artık. Yasaksız günü heba edemem.

    Bir yıl sonra hafta sonu sokağa çıkabilir ve bir yerde oturup bir şeyler yiyebilir olunca yiyeyim bari diyerek denemelere başlıyorum. Bu restoran deneyimi denen şeyi neredeyse tüm detaylarıyla unutmak üzereyim. Beni bu hale getiren pandemi, insanları restoranda bir masa için birbirini kesecek hale getirmiş. Herkes ta hafta ortasından yer ayırtmış. Masa bulan beri gelsin. Kahvecide de durum aynı şekilde. Kahveyi elde aldım almasına da sokakta elimde kahveyle kalakalınca hiç normalleşmiş hissedemedim kendimi.

     O kahveyi bitirdikten sonra eve dönüp kös kös oturmayı kendime yediremiyorum. İnat ettim, bir yerde azıcık da olsa oturacağım. Sonunda yasağın kalkmasına bir saat kala kendime oturacak bir masa buluyorum. Gerçi masa ancak illa da dışarıda biraz oturacağım diyenlerin oturacağı bir masa. Çünkü hava soğuk, herkesin bu havaya rağmen bir yerde oturası, şöyle bir hava alası var.

    SON MASAYA KALDIK

    Bana kalan son masa tentenin ucundaki. Kafam tentenin tam altında olmadığı için ense kısmıma çiseleyen yağmur damlaları düşüyor. Garson sosyal mesafeyi koruyayım diye uzanarak tabakları koymaya çalışıyor. Ben tuza uzanırken masadaki dezenfektana dirseğimle kazara basıp su bardağına dezenfektan damlatıyorum. Bir yandan sürekli bir saate bakma, 34 dakika kaldı, 22 dakika kaldı diye sayma halindeyim.

    Sonuçta bir yıl sonra dışarıda iki lokma bir şey yiyor muyum, yiyorum. Yediğimden bir şey anlıyor muyum, anlamıyorum. Şimdi yine haritaya bakıyorum da şehrimizin rengi değişmiş. Bu hafta erken davranayım da rezervasyon yaptıranlar kervanına katılayım dememe gerek kalmıyor böylece. Şimdi ben ayırtırım, sırf ben ayırttım diye yine ful yasak gelir. Hafta sonunu bir yıldır alıştığım ve artık iyi bildiğim şekilde evde kös kös oturarak geçirmek en sağlıklısı sanırım.

    Yazının devamı...

    Gevşeyelim gevşemesine de...

    Şimdi ben geçen hafta sonu dişçiden dönüyorum. Parkın yanından geçerken bir polis kibarca “İyi pazarlar, parka girmeyin lütfen, olur mu?” diye uyardı. “Tamam, doktordan eve gidiyorum zaten” dedim. “Tamamdır, geçmiş olsun” dedi, geçtik.

    Bir önceki hafta da aynı noktada eve gitmek için en kestirme yolun gerçekten parkın içinden geçtiğine ikna etmek ve parmağımla gösterip çıkacağımı vaat ettiğim çıkıştan çıkarak eve ulaşmak gibi bir yaşanmışlığım olmuştu.

    Sonra eve geldim. Haberlere bakıyorum, Bursa’da dağ ilçelerinden birinde hayvanlarını otlatmak için dışarı çıkan yaşlı kadını jandarma bulup eve gitmesi için uyarmış. “Şefkatli yaklaşım herkesin takdirini kazandı” diyor. O kadar da kazanmamış ama bakınca. 75 yaşındaki Ümmü Nine de gerilmiş zaten karşısında şefkatli de olsa jandarmayı görünce birden.

    Onun ardından biraz daha gezinince Beyoğlu’nda bir saçma ceza kilitleme vakası düştü. Kadının nefes almak için kısa bir süre maskesini indirip geri taktığını kameralardan tespit edip ceza yazmaya kalkan bir memurumuz olmuş.

