• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Yüz yıl önce İnönü savaşları

    19 Mayıs 1919 Samsun’a çıkış, Erzurum ve Sivas Kongreleri... Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa istediği sonuçları alamamıştır. İstiklal Savaşı’na ve Meclis Hükümeti’ne adım atarken henüz başlangıçta muhalefet de burnunun dibindeydi. Trabzon’dan gelen heyet içindeki birkaç üyenin muhalefeti gelecek dört yıl boyunca sürecekti. Sivas Kongresi, daha doğrusu kongrenin yönetimi altı ay kadar sürdü. Arada kurtuluş hareketini resmen ilan ettiği Amasya’ya bile gidip gelmişti. Bu bir organizasyon dönemidir. Savaş ve devlet düzeni, yılın sonunda 27 Aralık’ta ulaştığı ve sıcak bir ilgi gördüğü Ankara’da kuruldu sayılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti orada tesis edildi. Osmanlı Teşkilatı Esasiye Kanunu’na (1876) bağlılık söz konusuydu. Slogan “Saltanat ve hilafeti kurtarmak, milletin iradesinin bunu başaracağı ve başka hiçbir güce güvenilmemesiydi”. Kuruluş ve ümit başlangıcın ihtişamı, savaşın vasıtalarını getiren bir başlangıçtır.



    HER GRUPTAN İNSAN VARDI

    1919 sonunda başlayan Çukurova-Dörtyol, Maraş, Antep ve Urfa’daki direnişler Meclis Hükümeti’nin kuvvetini göstermeye başlamıştır. 1920 yılı, İstiklal Savaşı’nı başlatan “Komutanlar Triumvirası” diyebileceğimiz gruptan Kâzım Karabekir Paşa’nın Doğu Anadolu’daki zaferleriyle tarihe geçti, ümitler direnç ve yeni düzeni getirdi. Cihan Savaşı sonunda Brest-Litovsk Antlaşması ile vatana dönen bölgeler, yeni kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı kazanılan zafer Kafkas hükümetlerini ve yeni Sovyet Rusya ile kurulan sağlam ilişkiler, Doğu Cephesi’ni garantiye almıştır. Garp Cephesi’ni de o anda hatta Anadolu’daki isyanlarda bile henüz teşkilatlanamayan bir milli ordu değil, milis kuvvetlerin esası götürmektedir. Karadeniz Bölgesi’nde Giresunlu Osman Ağa kuvvetleriyle Meclis’in Muhafız Alayı ve Kurtuluş Savaşı’ndaki düzenli ordunun alayı olarak kariyerine devam edecektir. Çerkez Ethem’in isyanı düzenli ordunun ilk mukavemeti sırasında ortaya çıktı. Ethem Bey, İsmet Paşa’yı anlamamıştır. Milli ordunun kuruluşu esas itibarıyla mahalli kuvvetlerin bu komutayı benimsememesiyle ilgilidir. Bugün bu olaya itaatsizlik, disiplinsizlik ve kendi başınalık diye bakmak gerekir ama bu gibi kuvvetlerin iç isyanları bastırmakta Batı Anadolu’daki düşman ilerleyişine karşı Anadolu Hükümeti’ne büyük destek olduğunu hatırlamak gerekir. İstiklal Savaşı sırasındaki bu tip çatışmalarda etnik aidiyet rol oynamaz. Çarpışanların içinde her gruptan insan vardı.

    RİCATI ÖĞRENDİLER

    Yunan ordusunun iki tane önemli komutanı vardı. Bunlardan birincisi aslında Anadolu’daki ilerlemeyi yönetecekti, ancak Venizelos’un teklifini reddetti; General İoannis Metaksas “Yunanistan’ın elindeki topraklarla yetinmesini (evet, bugünkü On İki Adalar denen Güney Ege adaları hariç, şu andaki Yunanistan ancak 2.5 milyon nüfusa sahipti), çalışmasını, kalkınmasını, Küçük Asya’nın bir macera olacağını, yok olduğu zannettikleri ordunun Birinci Harbin de getirdiği tecrübelerle komutanları ve neferleriyle bir sabah aniden karşılarına çıkacağını” Venizelos’a bildirmiştir. General Anastasios Papulas, Birinci İnönü Savaşı’nın, yani Garp Cephesi Komutanı olan Miralay İsmet Bey’in de tabiriyle iyi bir komutandır. Askerleri de iyi çarpışmaktadır ama kusurları Birinci Cihan Harbi’ni iyi bilmemeleri, büyük tertiplerden, stratejik girişimlerden, sevk-i idare sahibi komutanlıktan uzak kalmalarıdır. Bu görüş, bizzat Papulas’ın meziyetlerine rağmen, iki günden fazla süren bir muharebede sinirlerinin çok çabuk bozulmaya başlamasından bellidir. İstiklal Savaşı’nın soğukkanlı ve kurmay gücünü temsil eden İsmet Paşa’nın bu ifadesi dikkatle değerlendirilmelidir. Onun anlattıklarına göre silah mevcudumuz, kaynaklarımız, nakliye araçlarımız Britanya destekli Yunan istila ordusu ile mukayese edilemezdi. Bir konuda tecrübesiz oldukları için ağır topları (obüs) nakletmeye çekinmişlerdir. Bunun bir yük teşkil edeceğini, ricat anında bırakılırsa da potansiyel bir tehlike olabileceği düşünmüş olmalılar. Oysa mütarekede İtilaf Devletleri’ne teslim edilen bu silahları bulundukları, depolandığı bölgelerden zapt ettik. Tamamıyla İmalatı Harbiye ustalarının atölyelerinde elden çıkmış olan kamalar ve tamirat gerektiren yerler yapıldı. Yunan istila ordusu karşılarında ağır topların mukavemetini gördü, bu çok önemlidir. İkincisi, İnönü Muharebesi’ndeki asker yeni toplanmıştan çok, harp tecrübesi olan er ve erbaşlardan oluşuyordu. Ricat tekniklerini ustalıkla öğrenen birliklerdi. Bu Türk askeri tarihi açısından da bir yenilikti. Nitekim bu stratejinin ve taktiğin en iyi şekilde uygulandığını, Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde ve Sakarya Muharebesi’nde göreceğiz.

    KÜÇÜK ASYA FACİASI

    Bugünkü İnönü, İsmet Paşa’nın galibiyeti ve muharebelerinden dolayı değil, paşanın orada istila ordusunu durdurması ve bezdirmesinden dolayı ona soyadı olmuş bir yerdir. Gerçekten istihkâmların iyi kazılması ve direnci General Papulas’ın da dikkatini çekmiş ve Atina’dan ilerlemenin durdurulmasını istemiştir. Kendisi ancak istifa ettikten sonra yeni komutan Hacıanesti aynı strateji ve sevk-i idare kabiliyetine sahip olmadığı için Metaksas-Papulas görüşünün aksine bir ilerlemeye gitmiştir. Yunanistan’ın Küçük Asya faciası dediği olay budur. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa tarafından Miralay İsmet Bey’e çekilen “Siz savaş alanında sadece düşmanı değil, aslında milletin makûs talihini de yendiniz” ibaresi bunu ifade etmektedir.

    İLK DEFA DÜZENLİ ORDU

    1921 Nisan ayında Büyük Millet Meclisi orduları, doğuda Kâzım Karabekir’in zaferleri, Kafkas milletleri ve Rusya ile olan yakınlaşmayı sağlamıştır. Batı’ya da ilk defa olarak düzenli ordunun yurdu savunabileceğini göstermiştir. Bu savunmanın bir buçuk sene sonra “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir” komutuna çevrilmesi hiç şüphe yok ki Sakarya zaferinden sonra Meclis kararıyla mareşal rütbesini alan başkomutanın şahsi dehasıdır ve ancak onun stratejik dehası ve ısrarıyla bu safhaya kadar gelinmiştir.

    Bu konuda, yani Birinci ve İkinci İnönü muharebeleri daha doğrusu direnme ve düzenli ricat konusundaki başarılarla Sakarya Muharebesi’nin kazanılması safhasını ve İsmet Paşa’nın buradaki rolünü en iyi anlatan eserler Selim Erdoğan’ın Sakarya-Türk Bitti Demeden Bitmez” ve Alev Coşkun’un sürükleyici üslubuyla kaleme aldığı serideki Asker İnönü” kitabıdır. Bu serinin Diplomat İnönü” başlığını taşıyanını da gelecek yazılarımızdan birinde daha iyi tahlil edeceğiz.

    DOĞRUYMUŞ CAMİLER OTOPARK OLMUŞ




    CÜNEYT Özdemir’in YouTube kanalında camilerin önündeki park meselesine değindiğini gördük. Haklıdır ve yerindedir, doğru noktalara değiniyor. Bu yazılanlar ve söylenenlere rağmen Süleymaniye Camii’nin bahçesinin otopark olarak kaldığı anlaşılıyor. Demek ki yanlış olan bizmişiz. Bu aldırmazlığa, küstahlık demek gerekiyor. Birisi söylüyordu: “Şu anda milletimizin en sevgili çocuğu arabasıdır” diye. Bunu duyduğumda çok kızmıştım. Meğer ne kadar haklıymış. Cami görevlileri orada, İbn Haldun Üniversitesi’ne ait bir merkez orada ve bazı kıdemli esnaf da orada. Anlaşılıyor ki imtiyazı koparan caminin avlusunu işgal edecek. Bu zihniyetle baş etmek hiç kolay değil ama etmek lazım. Restorasyon için harcanan para bir müddet sonra otomobil egzozlarının yarattığı kirlenmeyle yeni harcamalar gerektirecek. Memleketi gezmeye gelen turistler de “Bunlar nasıl insanlar?” diye soracak. Onların sorması beni alakadar etmiyor. Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazan şairlerin ve yazarların ülkesinin düştüğü bu durum hazindir.

