• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Akdeniz dünyasının en sempatik antik kenti: Priene

    Aydın’ın Güllübahçe mevkiinde antik Priene dediğimiz şehir yer alır. Doğrusu sadece ilkçağdaki Küçük Asya’nın değil bütün Akdeniz dünyasının en sempatik şehirlerinden birisidir. Antik nüfusunun beş veya altı bin kişiyi geçtiği düşünülemiyor. Fakat yapılaşması itibarıyla Miletoslu mimar Hippodamos sisteminin hemen hemen ilk uygulandığı, birbirini kesen caddelerden ve dörtgen bloklardan oluşan sevimli bir planı vardır. Deli zeytin ağaçlarının ve Akdeniz bitkilerinin arasında mermer şehir eşsiz bir resim oluşturuyor.



    Halen taş döşeli caddeleri, ara sokakları, Hellenistik dönem evleri ve avluları, şehrin kanalizasyon sistemi ve su kanalları görülebilir. Arada şehrin meydanında bir taşın üstüne bir ustanın kazıdığı çöpten bacaklı adam figürleri ve isimler bizimle bağ kurar. Her daim sakin ziyaretçisi izdiham halinde olmayan bir şehirdir.

    MYKALE’NİN ETEĞİNDE

    Milattan önce 5. asra kadar ovada bir yerleşmeydi. Muhtemelen alüvyon getiren nehrin tıkanmasından, sivrisinek ve bataklıktan dolayı üste Mykale Dağı’nın hemen eteğine çıktı. Bugün kazıların yapıldığı bölgenin adı Mykale (Samsun) Dağı’nın eteğinde bir çıkıntı gibidir, dağ arkada bir kitle halinde uzanır ve ovaya bakar.

    Priene’yi arkeolojiyi sevmek isteyenler, bu dünyayı merak edenlere tavsiye ederiz. İlk başta bütün ciddi ayrıntılı eserler gibi arkeolojiye, bir eski şehre nüfuz etmek de kolay değildir. Bilhassa çocukların ve gençlerin bu şehri gezdirilmeleri tavsiye ediliyor.

    BEREKETİ SÜRÜYOR

    Genel olarak bu şehrin ahalisi eskiden dini kült olarak Atina kökenlerine bağlıydı, yani koruyucu tanrıçası Athena’dır. Nitekim Atina mabedi kendini gösterir. Milattan önceki 7. asırda ilk arkaik yerleşimden sonra özellikle Delfi’den gelenlerin burayı kurduğu söyleniyor. Zeus, Demeter (Anadolu’da bu tanrıça çok sevilirdi) diğer kültlerdir.

    Roma devrini çok rahat bir şekilde geçirmiş. Daha doğrusu bir sulh dönemi demek olan Roma’da şehirde hem mimari kalıntılar hem de hayatın inkişafı bakımından fazla tahripkâr değişiklikler yok. Nitekim ana kurumlar, mesela beş bin kişilik tiyatro veya Bouleuterion (meclis binası) veya Agora’nın ve kutsal alanın konumu bunu göstermektedir.

    Her köşesinde Priene eski çağ insanıyla yenisi arasında bağlantı kuracak bir özellik gösterir. Bereketli ovanın, bereketi bugün de çok sarsılmamış ekoloji ve çevresi bugün de devam ediyor.

    HAKAN HOCA’NIN İŞİ ZOR

    19. yüzyılda önce Carl Humann, ardından Theodor Wiegand’ın kazdığı bu şehir artık Uludağ Üniversitesi hocaları tarafından yapılmaktadır. Bilindiği gibi kazıyı yapan hocamızın adı Prof. Dr. İbrahim Hakan Mert’tir ve heyet de onun kürsü arkadaşlarından oluşuyor. Hakan Hoca’nın işi zor. Sadece tarihin toprak altına gömdüğü sempatik şehri korumak için kazı yapmıyor. Aynı zaman bu ünlü şehri korumak zorunda.

    Priene on iki tane şehirden oluşan İon Federasyonu’nun üye şehirlerinden biriydi. İlginçtir bu şehirlerden biri kıtada değil, Samos ya da Sisam Adası’dır. Klasik tarihin tanıdığı Bias gibi bilge adamlardan biri Priene yurttaşıydı. Miletos gibi büyük bir kültürel merkezin yakın komşusuydu.

    Hakan Hoca bugün Theodor Wiegand’ın yaptığı kazıları da düzenlemekle meşgul. Zira bütün 19. yüzyıl klasisistleri gibi Wiegand da anlaşılan Bizans’ı pek sevmezdi. Bulunan Bizans kalıntılarını bir yere yığmış, tasnifi yok. Bunların hepsinin tasnifi yapılacak. Kazılar hiç de kolay ilerleyemez çünkü devletin verdiği bütçe makul değil, makulün de altında. Kesinlikle kültürel kurumların desteğine ihtiyacı var. Yani Türkiye’nin aydınları ve bağış yapacaklar sadece Afrodisyas’a gösterdikleri başarılı âlicenaplık örneği ile kalmamalı, ilk çağın önemli ve bu sevimli şehri Priene’ye de aynı desteğin gösterilmesi gerekir.

    KOZMOPOLİT HALKI VAR

    Priene’nin etrafında eski çağ Küçük Asyası’nın başka önemli bir merkezi var: Miletos. Hiç şüphesi ki İonya felsefesi döneminin parlak merkezi ve Küçük Asya’nın Efes’ten sonraki en önemli metropollerinden biri. Kozmopolit bir halkı vardı. Büyük tiyatrodaki abone usulüne göre kiralanan sıralardan birinin üzerinde “Judeon Simeon” yazıyor, demek ki şehirde paralı tüccar Yahudi sınıfı da vardı. Bu mabedin yıkılışından evvelki dağılımdır. Miletos’un âlimleri son zamanlara kadar kendini göstermiştir. Unutmayalım Ayasofya’nın iki mimarından biri de Miletosludur ve İsidoros’tur. Bugün bu şehirde kazılar devam ediyor ama gezisi Priene kadar çekici değil ve yorucu. Her zaman için şehrin ne olduğunu anlamak isterseniz Priene’ye bakmanız gerekiyor.

    DİDİM DE KOMŞUSU

    Priene’nin etrafındaki bir önemli merkez de Didim’dir. Didim, Apollon Tapınağı ve Apollon Kâhinleri ile meşhurdur, bir kült merkezdir. Bir eşi sadece Lübnan’da Baalbek’teki Jupiter Mabedi’dir ama bu daha göze çarpan bir bina.

    Bu Ege zenginliğinin ortasındaki şehirler saymakla bitmiyor. Ancak bunların içerisinde en önemlisi, göz alıcısı ve gençlerin eski çağ eğitimi için gerekli olan Priene’dir. Bu şehri gezmek, ara sıra orada dinlenmek, Söke-Milas üzerindeki bu yolda bir mola vermek, günün manasını arttırabilir. Yaz tatillerinde yapılacak tatlı bir gezidir. Priene’yi incelemek eski çağ tarihinin karanlıklarını bizim zihnimize yansıtır ve o şehri kurtarmak ve yeni kazılacak yerleri dünyayı açmak bizim için bir yurttaş idraki olmalıdır. O takdirde yardımlarımızı bekliyor...

    Yazının devamı...

    Suriçi’ni bekleyen tehlike

    İSTANBUL yangınları tarihte meşhurdur. Maalesef 16., 17. ve 18. yüzyıllarda büyük tahribat yapan, şehrin büyük kısmını götüren yangınların arkası 19. yüzyılda da kesilmemiştir. Tanzimat’ı ilan eden padişahın ve Mustafa Reşid Paşa gibi devlet adamlarının önemli bir hedefi vardı: Şehirlerimizi ama hassaten payitahtı kâgirleştirmek. Resmi binalarda Babıâli’den başlayarak, ki bu Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’nı içerirdi, Defterdarlık, ardından Maarif-i Umumiye, Sıhhiye, 19. yüzyılda ilk Meclis-i Umumî, birtakım okullar, Sultanahmet Meydanı’ndaki Defter-i Hakanî (Tapu Kadastro), Ticaret ve Maadin Nezareti (bugün rektörlük yakın zamanlarda Ticaret Akademisi) gibi sayısız bina yeniden kâgir olarak yapılmıştır. 19. yüzyılın ünlü mimarlarından Fossati biraderlerin de imzasını taşıyan bazı binalara İran Sefareti de katıldı.



    DIŞI KÂGİR İÇİ AHŞAP

    Beyoğlu ise kâgirdi fakat bu yangını önleyemedi, çünkü şehrin büyük kısmı halen ahşaptı ve kâgir binaların da iç yapıları maalesef ahşap aksamlıydı. Yangınlar geçen asırlarda olduğu gibi 19. hatta 20. yüzyılda büyük Aksaray yangınında olduğu gibi yüzlerce haneyi kül etti, içindeki Osmanlı medeniyetinin toplumsal hayatımızın göstergesi olan nice el işleri, sanat eserleri, mobilya ve tabii ki kütüphaneler tarumar oldu. Kâtip Çelebi’nin ünlü kütüphanesinden eser yoktur. Bütün asırlar boyu yangınlara dayanan sadece Topkapı Sarayı’nın kütüphanesidir. Bu nedenle 18. asırda kütüphaneler süratle kâgire çevrildi. Ragıp Paşa, Atıf Efendi, Çemberlitaş gibi. Süleymaniye Kütüphanesi Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın bir hediyesidir.

    RAHAT UYUNAMAZ

    Ne yazık ki camilerimizin efradındaki ahşap yapılar o gün olduğu gibi bugün de bir tehlike teşkil ediyor. Bunlardan “Taş yapıya ne olur” demeyin, ünlü Fatih Camii 18. asır depreminde yıkıldı ama depremin dışında yangınlarda minare külahları tutuşan, etrafındaki bazı külliye kısımları yanan camiler vardır. Şu sıra son yangın Tahtakale’de çıktı. Yanı başında 16. asrın ünlü eserleri var. Bunlar bugün yangına karşı korunaklı ama çarşıların görünümü hiç de hoş değil. Oralarda da yangından büyük zarar görülebiliyor.

