• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Sanat dünyası tarihi tersanede buluştu

    Kültür sanat dünyası Hasköy’de, eski adıyla Taşkızak Tersanesi’nde bir araya geldi. Pandemi sonrasında gerçekleşen ilk uluslararası sanat fuarı olan 16. ‘Contemporary Istanbul’un davetlilere özel yapılan açılışına ilgi büyüktü.

    Haliç’i eski ihtişamına kavuşturmak ve şehrin yeni kültür sanat merkezi olmak için yola çıkan Tersane İstanbul, sanatseverlerden tam not aldı.



    Akbank ana sponsorluğunda düzenlenen fuar, 9 bin 500 metrekareye yayılan üç kapalı salon ve 10 bin metrekare açık alanda 57 galeriyi ağırlıyor.

    15 yıldır Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin sergi salonlarında düzenlenen fuar, Tersane İstanbul’un yüksek tavanlı tarihi dokusunda adeta başka bir kimliğe bürünmüş. Sergilenen eserler kadar böyle bir sanat etkinliğine sahne olan mekân da ziyaretçilerin ilgisini çekti. Özellikle deniz kıyısındaki açık alana kurulan büyük boyutlu heykeller “Tarihi Yarımada” manzarasıyla bütünleşerek daha bir etkileyici görünüyordu.

    Yerli ve yabancı pek çok sanatçının son işlerinin görülebileceği fuarda, Barselonalı galeri Villa Del Art’ın standında olduğu gibi Pablo Picasso ve Joan Miró’nun baskı eserlerini de görmek ve satın almak mümkün.

    600 KİŞİLİK AÇILIŞ YEMEĞİ

    HES kodu sorgulamasıyla girilen fuarın açılışında bir de özel yemek düzenlenmişti. Sahile kurulan büyük bir çadırda gerçekleştirilen yemeğe yaklaşık 600 davetli katıldı. Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli’nin konuşmasıyla başlayan yemekte fuarın ana sponsoru Akbank adına Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer video konferans yoluyla ve Tersane İstanbul projesinin sahibi Fettah Tamince de birer konuşma yaptılar. Gece yemekten sonra after parti ile devam etti.

    Gecede konuştuğum galeri yöneticileri yeni mekândan ve fiziki olarak gerçekleştirilen fuardan oldukça memnundular. Özellikle pandemi sürecinden yaşanan kısıtlamalardan sonra koleksiyonerlerin eser alımında çok daha istekli davrandıklarını, iki saatlik açılış sürecinde bile hayli eser sattıklarını söylediler.

    Haliç’i tarihi ihtişamına kavuşturmak için yola çıkan Tersane İstanbul’a çağdaş sanat çok yakışmış. Bu fırsatı kaçırmayın derim.

    Fuar iki günlük ön izlemenin ardından 7-10 Ekim tarihleri arasında genel ziyarete açık olacak. Bilet fiyatları tam 150 TL ve öğrenci 80 TL.

    MÜZE DİREKTÖRÜ ESERİ KIRARSA




    AÇILIŞ gecesinin en çok konuşulan konularından biri yaşanan talihsiz bir kazaydı. Sanatçı Ardan Özmenoğlu’nun bir çalışmasına davetlilerden biri yanlışlıkla çarpmış ve eser kaidesiyle birlikte yere düşerek tuzla buz olmuş. Kazadır, olur böyle şeyler denilebilecek bu olayı ilginç kılan ise sanatçı kadar çarpan davetlinin kimliğiydi. Esere çarpan İstanbul Modern’in Genel Direktörü Levent Çalıkoğlu olunca olay başka bir boyut kazandı. Mevzu da uzadıkça uzadı. “İstanbul Modern artık bir Ardan Özmenoğlu eseri satın alarak sergiler herhalde” esprileri gece boyu devam etti.

    NECİP FAZIL TANPINAR’A ŞANTAJ MI YAPTI?

    HAZIRLADIĞI ‘Oğuz Atay Sözlüğü’
    ile ortalığı bir hayli karıştırmıştı Sefa Kaplan. Günlüğünün kimler tarafından nasıl çalındığına dair ortaya attığı iddialar gündemimizi uzunca bir süre meşgul etmişti. Bu kez ‘Ahmet Hamdi Tanpınar Sözlüğü’ ile karşımızda ve tabii tartışılacak maddeleriyle.

    Kitabın bülteniyle gönderilen tadımlık bölümünde Tanpınar’ın neden Necip Fazıl veya Peyami Safa’nın kendisine şantaj yapmasından korktuğunu anlatıyor.



    Meğer Tanpınar 1927 yılındaki komünist tevkifatı sırasında gözaltına alınıp bir hafta içeride kalmış. İşte o bölüm:

    “Günlüklerinde sık sık bir şantaj endişesini dile getiriyor Hamdi Bey, doğrudan isim vererek, Necip Fazıl veya Peyami Safa’nın kendisine şantaj yapma ihtimalinden korktuğunu söylüyor açıkça. Bu korkunun sebebi çok çarpıcı aslında: 1927 yılındaki komünist tevkifatı sırasında gözaltına alınanlardan birisi de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ta kendisiydi çünkü. Sebebi de son derece basitti: Türkiye Komünist Partisi’nin gayrı-resmi neşriyatı olduğunu bilmeden Aydınlık mecmuasının birkaç toplantısına katılmış ve bu durum toplantıyı Milli İstihbarat Teşkilatı adına gizlice izleyen Altındiş Faik tarafından raporlanmıştı. Hamdi Bey, Vedat Nedim (Tör) yahut Şevket Süreyya’nın (Aydemir) veya Nâzım Hikmet’in sosyalist olduğunu biliyordu elbette ancak Türkiye Komünist Partisi üyesi olabileceklerini aklına bile getirmiyordu. Altındiş Faik’in ihbarı üzerine yakalanıp Harbiye İhtiyat Zabit Mektebi’ne götürülecek, orada “cehennem azabı” olarak tanımladığı bir hafta geçirecekti. Fakat asıl şantaj korkusu, üniversite hocalığı döneminde gelecekti gündeme. Necip Fazıl veya Peyami Safa’dan birisinin yahut her ikisinin birden bu bir haftalık hapis meselesini öğrenip şantaj yapmaları durumunda yaşanabilecekler en büyük korkusuydu Hamdi Bey’in. Sabahattin (Eyüboğlu), Güzin ve Abidin’le (Dino) arkadaşlık ettiği için kendisini komünistlikle suçlayan, komünist toplantılarına katılıp Edebiyat Fakültesi’ni komünist yuvasına çevirdiğini yazan Necip Fazıl, komünistlikten gözaltına alınıp bir hafta hapis yattığını öğrense neler yapardı acaba?”

    Yazının devamı...

    Nâzım Hikmet’in ‘Memet’leri

    Gazeteci-yazar Sibel Oral, yakın çevresindeki dostlarının tanıklıkları ve arşiv belgelerine dayanarak oluşturduğu kitapta, Mehmet Nâzım’ın yakın dostu yazar Gündüz Vassaf’ın, özellikle Memet Fuat ve Nâzım Hikmet’in kitaplarını yayınlayan Adam Yayınları hakkındaki söylediklerine yazar ve eleştirmen Semih Gümüş’ten itiraz geldi.



