• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Sahaf Sakallı Lütfü’nün serencamı

    İstanbul Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 1 Temmuz’da Kadıköy Caferağa Mahallesi Mühürdar Sokak’ta bulunan bir sahafa baskın düzenlemiş ve yapılan aramalarda, ‘2863 Sayılı Kanun’ kapsamında olan ve Cumhurbaşkanlığı Osmanlı arşivleri tarafından da aranan 12 adet Osmanlı Devleti’nde ‘Kadı Hücceti’ olarak adlandırılan belgeler ve bu belgelerin kayıt altına alındığı ‘Kadı Sicili/Şeriye’ olarak adlandırılan klasör ele geçirilmiş. Belgelerde, Kastamonu Vilayeti Cide kazasında görevli kadılar tarafından görülen davalara ait kararların yazılı olduğu tespit edilmiş.

    Haber pek çok yerde sahaf İsmail Lütfü S. büyük bir tarihi eser kaçakçılığı yaparken suçüstü yakalanmış gibi sunuldu.

    Kimdir İsmail Lütfü S.?

    Sahaf dünyasının ucundan kıyısından geçmiş hemen herkesin tanıdığı, son dönem İstanbul sahaflarının en önemli ve tanınmış isimlerinden Lütfü Seymen, daha çok bilinen adıyla Sakallı Lütfü.

    CİMER’E ŞİKÂYET ETTİLER

    Kitabiyat, yayıncılık, gazetecilik tarihine, okuma kültürüne, edebiyat tarihine büyük katkıları olan Sakallı Lütfü, dükkânıyla aynı adı taşıyan kitap ve sahaf kültürü dergisi ‘Müteferrika’yı 1993 yılından beri çıkarıyor. Son olarak 59’uncu sayısı bu ay yayımlandı.

    Sahaf Müteferrika adlı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Tanıdığım biri tarafından CİMER’e şikâyet edildiğimden ifadem alındı. Otuz seneye yakın elimde bulunan Cide şeriye sicillerinin elimde olmaması gerekiyormuş. Cide ve tarihine ilgi duymanın bedeli...” diye yazdı.

    Çöpten bulmuş ve muhafaza etmişti belgeleri. Cide tarihi ile ilgili yazacağı kitabında kullanacaktı. Satışa çıkarmamış, kendi arşivinde saklamıştı. Kaldı ki internette şöyle bir arama yapsanız benzeri yüzlerce belge bulup satın almanız mümkün. Koca koca padişah fermanları müzayedelerde alınıp satılmıyor mu? Resmi kurumlar kendi ihtiyacı olan belgeleri satın alma yoluyla arşivlerine tekrar katabiliyorlar böyle müzayedelerden.

    CİDE’DE TEKSAS, TOMMİKS  KİRALAYARAK BAŞLADI

    Memleketinin tarihine olan özel ilgisiyle de tanınıyor zaten. Akgün Akova’nın çektiği fotoğraflar eşliğinde hazırladığı ‘Üsküdar’a kadar Kastamonu’ kitabı Aralık 2008’de Yapı Kredi Yayınları’ndan yayınlanmıştı.

    Sahaf Lütfü Seymen memleketi Cide’de gazete bayii olan babası İhsan Bey’in yanında Teksas, Tommiks kiralayarak başlayan kitap ticaretini 1974 yılında İstanbul’a geldiğinde sürdürmüş. Bu tarihten sonra seyyar kitapçılıkla başlayan sahaflık hayatı Kadıköy’deki kitap dükkânlarıyla ünlü Akmar Pasajı’nda devam etmiş. Halen çarşıda küçük ve dar bir dükkânı bir de büyük bir depo/dükkânında kitapseverlere hizmet etmeye devam ediyor.

    28 yıldır sadece dergi çıkarmakla yetinmeyip önemli ve özellikle kitap kültürü ile ilgili yayınlara da imza attı.