    Yazının devamı...

    Otopark olan tarihi camiler

    Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı çizgisi üzerindeki birinci İstanbul silueti, göreli olarak az tahribatla devam etmekte ve İstanbul’un en önemli manzarası olarak zihinlerimizde, gönüllerimizde yer almaktadır. Hiç şüphesiz ki büyük şehrin ikinci silueti Nuruosmaniye, Süleymaniye ve Yavuz Selim Camii çizgisinde Haliç’ten bakıldığında en muhteşem manzarasıydı. Büyük ve ebedi İstanbul’la Haliç’teki kayık içinde, Galata rıhtımında nerede olursanız olun adeta kucaklaşırdınız.



    VANDALİZM SARDI

    1940’lardan beri bu siluet epey darbe yedi. Önce zamanın basınında bile yer aldığı üzere Biyoloji Enstitüsü (mamafih bunun mimarı olan merhum Ekrem Ayverdi büyük bir gayretle son katını 1950’lerde yıktırmıştır) ve de onunla hiç mukayese edilemeyecek vandalizm etrafı sardı. Süleymaniye’den Rüstem Paşa Camii’ne inen hattı olur olmaz binalar ve kat otoparkları istila etti. İnsanlar Süleymaniye’nin orada yapılmasını sağlamak için Mimar Sinan’ın kazdığı yeraltı dehlizlerini ve atık su kanallarının ne durumda olduğunu bilecek gibi değiller. Haritası çıkarılmış değildi; (son zamanlarda bu yapıldı mı, bilmiyorum). Fakat bunların üzerine yapılan lüzumsuz binalar yüzünden Süleymaniye temellerinin tehlikeye girdiği mühendislerce ifade edildi. İkinci bir görgüsüzlük de Unkapanı’ndaki Azebhane yahut Sokullu Mehmed Paşa Camii’nin sol tarafından geçen lüzumsuz ve çirkin metro köprüsüdür. Aslında Süleymaniye civarında bir metro istasyonu kurmak da şehircilik açısından hangi akla hizmet eder, onu bilmiyoruz.



    ARTIK ARABA PARKI

    Büyük İstanbul’un (Suriçi) hiç değilse yarı kısmının metroya ihtiyacı olmadığı açıktır. Bir ara Eminönü Belediyesi denen bu saha, akşamları ancak birkaç bin kişinin barınıp gezdiği bölümdür. Şimdi daha başka bir şeyler başladı. Süleymaniye Mahallesi adamakıllı tahrip görüyor. Restorasyon diye garip binalar yapılıyor. Güya görüntüyü bozmasın diye yapılan binalarda bile estetik unsur ve sanatçılık yok. Senelerden beri Süleymaniye Projesi bitmeyen uyduruk pehlivan tefrikasına dönüştü. Bu arada Süleymaniye Camii’nin dış avlusuna, yani gördüğümüz taş duvarların arkasındaki avluya kadar her yere bir yığın araba park ediliyor. Bunların kim olduğunu çok merak ediyorum. Dedikodulara göre müftülük personelinin araçları önde geliyormuş. Bizde böyle imtiyaz meraklılarının sadece müftülük personeli olduğunu zannetmiyorum; herhalde civardan birtakım esnaf da buna dahil oluyor. Son derece çirkin bir manzara! İnsanların indinde eserlerin uhreviyatını zedeliyor, maziyle bağlarını kuracak büyük şehrin 500 asrının hikâyesini kavramaya yarayacak tahayyülleri bozuyor. Bu nedir demeye kalmadı, aynı duruma Nuruosmaniye Camii’nin avlusunda da rastlanıyor. Üstüne de koymuşlar; “Müftülük personeline aittir” diye. Nuruosmaniye, Osmanlı barokunun hoş bir örneğidir. İki padişah devrinde tamamlandığı için bu ismi taşır. Bu 18. asır eserinin giriş merdivenlerinden kubbesine kadar kendine özgü bir havası vardır. Çarşının yürüme bölgesi içindedir. Yürüyüş bölgesinde araba park etmek hangi zihniyete sığar, onu da bilmiyorum.

    TAHAMMÜL EDİLEMEZ

    Şehri batıran insanlar bazılarının çok sık tekrarladığı gibi görgüsüzler veya ön planda nereden geldiği belli olmayanlar(!) değildir. Onları bu işe sevk edecek cesareti önce bu beldenin okumuş yazmış, servet sahibi veya görmüş geçirmişleri sağlar. Burada böyle bir durum görüyoruz. Bu binaların etrafına polisin zırhlı araçları veya ambulanslar dışında, ki bunlar geçici olarak orada bulunur, araç görmeye kimse tahammül edemez. Siz hiç Milano’da Duomo’nun ve Floransa Katedrali’nin ve Signoria’nın önünde böyle manzaralar görüyor musunuz? Köln’de aslında 19. asırda yapılan katedralin önünde böyle bir çapaçulluk var mı? Kremlin Meydanı’nda veya Isfahan’da Nakş-ı Cihan denen nefis meydanda araba park edildiğini gördünüz mü? Burada niye görecekmişiz?

    MURAT YETKİN’İN ‘DARBELER’ KİTABI

    MURAT Yetkin önemli bir dış politika yazarımızdır, ayrıca araştırmalarıyla ortaya koyduğu raporlar kitap halinde çıktıkça okunur ve bazı karmaşık olaylar çok billurlaşmış şekilde okuyucunun zihnine yerleşir. “Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar Üçgenindeki Türkiye”, “Avrupa Birliği Bekleme Odasında Türkiye”, “Kürt Kapanı: Şam’dan İmralı’ya Öcalan”, dış politikamızı anlamak için en önemli müracaat kitaplarıdır. Bunların dışında “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı” ve “Meraklısı İçin Casuslar Kitabı” insanların gözünden kaçan ama hiç şüphesiz ki yaşadığımız tarihi oluşturan mikro olaylardır. Agatha Christie üslubuyla veya John le Carré değil, kendi üslubuyla topladığı veriler ve yorumlarıyla istihbarat savaşlarını öğreneceğimiz eserlerdir.



    En son çıkan “Darbeler Kitabı” da darbe meraklısı için değil, darbelerin ne olduğunu merak edenler için okunacak bir derleme. Darbelerin arka planı, nasıl oluştuğu, tarihimizde bilinenler ile bilinmeyenlerin bir araya getirilip yorumlanışı bize bir şeyi gösteriyor: Her şüpheli olay darbe değildir.

    Bu kitapta 1960’lı yıllarda İslamcılar, sosyalistler ve ülkücüler üzerine kaleme alınan bölüm, bizim kuşağın yaşadığı bazen de yaşayıp göremediklerini ortaya koyuyor. Mısır’daki İhvân-ı Müslimîn, Hasan el-Bennâ’nın teorik ve siyasi öncülüğünü yaptığı bir harekettir. Türkiye’ye çok fazla gecikmeden sızdığı anlaşılıyor. Sızmış ama marjinalde kalmamış.

    Murat Yetkin kitapta darbeyi yapan ve darbeyle uzaklaştırılanın savunuculuğunu yapmıyor. Bence tasvirde bir ciddiyet var. Her hâlükârda mazinin tarihini bugüne getirip bağlamak pek kolay değil. Ucuz yöntemlerle böyle bir bağlantı da kurulmaz.

    Yazının devamı...

    Anayasa değişikliği

    GENELDE memleketimizde orta eğitim düzeyindeki tarih eğitiminin, yurttaşın tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında en genel hatları bile oluşturamadığı bir gerçektir. Yani Anadolu kıtası nedir? Türkler ne zaman gelmiştir? Selçuklu Devleti nasıl bir organizasyondur? Bunun üzerine Osmanlı Devleti’nin yapılaşması nasıl bir şeydir? Yeniçağın hızla değişen dünyasında bu devlet zamana ve zemine nasıl intibak etmiştir? Kısa zamanda kurulan büyük imparatorluk nasıl bir uyumsuzlukla bu veçhesini kaybetmiştir? Bir yandan da sömürgeci dünyada ne sömürülenlerin ne de sömürgeleşenlerin safında değil, apayrı bir yolda hayatiyetini sürdürmüştür?

    TARİHTE İLK DEFA...

    Burada şüphesiz toplumun geleneklerine ve eski yapısına uyan ve uymayan, istenen ve istenmeyen değişiklikler olmuştur. Bunlardan birisi de bir Türk Müslüman devletinin tarihte ilk defa olarak anayasal monarşi (constitutional monarchy veya Verfassung monarchie) dediğimiz meşruti rejime dönüşümüdür. Üstelik bu konuda Rusya Çarlığı’ndan daha da öne gittiğimiz ve 1876 yılı aralık ayında Türkiye’yi reformlara zorlayan “sefirler toplantısı” sırasında Meşrutiyet’in ilanını bildiren top atışlarıyla ortaya çıkmıştır. Rusya Maslahatgüzâr Ortaelçisi, “Parlamento ve anayasayı ilan ederek Rusya Devleti’ni zor durumuma mı düşürmek istiyorsunuz? Avrupa’da anayasasız ve parlamentosuz tek devlet olarak bir kenara mı itileceğiz? Bunun hesabını vereceksiniz” demiştir.

    HAYRET ETTİREN NİZAM

    Toplanan meclis, 19 Mart 1877 tarihinde ilk içtimaını (oturumunu) yaptı. Padişah adına hazırûnun önünde okunan açılış nutku muhtelif görüşlerin ileri sürülmesine neden oldu. “Bu Türklerin, meclis geleneği yoktur. Toplantıları hangi usul ve nizamla yapacaklar” diyen bazı diplomatların, Tanzimat’tan beri Babıâli’de çalışan meclislerden ve vilayetlerdeki idare meclislerinin faaliyetlerinden haberleri yoktu. Bir müddet sonra İngiltere sefiri “Hayret edilecek şey, oturumlar çok düzgün gidiyor, mebuslar oturdukları yerlerden konuşuyorlar, kanunlar tartışılıyor” diyecekti.