    Daha önce bu korona denetlemeleri kapsamında gördüğüm en saçma videoyu hatırladım. Kahramanmaş’ta tedbirler çerçevesinde denetim yapan ekiplerin potpurisi. Ekipler önce motosikletteki evli bir çifti durduruyor, “Sizde hiç sosyal mesafe kalmamış” diyor. Motosikletteki kadın haklı olarak şaşalamış, o şaşkınlıkla ağzından “Ama eşim” yanıtı dökülüyor. Polis Nuh diyor, peygamber demiyor. “Şurada otobüs durağı var” diyorlar. Adamcağız eşini otobüs durağına bırakıp yoluna devam ediyor. Sonrasında aynı ekip bir aracı çeviriyor. Adam annesini hastaneye götürmekte. Kadını ön koltuktan kaldırıp arka koltuğa geçiriyorlar sosyal mesafe olsun diye. Sürücü bir “Hasbinallah” çekip yoluna devam ediyor. Finalde bir de genç çevrilmiş. “Bir günle yırttın” diyorlar. Çünkü oğlanın bir gün önce doğum günüymüş ve yaş kısıtlamasından bir günle kurtulmuş. “Ama yine de işini hallet, hızlıca evine git” diye uyarıyorlar.

    Şimdi gevşeme falan diyoruz, iyi güzel. Ben de bu korona konusunda normalleşmeye hazır hissediyorum kendimi. Ama bu denetlemelerin kendinden mizahlı hallerinden, olası bir problemde ilk önlemin her zaman için yeşil alanlara erişimi engellemek olmasından biraz fazla darlandım. Bu gerilimden gevşemek kısmı pek kolay olmayacak gibi geliyor.

    Ayrıca görünüşe göre ancak vatandaşın elini taşın altına koyup hazırladığı excel tablolarıyla anlamayı başarabildiğimiz hangi il ne kadar normalleşecek sürecinde de bunlardan daha çok görecek gibiyiz. Mesela drone’larla maske denetlemesinin devam edeceğini görüyorum. Buna da ‘Dinamik Denetleme’ deniyormuş. Bu drone’ların hayatımıza girip iyice oyuncak olduğu dünyaya “Yeter artık germe beni!” diye bağırmadan edemiyorum.

    Hamama gitmem!

    Daha bir sürü enteresanlık da var. Mesela sauna ve hamama yüzde 50 kapasiteyle gidebiliyorsunuz. Ama okey oynamak yasak. Hafta sonları tekel açmak da yasak. Hamama da gitmeyeceğim, okey de oynamayacağım lakin perhizle lahana turşusundaki ilişkiye de takılmadan edemiyor insan.

    Neyse, zaten hepimiz bu dönemde aşırı gerildik. Elimizden geldiğince normalleşmeye çalışalım, bize laf söyleyen drone’larla karşılaşırsak da Allah’ın uçan makinesiyle ağız dalaşına girmeyelim. Yapacak başka bir şey yok gibi şimdilik.

    Yazının devamı...

    Biraz da güzel şeylerden bahsedelim

    Fenomen dizi ‘The Office’ten hatırlayacağınız John Krasinski bir süredir YouTube’da ‘Some Good News’ (Bazı Güzel Haberler) isimli bir program yapıyor. Haklı olarak pandemi döneminde içimizi iyice karartan dünyadan sıkılmış. Köşe bucak iyi haber aramaya başlamış. Sabahları bol bol e-postaya gelen gündem derlemesi okuyan bir kişi olarak hissiyatını fazlasıyla anlıyorum. Üstelik kendisi bir de Batı’nın gündeminden darlanıyor. “Ben sana biraz da Türkiye gündemi atayım da iç daraltan gündemin kralını gör sevgili John” diyebilirim ona.