    Orhan Koloğlu’nun ‘Osmanlı Basının Doğuşu ve Blak Bey Ailesi’ (1998), Başak Ocak’ın ‘Tüccarzâde İbrahim Hilmi Çığıraçan’ (2003), Hasan Peter Kraus’un ‘Bir Nâdir Kitap Destanı’ isimli anılarını (2004) ve Necmettin Hilav’ın ‘Fetvâ Mecmûası’nı (2012) yayımladı. Kendisiyle yapılmış bir söyleşide ‘Sahaflık nedir?’ sorusuna Cerrahiye Tarikatı şeyhlerinden ve Sahaflar Çarşısı’nın ünlü sahaflarından Hacı Muzaffer Özak’ın şu sözleriyle cevap veriyor: “Ölülerin evinden kitap alıp ölecek olanlara satmak.”

    Basitçe yaptığı işi böyle tanımlasa da bunun çok ötesinde bir anlam ifade ediyor sahaflıkta Sakallı Lütfü’nün yaptıkları.



    Bazı ortak dostlarıyla ideali olan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kitap ve Kitapçılık Tarihi Ansiklopedisi’nin hazırlıklarını yıllardır sürdüren Lütfü Seymen, İstanbul sahaflarının medarıiftiharı ve büyük ustalarından birisidir.

    ENİS BATUR: GELENEĞİ SÜRDÜREN BİR SAHAF




    - Enis Batur, yıllar önce yazdığı bir portrede şöyle anlatıyor Sahaf Lütfü’yü: “Lütfü Seymen’i kitapperestler ‘Sakallı Lütfü’ olarak tanır. Kadıköy çarşısındaki Akmar Pasajı’nda bir dükkânı, dükkânın dibinde küçük bir masası, masanın arkasında hemen gülümsemeye hazır asık bir suratı var Lütfü’nün. Eskici değildir, geleneği sürdüren bir sahaftır: Kitabı, kitapları, kitapların arkasında yüzen hikâyeleri, tarihi anekdotları bilir. Bütün kitap kurtlarını tanır. Fikr-i takip, fikr-i sabit’e dönüşürcesine yer etmiştir işinde: Sorduğumuzu arar, bulur, iletir. Tuzu kuru değildir Lütfü: Pazar günleri, seyyar bir arabayla, çarşının ortasında ekmek parası kovalar. Gene de konu kitap oldu mu, hovardadır. Yeni yayına başladığı sahaflık dergisi Müteferrika bunun kanıtı.

    Lütfü’yü en çok üslubuyla severim ben. Yaka paça dükkânına almaz müşteriyi, gelene gidene ters davranışlarda bulunmaz. Alışveriş yapmasanız da olur, az şekerliyi ısmarlar, sigara dumanları arasında bir kitaptan ötekine sıçrayarak sohbeti demler.

    Benim Karşıyaka’da ana durağımdır Lütfü’nün dükkânı.”

    GENÇ SANATÇILARA YATIRIM YAPIN


    ULUSLARARASI Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) özellikle pandemi sürecinde ülkemizdeki genç sanatçıların yaşadıkları sıkıntıları göz önünde bulundurarak bir proje hazırladı. UPSD Başkanı Bedri Baykam açıkladığı projeyle ilgili şunları söylüyor: “Hayırsever bir yurttaş veya kurum tarafından UPSD’ye hibe edilmiş 15 daireli bir bina düşünün... Bir kısmında ressamlar, plastik sanatçılar eser üretiyorlar; diğer dairelerde ise dansçılar, tiyatrocular, sinemacılar, fotoğrafçılar, heykeltıraşlar çalışıyor, ortak kütüphanede beyin fırtınaları yapılıyor ve disiplinler arası diyalog ve temas sayesinde genç Türk çağdaş sanatının bu yaratıcı kozasından 21. yüzyılda dünya öncülüğünü taşıyacak isimler çıkıyor. Hedefimiz bu olmalı!”