    Gündüz Vassaf kitapta Memet Fuat’ın, Nâzım Nikmet’in yıllarca mirasçısı, temsilcisi gibi davrandığını, her ne kadar annesiyle evli olsa da, Nâzım Hikmet ona ‘oğlum’ dese de biyolojik oğluymuş gibi tanınmaya pek de karşı çıkmadığını söylemişti.

    İddiaları önemli bir ahlaki sorumsuzluk örneği olarak niteleyen Semih Gümüş, 1990-2015 yılları arasında on beş yıl boyunca Adam Yayınları’nda editör ve Adam Öykü dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığını, 2002’deki vefatına kadar da Memet Fuat’la birlikte çalışma fırsatı olduğunu, yapılan bu açıklamaların çamur atmaktan ibaret olduğunu belirtti.

    SAĞLIĞINDA SEKİZ KİTABI YAYIMLANMIŞTI

    Semih Gümüş, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada iddia edildiği gibi Memet Fuat’ın hiçbir zaman kendisini Nâzım’ın öz oğlu gibi göstermediğini, büyük bir aşkla bağlandığı ve evlendiği Piraye’nin öz oğlu olduğunu herkesin bildiğini söyledi.

    Memet Fuat’ın Nâzım Hikmet’in kitaplarını ilk kez sahibi olduğu De Yayınevi’nde yasaklı olduğu dönemde yayımlamaya başladığını, daha sonra Adam Yayınları’nda Âsım Bezirci’nin de katkılarıyla bir kuyumcu titizliğinde çalışılarak ‘Bütün Eserleri’ serisinin tamamlandığını söyleyen Gümüş, Nâzım Hikmet’in yaşarken yayımlanmış sekiz kitabının bulunduğunu, Memet Fuat’ın bu çalışmaları sonucunda toplamda 28 kitaplık ‘Bütün Eserleri’nin tamamlandığını ve bunlardan herhangi bir telif değil, sadece yayınevinden maaş aldığını belirtti.

    Adam Yayınları’nın telif konusunda ne kadar ciddi davrandığını, o dönem yayıncılık anlamında buna bir standart getirdiğini söyleyen Gümüş, “Nâzım Hikmet’in 28 kitaplık ‘Bütün Eserleri’nin telif haklarının, Paris’teki oğlu Mehmet Nâzım’a avukatı Necla Fertan aracılığıyla eksiksiz biçimde ödendiğini biliyorum” dedi.

    Semih Gümüş kitapların yayın hakkının Yapı Kredi Yayınları’na geçtikten sonra bile Memet Fuat’a danışıldığının altını çiziyor.

    Şurası bir gerçek ki her ne kadar biyolojik oğlu olmasa da Nâzım Hikmet’in edebi mirasına en çok sahip çıkan isimdi Memet Fuat.

    100 BİN DOLAR KARŞILIĞINDA YKY’YE GEÇMİŞ

    GÜNDÜZ Vassaf, Mehmet Nâzım’ın ancak Nâzım Hikmet’in kitaplarının Yapı Kredi Yayınları’na geçtikten sonra düzenli telif alabildiğini iddia ediyor kitapta. ‘İşitiyor musun Memet?’ kitabının yayınından kısa bir süre sonra, o dönem Yapı Kredi Yönetim Kurulu Üyesi ve Yapı Kredi Yayınları Yönetim Kurulu Başkanı yazar Selçuk Altun’a sordum süreci.

    Altun’u bir gün Orhan Pamuk arıyor ve kendisini biriyle tanıştırmak istediğini söylüyor. Orhan Pamuk’un yazı evinde buluşuyorlar ve ilk kez orda tanıyor Gündüz Vassaf’ı. Vassaf kendisine Nâzım Hikmet’in kitaplarını Yapı Kredi Yayınları’nda yayımlayıp yayımlayamayacaklarını soruyor. Mehmet Nâzım’ın ekonomik durumunun kötü olduğunu, kendisini Paris’ten ancak ödemeli olarak arayabildiğini, Adam Yayınları’nın da mali güçlüğe düştüğü için ödeme yapamadığını söylüyor. Selçuk Altun, ilkesel olarak bir başka yayınevinin yazarını transfer edemeyeceklerini, diğer yayınevleriyle de görüşmesini tavsiye ediyor. Gündüz Vassaf birkaç yayıneviyle görüşüp çeşitli teklifler aldıktan sonra toplu olarak en fazla 30 bin dolar verdiklerini, bunun da Mehmet Nâzım’ın ihtiyaçları için yeterli olmayacağı bilgisiyle dönüyor Altun’a. Selçuk Altun da “Nâzım Hikmet gibi bir yazara az bile” diyerek 100 bin dolara kitapların YKY’e geçmesi için imzayı atıyor.

    KEMİKLERİ SIZLADI PANAYOT BEY’İN

    TÜRKİYE’NİN en köklü kurumlarından biri olan İstanbul Filarmoni Derneği’nin adı ne yazık ki taciz iddiasıyla gündeme geldi. Yeni çıkacak müzik dergisi için editör olarak işe başlayan Dilacan Ö., Dernek Başkanı Atilla Tuna tarafından taciz edildiğini iddia etti ve ‘cinsel saldırı’ suçuyla kendisinden şikâyetçi oldu.



    Olay klasik müzik çevrelerinde büyük bir tepkiyle karşılandı. Yaşananların ortaya çıkması üzerine İstanbul Filarmoni Derneği Yönetim Kurulu üyeleri Cem Babacan, Filiz Yolaçan, Sezai Kocabıyık ve Sinan Erşahin istifa kararı aldılar.

    Son olarak derneğin Oda Orkestrası’nın Genel Müzik Direktörü olarak görev yapan ünlü keman virtüozu, besteci ve akademisyen Cihat Aşkın, sosyal medyadan yaptığı bir açıklama ile istifasını duyurdu.

    İstanbul Filarmoni Derneği denildiğinde ilk akla gelen isim, müzisyen, yazar ve çevirmen Panayot Abacı’dır. Uzun yıllar derneği yöneten Abacı, her yıl 20’nin üzerinde konser düzenleyerek çok sayıda dünyaca ünlü sanatçının İstanbul’a gelmesine katkıda bulundu. 1960’larda kurduğu ‘Orkestra’ dergisini 2015 yılındaki vefatına kadar yayımlamaya çalıştı. Tam anlamıyla bir klasik müzik misyoneriydi.

    Derneğin bugün geldiği durumu görünce ister istemez Abacı’nın yaptıklarını düşünüyor insan. Kemikleri sızladı Panayot Bey’in.

    Yazının devamı...

    'Tarih bir romana sığar mı?'

    Yapı Kredi Yayınları’nın Instagram hesabından yayınlanacak söyleşi yarın ve 30 Eylül Perşembe günleri iki bölüm halinde yayınlanacak ve yayının ertesi günü kurumun YouTube kanalından da izlenebilecekmiş.