    KATKILARI KÜÇÜMSENEMEZ

    Kısa ömrüne rağmen “Vilayet İdare Kanunu” ve “Belediyeler Kanunu” bu meclisten çıktı. Mebuslar Meclisi’nin yanındaki Ayan Meclisi ise Britanya’daki “House of Lords” veya Fransa’daki “Sénat” yahut Avusturya-Macaristan’daki “Herren Haus”a tekabül ediyordu. Meclis-i Mebusan dışında Ayan Meclisi dağıtılmadığı için kayd-ı hayat şartıyla tayin edildiler. Bu meclis devam etti. Kanunların hazırlanması ve siyasette hiç küçümsenmeyecek katkıları oldu. Hatırlıyorum, Kanun-i Esasi’nin 100. yıl semineri için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat ettiğimizde merhum profesör Bahri Savcı’nın başkanlığında ziyarette bulunmuştuk. Millet Meclisi bu seminere destekle pek ilgili görünmedi. Cumhuriyet Senatosu Başkanımız merhum Tekin Arıburun Paşa ise “Zaten yüz yıldır kapanmayan meclis bizimki, bütçe de buradan çıkar” demişti.

    1876 Anayasamızda, anayasa olmayı önleyen garip hükümler vardı. Matbuat ve sansür konusunda gevşek bir hüküm geçmişti. Nihayet bir anayasada olmayacak bir kusur daha vardı: Padişaha gerekli gördüğü takdirde herhangi memur ya da vatandaşa sürgün yetkisi vermesi. Kabine müessesi oturmamıştı. Bunlar 1908’deki meşruti ihtilale, II. Meşrutiyet ilanı sırasında yeniden toplanan mecliste karara bağlandı. Dikkat edelim, yeni bir anayasa yapılmadı, 1876 Kanun-i Esasi esaslı bir değişikliğe uğradı. Belki 1961’de de 1924 için böyle bir tasarrufta bulunmamız gerekiyordu.

    SANSÜR İŞLİYORDU

    Her hâlükârda 1876 Anayasası birkaç ay sonra ömrü kısa da sürse Türk devlet geleneğinde parlamentoyu yerleştirdi. Anayasa lağvedilmedi, yürürlükteydi. Mebusan Meclisi toplanmasa da ihlal edilmiş sayılmıyordu. Bu sakat boşluk, II. Abdülhamid tarafından kullanıldı. Sansür amansızca işliyordu. Ama Osmanlı Devleti’nin içinde belli muhtariyeti olan ve yerel meclislerle yönetilen Cebel-i Lübnan, Şarkî Rumeli eyaleti (Güney Bulgaristan) ve Sisam Emareti yani bugün Samos denen adanın imtiyazlı idaresinde sansür hükümleri, bu kadar katı şekilde işlemiyordu.

    KARAGÖZ’E DE DENETİM

    Matbuattaki sıkı kontrolün dışında sansür yönetimi tiyatroyu hatta Karagöz’ü bile denetlerken böyle bir keyfiyet Anadolu için söz konusu değildi. Mesela Macar Türkolog Ignác Kúnos Eskişehir’de mükemmel bir politik havalı ortaoyunu seyretmişti. Yurtdışından çıkıp Türkiye’ye giren Tercüman gibi Türk dünyasının en geniş gazetesinde İstanbul’da görülmeyen bahislere yer verilebiliyordu. Mesela Bahâîlik için her sayıda müspet bir tanıtım dahi söz konusu olabiliyordu.

    Partiler yoktu, senatolar da yoktu ama Türkiye’deki parlamento hiçbir başka ülkede görülmeyen bir özelliğe sahipti: Üçte bir mebus hâkim din mensubu değildi. Gayrimüslim gruplardan seçilmişlerdi. Etnik köken itibarıyla dağınıklık daha da yaygındı. İkinci meclise bu etnik ve dini renklilik daha çok görülüyordu; hatta hafif çatışmalara bile neden olmuştu. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi ise meclis hâkimiyetine dayanan (konvansiyonel) sistem ve hükümetti. Slogan olarak 1876 Kanun-i Esasi’si ilan edildi ama meclis reisliği, meclisin çalışma esasları, bakanlar kurulunun icra velileri heyetinin mebuslarca tek tek seçimi gibi prensipler, hiç de 1876 Kanun-i Esasi’sine uygun değildi.

    ÇİFTE ANAYASALI ÜLKE

    1921’de bir anayasa daha çıkarıldı; ikisi bir arada yürürlükteydi. Nasıl mı? Cevap gayet basit; ikincisi pek tatbik edilmedi; temenni belgesi olarak kaldı. Zaten burada âdeta ihtilal idarelerindeki gibi memlekette kurullardan bahsediliyordu. Çok kısa bir metindi, neredeyse Sovyetler Birliği’ndeki anayasanın paraleli gibi ama ruhça onun çok dışında bir metindi. Nihayet Cumhuriyet’i ilan ettiğiminiz zaman çifte anayasalı bir ülkeydik. 1924 Anayasası’yla parlamenter sistem geldi ve yürütme erkine ağırlık tanındı. 1924 Anayasası’nın bugün için en önemli özelliği şudur: Yurttaşlar yerine Türkler diyordu. Bu etnik vurgulama Fransa’daki gibiydi; bir etnik ayrım ve federalizmi ifade etmiyordu. Yürütme gücünün yetkileri kesinlikle belirlenmişti. Bu anayasadaki en büyük değişiklik 1928’de laikliğin getirilmesidir.

    1982 DAHA OTORİTER

    1961 Anayasası yürütme, yargı ve yasamanın dengelenmesine çalışılan mantık bakımından sağlam, Türkçesi mükemmel bir metindir. 1982 için aynı şey söylenemez. Alelacele getirilmiş, felsefesi iyi tayin edilememiş, sadece otoriter bir anayasa özlemiyle ortaya çıkan bir metindir. Yürütme yetkisinin tanımı, yargı ve yasama ilişkileri muğlaktır; otoriter yönetimler de beğenmemiştir. Devamlı değiştirilmektedir.

    Anayasa yapmakla toplumlar demokratik bir atılım yapmıyorlar. Bir yerde anayasa yol göstermekle birlikte mevcut düzeyi aksettirmekle, eğer toplumun demokratik kuralları ve alışkanlıkları onun önüne geçememişse kâğıt üzerindeki anayasa değişiklikleriyle çok bir yere gidilemez. Kaldı ki anayasacılık lüks ve geniş bilgi isteyen bir daldır. Herkes anayasa yapmak istiyor ama bu işin ustası kaç tanedir? Bir başka yazıda buna değineceğiz.

    KÜLTÜR BAKANLIĞI VE KOROLAR

    GEÇEN hafta Kültür Bakanlığı’nın garip işlerinden biri daha ifa edildi. Devlet Halk Dansları Topluluğu’nun İstanbul’a taşınmasından tutun da, Edirne, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Elazığ’daki koroların tümünün isminin değiştirildiği görülüyor. Bu değişikliklerin gerekçesi nedir? Görünen o ki sadece Türk ismi kaldırılmıştır. Bunun milliyetçilik ya da kozmopolitlikle de alakası yoktur, bilgisizliğe dayanır. Konu üzerinde üstat Mehmet Avni Özbek’in bir açık mektubu ve Kültür Bakanlığı eski müsteşar muavini Emine Bağlı’nın Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ne yazdığı açık mektupta da bu uygulamanın yanlışlığı vurgulanmıştır.

    Bu memlekette filarmoni orkestraları var, oda müziği orkestraları var. Türk halk müziği dediğimiz Türk halk müziğidir; çünkü belki ileride sayıları artacak Ermeni Kilisesi’nin ve Fener’in tertiplediği kilise koroları ve Ermeni halk müziği koroları var. Aynı şeyi tabii ki Yahudi cemaati için söylemek mümkündür. Binaenaleyh “Türk” lafı zaruri, kültürel bir sınıflandırmadır. Bilir bilmez her şeye el atılmamasının önemi ortadadır. Bir işi yaparken erbabına sormak gerekir.

    MİMAR SİNAN’I ÖRTMEK KIYIYI KAPATMAK




    FOTOĞRAFTA görüleceği gibi Galataport Projesi, Kılıç Ali Paşa Camii’ni, Mimar Sinan’ın ünlü eserini tamamen kapatmış. İstanbul Modern’in örttüğü Nusretiye Camii’ni ise sadece minarelerinden tanımak mümkün. 1848 tarihli, neoklasik yapısıyla dikkat çeken Saat Kulesi’nden hiç bahsetmeyelim. Tophane’nin bir zamanlar İstanbul siluetine kattığı derinlik artık yok. Hüzün verici başka bir gerçek, şu andan itibaren ta Galata’dan Ortaköy’e kadar İstanbul sahillerinin halka tamamen kapatılmasıdır. Mensubu olduğunu iddia ettiğiniz Batı’nın acaba hangi köşesinde böyle bir rezalet mümkündür? Böyle bir kuralsızlık ve cüret mesela Franco İspanyası’nda yasaktı. Çağdaş Türkiye’nin mimarlarının ve şehircilik anlayışının Franco İspanyası’nın çok gerisinde olduğunu söylemek üzüntü verici.

    Yazının devamı...