    Sonuçta Krasinski’den feyz almaya ve gündemin güzel haberlerine odaklanarak yaşam kalitemi biraz yükseltmeye karar verdim. Hafta boyunca “Aaa bu tatlıymış dediğim” haberleri kenara attım. Tabii benim pozitiften anladığımla ABD’li bir bireyin anladıkları arasında bazı farklar olabiliyor. Buyurun, seçtiğim beş habere ve bunları ne açıdan pozitif bulduğuma bakalım...

    Para cepte kalacak

    - Liverpool Üniversitesi’nin araştırması fazla içki tüketimine daha meyilli olan meslekleri ortaya koydu. İmalat ve inşaat endüstrilerinde çalışan nitelikli işçilerin içki tüketmeye daha meyilli olduğu sonucuna ulaşılmış. Benim açımdan olumlu çünkü bu meslek gruplarında yer almadığım için param cebimde kalacak. Yer alsaydım sıkıntıydı, zira malumunuz içki fiyatları meyilli bireyleri fazlasıyla üzecek kadar yüksek.

    - Laboratuvar maymunu zor bulunur olmuş. Koronavirüs aşıları için deneme yapılacak maymun bulunamıyormuş. Bunun sebeplerinden biri de Çin’de vahşi hayvan kaçakçılığına ciddi cezalar getirilmesi... Çin bu kategoride dünya lideri. O taraflarda hayvan kaçırılmazsa vahşi hayvanların çektiği zulüm küresel ölçekte bir nebze azalıyor. Bu gelişmeyi harika bir haber olarak listeme eklemişim. Durup durup yeni bir kaçak maymun edinen Türk YouTube fenomeni birey de rahat durursa maymunlar bir süre huzur bulabilir.

    ‘Bodyguard karga’

    - Haberin iyisi Reddit’te bulunur. Tabii bu platformdan ben de borsada fırlayacak senetler ya da patlama yapması muhtemel kripto paraları öğrensem iyiydi ama onu beceremiyorum. Pozitif haber bulabiliyorum ki ona da şükür. ABD’de kadının biri bahçesindeki kargaları besleyerek kendisine alıştırmış. Buraya kadar güzel. Ancak kargalar bir süre sonra kadını koruma görevini de üstlenmeye karar vermiş ve ona yaklaşan komşulara saldırmaya başlamışlar. Kadın da Reddit’teki bir hukuk grubuna gelip akıl danışmış: “Bu kargalar birini yaralarsa ben sorumlu tutulur muyum?” “Evet, tutulursun çünkü vahşi hayvanları kendine alıştırarak sorumluluğuna almışsın” demişler. Ama olay mahkemeye değil bambaşka bir yöne gitmiş. Bütün mahalle kargaları beslemeye başlamış. Kargalar herkese alışmış. Sonunda da bahçesinde düşen yaşlı bir mahallelinin etrafında uçup yaygara yaparak yardım çağırmış ve zor durumdaki yaşlı bireyin hayatını kurtarmışlar.

    - Türkiye Uzay Ajansı’nın ilk iş ilanını garson ve temizlik görevlisi için açmasını da pozitif olarak işaretlemişim. Çünkü istihdamın artması her şekilde olumlu. Ayrıca Türkiye’de her iş önce bir çay demlenmesiyle başlar. Uzay Ajansı’nın da işe buradan başlaması bence anlamlı.

    - Son olumlu haberim de Katar’daki plaj voleybolu turnuvasından. Katar ilk kez kadın turnuvası düzenleyecekti ve ilk iş olarak kadın sporcuların kıyafetlerine kafayı takmış, “Bikini giymesinler, şort ve tişört giysinler” demişti. Alman sporcular direkt boykot kararı aldı. Katar da sonuçta hizaya geldi ve sporcuların kıyafetlerine burnunu sokmayacağını açıkladı. İnsanların yediğine, içtiğine, giydiğine karışılmasına çok ayar olduğum için böyle had bildirmeleri aşırı pozitif buluyorum.

    Yazının devamı...