    Pamuk ve Eldem, “Bu hem tarihi bir roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” diye başlayan ‘Veba Geceleri’ni, “Tarihçiyi yazardan ayıran özellikler neler? Bildiğimiz anlamda tarih yazımı nasıl ortaya çıktı? Tarihi roman türü içerisinde tarih nerede duruyor? Romancı ve tarihçi arasındaki ‘güç dengesi’ hakkında ne söylenebilir?” gibi soruların çerçevesinde konuşacaklar.



    Tarihçi Edhem Eldem, Kitap-lık dergisinin 215’inci sayısında yer alan ‘Tarih bir adaya sığar mı?’ başlıklı incelemesinde tarihin romandaki yerini şöyle açıklıyor: “O dönemde Osmanlı topraklarında yaşanan ve görülen başlıca ümitler, kaygılar, meraklar, yenilikler, gelenekler, korkular, çekişmeler küçücük bir adada baş gösteriyor. [...] Orhan Pamuk’un Osmanlı tarihini bir adaya sığdırmayı, sıkıştırmayı başardığını söyleyebiliriz. Aslında Minger’e sığan sadece Osmanlı tarihi değildir; dünya tarihidir, hatta da genel anlamda tarihtir.”

    Orhan Pamuk, ‘Veba Geceleri’ni yayımlandıktan sonra verdiği röportajlarda romanın geçtiği Minger Adası’nda yaşananlar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun birbirine benzetilmesine tepki göstermişti.

    ‘Kolağası Kâmil’ ile ‘Kolağası Kemal’i eşleştirenleri bakalım bu söyleşide ikna edebilecek mi?

    Yayınlar, yarın saat 19.00 ve 30 Eylül Perşembe saat 19.00’da.

    BASEL UÇAĞI BU YIL BOŞTU

    ULUSLARARASI sanat dünyasını bir araya getiren ‘Art Basel’ sanat fuarı, sektör profesyonelleri için kapılarını hafta başı açtı. Genel ziyaretçiye 24-26 Eylül tarihleri arasında açık olan fuar, bu yıl hem yerinde hem de çevrimiçi olarak, beş kıtadan 250’den fazla önde gelen galeri ve 4 binden fazla sanatçıya ev sahipliği yapıyor.

    Her yıl fuar döneminde ‘Akın var, Basel’e akın’ dercesine İstanbul’dan Basel’e giden uçakların yarısından fazlası Türk sanat çevresinin tanıdık simalarından oluşurdu. Galericisi, koleksiyoneri, sanatçısı ve sanat takipçilerinden oluşan gruplar göçmen kuşlar gibi Basel’e uçardı.



    Bu yıl pandemi koşulları ve seyahat kısıtlamaları nedeniyle o uçaklarda fuar için seyahat edenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı.

    İKİ TANIDIK İSİM

    Fuarın, galerilerin yer aldığı ana mekânında herhangi bir Türk galeri yer almazken müze boyutundaki büyük işlerin sergilendiği ve küratörlüğünü ilk kez Kunst Halle St. Gallen’in yönetmeni Giovanni Carmine’ın üstlendiği Unlimited’in girişinde ise ziyaretçiyi tanıdık iki isim karşılıyor: Etel Adnan ve Melike Kara’nın büyük boyutlu iki eseri.

    Lübnan asıllı yazar, şair, ressam ve filozof Etel Adnan’ın ‘İmkânsız Eve Dönüş’ başlıklı sergisi geçen aylarda Pera Müzesi’nde açılmıştı. 1925 yılında Osmanlı subayı Müslüman bir baba ile Rum Ortodoks bir annenin kızı olarak Beyrut’ta dünyaya gelen Etel Adnan, hayatının çoğunu Beyrut, California ve Paris’te geçirdi. Eserleri dünyanın dört bir yanında bienallerde sergilenen ve müzelerde yer alan Adnan’ın, Basel’de ziyaretçileri karşılayan eseri 6 metre uzunluğunda 136 elyapımı çiniden oluşan ‘Le Soleil Toujours’ adını verdiği seramik duvar panosu. 

    Sanatçı şöyle anlatıyor: “Soyut sanat, şiirsel ifadenin eşdeğeriydi; kelimelere değil, renklere ve çizgilere ihtiyacım vardı. Dil odaklı bir kültüre değil, açık bir ifade biçimine ait olmam gerekiyordu.”

    Unlimited bölümünde Etel Adnan ile birlikte seyirciyi karşılayan bir diğer büyük boyutlu çalışmanın yaratıcısı ise 1985 Almanya doğumlu sanatçı Melike Kara. Sanatçının ‘Peeling Words’ adlı bu eseri daha önce Şanghay’daki ‘Yuz Müzesi’nde sergilenmiş.

    IN

    Psikoloji kitapları
    Genç sanatçı sergileri
    Tek kişilik oyunlar
    Fiziki konserler

    OUT

    Kişisel gelişim kitapları
    Ustalar karması
    Büyük prodüksiyonlar
    Online canlı konserler

    Yazının devamı...

    Neş’e Erdok’un resim tutkusu

    Eserleri sergilenen isimlerden biri de Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Neş’e Erdok. Artweek’te sanatseverler kadar genç sanatçılar da etrafını sarmıştı. Bir sevgi ve hayranlık halesinin içinde yaptığı son işleri anlatıyordu.

    Neş’e Hanım 81 yaşında ve hep güncel. Geçen hafta Kitap Sanat ekinin kapağını kendisine ayırmıştık. Yapı Kredi Bomontiada’da yeni sergisi açıldı. Son iki yılda, yani evlerimize ve içimize kapandığımız süreçte o hep çalışmış. Geçirdiği ağır hastalık ve salgın, onu resim yapmaktan asla alıkoymamış.

    Hüzün kadar gizemli bir enerji de barındıran o kendine has figürleriyle içinden geçtiği zamanın güncesini tutmuş bir anlamda. Çağımızın kanayan yarası göçler ve mülteciler de var resminde, pandemide yaşadıklarımız da. Hatta hepimizin içini yakan son orman yangınları da...

    Erkan Aktuğ’a verdiği röportajında çalışma tutkusunu anlattığı bölümleri hayranlıkla okudum.

    “Resim yapmazsam eğer yokmuşum gibi” diyen Erdok; “Uzun bir hastane süreci geçirmiştim. Hastaneden çıkıp eve geldiğimde hastalanmadan önce başladığım bir göç resmi vardı, yarım kalmıştı. Onu bitireyim dedim fakat sağ kolumu kaldıramıyordum, yürüyemiyordum. Bir yandan fizik tedavi gördüm, bir yandan da sol kolumla sağ koluma destek olarak o resmi bitirdim. Sonra da aşağı yukarı her ay bir resim yaptım. Ama eve kapalı olduğum için değil. Ben zaten resim yaparken kapanırım, buna alışkınım. Belki resim yapmasaydım çok kötü olabilirdim, bir de o var. Hep söylerim, resim yapmazsam kendimi yokmuş gibi hissediyorum, koronavirüs olsun olmasın” diye anlatıyor yaşadığı süreci.