    Hayırsever ve sanatsever vatandaşların bu kampanya ile UPSD’ye hibe edecekleri taşınmazla ülkemizin değişik kentlerinde sanat evleri oluşturulması planlanıyor. Bağışçının adının yaşatılacağı bu evler salt akar masraflar karşılığında 2 veya 3 senede bir belirlenecek genç üye sanatçılara dönüşümlü olarak tahsis edilecek.

    Geçenlerde yapılan bir araştırma genç sanatçıların aylık kazancının 2 bin liranın altında kaldığını ortaya çıkarmıştı. Onları bir nebze olsun rahatlatacaktır böyle bir proje hayata geçerse. 

    Yazının devamı...

    Afyon’a caz değil sucuk ve kaymak heykeli mi yakışır

    Yasan, festivale ilişkin sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda “700 bin nüfuslu Afyon’da Caz Festivali’ne kimler katılır? Yüzde bir olsa 7 bin kişi eder. Gelen bini bile bulmaz. Onun da yarısı protokol. O zaman niye?” diye sormuştu.



    Şemsettin Yasan, paylaşımı üzerine gelen bir yoruma da “Ne yapılırsa halk için, halka göre yapılmalı. Halkın çoğunluğuna göre yapılmalı. Caz Festivali halkta karşılığı olmayan bir şey, bir etkinlik. Bize, yani çoğunluğa göre gereksiz ve lüzumsuzdur. Bu da benim bireysel düşünce tezahürümdür. Doğrulara sahip çıktığımız gibi yanlışı da görmezden gelemem” yanıtı vermişti.

    Sosyal medyadaki tartışma Afyon’a neyin yakışıp yakışmayacağı üzerine ilerledi.

    Sayın Yasan, siz caz yerine neyi yakıştırıyorsunuz kentinize? Son dönemde moda olduğu gibi Afyon’un orta yerine dikilecek kaymak ve sucuk heykeli mi?

    Afyon’da 20 yıldır klasik müzik ve caz festivali düzenleyen müzik öğretmeni Hüseyin Başkadem’in özverili mücadelesinin yakından tanığıyım. İki festivali de yaşatmak için ne gibi zorluklara göğüs gerdiğini biliyorum.

    KLASİK MÜZİK NASIL OLUR

    Bütün bu tartışmalara neden olan Caz Festivali sona erdi, şimdi sırada 20. Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali var. Festivalin açılış konserini 9 Temmuz’da NG Afyon’un bahçesinde bir piyano üçlüsü olan ‘Puella Trio’ (Eva Krestová, Aneta Sudáková, Adèla Tická) verecek. 6 gün boyunca 10 konserin gerçekleşeceği festival, 1978 yılında Kore’de doğan ve şimdiye kadar Kore, Japonya, Almanya, İtalya ve Türkiye’de yüzden fazla solo resital ve oda müziği konseri veren Hyun Sook Tekin’in piyano resitali ile sona erecek.



    Bakalım başkan klasik müziği Afyon’a yakıştıracak mı?

    LEYLA GENCER ARŞİVİNİ DİJİTALE TAŞIDI

    OPERA dünyasının ‘La Diva Turca’Leyla Gencer için dijital ortamda yeni bir arşiv çalışması yapıldı ve erişime açıldı. 20’nci yüzyılın en eşsiz divalarından biri olan ve opera tarihinde büyük bir öneme sahip Leyla Gencer’in hayatı ve sanatı üzerine kitaplar yazıldı, belgesel hazırlandı. Bu çalışmalar Batı’yla karşılaştırıldığında çok az olsa da Türkiye şartları için hiç de fena sayılmaz. Zeynep Oral’ın kaleme aldığı ‘Tutkunun Romanı: Leyla Gencer’ ve Evin İlyasoğlu’nun daha yakın zamanda çıkan kitabı ‘Ben Leyla Gencer: La Diva Turca’ sanatçı hakkında yapılmış iki önemli ve kapsamlı çalışma. Yine Selçuk Metin’in Zeynep Oral’ın senaryosundan yola çıkarak çektiği, İKSV yapımı bir belgesel de mevcut. Ayrıca Bakırköy Belediyesi, sanatçının adını 2013 yılında açtığı ‘Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde yaşatıyor.