    Özellikle Tahtakale, Rıza Paşa Yokuşu ve Küçükpazar gibi yerler maalesef merdiven altı sanayi dediğimiz, çeşitli kimyasal maddelerin depolandığı, plastik hammaddesinin bulunduğu, kullanıldığı yerler durumundadır. Buralarda tabii tüpgazın kullanılması da hiç tavsiyeye şayan bir durum değil. Bütün bunlara karşı hangi tedbirlerin alındığını belediyenin açıklaması gerekir. Göreceksiniz ki pek rahat uyunacak durum yok. Ayrıca Kapalıçarşı’nın etrafındaki sokaklar fevkalade dar, betonlaşan Tavukpazarı bölümünde de öyledir. Bu sokakları genişletme imkânı yok, bilhassa Haliç’le Süleymaniye arasındaki bölgede dar sokakları açmanın ananeyle pitoresk görünümle çelişeceği açık. Bu nedenle sokakların kâgirleşmesi lazım ve yapı izinleri buna göre verilmelidir.

    KIPIRDAMA NİYETİ YOK

    Her işkolunun her yerde çalışması caiz değil. Maalesef altın atölyelerinde olduğu gibi kendilerine sur dışında yer gösterilenlerin bile yerlerinden pek kıpırdamaya niyetleri yok. Oralarda şehrin su altı kanallarının kimyasal artıklarla kirlendiği bunun sadece zehir değil, aynı zamanda tahribat yarattığı seneler önce tartışılmıştı. Birçok zanaat dalları 16. asırdakilerle aynı ismi taşısalar da aynı şey değiller. Çünkü kullandıkları malzeme tahripkâr. Bütün bunların üzerinde ilk anda duruluyor. Yer değişimi için faaliyete geçiliyor, seçimi beğenmiyorlar. Arkadan da bir edebiyat başlıyor: Perşembe Pazarı’nda vantilatör yahut ziraat malzemesi satılmayacak mı? Kapalıçarşı’da altın işlenmeyecek mi diye sızlanma başlıyor.

    YENİDEN İHYA EDİLMELİ

    Bütün Küçükpazar semti, Süleymaniye’nin eteklerindeki ahşap yapılar, bilhassa Tahtakale semtinin elden geçirilmesi, klasik 18. asır taş yapı tarzında yeniden ihya edilmesi veya kâgir yapıların yangına karşı dayanaklı hale getirilmesi şart. Yangını söndürecek itfaiyemiz ve cesur itfaiyecilerimiz var. Ama bu onların hayatının kaybına aldırış etmeden bildiğimizi okumayı affettirmiyor.

    OSMANLI’NIN İTALYA’YA SEFERİ

    FATİH
    ’in 1461 yılında Karadeniz’de Pontus üzerine Gedik Ahmed Paşa’yı görevlendirerek yaptığı sefer zaferle sonuçlandı; Trabzon Rum İmparatorluğu ilhak edildi. Bu seferin getirdiği külfet ve oyalanma Fatih’in İtalya üzerindeki planlarını yavaşlatmış görünüyor. Belki de Türk tarihinin ve Fatih’in İtalya’daki projelerinin önlenmesi için bir geciktirmeyi teşkil etmiştir. 1480 yılında Fatih, Gedik Ahmet Paşa’yı İtalya seferiyle görevlendirdi. Paşa, Arnavutluk’ta Avlonya’yı üs olarak kullandı. Dahası Adriyatik’te İtalya’nın en uç noktasındaki, topuktaki Puglia eyaletine ve Otranto’ya çıkış için Adriyatik’te bazı Ion adalarını da bu arada fethetmiştir.



    SÜRATLİ KUŞATMA VE FETİH

    Nitekim bundan dolayı temmuz ayında Avlonya’dan hareket eden donanmanın 28 Temmuz’da Apulya’ya çıkışı üzerine Napoli Kralı I. Ferdinand’ın elinde olan Otranto’nun 11 Ağustos’ta ele geçirildiği görülür. Süratli bir kuşatma ve fetih hareketidir. Burada Osmanlı toplarının Güney İtalya karşısındaki üstünlüğü de görülür. Şüphesiz ki şehirde direnen ileri gelen komutanlar idam edildi, bir kısmı esir alındı. Otranto üzerindeki tarihi kayıtlar efsane konusu olmuştur. Bizzat yakın zamanlarda Lecce ve Salerno üniversitelerinde katıldığım bir sempozyumda bile bunu tespit ettim.

    CEM SULTAN TARAFTARI

    Gedik Ahmed Paşa, Fatih’in Gebze sahrasındaki muhtemelen zehirlenerek ölümünden sonra derhal merkeze döndü ve şehrin asayişini Hayrettin Bey’in komutasındaki 8.000 askere bıraktı. Avlonya’da daha kuzeye doğru ilerlenecek seferi planlıyordu. Fatih’in ölüm haberi yüzünden İstanbul’a geldi. Gedik Ahmed Paşa, II. Bayezid’in taraftarı değildi. Onun, Cem Sultan’ın taraftarı olduğu biliniyordu. Osmanlı ricali arasında taht değişiminde herkesin tuttuğu bir aday vardır. Bu iş maalesef bir dengesizlik halinde devam edince Osmanlı tarihinin en önemli kardeş kavgalarından, daha doğrusu savaşlarından biri oldu.

    TAHT REKABETİ, ENGELLEDİ

    Otranto’da kalanlar aldıkları kaleyi savunmaya devam ettiler. Fakat savunma güçleşmişti. Bundan başka Avlonya’daki üs artık kullanılamazdı çünkü Arnavutlar da isyan halindeydi. Güney İtalya’ya çıkışın tamamlanmaması Osmanlı medeniyet tarihi açısından bir noksandır. Bayezid ilk anda bu seferden vazgeçmiş değildi fakat Cem Sultan ve Bayezid rekabeti artık Osmanlı kuvvetinin İtalya’ya çıkışına engeldi. Papa IV. Sixtus ve Floransa arasındaki kavga da Otranto’dan sonra durulmuştu. Cem’i Rodos Şövalyelerinden ele geçiren Papa VI. Alexander’ın ise hem Vatikan’ın yıllık bütçesini oldukça besleyen fidyeyi Bayezid’den alması sadece İtalya’yı değil, 20 yıl boyu Endülüs’teki İspanyol ilerlemesinin durdurmak için de bir engel teşkil etti. Türk donanması ancak bazı Endülüslüleri Mağrib’e taşımak için yardımcı olabildi. Kardeşler arası taht kavgasının gerçek bir facia olduğunu en kesin şekilde açıklayan bir olaydır.

    TÜRKLERLE İLGİLİ İKİ ANI

    Fatih, Rodos’u alamamıştı, Macarların elindeki Belgrad’ı da alamamıştı. Bayezid’in bu sıkışık saltanatı boyunca Memluklarla aktif bir şekilde ilgilenmedi. Yerine tahta geçen torun Yavuz Selim Han ise bilindiği gibi Memluklarla ve İpek Yolu’nun en önemli merkezi Suriye, Filistin ve Mısır’la ilgilendi, oraları sekiz yıllık saltanatı boyunca fethetti. Son seferinde niçin Rumeli’ye doğru çıktığı tartışmalıdır. Belki Kanuni’nin yaşaması gereken bazı tecrübeler vardı. Padişahların seferi her zaman açık amacıyla ilan edilmez. Tıpkı Fatih’in, Gebze’den donanmayı Marmara kıyılarından kullanarak İtalya’ya geçeceği ölümüne kadar bir meçhuldü.

    İtalya’nın üzerindeki bu Otranto cengi, İtalyan devletleri arasındaki rekabeti durdurdu. Otranto seferinin başında kavga duruldu. Hatta VI. Alexander’ın israfı bile Bayezid’in ödediği Cem fidyesi yüzünden çözümlenmiştir. 1480 Otranto Seferi İtalya’da Türklerle ilgili iki anı bıraktı. Birincisi Puglia’daki Türk kalıntıları, ikincisi kaledeki 8.000 esirden birçoğunun I. Ferdinand’ın Napoli ordusunda istihdamı konusundaki çok belirgin olmayan söylenti ama asıl entelektüellerin aydınlanma tarihinde İtalyan sanatının, resminin, kültürünün Fatih’in İtalya’yı fethi yoluyla Türkiye’ye daha hızlı girmesi düşüncesi bu seferle hitama ermesidir.

    Yazının devamı...

    Ankara Üniversitesi’nin 75. yılı... DTCF 86 yaşında

    KURULUŞU itibariyle Ankara Üniversitesi çok ilginçtir, bu üniversitemizin bazı fakülteleri üniversiteden daha evvel ortaya çıktı. Özellikle Ziraat ve Veterinerlik fakültelerinin hem de bir rektörün idaresinde 1933 yılının 23 Mayısı’ndan itibaren faaliyete geçtiği biliniyor. Her ikisinin de adı enstitüydü. Hukuk Mektebi ise 1925 yılı 5 Eylül’ünde kurulmuştur; amacın, Kanunu Medeni’nin ilanına hazırlık olduğu ve yeni Türkiye hukukçularını yetiştirecek mekân olduğu bellidir.



    ÖZEL KANUNLA KURULDU

    Rejim, İstanbul Darülfünunu ile bu konuda uyuşamayacağını örtülü olarak ilan ediyordu. Ama en ilginç durum ne Fransızlar gibi edebiyat fakültesi ne de Almanlar gibi felsefe fakültesi ismini Atatürk’ün seçmediği, doğrudan doğruya Dil ve Tarih-Coğrafya adını vererek tarihçiliğin nasıl yapılacağını ve Türk tarihinin nasıl olması gerektiğini belirten bir kurumun ortaya çıkışıdır. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 14 Haziran 1935’te çıkan özel kanunla kuruldu. Aynı yıl İstanbul’daki Mülkiye Mektebi de Ankara’ya nakledildi. Alelacele bir müddet sonra kurulacak ve inşa edilecek Hukuk Fakültesi binasının yanındaki Cebeci Ortaokulu olarak kurulan binaya yerleştirildi. Cebeci çayırının bir tarafında, Atatürk’ün deyişiyle Siyasal Bilgiler Okulası, yani Mekteb-i Mülkiye demiryol hattının karşı tarafında kalan kısmında yeni kurulacak konservatuvarın yükseldiği görülüyor gibi (konservatuvar sonradan kuruldu). Hukuk Fakültesi bugünkü operanın karşısındaki yerinden buraya nakledildi.