    Siz hep var olun Neş’e Hanım ve üretin. Üretmekteki tutkunuz ve azminiz bize örnek oluyor.

    Neş’e Erdok’un Yapı Kredi Bomontiada’daki sergisini 19 Eylül’e kadar görebilirsiniz.

    DÖRT GALERİ PİYALEPAŞA’YA TAŞINIYOR

    ARTER’in Dolapdere’de açılmasından sonra semtin plastik sanatların yeni merkezi haline gelmesi beklenen bir şeydi. İki yanında iki önemli galeri, “Pilevneli” ve “Dirimart” açıldı. Karşısında da “Evliyagil Dolapdere”.

    Dolapdere’nin galeri güzergâhı şimdi Piyalepaşa’ya kadar uzuyor. Ekim ayının ortalarında dört galeri, Polat İnşaat’ın Piyalepaşa projesinin içinde yer alan yeni yerlerine taşınacak.

    Merkür Galeri, ArtSümer, Pi Artworks ve Zilberman Galeri, 200’er metrekare, düz ayak, yan yana mekânlarda ilk sergilerini açmaya hazırlanıyor.

    ArtSümer ve Pi Artworks Karaköy’de, Merkür Galeri ise Nişantaşı’ndaydı. Üç galerinin yeni yeri Piyalepaşa olacak bundan böyle. Zilberman ise Galatasaray’daki Mısır Apartmanı’nda da açık kalacak, burasını ise bir şube olarak kullanacakmış.

    BELMONDO’YA FİLMLERİYLE VEDA EDİN

    EN çok etkilendiğim cenaze törenlerinden biriydi Jean-Paul Belmondo’nunki. Fransa büyük sanatçısını ona layık bir törenle ebediyete uğurlamıştı.

    Arkasından yapılabilecek en güzel anmayı da ulusal kültür merkezlerinde film gösterimleriyle yapıyorlar. Ülkelerin yurtdışında açtıkları kültür merkezleri aracılığıyla sanatçısına nasıl sahip çıkması gerektiğinin güzel bir örneği.

    Institut français Türkiye, 6 Eylül tarihinde hayatını kaybeden Fransız sinemasının efsane aktörü Jean-Paul Belmondo’yu Ankara, İstanbul ve İzmir’deki sinema salonlarında düzenleyeceği film gösterimleri ile anıyor. Sinemaseverler Fransız sinemasının önemli ustasının anısına ‘Rio Macerası’ ve ‘Çılgın Pierrot’ adlı filmlerini Institut français İstanbul şubesinde 16 Eylül’de ücretsiz izleyebilecekler.

    İstanbul’daki gösterimde usta sinema yazarı ve eleştirmen Atilla Dorsay da Belmondo hakkında bir konuşma yapacakmış.

    Yazının devamı...

    İşte Memet

    Ressam Mehmet Nâzım hayatı boyunca medyadan uzak durdu, babasıyla ilgili hemen hemen hiç konuşmadı. Çok merak edildi ama hep Nâzım’ın oğlu olduğu için. Dostları verdikleri ölüm ilanında bile fotoğraf olarak Amerikalı aktör Gary Cooper’ın fotoğrafını kullanmışlardı. Bu onun bir fikri ve hayatını didik didik etmek isteyenlere karşı bir cevabı, son şakasıydı sanki.

    Büyük çoğunluk onu Nâzım Hikmet’in “Karşı yaka memleket,/sesleniyorum Varna’dan/işitiyor musun?/Memet! Memet!/Karadeniz akıyor durmadan,/deli hasret, deli hasret,/oğlum, sana sesleniyorum,/işitiyor musun?/Memet! Memet!” şiirindeki Memet olarak biliyor.

    Her ne kadar bazıları bu şiirin Piraye’nin ilk evliliğinden olan üvey oğlu Memet Fuat’a yazıldığını zannetse de.



    DOSTLARI ANLATTI

    Gazeteci-yazar Sibel Oral yakın çevresindeki dostlarının tanıklıkları ve arşiv belgelerine dayanarak Mehmet Nâzım’ın hayatını ‘İşitiyor musun Memet?’ adıyla kitaplaştırdı. Oral’ın bir gazeteci titizliği ve yazar duyarlılığı ile oluşturduğu kitabının en önemli anlatıcısı Mehmet Nâzım’ın yakın dostu, yazar Gündüz Vassaf. Kitapta ayrıca Güllü Aybar, Komet, Ali Güreli, Zeynep Irgat, Sera Sade, Utku Varlık, Mehmet Güleryüz, Murat Morova, Josephine ve Max Mikorey, Andrea Fabbri ve Eva Baigorri gibi Mehmet Nâzım’ın yakın çevresinin tanıklıklarına da yer veriliyor. Son yıllarını Fransa ve Büyükada’da geçiren Mehmet Nâzım’ın bir sanatçı ve entelektüel olarak portresini çiziyor kitap.



    ‘İLLA BABASININ ŞİİRİNDEKİ OĞLU OLACAK’

    Sibel Oral daha kitabının başında genel beklentiye cevap vermeyen bir Mehmet Nâzım kitabı yazacağını dile getiriyor:

    “Nüfusta yazan Mehmet. Nâzım’ın şiirinde yazan: Memet. Bazı çevrelerce adını Mehmet diye kullanması, babasını reddediyor, ismini reddediyor, dolayısıyla komünizmi reddediyor diye algılandı. Demek ki babasını sevmiyor, demek ki solcu değil diye düşündüler. İllâ babasının şiirindeki oğlu olacak. Kendisi olamayacak. İlerici, eşitlikçi bir ideoloji bile kendi olma hakkını vermedi ona. Öldün ama hiçbir şey değişmedi. Biliyor musun bu yolculuk başladığından beri herkes dünyaca ünlü şair Nâzım Hikmet’in yıllarca konuşmayan, kendini göstermeyen, inzivada yaşayan ve tabii ki ‘babasına küs ölmüş oğlu’nun hayatını yazacağımı sanıyor. Herkes benden bir hikâye bekliyor. Bilinmeyeni yazmam gerekiyor. Gazeteciler ellerinde cımbızla bekliyor, devlet kayıtlarına göre ailen olan insanlar da yüksek ihtimalle benim için öfkelenip açıklama yapmayı bekliyor.”