    Fedakâr askerlerin savaşı Çanakkale

    Kutlamalar yapılıyor, iki yönüyle önemlidir: Birincisi, Gelibolu Yarımadası ve bütün Çanakkale Boğazı’nın çevresinin korunması ve gözden geçirilmesi açısından önemlidir. Bölge, Boğaz Başkanlığı’nın ve komutanlıklarının titiz çalışmasıyla korunuyor. Köprünün gelecek yıl açılışından sonra nasıl bir trafik ve çevre değişikliği olacak bunun üzerinde herkesin titizlikle durması gerekir.

    DOĞU DÜNYASI İÇİN ÖZGÜN

    İkincisi, Çanakkale (Gelibolu) Savunması her milletin, hatta iki cihan savaşında harp eden milletlerin hepsinin tarihinde bile görülmez. Mesela iki dünya savaşını da çıkaran Almanya’da böyle bir müdafaa cephesi yoktur. Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Verdun, Marne gibi kahramanlık cepheleri varsa da İkinci Dünya Savaşı’nda bu olmamıştır. Normandiya Çıkarması Fransa’nın ve Avrupa’nın kurtulduğu bir çıkarmaydı. Rusya’nın ise her iki harpte de savunma cepheleri müthiştir, önemli anıtlar, haklı bir temsil sahibidir. Türkiye’nin de Çanakkale cephesi ve anıtları bütün Doğu dünyasında özgün yeri olan bir tarihi kültürel mirastır.

    GENÇ NESİL TARİHİ ÖĞRENEMEDİ

    Bu yazıda değinmek zorunda olduğumuz bir konu var, maalesef genç nesiller iyi tarih öğrenemediler. Bunda başlıca sebep, halka yönelik bir edebiyatın ve kuvvetli tarihçilerin bulunmamasıdır. Günlük siyasetin içerisindeki sağ ve sol akımlar bilmedikleri, eksik malzemeyle yaklaştıkları Birinci Cihan Savaşı’nı ve Çanakkale Savunması’nı kendilerine göre çarpık olarak yorumluyorlar. Bu konuda bazı etnik grup milliyetçiliklerinin gayreti de vardır. Fakat asıl önemlisi, şimdi çağdaş tarihimize dış ülkelerden saptırıcı müdahaleler olmasıdır. Bunlardan birincisi Almanya’nın Çanakkale Savaşı’na (Gelibolu Savunması’na) sahip çıkmasıdır.

    Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın itilaf güçlerine karşı zaferine örnek olarak Hindenburg’un Tannenberg bataklıklarında Rus ordusunu imha etmesinden başkasını göstermek mümkün değildir. Galiçya’da Ruslara karşı Avusturya yanında verdikleri savaş Rus başkomutan General Brusilov’un atağıyla bir şekilde ricatlarına sebep oldu. Zaten Tannenberg’de de Mareşal Hindenburg’dan çok generallerden von François’nın devriyesi ve müdahalesi ve Rus kuvvetlerinin hareketini takip ederek atik davranmasının bir Alman mağlubiyetine dönebilecek bu savaşın yönünün değişmesinde etkin olduğu söylenir.

    KOMUTANLARINA GÜVENMİYORDU

    Bilindiği gibi Gelibolu müstahkem mevkiine General Liman von Sanders Osmanlı mareşali rütbesiyle Enver Paşa tarafından tayin edilmiştir. Enver’in Birinci Cihan Harbi’nde Almanya’nın maddi desteğine binaen Alman komutanlara yer vermesi, aslında anlaşılabilir, fakat bu işte fazla ileri gitmiştir. Kendi kuvvetlerine ve komutanlara bir itimatsızlığı vardı. Ortada Alman amatör tarihçi çevreler tarafından desteklendiği açık bazı görüşler var. Bunları, kendilerine o ülkede istikbal arayan, tutunmak isteyen ve hatta akademik görev peşinde olan bazı Türkiyeli gençlerin de benimseyip dağıttığı görülüyor. Sosyal medyada bu gibi saçmalıklar görülüyor. Güya “15 bin kişilik bir Alman kuvveti Gelibolu’da savaşmış. Gelibolu komutanlarının hepsi de Alman’mış.



    LIMAN VON SANDERS’İN MEZİYETİ

    Liman von Sanders gelen komutanların içinde en dürüstüydü. Coğrafya ve strateji bilgisinin çok üstün olduğu söylenemez. Yanlış kararlar ve emirler vermiştir. Fakat bir meziyeti vardı: Maiyetteki Türk komutanların tecrübesini takdir etmiş ve gereğinde komutlarını değiştirmiştir. Kâzım Bey (Karabekir), Fethi Bey, Mustafa Kemal Bey (Atatürk), bizzat Esat Paşa ve daha niceleri çarpışan Avrupa’nın ordularının aksine bu savaşa tecrübeli askerler olarak girdiler. Hatta Mustafa Kemal Bey, Balkan Savaşı sırasında Gelibolu’nun durumunu çok iyi tetkik etmiştir ve hafızası dolayısıyla coğrafi konumunu çok iyi benimsemiştir.

    10 bin vagonluk yardımdan bahsediliyor, el insaf! Savaş şartları içinde arada Bulgaristan’ın merkezi devletlerle müttefik olmasına rağmen Berlin’den Çanakkale’ye hangi 10 bin vagonluk malzeme ve mühimmatın bir yıllık savaş boyunca nasıl yetiştirileceği çok şüphelidir. Monte edilen ağır silahlar Alman endüstrisinin işidir. Fakat bunların kullanımında Türk askerler ve subaylar hiç de o kadar acemice davranmış değiller.

    Savaşın tetkik etmediğimiz ve bilmediğimiz konuları üzerinde “250 bin kişi şehit değil, şehit sayısı 50 bin kişi” gibi rakamlar veriliyor. Birinci sayıyı reddedenlerin, ikinciyi nereden uydurduklarını bilemiyorum. Bu 250 bin ve 50 bin kavgasını ömrüm boyunca dinledim, ancak hiçbir taraf da ciddi yorumlar getiremediler. Mesele şu: Bu savaş, morali son derece kuvvetli, iyi savaşan, fedakâr komutanlar ve askerlerin savaşıdır. İmparatorluğu savunanlar şahane insanlardı ve Türkiye’nin değil bütün Şark dünyasının iftihar edeceği nesillerdir. Bunu karşı taraf dahi söylüyor. Özellikle Fransız generallerin ve Britanya komutanlarının kayıtlarını okumak lazım.

    ZAFERLE BRİTANYA SARSILDI

    Çanakkale’de, Britanya kamuoyu çok sarsılmıştır. Üstüne bir de Kut’ül Âmare Savaşı’nda Erich von Falkenhayn gibi megaloman Alman komutanın müdahalelerine rağmen, o dönem albay olan iki komutan Sakallı Nureddin Bey ve Halil (Kut) ellerindeki dar imkânlarla şahane bir kuşatma ve zafer kazandılar. Bu da Britanya İmparatorluğu’nun komutanlarının durumunu hayli sarstı. Almanlara karşı bir zafer de Azerbaycan’da kazanıldı. Ordunun görüntüsü gönüllüydü (Kafkas İslam Ordusu), ama neferinden komutanına kadar herkes sözde terhis edilmiş ya da istifa etmiş askerlerdi. Orada İngilizler ve Ruslarla çarpışılmadı. Bakü’nün savunulması ve istirdadında Ermeniler de yoktu. Karşımızda sadece petrole saldıran sözde müttefik Almanlar vardı, ancak muvaffak olamadılar.

    ‘GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER’

    Bu tip yavelerle Birinci Cihan Harbi’nin lekelendiği görülüyor. Ama asıl yave başka türlü geliyor: “Boğazı savunmamız beyhudeydi, nasıl olsa girdiler” deniliyor. Ama hiçbirinin 1918’de, 1915’teki durumları yoktu. 1918’de gelen İtilaf orduları tükenmiş ve Pirus Zaferi denilen savaştan geçmişlerdi. Onun içindir ki Osmanlı başkentinde bile hâkimiyet kuramadılar. Aralarında gerilim doğdu. “Geldikleri gibi giderler” rastgele, hınçla söylenmiş bir söz değildir. Benzer bir sözü, İzmir’in işgali sırasında General Metaksas da Venizelos’a söyledi: “Adamların ordularını yok oldu zannediyorsunuz. Bir sabah karşınızda buluverirsiniz.

    Yazının devamı...

    İstanbul’un Tophane kıyısındaki... Rezalet

    Vurdumduymaz halkımızın aldırış etmediği ilk olay burada Adnan Menderes devrinde yapılan Denizcilik Bankası’nın ve limanın gudubet antrepolarıdır. Bu garabet biter sanıyorduk. Bu sefer de ikinci nesil ve siyasilerin bir mucizesi daha ortaya çıktı, Tophane Projesi adını taşıyor. Üçüncü bir projeyi de eczacılıktan çoktan vazgeçen Eczacıbaşı’nın Sanat Müzesi çıkardı.