    GEÇMİŞE VE DÜNYAYA VAKIF

    Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Atatürk’ün, Cumhuriyet’in kurucusunun Türkiye tarihine, dünya tarihi içinde bir anlam vermek, tarihi iyi okuyan ve coğrafya bilen bir kurmay subayın gözüyle tarihyazıcılığımızın coğrafi bilgilerden ne kadar mahrum kaldığını, filolojik tetkiklerde oldukça geri olduğunu keşfetmesinden dolayı bu adı alıyor. Fakülte geçmişe ve dünyanın yüzeyine vâkıf bir medeniyetin insanlarını ve uzmanlarını yetiştirecektir. Şu kadarını söylemem gerekir: Fakültenin kuruluşundan evvel Birinci Türk Tarih Kurumu’nda Reşid Galip’in takdim ettiği ve münakaşaya açtığı “Göç Yolları Teorisi” bu fakültenin ve ondan biraz evvel kurulan Tarih Kurumu’nun (Türk Tarih Tetkik Cemiyeti) gündeminde pek yer etmemiştir. Arkeolojik kazılar, Asuroloji ve bilhassa Hititoloji gibi yeni bir dal, Sinoloji, Hindoloji, büyük bir uzmanın (Rohde) getirildiği klasik diller, Latince ve Yunanca bölümü, tarih kürsüleri, coğrafya önceliğe sahiptir. Bu fakültede kısa zamanda antropoloji ve onun yanında ancak sosyoloji, felsefe yer almıştır. Coğrafya tetkiklerine özellikle önem verilmektedir.

    TENEFFÜSLER TİYATRODA

    İlk talebeler lise mezunlarından ve sadece bir yıllık süre için öğretmen okulu mezunları arasından seçilmiştir. Haziran 1935’te 2795 No’lu kanun ile resmen hayata geçirilen bu kurumun derslerinin başladığı yer, Ankara’da bugün Küçük Tiyatro’nun bulunduğu Evkaf Apartmanları binasıdır. Tiyatro salonumuz fakültenin teneffüsteki kullandığı avludur. Balkon etrafındaki odalarda da Tarih Kurumu üyeleri, fakültenin hocaları ve sınıflar yer alıyordu. O tarihte Ankara’da doğrudan fakülte adını taşıyan tek yerdi. Talebeleri arasında Halil Hoca’nın (İnalcık), Muazzez İlmiye (Çığ) Hanım’ın bulunduğu bu dünya, kısa zamanda Almanya’dan doktorasını yapıp gelen parlak, genç bilim insanları Ekrem (Akurgal) ve Sedat (Alp) Bey’le ikisinin de doçent olarak eğitme başlamasıyla dikkati çekti.

    ALMANYA’DAN YENİ İSİMLER

    1933’ten sonra Almanya’nın uğradığı yeni rejim ve pek de şuurlu olarak protesto bile etmedikleri bilim insanlarının işsiz kalmaları, yurtdışına itilmeleri sırasında İstanbul Üniversitesi reformu bu durumdan nasıl istifade ettiyse Dil ve Tarih-Coğrafya, Ziraat ve Hukuk Mektebi de aynı kaynaklardan yararlandılar. Dil ve Tarih-Coğrafya birdenbire Wolfram Eberhard Sinoloji, Walter Ruben Hindoloji, Benno Landsberger Asuroloji, Georg Rohde ile klasik diller ve Hans Gustav Güterborg Hititolojide olmak üzere önemli isimler kadroya kazandırıldı. Hans Gustav Güterborg ile Sedat Alp arasında bir rekabetin söz konusu olduğu da bugün artık kayıtlardan ve bilhassa merhum hocanın hatıratından anlaşılıyor. Sedat Bey şüphesiz parlamıştı.

    1960’TA DENGE DE KAÇTI

    Talebe kaydında 400 öğrenci olduğu görüldü, uygundu. Bu elit ve konuyla ilgilenenlerin eğitim görevi olan bir kurumdu. Bozkırın ortasında Ahlatlıbel ve Alacahöyük kazılarının, Akdeniz ve Ege’de yüzey araştırma gruplarının elemanları yetişmeye başladı. Fars ve Arap dilleri, yani Klasik Şark Bölümü de bu tetkikatın dışında değildi. Anadolu Türk tarihinin ve İran tarihinin en verimli dönemine geçilmişti. Dört yüz öğrenci 1950’lerde beş yüz öğrenci civarındaydı. 1960’tan sonra denge kaçtı. “Çocuklar dışarda kalmasın” havasıyla sınıflar bile doldu. Bruno Taut’un büyük eserinin başladığı fakat bitimini göremediği şık binanın orijinal planı zedelendi. Şimdide de arkaya 20 yıl evvel ilave edilen çirkin binayla devam ediyoruz. Rus filoloji, İtalyan, Fransız, Alman dili, İngilizce Filolojisi gibi bölümlerin talebe sayısı fazla, Arap ve Fars filoloji aynı şekilde! İşin feci tarafı 1970 olayları sırasında Batı Dilleri bölümlerinde Latince ek ders kaldırılmış durumda, çünkü talebe hareketlerinde bir nokta Latince derslerinin çok ağır geldiğiydi. O zaman neden Batı dili öğreniyorsunuz diye soracak insan yoktu!

    ÖĞRENCİ SAYISI DÜŞMELİ

    Bugün yedi bini aşkın öğrencisi var. Bir zamanlar binanın içinde bulunan Tarih Kurumu hemen yanı başında 45 sene evvel Turgut Cansever’in yaptığı özgün binaya tasındı. Radyo Evi’ne doğru bir güzel bina var. Bir zamanlar İsmet Paşa Kız Teknik Öğretmen Okulu olarak kurulan bina. Galiba artık orada öğretim yapılmıyor. Bu gibi bir bölümün de fakülteye eklenmesinde fayda olabilir. Ama her şeyden evvel öğrenci sayısının düşürülmesi gerekiyor. Türkiye tarihçiliğinin arkeolojisinin, filolojik araştırmaların ve eğitimin mükemmel olarak yapılması için kurulan ve kuruluşundan sonraki yıllarda bu görevini yerine getiren fakültenin kendini muhafaza etmesi için bu şarttır.

    BU KURUMLAR YAŞATILMALI

    13 Haziran 1946 yılında Üniversiteler Kanununun kabulüyle Ankara Üniversitesi de teşekkül etti ama onun ilk üyeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Atatürk’ün yarattığı Dil Tarih, Hukuk Mektebi ve hemen İstanbul’dan nakledilen Mekteb-i Mülkiye (Atatürk’ün deyimiyle Siyasal Bilgiler Okulası) Ziraat ve Veterinerlik mektepleridir. Bu kurumların yaşaması için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.

    BAŞKOMUTAN

    KORGENERAL
    Ahmet Yavuz Türk ordusunun kıymetli komutanları içerisinde kendine özgün eğitimiyle tanınır. Paris’teki Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitirdi. Her kurmay gibi Kara Harp Okulu’ndan sonra Harp Akademileri’nde bulundu, Jandarma tümen komutanlığı yaptı ve mezun olduğu akademinin kurmay başkanlığı son görevlerindendi. Maalesef Balyoz davaları sırasında FETÖ’cü komplonun sahneden silmek istediği kıymetli komutanlardandır. Bu operasyonun Silahlı Kuvvetlerimize, Donanmamıza verdiği zarar ortadadır. Ahmet Yavuz Paşa diplomatik misyonlarda bulundu (Paris Büyükelçiliği nezdinde askerî ataşelik). Değerli askeri araştırmalara imza attı. “Doğu Akdeniz’de Rekabet” adlı kitap onun diğer yazarlarla ortaya koyduğu stratejik işarettir.



    General Ahmet Yavuz’un kurmay zekâsı ve analiz yeteneğiyle Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) ilk gençliğinden beri girdiği savaşlardaki stratejilerini, savaş tekniklerini ve uygulamalarını bir süzgeçten geçirdiği, geniş bir literatür ve raporları bunun için kullandığı açık. O nispette de sıkıcı olmaktan uzak, sürükleyici bir anlatımı var. Büyük askerin hayatını ve yaptıklarını anlamak için hiç de tekrar olmayan, yeni yaklaşımlı, yeni bilgili bir çalışma olduğunu belirtmeliyiz.

     

    Yazının devamı...

    Eserlerin nakli konusu

    GEÇEN hafta birçok insanın dikkatini çekmeyen bir haber vardı. Arkeoloji Müzesi eserlerinin nakledileceği Atatürk Havaalanı’nda bir depoda yangın çıkmış. Ne olursa olsun hava trafiğine kısmen açık olan veya başka faaliyetler için de kullanılacak bölgeye böyle eserlerin nakledilemeyeceği, ayrılan depoların yeterince muhafazalı olamayacağı üzerinde durmuştuk.



    Dünya müzelerinde son on yılda gelişen bir kural var. Bu müzelerde depolara giren eserler zaten envanteri yapılarak kaydediliyordu ama artık o kayıtlar dijital sistemle umumun kontrolüne ve istifadesine sunuluyor. Mesela kaçak eser satın alan Metropolitan Müzesi hariç birtakım Amerikan müze koleksiyonları aynı şekilde açılıyor. Bu, hem bilim dünyasının ve öğrenim görenlerin bu eserlerden her yerde istifade edebilmesi hem de açıkçası müzelerin kamu tarafından kontrolü için en önemli gelişmedir.

    DARPHANE’DEN ALINMALI

    Türkiye müzelerine yönelen gerek düzenli kazılardan gerekse Yenikapı ve Üsküdar gibi imar faaliyetlerindeki kazılardan dolayı ortaya çıkan sayısız eserin günü gününe kaydedileceğini ve sağlam bir envanterinin yapılabileceğini kimse ileri süremez. Zaten uzman sayısı da yetersiz ve yenileri de alınmıyor. Dolayısıyla acilen açılacak İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin şimdikinden ayrı bir alanda kurulması ve mevcut müzenin de 19. ve 20. yüzyıl başındaki yeterince zengin klasik ve eski Şark eserleriyle birlikte muhafaza edilmesi, bazı koleksiyonların Topkapı’nın “Darphane” denilen yerinden alınması kaçınılmazdır.

    Havaalanı gibi yerlerde bu tarz koleksiyonların korunmasının tesadüfe bırakılması mümkün değildir. Hiç kimseye ve hiçbir kuruma sonsuz itimat edilemez! Ayrıca projenin etraflıca açıklanması gerekir.

    RAUF TUNÇAY
    BİR SANATÇININ MİRASI

    1946’dan beri daha çok tezhip sanatları, tarih araştırmaları ve nakış alanında talebe yetiştiren İstanbul Tıp Fakültesi’nin ünlü hocalarından Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver’in talebeleri arasında mümtaz bir kişilik ortaya çıktı: Rauf Tunçay. Sonraki yıllarda Osmanlı arşivinin küratörü oldu.