    EVLENME FIRSATLARI OLMADI

    Nâzım Hikmet’in Münevver Andaç’tan doğan ve tek öz çocuğu olan Mehmet, 26 Mart 1951 tarihinde İstanbul, Kadıköy’de dünyaya geldi. Hikmet ile Andaç dayı çocuklarıydı, yıllar önce birbirlerine ilgi duymuşlar ama sonraları başka hayatlara devam etmişlerdi. Nâzım Piraye ile Münevver ise ressam Nurullah Berk ile evli ve bir kız çocuğu annesiydi. Nâzım, Bursa Hapishanesi’ndeyken Münevver Andaç’ın, annesi Celile Hanım’la onu ziyarete gelmesi ikisinin de yıllardır birbirlerine besledikleri duyguları tekrar harekete geçirmişti. Nâzım, Münevver Andaç’a âşık olmuş, bir mektupla uzun zamandır hapishane ziyaretlerini kesen eşi Piraye’den ayrılmak istediğini bildirmişti. Münevver Andaç ise Nurullah Berk’ten olan kızı Renan’dan ayrılmak istemiyordu, onu hapisteki Nâzım’la nasıl bir hayatın beklediğinin bilinmezliği içindeydi. Nâzım’ın açlık grevine kadar yine bir ayrılık süreci yaşayan Andaç bir süre sonra Berk’ten boşanmış ve en sonunda cezaevi ve hastane kapısından Nâzım Hikmet’le kol kola çıkmıştı. Bu sırada halen evli olan Nâzım 1951 yılında Mehmet doğmadan birkaç gün önce Piraye’den resmen ayrıldı ve kimi görüşlere göre o yıllarda boşanmayı takip eden bir yıl boyunca nikâh yasağı olduğu için Münevver Andaç’la evlenmeye fırsat bulamadı.”

    10 YAŞINA KADAR BABASINI HİÇ GÖRMEDİ

    BU sırada Nâzım’ın askere çağrılması ve Sabahattin Âli gibi öldürüleceği korkusu yurtdışına çıkma kararını almasına neden olmuştu. 17 Haziran 1951 sabahında Mehmet üç aylıkken evden çıktı ve Rusya’ya iltica etti. Mehmet 10 yıl boyunca babasını hiç görmedi ama okuma yazma öğrenince ona mektuplar yazdı. Nâzım bir İtalyan çevirmen ve aktivist Joyce Lussu aracılığı ile Mehmet ile Münevver’in yurtdışına çıkışını sağladı. Mehmet, babasını ilk kez Varşova’daki Hotel Bristol’ün lobisinde gördü. Ancak Mehmet’in çok beklediği gibi olmadı o buluşma. Nâzım’ın yıllardır görmediği oğlunu kucaklayıp göğsüne bastırmak yerine yanağından bir makas almakla yetindiği söylenmişti. Sonrasında Moskova-Varşova hattında telefonlarla yürütülen baba-oğul ilişkisi, Nâzım’ın evlilikleri de araya girince pek de beklendiği gibi kurulamamıştı.

    TÜRKİYE’Yİ KOKLUYORDU

    GÜNDÜZ Vassaf, Mehmet Nâzım’ın Türkiye ile ilişkisi ve buradaki algısı hakkında çarpıcı tespitlerde bulunuyor:

    “Aslında çok seviyordu Türkiye’yi. Ben Varşova dönemine tanık olmadım ama Paris döneminin başlangıcında dost ortamlarında Türkiye’yi kokluyordu. Türk kulüplerini, kebapçılarını arardık hep. Yemediği Türk mezelerini bile söylerdi, gözleriyle yiyordu çünkü, görmek istiyordu masasında. Ülkeler arasında yaşarken babasıyla ilişkisi de değişiyordu hep. Varşova’da ona babalık yapmayan, baba demesine neden olmayan bir babaydı Nâzım Hikmet ama Paris’te özellikle de son yıllarında tekrar babam demeye başladı. Babasının edebiyatını korumak için –şapkasını, virgülünü– çok hassas ve titiz çalışıyordu. Kimse bilmez, bilmek, görmek işlerine gelmedi. Ondan başka bir adam yaratmaya çalıştılar. Babasına sahip çıkmayan bir oğul, hatta babasının telifleri ile Paris’te bohem hayatı yaşayan bir ‘kaybeden Mehmet’ diye konuştular yıllarca. Asla öyle olmadı Mehmet. Bunlar da yani ona karşı algı da umurunda değildi. Ve tüm bunlara rağmen Türkiye’den bağını hiç koparmadı, sadece insanlarla bağ kurmamayı tercih etti. Çünkü onlar Mehmet’e hep Nâzım’ın oğlu diye yaklaştılar, yaklaşacaklardı, hatta emin ol ikinci görüşmelerinde ‘babasının oğlu olmamakla’ yargılayacaklardı. Bilip bilmeden. Türk aydınının sorunu bu zaten. Anca masalarda, anca meşhurluk üzerinden, anca bir kimlik çatarak ama o kişinin derinine inmeden, insani yönlerine bakmadan, kazı yapmadan... Bütün bunlardan kaçtı Mehmet, iyi de yaptı. Sence, sen ne düşünüyorsun, böylesi daha iyi olmadı mı?”




    BABAYA VEDA

    3 Haziran 1963, Nâzım Hikmet geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Münevver Andaç yazdığı bir mektupta “Memo ile Moskova’ya gittik. Cenaze için. Çok muazzam, çok hazin bir merasimdi. Oğlan çok cesur davrandı. Erkek gibi durdu saatlerce. Yalnız en son dakikada, tabutu kapatacakları zaman ‘Babanı öp’ dediler. Öptü. Ama hıçkırmaya başladı. Talihsiz çocuk bu Memo, Baba nedir bilmedi...” diye anlatacaktı o anı.




    NEDEN GARY COOPER FOTOĞRAFI

    MEHMET Nâzım’ın ölüm ilanında neden Garry Cooper fotoğrafı kullandıklarını Gündüz Vassaf kitapta şöyle anlatıyor: “Lyon’da hastanede tedavi görüyordu, bir ara biraz açılsın diye koridorda yürüyorduk; ölümden konuştuk. ‘Benim için ölüm ilanı verirseniz Gary Cooper’ın fotoğrafını kullanın’ dedi. Ben de sorgulamadım, Mehmet’i tanıyordum, Şarlo gibi mizah yeteneği vardı zaten. Bu dünyaya mesajıydı belki.”



    Yazının devamı...

    Bu kez hayat sanatı taklit etti

    Tarih boyunca sanat hayatla, hayat da sanatla anlamlandırılır hep. Felsefecileri, sanatçıları başından beri meşgul eden soruya bir cevap da kendiliğinden geldi geçtiğimiz hafta.

    Kabil Havaalanı’nda yaşanan insanlık dramının görüntülerini izledik içimiz sızlayarak. Taliban’dan kaçmak için her yolu deneyen çaresiz insanlar, bırakın uçağın içine balık istifi dizilmeyi, kanatlarına kendilerini bağlamış, üzerine tırmanmış, tekerlek boşluklarına sığınmışlardı. Bu görüntüler Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Halil Altındere’nin beş yıl önce sergilediği ‘Köfte Airlines’ işini hatırlattı. Sosyal medyada Altındere’nin işi ile Kabil’den çekilen fotoğraf yan yana konularak paylaşımlar yapıldı. Evet sanat hayatı taklit etmemiş, bu kez hayat sanatı taklit etmişti adeta.



    Halil Altındere de fotoğrafları görünce çok şaşırmış. Hatta kendi eserinden bir detay mı paylaşılıyor diye şüphelenmiş. “Görüntünün gerçek olduğunu anladığımda da şok oldum” diyor.