    Bazı şeyleri tartışmadan tabulaştırıyoruz; modern sanat bienaller ve göz boyayıcı bazı hareketlerle başladı. Doğrusu methedilmesinin yanında beğenen ve beğenmeyenlerin de sesini çıkarmadıkları girişimlerdi. Şimdi ise bu girişkenlik çığırından çıkmış bulunuyor. Modern sanatın koleksiyonları hiçbir şekilde bulunmaz Hint kumaşı değil. Burası, bırakınız İngiltere, Fransa, Hollanda gibi memleketleri, Şçukin ve Morozov gibi hem Çarlık hem Sovyet devrinde koleksiyon bilgileri ve Avrupa’dan toparladıklarıyla Rusya’ya büyük koleksiyonlar kazandıran veya Melon Ailesi gibisi Amerika’ya empresyonist koleksiyonları getiren, modern resmin öncü yapıtlarını barındıran ülkeler ve hatta İran’ın bağrından çıkan modern sanat atılımları gibi ilginçliklerle de mukayese edilemeyecek bir sözde müzedir. Varlığının bir kısmı, başka müzelerden ödünç alınanlarla ortaya çıktı ve şimdi bu eserlerin geri verilmesi de söz konusudur. Bir ara bu binayı yıktılar, güya müzeyi eski yolcu salonuna verecekler dendi. Sonra ne yapıldı bilmiyoruz. Kıyıdaki binayı daha da genişleterek ortaya çıkarıyorlar. Bunlar kamuoyundan gizlenerek yapılıyor, oldubittiye getiriliyor. Başka bir yerde olsa hayırlı olsun deriz, ama hiç kimsenin denizden baktığı zaman Kılıç Ali Paşa Camii’nin ve onun biraz ilerisindeki Nusretiye’nin silueti yerine bu gudubet binaların varlığına tahammül edeceğini sanmıyoruz.



    BU BİNA NASIL YAPILIR

    Diğer taraftan devrin çok bilmiş mimarı (Emre Arolat) bu hafta Oksijen’de bir demeç vermiş. “İstanbul mimarisi ister istemez dikey olacak, yatay olması mümkün değil” diyor. Bunu ona sormadılar ve sormazlar da. Zaten İstanbul’un dikeyine büyümesinin sorumlularından biridir, ama bu facianın tek sorumlusu olmadığı da açık. Ancak mimarlığını yaptığı Resim Müzesi’ne dair sorularım var. Nusretiye Camii’nin yanına üstelik de güzellik ve sanat öğretmekle mükellef üniversitenin bir müzesini barındıracak böyle münasebetsiz binayı nasıl monte ettiğini, bu tersimi nasıl yaptığını, hangi ustaların yanında iş öğrendiğini çok merak ediyorum.

    GERİYE ÇAMLICA KALDI

    Çok sanatsever ve bilmiş geçinen birkaç kişi tarihi İstanbul’u mahvediyorlar. Hiç değilse gelip geçerken ruhumuza aydınlık getirecek manzara tamamen kapandı. 50 sene sonraki İstanbullular akıllanırsa bu iki binayı da götürürler, ama “Şimdilik biz bu çirkinliğe ve girişkenliğe tahammül etmek zorunda mıyız?” diye soruyorum. Her yerden görebileceğimiz tek cami, Çamlıca kaldı. Süleymaniye’nin dibi malum. Kıyılardaki Sinan eserleri ve özellikle etraftaki mezbele arasında boğulan, şimdi de modern birtakım bloklarla kuşatılan Piyale Paşa Camii’nin hazin durumu da belli. “Arıyorsun, bu nereye kayboldu” diye. Zevk tamamen Suudilerinkine benziyor. Orada da galiba Kâbe-i Muazzama’yı Hilton gibi otellerin arasında aramak lazım.

    CEVAP BEKLEYEN SORULAR

    Hükümet nerede, belediyeler nerede? Ya karşı tarafta Şemsi Paşa Camii’ni kazıkla sarsıyorlar ya da Rumeli yakasında Yazıcı Camii’nin önüne güya martı tipi rıhtımlar yaptılar ve şimdi de Kılıç Ali Paşa Camii ve Nusretiye Camii’ni gölgelemekle uğraşıyorlar! Neyi gizliyorsunuz, niçin gizliyorsunuz? Mimar Sinan’dan daha büyük adamlar mısınız? Bu inşaatın nasıl olup da Menderes antreposundan daha büyük alana genişlediğine dair detaylı bir açıklama bekliyoruz. Daha önce bir bölümü de olsa denizden rahatlıkla görülebilen tarihi camilerin siluetinin tamamen kapanmasına kim izin verdi, ne zaman ve nasıl? Güya tarihi mirasımıza, kültürümüze sahip çıkılacaktı? Tezhip kursu açmakla iş bitmiyor. Eskiyi arar olduk. Nusretiye Camii’nin statik yapısının bu binalar nedeniyle sarsılmayacağına dair bir teminat verilebilir mi? Kamuoyu bu soruların cevaplarını bekler.

    16 MART 1921
    MOSKOVA ANTLAŞMASI

    16 
    Mart 1921 Moskova ile yapılan antlaşmanın 100. yıldönümünde Türkiye ve Rusya arasındaki yakın dostluk, maalesef bunalımlı bir noktaya girdi. Uzlaşma teşebbüsleri de tarafların şüpheli yaklaşımı dolayısıyla tehir ediliyor. Bu 100. yıl için, devlet düzeyinde yapılan toplantılar her ne kadar yeterince önem verilerek hazırlanmasa da ciddiyetle ele alınıp mütalaa edilmelidir. Zira 16 Mart 1921 Antlaşması’nın 100. yılına rağmen Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’la olan sınırlarımız hâlâ devam etmektedir. Gürcistan’la dostluk bağları, bu cumhuriyetin yeniden kurulmasından beri aksamadan sürdüğü gibi Azerbaycan’ın akıllı bir dış politika ve ihtiyatlı yaklaşımları dolayısıyla bölgede kriz çıkma ihtimali gerilemiştir.



    VERİMLİ BİR İTTİFAKTI

    Bu antlaşmanın önemi şuradadır: II. Bayezid devrindeki diplomatik ilişkilerin tesisinden sonra Rusya ile harp, barış ve her barıştan sonra tekrardan harp yaygın olmuştu. Özellikle 18. asırdaki bütün Türk ve Rus savaşlarında Avusturya da müttefik olarak Rusya’nın yanındaydı. Bu dönem, 100 yılın sonunda 1790-1791 yılları arasında Ziştovi ve Yaş antlaşmalarıyla sona erdi. Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1800’de Napolyon Fransası’na karşı bir koalisyon teşkil edildi. İhtilalden sonra Osmanlı Devleti, Avrupa kuvvetlerinin aksine Fransa ile yakınlaşmışken General Bonaparte’ın Mısır seferi ve macerası, bu devre son verdi. Rus-Türk ittifakı verimliydi. Amiral Fyodor Uşakov ve bizim taraftan da Kaptan Kadir Bey’in müdahaleleriyle Adriyatik Denizi’ndeki İyon adaları Fransızlardan geri alındı ve burada iki monarşi tarihteki ilk Yunan cumhuriyetini kurdu (Cezâyir-i Seb’a-i Müctemia Cumhuru-Yedi Adalar Cumhuriyeti).

    SAVAŞ YIPRATICIYDI

    Bununla birlikte 19. asır yine savaşlar dönemi olmuştur. Napolyon’a karşı birlikte savaştığımız halde Çar I. Aleksandr, Osmanlı Devleti’nin 1815 Viyana Kongresi’nden dışlanmasını sağladı. Ama Prens Metternich ve Avusturya, Osmanlı taraftarıydı. Milliyetçi ayaklanmalara karşı Rusya ile de kutsal ittifaklarına karşı birlikte hareket etmediler. 1853 Kırım Savaşı, Rusya’ya bir darbedir. Osmanlı’nın Avrupa Concerti’ne girmesini sağlamıştır, fakat 1877-78’de Rusya ile savaş kendi oluruna bırakıldı. Doğrusu her iki taraf için de çok pahalı ve yıpratıcı olmuştur. Kaldı ki Bismarck’ın ve Avusturya’nın müdahalesi ve asıl İngiltere’nin ağırlığıyla Berlin Kongresi, Rusya’nın Balkan macerasını sona erdirdi.

    Birinci Dünya Savaşı ne Osmanlı’nın ne de Rusya’nın savaşıdır. Düpedüz diğer büyük devletlerin iki tarafı savaş içine çekmesidir. Rusya, Osmanlı Devleti’nden büyük bir pay kapmayı ümit ediyordu, ama bunun mümkün olmadığını zaten savaşın sonunda anladı. Sazanov politikası daha Çanakkale (Gelibolu) Savaşı başlamadan iflas etmişti. Dış Bakan Sazanov da bunun farkına varmıştı. Zaten Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma harekâtının Çanakkale zaferi ile hitama ermesi, Rusya’nın bu savaştaki manasız yerini de ortaya koymuştu.

    SONRAKİ YAKINLAŞMA

    Birinci Dünya Savaşı’nın mağlupları arasında yer alan Osmanlı Devleti ve ihtilal dolayısıyla galipler safından kayan Rusya arasında bir yakınlaşma başladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ve yeni Sovyet Rusya’nın savaş aleyhtarlığı, daha çok ikisinin de ayakta kalma mücadelesiydi. Bir Sovyet Rus yardımı vardı. Bunun miktarı üzerinde tahmin ve tartışmalar sürüyor, ama gerek mali gerekse mühimmat bakımından Anadolu’daki hükümete büyük destek sağlandığı gerçektir. Çünkü savaşan Türkiye, Rusya’nın da yararınadır. Bilhassa 1921 Sakarya Muharebesi’nden sonra Sovyet Rusya’nın Moskova Antlaşması’ndaki hükümleri can-ı başla yerine getirdiği görülür. Zaten İtilaf Devletleri’nden İtalya, TBMM hükümetine çoktan hayırhah davranmaya başlamıştı, Fransa ise bildiğimiz gibi bir Ankara Musahalası’yla İngiltere politikasını terk etti. Sevr otomatikman rafa kalkmıştır.

    1921 Antlaşması, Moskova’nın Kars’ta berkitilmesi, Kâzım Karabekir Paşa’nın doğudaki zaferleriyle bugünkü sınırın çizilmesi, asıl önemlisi Nahcivan Muhtar Cumhuriyeti’nin Azerbaycan’la bağının ve Türkiye ile sınır komşuluğunun temin edilmesi demektir. Aradan 100 yıl geçti; bu hükümlerin yaşaması mânidardır ve tarih açısından bir talihtir.