    1973 yılında doktora araştırmalarım için İstanbul’daki Osmanlı Arşivi’ne devam etmek durumundaydım. İtiraf etmek gerekir, “Tanzimat Dönemi Mahalli İdareleri” üzerindeki araştırmama başlarken Rauf Bey’in nazik ve sabırlı tavsiyeleri, yardımı ve aynı şekilde onun gibi arşivde bulunan Turgud Işıksal’ın yardımını unutamam. Rauf Tunçay Bey üzerinde arşivin tozuna karşı iş önlüğüyle çalışıyordu, oysa artık daire müdürü ve genel müdür yardımcısı olmuştu. Dört yıl sonra da emekli oldu. Fakat araştırmacılığı bu konudaki faaliyet ve tavsiyeleri sona ermedi. Nazik bir beyefendiydi. Daha da önemlisi okul hayatı devamı boyunca Cumhuriyet çocuğu olmasına rağmen çok erkenden Osmanlı kültürüyle ilgisini kurmuştu.

    Rauf Bey, Süheyl Ünver Hoca’yla 1945 yılında tanıştı ve Topkapı Nakkaşhanesi’ndeki tezyinat derslerine devam etti. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdiği yıl artık bu mesleğin içindeydi ve askerlik hizmetinden sonra Başbakanlık Osmanlı Arşiv Dairesi’ndeki görevine başladı. 67 yaşındaki ölümüne kadar arşiv yayınları ve tetkikleri fasılasız devam etmiştir.

    ONLARI UNUTMAMALIYIZ

    1973’te Osmanlı Arşivi’ne gittiğimde arşivde çalışma bilgim vardı, çünkü daha evvel Viyana’da Avusturya Devlet Arşivi’nde tetkike başlamıştım. Avusturya ve Almanya’daki arşivlere göre tasnif, gelenek ve maddi imkânlar konusunda çok zorlukları olan Başbakanlık Arşivi’nde o yıllarda Rauf Tunçay gibi konuya hâkim ve çalışma heyecanı olan arkadaşı Turgud Işıksal’ı her zaman için rahmet ve minnetle anmak Türk arşivci ve tarihçilerinin görevidir.

    Arşiv bir okuldu, insanların yetişmeye devam ettiği yerdi. O dünyanın hâkimi olanlardan Rauf Bey artık aramızda değil ama hiç unutmuyoruz. Yeğeni Mehmet Fehmi İlkray’ın elindeki evrak-ı metrukeyi, tezhipleri devrettiği arkadaşı Lokman Coşkun’un Osmanlıca metinleri Yavuz Selim Ağaoğlu, Fatih Dalgalı ve Turan Günaydın’la birlikte derlediği anlaşılıyor. Ortaya çıkan kitap bir anmanın ötesinde paleografi ve arşivcilik tarihimize hizmet edecek ve borçlu olduğu Rauf Tunçay ve arkadaşlarını anlatacak bir eser.

    Türkiye değişiyor. Tarihle ilgilenenler sadece tarih bölümü mezunları değil. Lokman gibi mühendis mimarlar da ve tarihçilere ilgi duyanlar da var.

    EVLİYA ÇELEBİ

    178 
    yıl önce 13 Haziran 1843’te Türkler ilk defa ünlü seyyahlarının ciltler tutan seyahatnamesinden sadece 148 sayfalık “Müntehabât-ı Evliyâ Çelebî”, yani “Seçmeler” adlı bir eseri ele alabildiler. 1.200 adet basılan eser aslında çabuk satıldı, geleneksel biçimde kahvehanelerde dost meclislerinde okundu, dinlendi, yeniden basımı içinde uygunsuz nakiller ve elfaz (notlar) bulunduğu için toplandı, depoya kapatıldı. Sansürü aşmak için bazı tüccarlar bu kitabı Mısır’da Bulak Matbaası’nda basmışlardır. O zamandan bugüne kalan nüshalar da böyledir, Mısır’da basılanlardır.



    GÖZLEMLERİ İLGİNÇ

    Evliya Çelebi, Mısır’da uzunca kaldı, Girit’i iyi tetkik etti. Çok enteresan gözlemleri vardır. Bunların bugün bile ciddiye alınması gerekir. Mesela Miken halkının “Ecine” kavmi diye nitelendirilmesi Ifrıkiye’den geldiklerini söylemesi, yani Mısır aslına hamletmesi çok akla yakın görünüyor. Gerçi bilimin kesin tespitleri henüz bu noktaya ulaşamadı. “Evliya Çelebi Seyahatnamesi” ki Kafkas dillerinden bile şive örnekleri verir, zeki, mukallid ve dillere yatkın bir adamın eseridir. 17. asırda imparatorluk coğrafyasını, yani yeryüzünün önemli bir kısmını bu kadar etraflıca gezen biri yoktur. Bununla birlikte seyahatname son 20 senede geniş ölçüde basılıyor. Sadece Türkler değil Osmanlı coğrafyasının diğer halklarının uzmanları da bu eseri çeviriyor, zaten çevirip basmayı ancak onlar yapabilir. Çünkü Evliya’nın lügatini ve gördüklerini büyük imparatorluğun tek kavmi hatta ana unsuru olan Türkler bile ustalıkla tespit edemezler.

    ABARTMALARI DA VAR

    Evliya, Topkapı Sarayı’nda Enderun’da eğitim görmüştür ama eğitimini tamamlamadan terk eden bir asi gönüllüdür. Asıl ilginci uzun gezileri sırasında gördükleri ve yaşadıklarıdır. Buna Viyana’ya gönderilen sefaret heyeti veya Anadolu’da Celâlilerle karşılaşmak gibi ilginç gözlemler de dahildir. Evliya’nın kendine göre abartmaları da vardı. Galiba Galata Kulesi’nden uçuş yapan Hezarfen Ahmed Çelebi de böyle olmalıdır ama havai fişeklerler patlatan Lagari Hasan Efendi için aynı şeyi söyleyemeyiz, uydurduğunu ileri süremeyiz. Tarihin görmezden gelinen veya unutulan fasılları onunla yaşar. Türkiye faslında İstanbul kısmı, yani birinci cilt ve peyderpey bütün öbür kısımlar yayımlanmaya başladı. Aslında Evliya Çelebi’nin el yazma kopyaları çok geniş bir coğrafyada istifade edilen kaynaklar olmuştur.

    BULUNMAZ BİR KAYNAK

    Evliya Çelebi’nin naklettiği bazı hikâyelerde abartma yok ama benzetmelerinde düpedüz meddahlık yolunu seçtiği açıktır. Galiba eserini biraz da gülümseterek okumamızı istiyor. Onun Mısır gözlemlerini Almanca tercümesini okuyanlar hiç de küçümsemeden değerlendiriyorlar. Burada gördükleri gerçekten ilginç ve iki ihtimalden birini ele almalıyız ya da Mısır’da evlendi kaldı, rahmete yürüdü veyahut da Taksim Gümüşsuyu’nda eski mezarlıkta bulunan kabri imar hareketleri sırasında ortadan kalktı. Maalesef benzer akıbet Unkapanı’nda medfun olan Kâtip Çelebi’nin de başına gelmiştir. 17. asrın ünlü gezgini bildiğimiz devlet adamlarının akrabalığı, sohbet dostluğu ama bir o kadar da Osmanlı tebaasının her sınıf halkıya olan ünsiyeti onun bulunulmaz bir kaynak olarak yaşamasına neden oluyor. Evliya, Osmanlı Türkiyesi’yle diliyle, âdetleriyle yaşatan, aksettiren geniş bir kaynak ve şiirdir.

    KÜLTÜRÜMÜZÜN MİRASI

    Evliya bu seyahatnameyi bir oturuşta tamamlamış. Dile kolay, birinci cilt İstanbul’u, toponomik açıdan bazı yanlışlar yapsa da çok önemli bilgiler içermektedir. Diğer ciltlerde Balkanlar’dan Macaristan’a bütün Osmanlı coğrafyası hatta Avusturya gibi ülkelerin tarifini bulabiliriz. İstanbul’dan sonra Bursa, Kahire ve Mekke hattının ele alınması Gürcistan ve Doğu Anadolu ve Suriye, Filistin ve İran... Bu geniş coğrafyada Evliya’nın bizzat adım attığı ve tavsif ettiği şehirler bugün tarihyazımı bakımından talihli sayılıyor ama mesela Amasra’yı çok güzel tarif etmişken Bartın’a uğramaması ve sadece mevcudiyetten bahsetmesi bu önemli Batı Karadeniz şehri için ayrı bir talihsizliktir. Her şeye rağmen Evliya, Osmanlı coğrafyasını oradaki ülkeleri ele alır ve bugünkü Türk vatanının kültürel yapısını kavramak için önemli bir mirastır.

    Yazının devamı...

    İkinci Cihan Harbi'nde Türkiye’nin tarafsızlığı

    1940, yani bundan 81 yıl önce Cihan Savaşı’nın başladığı ve maalesef Almanya’nın önlenmez askeri gücüyle yükselişe geçtiği yıllardı. Sadece etrafındaki küçük ve askeri bakımından güçsüz ülkeleri değil dünya büyüklerinden biri olan ve motorize orduya sahip Fransa’yı da mağlup ettiği bir yılda, Nazi Almanyası en azından İngiltere, Fransa kadar büyük bir kuvvet haline geldi. Üstelik de Stalin Rusyası’yla Stalin’in bazı taraftarlarının iddia ettiği gibi sadece zaruretten değil toprak ilhakı arzusundan dolayı da Sovyet Rusya’yı yanına alma başarısı birtakım Birinci Dünya Savaşı’nın gayrimemnun Balkan devletlerini Almanya’yla ittifaka teşvik etti.



    İnönü Türkiyesi Cihan Harbi’nin yarattığı iktisadi darlık ile kesintiye uğramıştı. Bu ülke dış ticaret şartlarında büyük sıkıntılar çekti, askere alınan nüfus askeri eğitimden yeterince yararlanamadı, müsadere edilen veya savaş şartları dolayısıyla el konan çift hayvanlarının saklanacak ahırlarının bile olmadığından bazı harap camilerin kullanıldığı açıktır. Son nokta, çok uzun zaman camilerimizin ahıra çevrildiği gibi Stalinist Rusya’ya has bir olayın Türkiye tarihine yamanması dedikodusunu da çıkarmıştır.