    45 MÜLTECİ İLE ÇEKİLDİ

    Altındere’nin Çanakkale Bienali için gerçekleştirdiği bu fotoğraf çalışması bienal iptal idilince ilk kez 2016 yılında Berlin’deki ‘Space Refugee’ (Uzay Mültecisi) sergisi kapsamında HAU Tiyatrosu’ndan gösterilmişti. “Mültecileri kimse kabul etmiyorsa Mars’a mı gidecekler?” diyerek hazırladığı bu sergisini Hürriyet’te Güliz Arslan’a verdiği röportajında şöyle anlatmıştı:



    “Tekirdağ-İstanbul otobanı üzerinde, yol kenarında bir uçak gördük. Üstünde ‘Köfte Airlines’ yazıyor. Mustafa Yurdanur Bey, onu alıp oraya getirmiş, içine de restoran açmış. Amerika’da görmüş böyle bir şeyi, kendisi de yapmak istemiş. Berlin’deki HAU Tiyatrosu’ndan bir proje yapma teklifi aldığımda, mültecilerin bir yerden bir yere gitme-gidememe durumunu bu uçakla anlatmak istedim. Çanakkale Bienali ekibi yardımıyla Göç İdaresi’ne başvurduk. Projede yer almak isteyen 45 göçmen geldi ve çekimi onlarla gerçekleştirdik.”

    Halil Altındere ‘Space Refugee’ (Uzay Mültecisi) isimli video işinde de Türkiye’ye 2012’de göç etmiş Suriyeli astronot Muhammed Faris’in gerçek hikâyesini anlatmıştı. Faris, uzaya çıkmış, diplomatik pasaportu olan biri ama Türkiye’ye kaçak yollardan, yürüyerek gelmişti. Onun hikâyesiyle aslında herkesin bir gün mülteci olabileceğini göstermek istemişti bize.

    Tıpkı o uçaktakiler gibi.

    Kendimizi bir gün o uçağın tepesinde bulmayacağımızı kim garanti edebilir ki?

    “Sanat ele aldığınız sorunların çözümüne nasıl bir katkı sağlar” sorusuna “Romantik bir sanatçı değilim, ‘Sanat dünyayı değiştirir’ diyemem. Ama bir kişinin bile mültecilerle empati kurmasını sağlamanın önemli olduğunu düşünüyorum” diye cevap vermişti Altındere.

    Sanatın hayatı değil, hayatın sanatı taklit ettiğini gösteren bu örnek de umarım bu empatinin kurulmasında etkili olur.

    ŞEHİR TİYATROLARI KALDIĞI YERDEN

    COVID-19
    salgını döneminde ‘Sezon Minimal’ adıyla, az kişili ve tek dekorlu oyunlarla seyirci karşısına çıkmıştı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları. Ancak iki ayrı ‘kapanma’ sebebiyle hazırlanan oyunların altısı sahnelenebilmişti. Mehmet Ergen’in genel sanat yönetmenliğindeki İstanbul Şehir Tiyatrosu 2021-2022 sezonu için ‘Kaldığımız Yerden Yeniden’ mottosunu seçmiş. Bu başlık altında da hem geçen sene çok az sahnelenebilen ve hazırlandığı halde prömiyer yapamayan oyunları hem de yepyeni eserleri sahneye çıkarmaya hazırlar. İşte bu sezonun öne çıkanları:

    - Kadıköy’de açılan Müze Gazhane, Şehir Tiyatroları seyircisi için sık uğranılan bir lokasyon olacak. Mekânda biri İtalyan sahne, diğeri meydan sahne olacak şekilde iki ayrı mekân da olacak.

    - Oyunlar 1 Eylül’de ‘Antigone’ ile Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda başlıyor. Kapalı salonlar için sezonun açılış oyunu ise Albert Camus’nün ‘Veba’sı olacak. Müze Gazhane’deki yeni ŞT sahnelerinden olan meydan sahnede, Mehmet Ergen’in yönetmenliğinde sahnelenecek oyunu, pandemi sürecinde yaşamını yitirenlere bir saygı duruşu olarak tasarlamış, ŞT ekibi.

    - Şehir Tiyatroları özellikle tarihi oyunlarıyla tiyatro yazınımıza büyük katkı sunan 90 yaşındaki Turan Oflazoğlu’na bu sene bir saygı duruşu yapıyor. Yazarın ‘Deli İbrahim’ oyunu sahnede olacak, ayrıca bir “Turan Oflazoğlu Festivali” düzenlenecek.

    - Tiyatro tarihinin kült eserlerinden, Arthur Miller imzalı ‘Cadı Kazanı’ ŞT tarihinde ilk kez sahnelenecek.

    - Sezonun en dikkat çekici oyunları, Mehmet Ergen’in dün yapılan basın toplantısında kullandığı tabirle ‘ŞT’nin alıştığımız şaşaalı büyük oyunları olacak gibi. 2022’de üç büyük ve klasik müzikal sahnede olacak: ‘Gypsy’, ‘Bando Ziyareti’ ve ‘Suikastçılar.’




    - Mehmet Ergen, Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği görevine geldiğinden beri kadın sanatçı ve yazarların görünürlüğünü vurguluyordu. Bu seneki basın toplantısında da genel sanat yönetmeni yardımcıları Emre Koyuncuoğlu, Lerzan Pamir ve Sevinç Erbulak’ı sahneye davet edip üzerinde çalıştıkları, tiyatroda toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan bildiriyi duyurdu.

     

    Yazının devamı...

    Küçük Amal’ın yolculuğu İnatçı Keraban gibi oldu

    Konusu II. Mahmut döneminde, Osmanlı sınırları içindeki topraklarda geçen romanda bir ramazan günü Hollandalı tütün tüccarı ve uşağı İstanbul’a gelir ve iş yapacakları Keraban Ağa ile buluşurlar. Keraban misafirlerini akşam yemeği için Üsküdar’daki konağına davet eder. Ancak o gün Boğaz’dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konmuştur. Keraban Ağa inat eder ve bu vergiyi vermemek için misafirleriyle birlikte Üsküdar’a Balkanlar, Kırım ve Kafkasya üzerinden bütün Karadeniz’i dolaşarak gider.

    İnatçı Keraban’ın yaptığı gibi bir yolculuğun benzerini 9 yaşında Suriyeli bir mülteci kız çocuğunu simgeleyen 3,5 metre boyundaki bir kukla olan Küçük Amal yapmak zorunda kaldı. Bu kez neden Amal’ın inatçılığı değil, pandemi nedeniyle Yunan adaları ile Türkiye arasında yapılması yasaklanan seferlerdi.



    ‘The Walk - Yürüyüş’ projesi kapsamında Küçük Amal, 27 Temmuz günü ilk adımını attığı Gaziantep’in ardından Adana, Tarsus, Musalı Köyü - Mersin, Antalya, Pamukkale, Denizli, Selçuk, Urla, İzmir ve Çeşme’yi ziyaret etti. Önemli dernek, vakıf ve sanatçıların işbirliği ile hazırlanan kültür-sanat etkinliklerine katıldı.