    BARIŞ KAÇINILMAZ

    Rusya ile Türkiye ilişkilerinin barış içinde olması kaçınılmazdır. Bu, basit bir slogan değildir. Güney Kafkasya ve Türkiye arasındaki sınırların çizimi ise katidir; tartışılacak durumu yoktur. Zaten sınırın ötesindeki Azerbaycan da Moskova Antlaşması’ndaki Azerbaycan değildir. Tarih onu çok daha üstün bir yere getirmiştir. Son olaylarda da Azerbaycan halkının bir millet şuuruna sahip olduğu açıkça görülmüştür ve iki memleket arasındaki ittifakta bu antlaşmanın payı büyüktür. İstiklal Savaşı’nın bir bakıma ilk büyük safhasının kazanıldığı ve bunun belgelendiği bir gündür.

    Yazının devamı...

    Almanya'da Türk yakın tarihi

    Almanya, Avrupa dünyasında sayı itibarıyla en çok tercüme yapılan memlekettir. Üstelik Almanca konuşulan alana (Kulturkreis) Avusturya ve İsviçre de dahildir. Yakın mazide Doğu Almanya da ayrı bir çeşnide ve hiç küçümsenmeyecek alanda üretim yapardı. Bilhassa tercümelerin yanında lügatler ve muhtelif daldaki ansiklopediler, Avrupa kültürü dediğimiz alanda Alman dilinin üstünlüğünü taşırdı. Zaman, her şeyi değiştiriyor, değişimler müspet olduğu gibi olumsuz aşınmalar da meydana geliyor. Demokratik Almanya’nın ortadan kalkışıyla hiç şüphesiz buradaki insanların iktisadi vaziyeti ve açık toplumlara girişleri açısından bir ilerleme, ama aynı zamanda da kültürel renk yönünden bir tahribat söz konusu oldu.



    AKADEMİK KADROLAR TASFİYE EDİLDİ

    Doğu Almanya’daki akademik kadroların bir kısmı gereklilik olmadığı halde, açıkçası bir hunharlıkla ortadan kalktı. Leibniz Cemiyeti diye kurulan sivil toplum örgütü mağdur durumdaki bilginlerin kuruluşudur. Bunların hepsi iddia edildiği gibi Marksizm ve Leninizm tetkikleriyle geçinen insanlar değildi. İçlerinde Johannes Irmscher gibi fevkalade müstesna Bizantinistler, Burchard Brentjes gibi yakınçağ tetkikçileri de vardı. Teknik bakımdan faydalı baskılar yapan, Batı’ya da iş yapan matbaalar da kapatıldı. Üniversitelerdeki kürsü arşivlerinin bazılarının yok edildiğinden ve lüzumsuz bulunduğundan söz edenler var. Aynı şekilde Berliner Ensemble’deki Bertolt Brecht Arşivi’nin de ortadan kaldırıldığı söyleniyor.

    Açık konuşayım: Doğu Bloku’nda kalan Türk ülkelerinin ilim adamlarına karşı Türkiye’de sağ veya sol çevreler her alanda çok sıcak davrandılar. Meselenin bu tarafı bizde müspet ve değişik.

    MODERN TARİHE SALDIRIYORLAR

    Yeni Almanya’nın lüzumsuz bir saldırganlığı var; o da modern tarihimiz konusunda. Mesela halka yönelik çıkan Taschen-Lexikon’da (ki 10 ciltlik geniş bir yayın) 10. cildi “Türk” maddesiyle başlıyor, “Zz” harfiyle bitiyor. Bu cildin “Völkermord” (soykırım) maddesinde 20. yüzyıldan örnek olarak 1915 jenositi(?) “Türklerin eseri” diye belirtiliyor ama Holokost denen iğrenç olay sadece Nazi Partisi’nin antisemit gruplarına mal ediliyor. El insaf! Eğer bu “jenosit” lafı doğru yorumlanıyorsa bile, İttihat Terakki seçimle gelen bir parti değildi, ama Naziler Alman halkının seçimiyle işbaşına geldiler. Ermeni trajedisini Nazi cinayetlerine bağlamak sadece suçu dağıtma gayretidir. Tarihi gerçekleri saptırarak bir avuç Nazi serseriye asrın en büyük suçunu mal etmek diğerlerini masum seyirciler yahut olaydan habersiz bir kitle diye tarif etmek, ancak ahmakların inanacağı bir yalandır. (Ansiklopediye ait görselleri paylaşan Dr. Kadir Kon’a teşekkür ederiz.)

    DOĞRUNUN PEŞİNDE OLANLAR DA VAR

    Böyle bir varsayımla Türkiye’yi 20. yüzyıl için ayrı bir facia ve katliam tarihinin ülkesi, Türkleri de bunu yaratan insanlar olarak çizmek bir acayip ahlak düşkünlüğüdür. Bugünlerde Almanya’nın ayırdığı bütçe veya sağda solda bahşettiği imkânlar ve iltifatlar, dünyadaki birçok çevreyi, hatta bazı Türk öğrencileri ve sözde sosyal araştırmacıları da tarafgir yapmak için yetebilir, ama hakikat bu değildir. Doğruyu araştıranlar da var ve Türk olmaları gerekmiyor. Hatta Türk tarihçilerden daha nitelikli raporlar çıkarıyorlar. Sanıldığı gibi Türk Hariciyesi’nin bunları finanse ettiğini söylemek pek gerçeği dile getirmiyor. İçinde Türklerin finans etmek bir yana, refüze ettiği; görmezlikten geldikleri bile var.

    Bu görüşmelerimizle mazideki parlak Alman oryantalizminin bir ucuzluğa doğru gitmekte olduğunu belirtmek istiyoruz. Fazlası da bizi ilgilendirmiyor. Herkes kendi medeniyet ve kültür yolunu kendisi korumak ve çizmek durumundadır.

    SİYASİ DEĞİL COĞRAFİ SINIRLAR

    Mesela bir sosyal araştırma var: “Ehrenmorde in der Türkei” başlıklı, Orient-Institut tarafından yayınlandı. Türkiye bir cumhuriyettir, devletin sınırları vardır, kocaman bir memlekettir, içinde muhtelif kültürel çevreler vardır. Sosyal bir araştırmada bir gelenekten şöyle veya böyle âdetten bahsettiğiniz zaman siyasi sınırdan çok coğrafi sınırı belirtmek zorundasınız. Bu “ehrenmorde” yani namus cinayetleri âdeti dediğimiz acaba Trakya’dan Ardahan’a, Ardahan’dan Antalya’ya bütün bir ülkeyi mi kapsıyor, sınırları nedir; toplumsal bir kurum böyle mi verilir? Ruh hastası koca veya sevgilinin cinayet ve darp eylemleriyle farkı nedir? Ve üzerinde ciddiyetle durulması gereken bu sosyal yarayla Türkiye’ye karşı küçümseyici bir savaş mı açılmak isteniyor? Zaten Türkiye basınında her gün çok daha fazlası yapılıyor ama en azından olayların cereyan ettiği yerler, şahıslar doğru dürüst bildiriliyor ve veriliyor. Evlenme, boşanma âdeti veya kan davaları gibi, bu namus cinayetlerinin de tarifi yapılmalı, coğrafi ve içtimai çevre iyi tarif edilmelidir.

    OSMANLI HARİCİYESİNİN MODERN TEMELLERİ

    Bu eser, Zeynep Bostan’ın doktora tezidir. İkinci Abdülhamid devrinin diplomasisine dayanıyor. Büyük ölçüde Türkiye’deki Osmanlı arşivleri, bazı yabancı arşivler ve ikincil kaynaklardan oluşan bir literatürün kullanıldığı göze çarpıyor. Disiplinli etraflı bir çalışma. Zikretmemizin sebebi şu: Osmanlı Hariciyesi gibi bir konu sosyal bir fenomendir. Ta 18. asrın sonuna kadar hiçbir yerde büyükelçiliği olmayan, fakat neredeyse bütün dünyayla da diplomatik ilişkileri olan, diplomasi sanatında ve terminolojisinde bazılarının düşündüğünün aksine küçümsenmeyecek bir bilgi birikimi ve ihtisası olan bir büyük devletin Hariciye Teşkilatı’nın Tanzimat’tan itibaren ustaca kurulmasıdır.



    DİPLOMATLARIN DEVRİ TANZİMAT

    Sultan Abdülhamid devrini beklememişiz. Bunu tezin yazarına belirteyim. Tanzimat devri Avrupa çapında büyük diplomatların yetiştiği bir devir. En azından Mustafa Reşid Paşa’nın kendisi ve rakibi olan Mehmed Emin Âli Paşa’yı burada zikretmek durumundayız. Mehmed Emin Âli Paşa bir idoldü. Yazı takımlarını bile “Belki bize de ucu değer” diye Bismarck’ın satın aldırdığı malum. Mustafa Reşid Paşa Avrupa’yı Kırım Savaşı’na Osmanlı lehinde sürükleyen kişidir. İşler olacağına varır diyemeyiz. Bazen tencereyi kaynatmak için bir ustalık gerekiyor; onun adı da diplomasidir.

    Türk dış teşkilatını bugüne kadar inceleyenler yabancılardır. Roderic H. Davison ve en önemlisi Carter Findley’dir. İlk defa Sinan Kuneralp dış sefaret ve Babıâli’deki arşivlerimizi tetkikle bu işe başladı. Doğrusu çok yararlı bir yayın faaliyetidir. Bu serilerin hepsinin takip edilmesi, mümkünse yeniden yayınlanması gerekir. Tarihçilerimiz arasında bu dalla ilgilenenler çok az, çünkü Osmanlıcaları kadar mükemmel Fransızcalarının da olması gerekiyor. Bu dış dünyada da benzer problemdir. Yani muhteşem Rusya Çarlık Hariciyesi, muhteşem Avusturya Hariciyesi için de aynı keyfiyet söz konusu olduğundan tetkikler iyi bilgi birikimi ve lisan bilinmesini gerektiriyor.