    İLLÜZYONA KAPILMADI

    Hayatın zorlukları içerisinde nakdi vergilerin etkin bir değerinin olmadığı, dolayısıyla madenlere bazı nüfusun da adeta zorla indirildiği açıktır. Bütün bu anılar çok uzun yıllar kulaktan kulağa yaşamıştır. İnönü döneminin en önemli olayı dış politikada illüzyona kapılmamak, Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tecrübelere istinaden Alman ırkından uzak durmaktır. Savaşmayan ülkelerin içerisinde İngiltere’ye karşı iltifatkâr davranan, ticari ilişkiler kadar diplomatik ilişlerde hatta askerlikte de davranışı değiştirmeyen tek ülkedir. Evet, son nokta, savaş sürecinde Türkiye sınırları içinde uçağı düşen, batan gemisinden dolayı sığınan askerlere gayet insani davranmak da buna dahildi. Şüphesiz böyle bir yaklaşım Mihver kuvvetlerinin mensuplarına ve askerlerine de uygulanmıştır. Taraflar kendilerine yapılanın öbür tarafa, rakibe de gösterilmesini faşizm veya İngiliz taraftarlığı diye nitelemekten çekinmemişlerdir.

    TARİHİ OLGUNLUĞUN ESERİ

    Stalin Rusyası’nın 1941’de Nazi Almanyası’ndan yediği ani darbe ve birdenbire umulmadık şekilde harbin içine girmesi Sovyet Rusya’nın Türkiye üzerindeki rahatsız edici durum ve politikasını durdurmuşsa da yapı hemen hemen aynı kalmıştır. Dönemin içinde Türkiye halkının hem devlet yönetimine ve konan kurallara mümkün mertebe itaat etmesi hem de kanunların bireysel ihlali dışında başkaldırı hareketlerinin görülmemesi Türkiye halkının tarihi olgunluğuna bir işarettir. Bürokrasi de bilhassa Dışişleri’nde bazı yüksek rütbelilerin Alman taraftarı görünmesinin onların seçimiyle alakası olmadığı, ortada cumhurbaşkanının ve çalışma arkadaşlarının büyük bir mizansenle (sahneleme) böyle bir İngiliz-Alman taraftarlığı revüsü sergiledikleri anlaşılmaktadır.

    AĞIR KRİZLER YAŞANDI

    Öte yandan Almanya’nın Balkanlar’da ilerlemesi Haziran 1941’de Sovyetler’le savaşa girip Yıldırım Harekâtı’nı gerçekleştirmesi Türkiye’de sıkıntılı günlerin başlangıcı olmuştur. Dışişleri, Milli Savunma, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı ağır kriz içindedir. Soğukkanlı davranılmasına rağmen memlekette Mihver’i ve müttefikleri tutan bazı kişi ve grupların ölçüsüz davranış ve yazıları da son derece rahatsız edicidir. Güya Hitler’in Türkiye’ye saldırı ihtimalini, Ankara’daki Büyükelçi Von Papen’in önlediğini hatıratında kendisi iddia ediyor.

    SAVUNMA BÖYLE GÜÇLENDİ

    Görünen o ki Hitler, Bakü petrollerine ve Ortadoğu’ya çok kolay ilerlemeye başladığını, Sovyetler Birliği’nin güney yolunu izleyerek buna daha çok muvaffak olacağı zehabına kapılmıştır. Nitekim Kafkaslar’da Elbrus Tepeleri’ne ulaştı, Cenubi Kafkasya’ya inmesi an meselesi olarak görüldü. Ne zaman ki Moskova ve Stalingrad savaşlarında Hitler ve genelkurmayın bazı komutanları bekledikleri başarıyı ve sürati göremeyince bir buhran ortaya çıktı. Sovyetler arazisinde ilerleyen Almanya’nın yerli halka davranışı, sivil halka yapılan ırkçı katliamlar, işgal edilen topraklarda Almanya’nın hiç tanımadığı Yahudiler ve Çingeneler gibi ırkların tahribine başlaması, bu işin ısrarla sürdürülmesi savunmayı güçlendirmiştir. Stalin bu sefer müttefiklerle ve 1941’de savaşa giren ABD ile yaptığı Ödünç ve Kiralama Anlaşması’yla Kızıl Ordu’yu daha iyi teçhiz edebildi ve yardım yolu için de İran’ın batı bölgeleri işgal edildi. Alman taraftarı olduğuna ihtimal edilen verilen Rıza Şah tahtından edildi, yerine oğlu geçirildi.

    YATAKTAN ZEYBEĞE

    Bütün bu ortamda Türkiye’nin Sovyetler’e karşı güvenilmezliği 1939’daki Molotov-Ribbentrop anlaşmasından beri artmıştı. İngiltere ve Fransa’nın savaş mukavemetinin Fransız yenilgisiyle zayıflaması, Almanya’dan ise kesinlikle uzak durulması belirsizliği arttırmış, psikolojik ortam bozulmuştu. Profesör Enis Tulça’nın bana verdiği sözlü rapora göre Almanya’nın Türkiye’ye saldırmayacağını belirten kesin bir istihbarat belgesini ele geçiren MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) Reisliği’nden bir heyet, bu haberi sabaha karşı İsmet Paşa’ya iletti. Bu haber karşısında adeta sinirleri boşalan İsmet Paşa’nın yatağından kalkıp zeybek oynadığı anlatılır. Haziran 1941’de neredeyse bütün Balkanlar’ı ele geçiren Kuzey Afrika’da ilerleyen Almanya’nın Sovyetler’e saldırması İsmet Paşa’nın tecrübeli kurmay gözleri ile doğru değerlendirilmiştir.

    ÜÇ YIL SAVAŞ DIŞINDA

    Türkiye harbin dışında kalabilecektir. Bununla birlikte Türkiye daha üç yıl savaşa girmeyecektir. İngiltere’nin ittifak teklifini de reddetmiştir. Bu doğru bir davranıştır, çünkü İngiltere’yle ittifak demek ilk anda Batı sahillerimizin Almanya tarafından işgali, ardından da Kızıl Ordu’nun ülkemizi kurtarmaya gelmesi demektir. Kaldı ki On İki Adalar’ı bize verme tekfinde bulunan Almanya’nın bu teklifinde yeterince ciddi olmadığı, zira kontrolü elde tutmak istediği anlaşılıyor. Dolayısıyla son anda Almanya sayesinde katılmadığımız harbin ganimetinden yararlanmanın da akılcı bir davranış olmayacağı açıktı.

    1948 yılında İsmet Paşa’nın “İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’nin Tarafsızlığı” başlıklı makalesi bu esasları aksettirmektedir. Türkiye bu savaş boyunca Montrö Antlaşması’nın hükümlerinden gayet iyi yararlandı, Boğazlar’ı hiçbir tarafın bahri kuvvetine açmadı. Topraklarına düşen esirleri karşılıklı olarak en medeni şekilde entegre etti. Savaşın ilanından sonra dahi Alman ve Japon tebaalılar ile pasaportlulara ülkenin ağır şartları içinde mümkün olan en uygun enterne işlemini uyguladı.

    MAREŞAL TİTO’YA TESLİM

    2000’li yılların başında ortaya atılan ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın (United States Department of State) Yahudi parasını ve mallarını yağmalama işlerine Türkiye’nin katıldığı gibi uyduruk bir tezi çürütecek şekilde hareket etti. Merkez Bankamızın arşivlerinden de anlaşılıyor ki hiçbir şekilde el konulan Yahudi varidatı Nazilerle işbirliği halinde Türkiye bankalarına ve hazinesine girmemiştir. Bundan başka Yugoslavya gibi devletlerin bize emanet verilen milli bankalarının rezervleri de saklanmış ve savaştan sonra en uygun zamanda Mareşal Tito’ya teslim edilmiştir.

    RİF’AT PAŞA AİLESİ



    OSMAN Fikri Sertkaya İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji profesörüdür. Damat olduğu aileden, askeri tabip Prof. Dr. Mehmed Rıf’at Hüsâmeddin Paşa’nın hayatı ile ahvadının şecerelerini gösteren bir kitap kaleme aldı. Sertkaya’nın aileye damat girdiği ve eşi Ayşegül Hanım dolasıyla evrak ve malzemeyi değerlendirerek bu eseri kaleme aldığı görülüyor. Kitap uzun bir tetkik ürünüdür. Burada bizi ilgilendiren asıl husus, Louis Pasteur Laboratuvarı’nın ve Enstitüsü’nün Sultan II. Abdülhamid döneminde imparatorlukla kurduğu irtibat ile buraya gönderilen iki askeri tabibin (Dr. Hasan Zühtü Nazif ve Dr. Mehmed Rıf’at Hüsâmeddin) hikâyesidir. 1890-1892 yıllarında Louis Pasteur’un yanında eğitim alan Hüsâmeddin Bey yurda dönünce bir süre Baytar Mektebi’nde görev alır ve İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un hocası olur. Daha sonra Telkîhhane-î Şahane’nin (Osmanlı Aşı Evi) 16 yıl müdürlüğünü yapar. Çiçek hastalığının seyrini yavaşlatan bir serum keşfeden, Osmanlı aşı istatistiklerini yayımlayan bir doktorumuzdu. Tıp tarihimiz açısından önemli görülen Rif’at Paşa bu nedenle ele alınmış, ailesi ve çalışmaları incelenmiş.

    KAYITLAR İÇİN NUMUNEDİR

    Bu kitap bizim için ayrıca önemli çünkü şu günlerde tekrar pandemiye karşı bir aşı çalışması içindeyiz. Ayrıca Türkiye’de aile monografileri sistematik olarak yapılmıyor. Muhtelif bölgelerde her sosyal sınıftan ailenin serencamını incelemek toplumsal hayatımız için en önemli bir çalışma dalıdır. İlk defa alanı dışında böyle bir araştırma yaptığını gördüğümüz meslektaşımın eserinin ilginç olduğunu düşünüyorum ve başarılı bir şecere örneği verilmiştir ki, Türkiye’deki nüfus kayıtları ve aile tarihlerinin kaynakları açısından da bir numunedir.

    Yazının devamı...

    Sultan Abdülaziz

    Cenazesi babası II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir yıl evvel bir hükümet darbesiyle hal’ edilmiş padişah, aslında Tanzimat’tan beri siyaset dışına çekildiği zannedilen ordunun tekrar iktidar değişikliklerine öncü olmasında rol oynamıştır. Sultan Mahmud’un türbesine II. Abdülhamid de defnedildi. Üç nesil Divanyolu’ndadır.

    Bir müddet sonra Yıldız Sarayı’nda daha doğrusu parkında Çadır Köşkü denen yerde kurulan mahkemede padişahın katliyle suçlanan devlet adamları yargılandılar. Darbeyi yapanlar daha önceden padişaha ve ailesine yapılan muameleden son derece müteessir olan ve Sultan Abdülaziz’in genç haremi Neşerek Kadınefendi’nin kardeşi olan Çerkes Hasan Bey, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın başkanlık ettiği toplantının yapıldığı odaya dalarak birtakım önemli kişiyi öldürdü.