    Küçük Amal’ın annesini bulmak üzere çıktığı Türkiye’den başlayan yolculuğu, Yunanistan, İtalya, Fransa, İsviçre, Almanya, Belçika’nın ardından 3 Kasım’da Birleşik Krallık’ta son bulacak. 4 ay boyunca 8 ülke sınırını geçerek 8 bin kilometre yol kat edecek ve ziyaret edeceği tüm kentlerde sanatçılar ve sivil toplum kuruluşları tarafından halka açık gerçekleştirilecek pek çok kültür ve sanat etkinliğiyle karşılanacak.

    Küçük Amal’ın önceden planlanan bu yolculuğu Çeşme’den Sakız’a devam edecekken sekteye uğradı. Kuklayı gezdiren sanatçı ekibi, birkaç mil uzaklıkta ışıklarını gördükleri adaya İnatçı Kerabanvari bir yolculukla Çeşme-Dalaman-İstanbul-Atina-Sakız güzergâhını takip ederek varabildi.

    ‘GENCO’YLA TİYATRO TARİHİNDE YOLCULUK

    SABAHIN ilk ışıklarında İstiklal Caddesi’nde tek başına yürüyerek hayatını anlatmaya başlıyor Türk tiyatrosunun büyük ustası Genco Erkal. Dile kolay tam 60 yıllık bir serüven bu. Bugüne kadar 55 oyun yönetmiş, 80 oyunda oynamış, 9 oyun çevirmiş, 23 uyarlama yapmış ve 1 oyun yazmış sanatçının, yaşamöyküsü bütünüyle tiyatroya adanmış.

    ENKA Sanat’ın yapım sponsorluğunu üstlendiği, Türk tiyatrosunun ulu çınarı Genco Erkal’ın kariyerini ve sanat hayatını ele alan 90 dakikalık belgeselin ilk gösterimi yapıldı pazartesi akşamı.



    Sanatçının çocukluk, gençlik ve meslek hayatının çok büyük bir bölümünün geçtiği, aynı zamanda dönemin sosyo-kültürel hayatının şekillendiği İstiklal Caddesi’nde başlayan belgeselle Karaca Tiyatrosu, Ali Paşa Han, Arena Tiyatrosu, Küçük Sahne, Ses Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu ve Paris sahnelerinde tiyatroya adanmış bir hayatın izini sürdük. Genco Erkal’ın kurucularından olduğu, 50 seneyi deviren Dostlar Tiyatrosu’nun oyunları arasında dolaştık. Bertolt Brecht’ten Gogol’a, Nâzım Hikmet’ten Aziz Nesin’e, Yaşar Kemal’den Haldun Taner’e pek çok usta yazarın dünyasına girdik.

    Belgeseli Leyla Gencer ve Metin Akpınar belgesellerine de imza atan Selçuk Metin yönetmiş. Gösterimde belgeselini kısa süre önce izlediğim Metin Akpınar da yalnız bırakmamıştı Genco Erkal’ı.

    Metin Akpınar belgeselinin senaryosunu Zeynep Miraç Özkartal yazmıştı. Genco Erkal belgeseli ise otobiyografi olarak ilerliyor.

    İki sanatçının tiyatro anlayışlarının farklılığı belgesellerine de yansımış.

    ‘Genco’ belgeselinin 6 Eylül tarihinde ENKA Açıkhava Tiyatrosu’nda sanatseverler ile buluşacağını hatırlatayım.

    EN HIZLI SATILAN FESTİVAL BİLETLERİ

    GEÇEN yıl pandemi nedeniyle çevrimiçi gerçekleştirilen İstanbul Müzik Festivali, uzun bir aranın ardından bugün izleyiciyle buluşuyor.

    30 günde 14 farklı mekânda 20 konsere ev sahipliği yapacak festival bu akşam Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda Şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası’nın piyanist Anna Vinnitskaya’ya eşlik edeceği konserle başlıyor.

    Önceki gün İKSV Genel Müdür Yardımcısı Yeşim Gürer Oymak, İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya, Medya İlişkileri Direktörü Ayşen Ergene ve Medya İlişkileri Koordinatörü Elif Ekinci’nin katıldığı bir basın buluşması yapıldı Beşiktaş’taki Four Sesason Oteli’nde.

    Onlardan aldığım bilgiye göre festival biletlerinin en hızlı satıldığı yıl olmuş.

    ‘Yıldızlarla Oda Müziği: Altun & Rudin & Şentürker’, ‘Modigliani Quartet Bir Prömiyer: Vasks, Simon Ghraichy, Accademia Bizantina’, ‘BİFO Özel: Borusan Quartet&Paul Meyer ve Festival Orkestrası & Hande Küden’ konserleri festival henüz başlamadan yüzde 90’ın üzerinde doluluğa ulaşmış. Bu ilgi dinleyicilerin fiziki konserleri ne kadar çok özlediğini gösteriyor.

    Festivalin en çok ilgi gören konserlerinden biri ise yarın akşam bir dünya bir de Türkiye prömiyerine ev sahipliği yapacak Fazıl Say’ın ‘Doğa’nın Sesi’ konseri.

    Eylül ayında Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın eşlik edeceği ‘klasik müziğin pop starı’ olarak da adlandırılan, Cartier markasının elçisi Gürcü piyanist Khatia Buniatishvili konseri ve Libertango gibi yapıtlarıyla müzik tarihine derin iz bırakan Astor Piazzolla’nın tangoya senfonik bir yaklaşım getiren eserlerini akordeon virtüözü Martynas Levickis’ten dinleyeceğimiz ‘BİFO Özel: Piazzolla 100 Yaşında’ gibi büyük konserlere bilet bulmak için acele etmekte fayda var.



    Klasik müziğin pop starı olarak kabul edilen Gürcü piyanist Khatia Buniatishvili, aynı zamanda Cartier markasının da elçisi. Sanatçı Twitter hesabından bu fotoğrafı ‘Cartier - 2021. Photo by great Jean-Baptiste Mondino’ diyerek paylaştı.

    Yazının devamı...

    Bu heykeller Türk Pop-Art’ı olabilir mi?

    Son yılların modası haline geldi; her kentin en meşhur ürünü neyse, kendini neyle bütünleştiriyorsa onun devasa heykelini en merkezi meydanına diktirmesi.

    Bunların güzelliği-çirkinliği, sanatsal bir değerinin olup olmadığı çok tartışıldı. Ancak sanat dünyasında bu konuyu ciddiye alan pek çıkmamıştı. Zorunlu olarak görüş vermek dışında...



    Son olarak sosyal medyada bir fırının reklam amaçlı yaptırdığı dev ekmek üzeri simit ve çay heykeli gündem oldu. Benzer tepkilerle karşılandı o da. Altına yorumlar yapıldı, estetik açıdan beğenilmedi, küçümsendi, çirkin bulundu.

    Ancak bu kez başka bir şey daha oldu.