    ORİJİNAL BİR YAKLAŞIMI VAR

    Zeynep Bostan’ın çalışması akademik dünyada doktora düzeyine geçişte bir örnek teşkil ediyor. Ben bunu şahsen takdirle karışlarım. Kadroların tetkiki, üstlerindeki sayım ve okunurken bir bilginin nakli bakımından fevkalade önemli, orijinal bir yaklaşım. Müellifin bilim hayatında bu daldan ayrılmamasını ve daha da ileriyle götürmesini temenni etmek lazım. “Kitap Yayınevi”nin de böyle bir ihtisas konusu eserini basması ayrıca takdire şayan.

    Yazının devamı...

    Falih Rıfkı Atay

    Ortadoğu’nun kan ve barutunu gördü; Bahriye Nazırı ve Suriye ve Filistin Umum Kumandanı Cemal Paşa’nın özel kalemindeydi. Kendinden emin bir üslûpla bu dönemi ve yaşadıklarını “Zeytindağı”nda anlatır. Subaylar yüz yüze muharebelerde bazen kurşun altında sürünerek gidip karşı tarafta ölen İngiliz zabitinin palaskasını söküp alırlarmış; bu onların hakkıymış. Has Belçika köselesinden kesilen, âdeta madalya gibi taşıdıkları bir ödül... Cemal Paşa’nın maiyetinde Alman işgali altındaki Belçika’ya gitmişti. Belçika kemerinden tutun da tıraş bileyicisine kadar hepsini alıp dönmüş. Alman kayzerinin taktığı madalya, Viyana’da Avusturya İmparatorluğu’nun taktığı ve yaver olarak gidildiği zaman bomboş göğüslü olmasın diye buradan da bir nişan takmışlardı. “Birçok zabitin bu imtiyazı protesto ederek kendi madalyalarını yere çarptığını biliyorum” diye yazmaktadır.



    KALEMİ SERTTİ

    Falih Rıfkı’nın hayatında sert üslûbu ile hiç de liberal sayılmayacak görüş ve tavırlarına, sürükleyici ama yer yer de sert kalemine rağmen; çok insanın tiryakisi olduğu bir yazar ve çok kişinin hürmet ettiği bir aydın olmasının nedenleri vardır. 1960’ların moda düşünürleri ve yazarları başkalarıydı, ama Falih Rıfkıcılar hep vardı. Aklı başında bir arkadaşımı hatırlıyorum; her hafta cumartesi günleri İstanbul’a gidip kendisiyle görüşme yapmaktan büyük zevk alırdı. Cenazesine binlerce insan katılmıştı, devlet protokolünün dışında gönüllü kalabalık bazen sert üslûpla doğruları yazanı da istiyor.

    İTTİHATÇI VE HALK PARTİLİYDİ

    Falih Rıfkı muhafazakârların şiddetli düşmanıydı; ağır yazılar yazardı, solcular da oradan nasibini alırdı. Hayatı boyunca İttihatçı ve sonra Halk Partili oldu, 1950’den sonra CHP’nin kalemşorluğunu yaptı. Hatta “Ulus” gazetesinin tavrını benimsemediği için “Cumhuriyet” gazetesine geçti. O da yetmedi; Bedii Faik’in “Dünya”sına geçti. Ne var ki 1965’ten itibaren artık CHP’li değildi. Demirel’i ve Adalet Partisi’ni savundu. CHP devri denildiği zaman Recep Peker’i tutardı. Ardından gelenleri hele Başbakan Şemsettin Günaltay ve kabinelerini hiç tutmadı. 1946 sonrası CHP’yi bir tavizler yumağı olarak görürdü.

    Bunu siyasi bir döneklik olarak nitelendiremeyiz. Bu çizgide yürüyen belirli bir takım vardı. Türkiye’nin İttihatçı eliti ve Jön Türk gençliği kendinden başka kimseyi beğenmez. DP’nin içinde saygı duyduğu tek isim de Celal Bayar’dı, yani İttihat Terakki’nin İzmir Kâtibi Mesulü ve Talat Paşa’nın adamı Mahmud Celal Bey.

    İDAMLA YARGILANIYORDU

    Açıkça ifade etmiştir, Hamidiye devri nesilleri için yurtdışı gezisi bir hayaldi. “Boğazlar’dan iki tarafa geçen gemileri hasretle gözlerdik” demektedir. Dünyaya açıldığı zaman oraları nasıl gözlediği mühim. Kanaatimce oraları Batı’yı çok iyi bilen, diliyle, kültürüyle bütün sınıflarını tanıyan bir gözlemci olarak değil, ama cazip yanlarını takip ederek seviyordu. İnkîlapçılığında samimidir. Anadolu Mücadelesini 1922’den beri değil, başından beri tutmuştur. Bu yüzden de Nemrut Mustafa Divanı’nda idamla yargılandı. İnönü Savaşları’ndan sonra sadrazam ve kabinenin değişmesinden dolayı idamdan kurtulduğu açık. İstanbul’da kalemiyle mücadeleye devam etti.

    Seyahatnamelerini okumak bir zevktir, ancak “Hind Seyahatnamesi”, Hindistan’ı anlatmaz. O görmek istediği Kemalist Hindistan’ı abartıyla anlatıyor. Yalan söylüyor diyemezsiniz, çünkü o zamanın Hindistan’ında her din, her mezhep, her siyasi görüşün âlâsı bulunduğu gibi Kemalistler de vardı. “Moskova-Roma”da ise faşizm ve Stalinizmin getirdiği düzgünlük ve dinamizme takdir ediliyor. Recep Peker’i de onun için tutardı. Çünkü Anadolu halkının, genelde de Türklerin düzenli dinamizmden mahrum olduğunu düşünenlerdendir. “Taymis Kıyıları” ve Arnavutluk gezisini naklettiği “Faşist Roma, Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya” kitaplarında Balkanlar’a bakışını görürüz.

    ‘ZEYTİNDAĞI’NIN YERİ AYRIDIR

    Asıl önemlisi Falih Rıfkı Atay’ı her zaman yaşatacak ve sevdirecek olan “Zeytindağı”dır. Bir imparatorluğun, bir güneşin trajik batışını, kaçınılmazı, keskin gözlemleri, realist ama hüzünlü bakışıyla anlatıyor. Bizim neslin tarih, coğrafya bilmeyen gençleri Türkiye’nin nereden ve nasıl geldiğini bu gibi eserleri okuyarak daha iyi anladılar. Hızlı solcu bir yazarımızın Falih Rıfkı’nın “Zeytindağı’ndan bakarken ben bu imparatorluğun çocuğuyum” sözünden nasıl etkilendiği ve Ortadoğu’ya onun gözüyle bakmaya başladığını hatırlarım.

    Bence Falih Rıfkı siyasi görüşleri de dahil her zaman okunacak, her neslin ilgiyle takip edeceği düşünen bir gazetecidir. Basında böyleleri artık pek yok. Onu tanırsak son yüzyılın Türkiye’sini bir yanıyla tanımışız demektir.

    GÜÇ ODAKLARININ MÜCADELESİ

    İLKER Başbuğ sakin üsluplu araştırmacı ve Türk askerleri içinde bilgisiyle temayüz eden bir komutandır. Şu son zamanlarda en velud yazarlardan ve yazdıkları katiyen sıradan şeyler değil. Geçen yılın son aylarında çıkan eseri 27 Mayıs’tan 1980 darbesine kadarki kritik 20 yılı anlatıyor.



    Kitabın sonunda hakikaten 20 yılın çatışan gruplarının şemasını çıkarmış. Bu şema Türkiye’de ve bir yerde Ortadoğu’da dönem dönem birbirine karşıt grupların iktidar mekanizmasını ele alışını gösteriyor, İsrail politikasını bile anlamakta ifadesi var. İlker Başbuğ Paşa’nın üslubu açık ve sürükleyici. Günü gününe olayları tahlil ederken kitap, belgeler, şahsi gözlem ve bilgilerin de kanaatini oluşturduğunu görüyorsunuz, bu önemli bir nokta. 12 Mart rejimi sırasında yüksek komuta kademelerinde Genelkurmay Başkanlığı’na tayin ve cumhurbaşkanlığı seçimi için cereyan edenler sayfa 209-228’de ele alınmış. Bu bölümde ismi geçen komutanlar kendi hayat çizgilerinde bir bakıma müspet isimlerdir, ama iktidar kavgası herkesi başka yerlere ve başka davranışlara sürüklüyor. İzleyen bölümde Ortadoğu’daki siyasi kavgalar da ele alınıyor. Başbuğ’un çatışmaları sınıflandırması ve analiz teknikleri ilginç.

    Çok rahat okunan, yer yer bildiklerimizi derli toplu tekrarladığımız gibi yer yer de çok çarpıcı bilgiler edinilen bir eser, yakın tarih meraklılarına tavsiye edilir.

    Yazının devamı...

    İstanbul’un kazancı

    YAKIN mazide buradaki bazı tabloların Topkapı Sarayı’na devredildiği malumdur. Buna karşıydım, çünkü saray ziyaretçilerinin önünde senkronik polüsyon (eşzamanlama kirliliği) yaratıyordu. Şu anda Topkapı’daki bu tip portreler, 19. ve 20. yüzyılda yapılan resimlerin hepsi Dolmabahçe’ye devredilmiştir. Ayrıca Güzel Sanatlar Akademisi ve şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde olan tablolar da peyderpey geri dönüyor. Fransız oryantalizminin en önemli tabloları buralardadır. Mesela Felix-Auguste Clement’in “Çölde Av” Tablosu 35 metrekarelik bir şaheserdir ve Said Halim Paşa Yalısı’ndan nakledildi. Böylelikle Hidiv Ailesi’nin ve Said Halim Paşa’nın elindeki eser de devredilmiş demektir. Sarayın elindeki birtakım ikinci sınıfa düşen eserler dış depolarda teşhir ediliyor. Müzenin 65 bin kayıtlı eseri ise sarayda teşhir ediliyor.