    İntihar olayına suikast olsa dahi ne derece etkin olarak karıştığı belli olmayan Midhat Paşa baş suçlu olarak yargılandı. Cevdet Paşa’nın da içinde bulunduğu heyet kendisinin idamına karar verdi. Hatta Yılmaz Öztuna’nın ileri sürdüğü fakat yeterince ispatlanamayan bir olay da Gazi Osman Paşa’nın görüşüdür, “Bu idam cezasını hak etmişlerdir. Zat-ı Şahanenin bile bu cezaları affetmesi veya hafifletmesi caiz değildir” yolundaydı. Bunun üzerinden biraz vakit geçtikten sonra ortaya çıkan İbretnümâ o zamanki mâbeyncilerden Fahri Bey’in, suikastı inkâr ettiği için işkenceye maruz kaldığından bahseden bir hatırattır.

    SÜRGÜNDE KATLEDİLDİLER

    Bir uçtaki nazariyeye göre II. Abdülhamid hiç hoşlanmadığı Meşrutiyet’in âdeta kışkırtıcı biçimde ilan ettiricisi olarak gördüğü ve kendisinden bu hakkı saltanatının başında bir baskı ve anlaşmayla aldığını ileri sürdüğü Midhat Paşa’yı cezalandırmak, ortadan kaldırmak için bile bile suçlamıştır. Diğer görüşe göre Midhat Paşa olayın içindedir. Padişah ve hanedan üyeleri Genç Osman (II. Osman) vakasının yeniden canlanmasından âdeta dehşete kapılarak bu mahkemeyi kurdurmuştur fakat Midhat Paşa’yı ve ortaklarını idam ettirmeyip, Yemen’de Taif’e sürmüşlerdir. Taif’teki sürgün bir hapistir ve bir müddet sonra da orada gizlice katledilmişlerdir.

    TETKİKLERİ NOKSANDIR

    Sultan Abdülaziz’in Osmanlı tarihlerinin bir kısmında okul kitaplarına kadar değişik bir kişilikle çizildiği açıktır. Bu konuda tetkikler noksandır ve geçen zaman padişahın birtakım hazırcı tasvirlerini yalanlamıştır. Bunların başında Sultan Abdülaziz’in ehlikeyf bir padişah olduğu, sefahat içinde bir hayat sürdüğü, harem halkının ve sarayın masraflarını günden güne arttırdığı, devlet bütçesinin bu yüzden inkıraza (çöküntüye) uğradığı, borçların ödenmez hale geldiği ve neticede 1875 Moratoryumunu, yani Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa, Keçeçizade Fuad Paşa gibi büyük sadrazamların arkasından gelen ikinci derecede bir bürokrat Mahmud Nedim Paşa sayesinde iflasın ilan edildiğidir.

    Bu çizgide de büyük bir ifrat vardır. Mahmud Nedim Paşa öbür sadrazamlara göre daha diktatör yöntemleri tercih etmiştir. Ne var ki Osmanlı Tanzimatı aşırı bir demokrasi ve örgütlenmeden çok kanun devletini getirmek ve nizamı sağlamak amacındadır. Bilhassa Mehmed Emin Âli Paşa devrinde de, Ziya Paşa gibi birtakım bürokrasi üyelerinin gidişattan bu yüzden memnun olmadıkları bilinir. Muhaliflerin de muvafıklar kadar aşırı gittikleri bir gerçektir. Mahmud Nedim Paşa’nın Rusya’nın ve Rus sefaretinin dediklerini dinlemekten çok Rusya elçisi (büyükelçi değildi) General İgnatiyev’i kullandığı bugün açıktır, birtakım uydurma haberleri onun aracılığıyla İstanbul’daki diplomatik çevrelerin arasına sızdırmakta ve haber çürük çıkana kadar Batılıların politikalarını saptırmakta veya akim hale getirmektedir. Yalancının mumu yatsıya kadar yandığında da kabahatli daha çok General İgnatiyev olmuştur ve diplomatlar kendisine Yalancı Paşa (Manteur Paşa) derlerdi.

    TÜRKİYE'NİN ALEYHİNE...

    İgnatiyev terörist nitelikli, aşırı heyecanlı bir diplomattı. Daha doğrusu Rusya’nın ünlü diplomatı, Hariciye Bakanı Gorçakov’un pek hazzetmediği bir tipti. Gorçakov bu anlamda II. Aleksandr’ı da onun aleyhinde etkilemişti. Bununla birlikte Paris Muahedesi’nde (1856) Osmanlı Devleti karşısında Rusya’nın girdiği cendereden kurtuluşu İgnatiyev’in sağlayacağına inanıyordu ve onun Balkan politikasındaki provokasyonda da Petersburg’dakiler istese de istemese de bir anda vazgeçecek durumda değildi. Tolstoy başta olmak üzere Kont Bennigsen gibi birtakım düşünürler ve cemiyet adamları “Biz Slav mıyız, yoksa Rus muyuz” diye Panslavist sloganlara karşıydılar lakin o anda seçkin çevrelerdeki kanaat bunun aksineydi. Dostoyevski bile “Ayasofya’ya çan takmaktan” bahsedecek kadar Slavlık ve Ortodoksluğa kapılmıştır. Bu tabii büyük yazarın romanlarında söz konusu değil ama cemiyet hayatındaki davranışı böyleydi. Tolstoy ise aksine bu gibi hareket ve düşüncelere karşıydı.

    Yine Avrupa’da da Britanya liberallerinin hepsinin Gladstone gibi olmadığı, Marx ve Engels’in Rusya’nın saldırgan ve gerici politikasına karşı Balkanlar’da Türk süngüsünün bir garanti olduğunu ileri sürdüğü malumdur. Avrupalıların fikirleri vaziyet alışları karışıktı ve kolay tasnifi mümkün değildir. Ne var ki Osmanlı moratoryumu, borçlarının ödenememesi Avrupa politikalarını Türkiye’nin aleyhine çevirdi. Rusya bundan istifade etmek istedi ve provokasyon arttı.

    MODERNLEŞMEYİ BENİMSEDİ

    Maliyenin girdiği güçlük, borçların ödenemez hale gelişi darbeyi hızlandıran etkenlerdendir. Sultan Aziz kolayca tasvir edildiği gibi güreş ve horoz dövüşüyle uğraşan, bir oturuşta bir kuzuyu deviren, kaba saba, kültür ve dünya görüşü geri bir değildir. Tanzimat’ın modernleşme hareketlerini benimsemiştir. Alaturka musiki kadar Batı musikisini de sever ve öğrenmiştir. Bazı besteleri son zamanlarda Avrupa’da ve bizde dinlenir oldu. Zaten ilk Avrupa’ya çıkan hükümdarın Marsilya ve Dover’da karşılanışı sırasında henüz bir imparatorluk marşı olmadığı için bandolar tarafından bu besteleriyle karşılandığı malumdur. Bilhassa yeğeni Murad Efendi (V. Murad) Batı sanatlarında fevkalade maharet sahibiydi. Onun sorunu, alkolün getirdiği paranoya oldu.

    Sultan Abdülaziz musiki yanında resim sanatında da mahir bir talebeydi. Galatasaray Sultanisi gibi Avrasya ülkelerinde Batı’ya açık ama kendi değer ve dilini öğrenen bir bürokrasi yetiştiren okul (ki tek örneği Rusya’daki Tsarskoye Selo, Puschkin Gymnasium’dur) onun ve Tanzimat’ın iki reformcu paşası Fuad ve Âli Paşaların esiridir. Eğitimi ıslah etmiştir, donanmayı kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Ne yazık ki teknik gelişmeler, bu bahri modernleşmeye ayak uyduramamıştır. Askeri eğitimi, kara ordularındaki gelişmeleri daha iyi yönetmiştir. Sultan kusurlarına rağmen Avrupaî reformlara açıktı. Dindardı ama Avrupaî yaşama dahi yatkındı. İntiharı ve eylemleri yakından tartışılacak ve araştırılacak olaylardır.

    YAPRAK DÖKÜMÜ

    PERŞEMBE
    günü haber aldım. Okul arkadaşımız Gaye Köseoğlu yaz günü aniden bu dünyayı terk etti. Tabiata ve denizine kavuşmanın neşesi içinde olduğu söyleniyor. Sakin, artık eşine az rastlanır İstanbul hanımefendisi tipindeydi ama bu onun her Mülkiyeli gibi eğlence ve mizaha kapalı olduğu anlamına gelmez. Kendi kuşağının Mülkiyelileri gibi yaşadı. Üsküdar Amerikan Koleji’nin ardından okulumuza gelmişti. Mali Şube’yi bitirdikten sonra Türkiye Kalkınma Bankası’nda çalıştı, bu arada Portekizli Kont Antonio Sinai ile devam etmeyen bir evlilik de yaptı. Dünyanın açılan ucuna kadar çıkmışken Türkiye’ye döndü, ihracatla uğraştı, bir ödül de aldı.



    Son zamanlarında yine sınıf arkadaşlarının arasındaydı, hepimizin yaptığı gibi. Bizim kuşak Türkiye’nin ve dünyanın tadını çıkaran, gözleyen bir topluluk ama ülkeyle ilgilenmekten, siyasete de karışmaktan vazgeçmedikleri için yorgun düştüler. Artık yaprak dökümü dönemindeyiz. Her yıl bir-iki arkadaşımız ani ölümlerle gidiyor. Son senede Dışişleri Bakanlığı’ndan büyükelçi Hüseyin Ataman Yalgın’ın üstüne şimdi de sevgili Gaye Köseoğlu. Ondan evvelki yıllarda Asala suikastlarında gidenler... Mülkiye’nin Türkiye tarihindeki rolü önemli ama mensupları mütevazı ve sessiz bir yaşamla hayat çizgisini çekiyorlar.

    Yazının devamı...