    İlk kez sanat dünyasından ciddi bir yorum yapıldı.

    Çağdaş Türk sanatının en önemli isimlerinden Komet bir kontra fikir attı ortaya Twitter hesabından bu fotoğrafı paylaşarak ve şöyle yazdı:

    “Karpuz heykeli olsun, baston heykeli olsun ve bu ekmek çay heykeli hakiki bir “Türk Pop Art’ı”dır. Ben hayranım. Müthiş yaratıcı ve popüler işler; bunlardan yola çıkmalıdır Türkiye çağdaş ve güncel sanatı. Tam bu coğrafyanın, bu toplumun kendini ifade etmesinin sembolleridir. Genç sanatçıların bunları incelemesi gerekiyor. Elit sanatlara gelince o zaten kendi yolunu açıyor diyebilirim. Ama bunlar harika sürreel işler. Çok da yaratıcı. Zaten heykel sözcüğünü kullanmak şart değil. Herkes istediği cins çalışmayı yapsın yani.”

    “En azından kendince heykel yapıyor halkım” diyerek Komet’i destekleyenler de oldu, bunun Pop Art olamayacağını öne sürenler de.

    Sanat dünyasının teorisyenlerinin, eleştirmenlerinin ne diyeceğini merak ediyorum ben. Hasan Bülent Kahraman, Ali Akay, Ayşegül Sönmez girmez mi bu tartışmaya?

    COCA COLA ŞİŞESİ OLUYOR DA ÇAY BARDAĞI NEDEN OLMASIN?

    MALZEMESİNİ gündelik nesnelerden alan, hayatı bir anlamda hammadde gibi işleyen Pop Art, adı üstünde popüler olanın sanata dönüşmesini ifade ediyor.



    Pop Art, 1950’lerde, özellikle ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan bir sanat akımı. Richard Hamilton’ın ‘Günümüz Evleri...’ başlıklı kolajı 1956’da ilk Pop Art örneği kabul ediliyor. Amerika’da Jasper Johns ve Robert Rauschenberg tarafından başlatılan akımın en önemli isimleri Andy Warhol, Roy Lichtenstein ve Claes Oldenburg.

    Tüketim toplumunda gündelik kullanılan eşyanın sanatsal alana çekilmesi en belirgin özelliği. Konserve kutuları, Coca Cola şişeleri, sigara paketleri, hamburgerler ve çeşitli diğer yiyecek ve içecekler bu akımın vazgeçilmezleri oldu. Reklamlar, çizgi romanlar, afişler ve özellikle Hollywood endüstrisiyle yakından ilgilenen dönem sanatçıları, popüler film yıldızlarını da etkili bir şekilde kullandılar. Bunlardan en ünlüsü şüphesiz Marilyn Monroe’ydu.

    SANAT İÇİN PORNO

    TÜRKİYE’DEN
    erişime kapalı olan PornHub sitesi sanat dünyasında yeni bir tartışmayı başlattı. Sanatatak’ın derlediği habere göre porno içerik yayınlayan PornHub geçen günlerde ‘Classic Nudes/Klasik Çıplaklar’ adlı yeni platformunda takipçilerine sanat tarihinin klasik sahnelerini canlandırdığı içerikleri sunmaya başladı.



    Canlandırılanlar arasında New York Metropolitan Müzesi’nden Edgar Degas’ın ‘Male Nude’ ve Londra Ulusal Galerisi’ndeki Jan Gossaert’in ‘Eating the Forbidden Fruit’ eseri gibi eserler var.

    Floransa’daki Uffizi Galerisi, PorhHub’ın resimlerini ve diğer içeriklerini izinsiz olarak kullandığını iddia ederek yasal işlem başlattı. Uffizi, Titian’ın ‘Venus of Urbino’ (1538) adlı eserine dair sitenin porno oyuncularının yaptığı canlandırmanın yayınını durdurmak istiyor.

    Benzer şekilde, Louvre Müzesi de koleksiyonundaki Boucher’ın ‘The Brunette Odalisque’ (1745) eserinin canlandırmasına tepki verse de yasal işlem başlatmadı.

    Bu konuya farklı yaklaşan müzeler de var.

    Mesela New York Metropolitan Sanat Müzesi ve Londra Ulusal Galerisi bünyelerinde bulunan eserlerin şehvetli altyazılarla tanıtımına karşı herhangi bir yasal işlem başlatmayı planlamadıklarını açıkladı. Hatta New York Metropolitan’ın baş iletişim sorumlusu Kenneth Weine açıklamasında zaten yüzbinlerce eseri Açık Erişim Programı ile halkın beğenisine sunduklarını, bu görsellerin geniş kesimlere ulaşmasının bu anlamda onlar açısından bir sorun yaratmadığını belirtmiş. Madrid Prado Müzesi ve Paris d’Orsay Müzesi’nden de şimdilik bir tepki gelmemiş.

    PornHub sitesinin neden böyle bir içerik ürettiğine dair savunması ise hayli ilginç: “Pandemide zor koşullar geçiren müzelere yardım etmek, halkı bu kültürel kurumları ziyaret etmeye, keşfetmeye ve yeniden âşık olmaya, şehvet duymaya teşvik etmek.”

    Porno sitesi bir anlamda “Sanat için soyunurum” klişesini bir hayli ileriye taşımış.

    AŞI OLMAYAN KONSERE SİNEMAYA GİREMESİN

    İSTANBUL
    Kültür Sanat Vakfı Genel Müdürü Görgün Taner, İtalya’nın aşı pasaportu uygulaması kararını alması üzerine sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Kültür Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nı da etiketleyerek şu paylaşımı yaptı: “İtalya’da aşı pasaportu uygulamasına göre birçok etkinliğe ve mekâna aşısız gidilemeyecek. Yunanistan, Fransa, İsrail de benzer uygulamalara gitti, gidiyor. Aşı olmak istemeyip kapalı mekânlarda maskesiz rahatça dolaşmak mümkün olmayacak. Bu konu çok ciddi. Özellikle kapalı salonlarda yapılacak kültür faaliyetlerine (sinema, tiyatro, konser vb...) katılım için aşı şartının getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”



    Görgün Taner’le telefonla yaptığım konuşmada İKSV olarak böyle bir uygulamayı en azından kendilerinin yapıp yapamayacaklarını sordum. Yasal olarak bunun mümkün olmadığını ancak kültür sanat dünyasının yeni bir kapanmayı kaldıramayacağını söyledi.

    Dün, TESDER de (Canlı Müzik ve Eğlence Sektörü Derneği) bir bildiri yayımlayarak benzer bir çağrıda bulundu: “Vaka ve vefat sayılarındaki artışlara bakıldığında gelecek günler için yeni tedbirlerin alınacağı aşikâr. Bu noktada pandemiyi önlemekteki en güçlü silah olan aşının kapalı mekânlarda ve kapalı mekânlarda gerçekleştirilecek tüm etkinliklerinde zorunlu kılınmasını doğru buluyor, destekliyor ve öneriyoruz!”

    Yazının devamı...