    Veliaht Sarayı” diyebileceğimiz bölüm, bugün Resim Heykel Müzesi olarak açılmış durumda; bir aydır ziyaret ediliyor. Oryantalist ressamların V. Murad ve bilhassa son halife Abdülmecid Efendi gibi hanedan mensubu ressamların eserleri burada. Stanislaw Chlebowski gibi Polonyalı bir ressam yine burada. Doğrusu İstanbul’u ziyaret eden veya İstanbul’a yerleşen Batılı ressamların tabloları önemli bir koleksiyon meydana getiriyor, ama bize sorarsanız asıl önemli koleksiyon Ayvazovski’nindir. Velud bir ressamdı; Rusya müzeleri, hatta Kırım’da Kefe bile onun koleksiyonlarına sahip. Fakat bence Kefeli Ayvazovski’nin İstanbul’daki uzun ikameti sırasında yaptıkları, Saray’ın iltifatına tabii oluşu, onun yaratıcılığının derecesini gösteriyor. Tabiatı çok iyi inceleyen ve aksettiren Ayvazovski’nin Dolmabahçe koleksiyonundaki eserleri eşsizdir. Ayrı bir veliaht köşkünde, ayrı bir atölye onundu.

    BİRÇOK RESSAMIN ESERİ VAR

    Osman Hamdi Bey, Hüseyin Zekai Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamlarımız yeni açılan galerinin başlıca eserlerine sahip ressamlarımızdır. Bütün Dolmabahçe Sarayı’nda Osmanlı mülkünün her köşesini tasvir eden resimler var. III. Selim, gerek Şükrü Bey gerekse Kapudağlı Konstantin gibi ilk Avrupai portre ressamlarımızın eserleriyle yaşıyor. Sultan Abdülmecid’in tabloları sayısız ve onun Kılıç Alayı’nı resmeden Pavlo Verona’nın panoramik tablosu seyredilecek eserler.

    Resim Türkiye’ye Avrupa’ya nazaran geç girdi ama doğrusu hanedan üyeleri başta olmak üzere (Sultan Abdülaziz bile devrinin modern ressamıydı) V. Murad ve son halife hem müzisyen hem de önemli ressamlardır. Modern Türk resminin bütün öncülerinin Milli Saraylar’da izlerini bulmak mümkün; bu, İstanbul için bir kazanç. Çıkan katalog da iyi hazırlanmış. Gezildiği zaman Osmanlı tarihini öğrenmek için sadece kitapların yeterli olmadığını gözlerimizle görürüz.

    TABİATIN VE ŞEHİRLERİN DEĞİŞEN KİMLİĞİ

    TEK tek yazmak ve söylenmekle memleketteki imar çılgınlığı ve betonlaşma önlenemiyor ama neticeye bakmakta yarar var. Bizim nesil bunu gördü: 1960’larda hatta 1970’lerin başında Samsun Çarşamba’sını geçerek Rize’ye doğru gittiğimizde sonsuz bir yeşillik ama asıl önemlisi birbirinden şirin kasabalardan geçilirdi. Giresun ve Trabzon’un eski yapıları, konakları, kâgir evleri bir ustalık eseriydi ve bunu yapan ustalar da hâlâ hayattaydı. Ne oldu? Bu saydığımız şeritteki yerleşmelerde nüfus o kadar büyük patlama göstermiş değil. Zira genç nüfus oraları terk ediyor, büyük şehirlere göç ediyor. Öyleydi ve hâlâ da öyle. Etrafta yapılan acayip ve çirkin çok katlı binaların mesken ihtiyacına cevap vermesinden çok bir nevi yatırım olarak düşünüldüğü açık. Bir sürüsü boş kalacak, Karadeniz’in doğasına uymayan, kışın yağmurlu, yazın rutubetli iklimlerde sıkıntıyla oturulacak meskenler olduğu açık.

    HOYRAT DAVRANIYORUZ

    İnsanlar yaylalara çıkmak istiyor ama bu çok hoyratça bir davranışla oluyor. Endemik bitkilerin korunmasına ayrılmış sahalarda yayla şenlikleri yapılıyor ve her şenlikten sonra o saha tahrip oluyor ve oradaki bitkiler yok oluyor. Gelen bilgilere göre yeni imar izinleri veriliyor. Bilhassa turistlere ve yerleşimcilere yer yapmak için bu dar yaylalar yeni izinlerle dolduruluyor. Kimse Karadeniz yaylalarını sonsuz çöllere ve steplere benzetmesin. Hakikaten yüzölçümü itibarıyla çok sınırlı alanlardır. Mesele İsviçre’de, Bavyera’da veya Avusturya Alpleri’nde bu gibi alanların nasıl korunduğunu dikkatle incelemek lazım. Buralarda sadece arazinin kötü kullanımı değil, civardan geçen otobanların gürültüsünü ve kirletmesini önlemek için tedbir alınır.

    Yarın bir gün Ortadoğu’dan gelecek turistlerin zevkleri ve hedefleri değişirse ne olacak? Yayla turizmi hassas koruma ister, yoksa gözden düşer. İstanbul’un tahribi hâlâ bitmedi, bizim nesil 1950’lerin sonundan 2020’ye kadar neredeyse 70 yıl bu tahribi seyrediyor. Diğer şehirler için aynı durum söz konusu. Bir zamanlar Ankara’da geleneksel adıyla “Dış Kapı” denen yeni adıyla Yıldırım Beyazıt Mahallesi ve meydanı için Kültür Bakanlığı’nın eski müsteşarı Murat Katoğlu’nun bir iğnelemesi vardır: “Dış Kapı’da dur, Ankara Kalesi’ne bak, yan taraftaki Atıf Bey Mahallesi’nin üstündeki gecekondulara bak, bir de İsmet Paşa Mahallesi’ne doğru yapılan binalara bak. O gördüğün feci manzara her yerde tekrarlanıyor”. Ciddi tedbir alamazsak bu şehirler insanların ruhi yapısını ve istirahati yok olacak ve yakın bir gelecekte kullanamaz hale geleceğiz. 

    ESKİ KARADENİZ YOK ARTIK

    Karadeniz gezisi yaptığınız zaman burada artık Karadeniz kalmadığını görürsünüz. 1966’da buradan geçtiğimiz vakit rüya gibi bir yurt parçasıydı. Eski konaklar, kâgir yapılar, yeşillik birbirini izliyordu, bakmaya doyamamıştık. Hatta gezdirmekle mükellef olduğum Danimarkalı gazeteci çifte “Çok hızlı gidiyorsunuz, bunların tadını çıkarmadan nasıl yazacaksınız?” diye sormuştum. Gezinin sonunda Antep için de aynı şeyi söyledim. Çok iyi hatırlıyorum, onları Suriye’ye uğurlarken benden özür dilediler ve “Haklısın” dediler. Bugün ne ben böyle bir ihtarda bulunabilirim ne de onların fazla inceleyecekleri bir şey artık kalmıştır.

    Kapadokya diye övündüğümüz yer Kapadokya olmaktan çıkıyor. Ege’deki güzellikler için konuşmama gerek yok. Yunan adalarıyla bizim sahillerin ortasından denizden bir tur yapın ve karşılaştırın görürsünüz.

    KADİR TOPBAŞ




    İKİ hafta evvel salgın İstanbul’un belediye başkanlarından Kadir Topbaş’ı da aldı. Bu şehri idare etmek kolay değil. Kadir Topbaş saygıdeğer işler yaptı. Bilhassa Topkapı Sarayı gibi müzelerimiz ona çok şey borçlu. Bütçe noksanlarını telafi edecek, park ve bahçe bakımı ve sergilerin desteklenmesinde belediyenin o zaman çok yardımı dokunmuştu ve bu yardım gelenekselleşti. Müzeler olarak Kadir Topbaş’ın saygın bir yeri olduğunu ve böyle de anılarda kalacağını belirtmekte fayda vardır.

    HALİL İNALCIK




    HALİL İnalcık, hocamdır. Resmen altı sene talebesi oldum ama feyzinden faydalanmaya daha evvelden başladım. Bu, ölüm yatağında helalleşene kadar devam etti. Türkiye’nin kıtlık zamanında dar imkânlarla parlayan bir dâhisidir. Bugün herkesin 20 yaşında gezdiği ülkelere Hoca ancak İkinci Dünya Harbi’nden sonra uzanabildi. Rockefeller bursu falan filanın dediği gibi casusluk yapsın diye değil, önemli bir imparatorluğun tarihini yetkin kişiden dinleyelim diye verilmiştir. Neleri anlattığı açıktır, hepsi basılıdır. Türkiye, Bilkent Üniversitesi’ne gelene kadar hocaya layık mevkileri verememiştir. Tarih Kurumu üyeliği hariç her zaman hem methedilir hem de arka planda bırakılmaya çalışılırdı. 12 Eylül’den sonra Tarih Kurumu üyeliğinden Ekrem Akurgal ile birlikte alınması bir skandaldır. Neyse ki TÜBA kurulunca bu işi telafi ettiler. Bazı hücumlara sessiz kalmak doğru değil. Yoksa merhum hocamızın hatırası bizim gibilerin savunmasının çok üstündedir.

    Yazının devamı...