    Doğu’nun ve Batı’nın efendisi Fatih Sultan Mehmed

    İLKÇAĞLARDAN beri dünya tarihinde cihangir olarak bilinen önemli mareşallerin özellikleri içinde onların savaş kabiliyeti şüphesiz en çarpıcı yönleridir ama ihmal edilen bazı taraflarını da iyice öğrenmek gerekir. Plutarhos’un ünlü eseri Vitae’de bir nevi paralellik kuruluyor, Julius Caesar ile Büyük İskender bu örneklerden biridir. Hiç şüphesiz ki Büyük İskender’in geniş ve ani fetihleri yanında Doğu ile Batı üzerindeki sentez çabaları, coğrafya kaynaklarına yönelişini, mesela Nil’in kaynağını aramak, Hind Seferi’nden dönüşte İran’ın çöl mıntıkasından geçerek burayı tetkik etmek veya Mısır’ı aldıktan sonra Siwa’ya doğrudan doğruya bir sefere çıkarak oradaki Osiris Mabedi’ne gidişi ve rahipler tarafından tanrı ilan edilişi aslında Mısır’ın batısını etüt amacını taşıyordu. General Bonaparte’ın (I. Konsül) Mısır Seferi’nde bu eski cihangirin daha geniş ve sistematik tetkikler düzenini kurduğu açıktır. Bitki, hayvan çeşitleri, eski eserler hakkında yayınlanan katalogların hepsi de “Description de l’Égypte” serisini oluşturur.



    YUNANCA BİLİYORDU

    Fatih Sultan Mehmed imparatorluğunu tarihi ve coğrafyasıyla tanımak istedi. Topkapı Kitaplığı’ndaki eserler, Ptolemaios’un Atlası, ki nüsha Yunancadadır, onun tarafından sıklıkla başvurulan bir eserdir. Fatih, Yunanca biliyordu. İmparatorluk Balkanlar ve Anadolu’daydı ve sadece İstanbul’un fethinden sonra değil, ondan evvel de önemli miktarda Hellen tebaasının olduğu açıktı. Osmanlı sarayında Enderun bu dili de öğretiyordu ve Fatih onu iyi öğrenen biriydi. İlyada ve Büyük İskender’in fetihlerine kadar eski Yunan tarihi ve Helenizm’i öğrenme çabasındaydı. Kaynaklar dediğimiz gibi Arapça, Farsça ve Türkçe dışındadır, yani Yunancadır.

    RÖNESANS MÜNEVVERİ

    Batı resmiyle ilgilendiği biliniyor, bu bir tevatür değil. Bizzat kendisinin yaptığı çizimler ve modern çalışmalar var. Zaten Osmanlı Sarayı’nda Batı tarzındaki portre de sadece Bellini’ye yaptırdığı kendi tablosu değildir, bu eserlerin II. Bayezid devrinde saray muhitinden uzaklaştırıldığı, II. Bayezid’in daha başka kültür seçimi dolayısıyla eserlerin ya satışa çıkarıldığı ya da zamanla unutulduğu görülüyor. Önemli bir heykel koleksiyonu vardı. Elden çıkarılamayan mimari parçalar Topkapı Sarayı’nın Bâbüsselâm’dan sonraki girişinde ve mutfaklar kısmında yer almaktadır.

    Padişahın İtalyanca ve eski Yunanca bilmesi, konuşması ve rahatça okuması ve bunun dışında Arapça ve Farsçada da Türkçe gibi kalem oynatması, onu Rönesans dönemi boyunca en donanımlı münevver olarak ortaya çıkarmaktadır. Batı’da genellikle Latince bilinir, eski Yunan metinlerine yöneliş daha geç ve daha dar bir zümrenin elindedir. En iyi Yunanca bilen Rönesans düşünürleri Pico della Mirandola ve Alman reformasyonunun öncülerinden Johann Reuchlin’dir. Her ikisinin de bildikleri Şark dili sadece İncil dolayısıyla İbrancadır. Bu durumda Fatih’in elsine-i selase şarkiyye’yi, yani üç şark dilini (Türkçe, Farsça ve Arapça), Yunanca ve İtalyancayı bilmesi ona bir üstünlük kazandırır. Tabii ki bu dallarda Farsça ve Türkçe şiir dışında bir ilmi eser kaleme almamıştır ama literatürün içinde önemli eserleri okuduğu anlaşılmaktadır.

    İKİ KÜLTÜRÜN SAHİBİ

    En önemli değişim İstanbul’un fethiyle Roma İmparatorluk coğrafyasının bir ölçüde yeniden kurulmasıdır. Osmanlının kontrolündeki bölümle devamlı temasta bulunulan İtalyan cumhuriyetleri sayesinde antik dönemin Akdeniz ticaret bütünlüğü yeniden kazanıldı.

    Fatih Sultan Mehmed Han’ı tarif edecek en önemli cümle şu olmalıdır: “Doğu’nun ve Batı’nın efendisiydi ve iki kültürün de sahibiydi.

    ALİ KOÇ VE PROTESTOSU

    DÜZCE
    Akçakoca ilçesinin müftüsü Şaban hoca, Cuma vaazında Fenerbahçe Başkanı Ali Koç’u kastederek, “Selanik göçmelerinin yüzde 90’nı Sebateyisttir. İstanbul’da Gezi olayları sırasında otellerinde bunları barından da yine Yahudi’dir. Şu an bir şirketin ve takımın da başkanıdır” demiş. Şaban hoca efendinin Osmanlı coğrafyası ve tarihinden hiç haberi olmadığı açık. Böyle birinin endüstriyel bölgedeki önemli bir kasabada ifta (müftülük) görevine getirilmesini zûl addederiz.



    Selanik koskoca bir imparatorluk vilayetimizdi. Bugün o topraklarda üç tane cumhuriyet kuruldu. Göç etmeden kalanlar hâlâ sıkıntı çekiyor, göç edip gelenler de bu memleketi şenlendiriyor. Sayın Diyanet İşleri Başkanı, Ahmet Hamdi Akseki gibi, hâlen hayatta olan iftihar ettiğimiz Sait Yazıcıoğlu gibi büyük âlimlerin oturduğu bir makamdasınız, öyle soruşturma falanla uğraşmayın, adamı derhal ifta makamından alıp pasif bir göreve getirmeniz lazım. Belki orada Osmanlı coğrafyasını ve Türk milletinin ne olduğunu öğrenir. Müftü, Gezi olaylarında sığınacak yer arayan insanlara kim olursa olsun kapıları açan Divan Oteli’ni kastediyor. Koç ailesi diğer otelcilere ve sermaye sahiplerine benzemez, en azından aile terbiyeleri vardır, gerekeni yapmışlardır. Ali Koç da merhametli bir çocuktur. Annesi ve babası onu öyle yetiştirmiştir.

    Bazı kasabalardaki bilir bilmez Yahudi düşmanlığı artık sıkmaya başladı. En azından fetva makamında oturan ve hutbelere çıkanların bazı şeyleri bilmesi ve imtihandan geçmesi gerekir. Birileri kendi cemaatinin iğvasına sığınıyor ve saçmalıyor. Durduk yerde laf attığı kişi seçim kazanmış, koskoca bir futbol kulübünün başkanı. Yurttaşların arasında bu gibi gerginlikler çıkarmanın bir manası var mı? Lütfen asayişe dikkat edelim!

    MÜZELER VE DEPOLARI

    BASINDA
    İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin depolarına giren eserler hakkında bakanlık açıklaması çıktı. Başından beri düşündüğümüz gibi İstanbul arkeoloji müzelerinin bütçenin ancak binde 1.5’ine (turizm birlikte binde 3’üne) tasarruf eden bakanlığın, İstanbul’un eski eserlerini koruma ve idare altında tutamayacağıdır. Kültür Bakanlığı’nın neredeyse iki neslin hayatı boyunca ciddi imtihanlar yapıp, uzmanlar almadığı açık. Hal böyle olunca Akdeniz dünyasının kazılar ve yeni çıkan eserler bakımından en gümrah (bereketli) ülkesinde ve onda da İstanbul bölgesinde daha iyi bir depolama yapamayacağı ortada. Depolama, eserleri üst üste yığmak değildir. Ciddi bir şekilde malzemenin envanterinin yapılması gerekir. Aksi takdirde, bunlar kaybolmaya, unutulmaya, ilim insanları ve hatta müze yetkililerinin gözünden kaçmaya mahkûmdur.



    YAPILMASI GEREKENLER ŞUNLAR

    Akdeniz dünyasında bu konuda yetersiz kalan ülkeler var. Bunlardan birisi de Türkiye’dir. En yeterli çalışanı ise burada söyleyelim, İsrail’dir. Çünkü kazılar olduğu gibi kaydediliyor. Depolama ve envanter sistemlerinin düzelmesi gerekir.

    İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin nümizmatik koleksiyonunun sandıklara doldurulup Topkapı Müzesi’nin Darphane dediğimiz, Hünerverân binalarına yığılması hem de içeri girip çıkılamayacak kadar üst üste yığılması bir marifet değildir. Dediğime inanmayanlar bunu Sarayın Darphanesinde, Arkeoloji Müzesi’nin depo kısmında görebilirler. O bina, klasik mirasın ve hele hele Arkeoloji müzelerindeki zengin İslamî sikkelerin, Roma, Yunan ve eski Anadolu sikkelerinin saklanacağı bir yer değildir. Acilen imparatorluktan kalma Müze-i Hûmayün, yani bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin ayrı bir idare, çok kıymetli kütüphanesiyle birlikte bir külliye ve onun yanında da İstanbul’un uygun bir semtinde büyük bir arkeoloji müzesi ve depolarının bir arada yapılması şarttır. Bu işlem çok uzun zaman almaz. Türkiye gibi nelere bütçe ayrılan bir ülkede de çok fazla para götürmez. Tabii müzeleri yönetecek idarecilerin ve uzmanların çok ciddi imtihanlarla tespit edilmesi ve hizmet içi eğitim de verilmesi gerekmektedir.

    TARİHİ ESERLERİ KORUYAMIYORUZ

    Topkapı’nın Darphanesi çok uzun yıllar olur olmaz tahsislere uğradı, ihmal edildi. Buralarda ciddi bir müzenin kurulması mümkün değildir. Orası bir tamirat atölyesidir. Bunun için gerekli malzemenin saklanacağı, bazı idari birimlerin ve hâşâ yazma olmamak şartıyla müracaat kitaplarının bulunabileceği bir yer olabilir. Ama Arkeoloji Müzesi’nin gerçekten çok kıymetli ve iki asırlık basımları içeren klasik kütüphanesi bunun dışında kalır.

    Eserleri korumakta çok yetkisiz ve aciziz. Nusretiye Camii’nin yanına dikilen acayip zevksiz binada İstanbul Resim Heykel Müzesi kuruldu. Bu müze Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı. Sayın rektörümüz 1984’ten önce 339 eserin yurtdışındaki büyükelçilik binalarına gönderildiğini, bazı devlet adamlarına hediye edildiğini, bunların kayıtlarının yapıldığını, dört eserin ise çalındığını(!), 37 eserin de kaybolduğunu söyledi(!!)? Şüphesiz ki sayın rektörün icraatından önceki yıllara ait bu rakamların onu bağlamayacağı açıktır. Ama ben size söyleyeyim, üniversitelerin bu zavallı bütçeleriyle bu gibi koleksiyonları koruması çok zordur. İkincisi, üniversiteler böyle koleksiyonlara sahip olacak ve inatla üstünde oturacak yetkiye sahip değildir. Böyle bir zamanda Türkiye’de hiçbir üniversiteye kıymetli eserlerin saklanması görevi verilemez. Tophane Meydanı’nın etrafını da klasik görünümden uzaklaştıracak bu gibi eserlerle müzecilik hizmeti verilmesi çok zordur ve göz bozar.

    Yazının devamı...

    Yeni çizilen sınırlar

    Bunlardan ünlü Potsdam Kapısı’nın gerisindeki “Unter der Linden” denen bulvar ve bir tesadüf eseri sınırda Mustafa Kemal Paşa’nın 1917 yılında Veliaht-ı Saltanat Şehzade Vahideddin ile kaldığı Adlon Oteli’nin sınır olduğu bölge dışarıda bırakıldı. Müttefikler, yani NATO’yu teşkil edenler yeni Almanya’nın başbakanını da seçmişlerdi. Konrad Adenauer 1930’ların başında başarılı Köln belediye reisiydi, muhafazakârdı ve asıl önemlisi anti-Nazi’ydi. Nürnberg Duruşmaları’nda beraat eden fakat Adenauer’un iktisadi ve mali bakımdan vazgeçemeyeceği bir karakter olan Doktor Hjalmar Schacht bu kabinenin âdeta gizli iktisat bakanıydı. Reichsbank’ın müdürü olan Schacht bir Nazi’den çok bazılarının tabiriyle gaddar muhafazakâr biriydi; ancak işten anlayan iki ihtiyarın “Währungsreform” denen paranın yeniden tesbiti ve eski birikimlerin sıfırlanması gibi acı tedbirlerle yeni Almanya’yı kurmaları tesadüf değildir.



    15 YIL BOYUNCA İKTİDAR

    1963’te âdeta ihtiyarladın diye bir tarafa itilen, kendisi hakkındaki neşriyatı polisiye tedbirlerle önlemek için Der Spiegel matbaasını basan Konrad Adenauer’un CDU-CSU Hristiyan Demokrat İttifakı (CSU-Hristiyan Sosyal Birliği olup Bavyera’daki partinin uzantısıdır) 15 yıl boyunca iktidarda, hatta süper iktidardaydı. Hiç şüphesiz ki tahrip olan sanayiye rağmen teknik adam kuvvetleri ellerindeydi. Dünya Savaşı boyunca kimlerin cephede, kimlerin cephe geresinde kalacağı çok iyi planlanmıştı. Marshall Yardımı, Almanya’yı galip müttefiklerden bile daha önce büyük bir iktidarla ayağa kaldırdı. Batı Almanya, Federal Almanya BRD olarak teşkil edildiği anda Stalin de doğuda Demokratik Almanya’yı kurdurmuştur. En mühim olay da eski komünistlerle sosyalistleri aynı parti içinde birleştirmiştir; adı, Almanya Sosyalist Birliği’ydi. Eski subaylarla Federal ordu, eski istihbarat kadrosu ile istihbarat teşkilatı kuruldu.

    DEMOKRASİ VE EKONOMİ

    Hiç şüphesiz ki Doğu Almanya iktisadi bakımdan ve sınai gelişmesi itibariyle batı bölgeleri kadar şanslı değildi. Bununla birlikte COMECON (Doğu Bloku Ortak Pazarı) ülkeleri içinde en düzenli üretime sahip, birtakım sorunların en biçimli şekilde tekâmül ettiği, hatta bilimsel müesseslerin bütün Doğu Avrupa blokunda üst eğitim için tercih edildiği yer olmuştur. Federal Almanya’yı resmi tebliğler köklü bir demokrasinin ve güçlü ekonominin ülkesi olarak gösterirler. İkincisi doğrudur, birincisine soru işareti koyalım. Bernard Lewis’in Viyana’daki Demokrasi Forumu’nda müstehzi bir şekildeki ifadesiyle “demokrasi İngilizce konuşan ülkelerin rejimidir.”

    Ne imparatorluk döneminde, ne Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra talihsiz ve kısa süren Weimar Cumhuriyeti döneminde ne de ona hemen hemen eşit bir devre kadar hâkim olan ama etkileri ve yoğunluğuyla Avrupa’nın yarısını köleliğe ve tahribata götüren Nazi Almanyası’nın alt üst ettiği bir yerde köklü demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Bunu bir gayret olarak nitelemek daha doğru olur. Özellikle son 40 yıldaki reformlarıyla Federal Almanya’nın bazı yönlerini geliştirdiği açıktır ama Doğu’yla Batı’nın birleşimindeki bazı problemler ile siyasi tutum ülkenin içinde daha çok göçmenlerden oluşan etnik grupların şikâyetleri sorunların pek de köktenci bir şekilde halledilmediğini gösteriyor.

    PROBLEMLİ BİR DÜNYA

    Özellikle dış politikada Federal Almanya Avrupacı etiketi altında birliği belirli bir yöne çekmektedir. Dolayısıyla genişleyen Avrupa Birliği coğrafyasının yakın gelecekte sadece Brexit’le değil başka türlü sarsıntılarla karşılaşacağı anlaşılıyor. Ön planda İskandinav ülkeleri zaten bu birliğe hiç girmeyen Norveç ve birçok yönüyle ihtiyatlı bir paylaşım güden İsveç ile Danimarka da ayrı bir sorundur. Birliğe alınmak istenen Çek Cumhuriyeti birçok konularda en başta para birliğinde kendini dışarı çekmiştir. Yeni Rusya ile Almanya arasındaki ilişkiler de yeniden problemli bir dünyanın içine girildiğini gösteriyor.

    Tarihi sorun burada başlıyor. Stalingrad Savaşı’nın sonunda Alman orduları Mareşal Paulus’un komutasında feci bir mağlubiyete uğradılar. Bütün Volga boyunu tahrip etmişlerdi ama kendi ordularının da büyük kısmı esir alındı ve geri çekilmeye başladılar (2 Şubat 1943). Müttefiklerin Sovyet Rusya’ya yardımında gözle görülür bir büyüme başladı. Bu konu geçmiş tarih yazımında pek ele alınmazdı. Sadece Doğu Avrupa devletlerinde değil Batı’da da öyleydi. Mesela genç tarihçilerden Sean McMeekin’in Türkçeye yeni çevrilen Stalin’s War (Stalin’in Savaşı) adlı kitabında yıkılan efsanelerden biri budur.

    ‘TEHLİKELİ ENDÜSTRİ TOPLUMU’

    Sovyetler Birliği harbe hazırlıksızdı; Stalin Nazi Almanyası ile ittifakı gönülden karşıladı; hatta bu amaçla Batı dünyasına Hitler’in darbe vurmasını âdeta seyretmek istedi. Durum pek öyle gelişmedi ama Stalingrad (yeni adı Volgograd) Savaşı, Leningrad (St. Petersburg) ve Moskova’nın direnişi, savaşı değiştirmeye başladı. Yardım için İran’ın işgaline girişen müttefikler Tahran’da 28 Kasım 1943’te bir araya geldiler. Savaşın gidişi, ittifakın temel konuları üzerindeki sorunlardan çok, Almanya için nasıl bir statü hedeflendiği burada ortaya kondu. Roosevelt, Almanya’nın iki kere savaş çıkaran tehlikeli bir endüstri toplumu ve ülkesi olduğu tasvirinde ısrarlıydı. Bunun için Almanya’da federalizmi ama asıl önemlisi sanayinin tamamen ortadan kaldırılacağı, zirai bir yapının yerleştirilmesini talep ediyordu. Çok ilginç bir şekilde Stalin Almanya’nın parçalanmasına ve sanayici niteliğinin ortadan kaldırılmasına karşı çıktı. Federal Almanya’nın 1949’da kuruluşuna kadar da DDR (Demokrat Alman Cumhuriyeti) diye bir devletin kurulması pek söz konusu değildi. Mevcut işgal düzeni bir idari yapıya ve şüphesiz ki iktisadi düzenlemeye konu olacaktı ama bunun ayrıca hızlandırılması, Federal Almanya’nın kurulmasından sonra söz konusu olmuştur.

    BÖLÜNMENİN KONFERANSI

    Yalta Konferansı (4 Şubat-11 Şubat 1945), biten harpten sonraki Avrupa’nın işgal düzeninin tartışılmasıdır. Türkiye’nin savaşa girmemesinin ne kadar isabetli bir karar ve gayret olduğu burada bir kere daha ortaya çıktı. Çünkü Yunanistan hariç Balkan ülkelerinin ve şayet harbe girseydi Türkiye’nin öbürleriyle birlikte Sovyet nüfuz sahasına terk edileceği açıkça görülüyor. Türkiye savaşa girseydi nasıl olurdu, neticeler ne olabilirdi? Gelecek yazılarımda bunları tartışacağım.

    Potsdam’da ise müttefik kuvvetleri; yine Stalin fakat seçimler dolayısıyla Churchill’in yerine gelen Britanyalı siyasetçi Clement Attlee ve vefat eden Roosevelt’in yerine gelen Truman temsil ettiler. Bu Federal Almanya’yı hazırlayan coğrafi bölünmenin de temsil edildiği bir konferanstır.

    ALMANYA’NIN SORUNLARI VAR

    Bütün Avrupa’da sosyal refah devleti denen olgunun ilk görüldüğü yer Federal Almanya oldu. Hatta Avusturya dahi bir müddet sonra müttefikler arasındaki Sovyetlerin de dahil olmasıyla teşkil edilen yeni anayasa düzeni ile (1955 Ekim) bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkınca iktisadi bakımdan Almanya’ya günden güne kaydı. Bu olgu Hitler’in bile işgale kadar tam anlamıyla beceremediği bir süreçti. 1955’te hem Britanya toplumu, hem Fransa, hem de İtalya gelişme belirtilerine rağmen Almanya’nın çok gerisindeydiler. 1960’ların başında bile bu açık fark devam etti.

    Almanya’nın sorunları var. Üniversitelerden şikâyet ediyorlar, nüfusun yapısındaki uyumsuzluktan endişe duyuyorlar, lider ülkenin liderliği kıtayı toparlamayı başaracak mı, yoksa tarihi rolü bu çizginin dışına mı kayacak?

    Yazının devamı...