    Halen Borusan Kocabıyık Vakfı Genel Koordinatörlüğü görevini sürdüren Ahmet Erenli, tamamen kişisel tutkusundan yola çıkarak kapsamlı bir Leyla Gencer arşivi oluşturarak erişime açtı. İKSV’de uzun yıllar çalışan ve Müzik Festivali’nin yöneticiliğini yapan Erenli, şahsen tanıdığı Gencer’in ilk ağızdan verdiği bilgileri de eklemiş arşivine.  

    Hayatı boyunca dünya çapında 76 farklı opera binasında 71 opera seslendiren büyük sanatçı hakkında Türkiye’de ve dünyada çıkmış haber, yorum ve bilgileri olabildiğince derlemiş. Yayınlanmış plak ve CD’leri, onların eleştirileri, hangi rejisörlerle kaçar defa hangi operalarda çalıştığı, hangi bestecileri seslendirdiği...

    Erenli, 2015 yılından beri üzerinde çalıştığı ve kişisel imkânlarıyla oluşturduğu Leyla Gencer Arşivi’ni Türkçe ve İngilizce olarak iki dilde hazırlamış.

    ‘Tutku’su ile tanımlanan Leyla Gencer için ‘tutkuyla’ yapılmış profesyonel bir çalışma: leylagencerarchive.com veya leylagencer.blogspot.com

    ‘DUDUK’UN HÜZNÜ

    HABERİ Kalan Müzik’in sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda gördüm. “Kurucumuz Hasan Saltık’ın yakın dostu, kıymetli sanatçımız Djivan Gasparyan’ın vefat haberini duyurmaktan dolayı derin üzüntü içerisindeyiz. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı dileriz” deniyordu. Kısa süre önce kaybettiğimiz Hasan Saltık’la ikisinin fotoğrafı kullanılmıştı.



    İlk ne zaman duydum emin değilim ama her zaman bende tarifi mümkün olmayan bir hüzün duygusu uyandırmıştır duduk. O duygu çok daha katlanarak yükseldi içimde. Djivan Gasparyan’ın Erkan Oğur ile yaptığı ‘Fuad’ adlı albüm 2001’de Kalan Müzik etiketiyle yayınlanmıştı. Belki de o zaman dinlemiştim kendisini ilk kez.

    Duduk çalgısını dünyaya tanıtan Ermeni sanatçı Djivan Gasparyan, 92 yaşındaydı. Geleneksel Ermeni müziğinin örneklerini sergilediği grubuyla birlikte dünyanın her yerinde konserler veren Gasparyan’ın eserleri, aralarında ‘Gladyatör’ gibi popüler filmlerin de olduğu çok sayıda filmin müziğini oluşturdu.

    Sting, Peter Gabriel, Hüseyin Alizade, Michael Brook, Brian May, Lionel Richie, Derek Sherinian, Ludovico Einaudi, Hans Zimmer, Andreas Vollenweider gibi dünyaca ünlü sanatçıların albümlerinde çalan, birçok sanatçıyla ortak projelere imza atan duduk virtüözü, Kronos Quartet ve Los Angeles Filarmoni Orkestrası gibi önemli orkestralarla albümler de kaydetti.

    Yazının devamı...

    Roman beklerken el yapımı keman geldi

    Bedir Acar’a verdiği röportajında “Severek yaptığım, zevk aldığım şeylerden biri de roman yazmaktı. Onu da tükettim. Yedi kitap yazdım, artık yeter. Sekizincisini yazarsam, bu bir tür enflasyon demektir. Bu yüzden başka bir türe geçebilirim. Bir işi tadında bırakmak gerekir. Elbette bu benim şahsi kanaatim” demişti, son romanı ‘Galiz Kahraman’ı çıkarttığı o yıl. Daha sonra sadece edebiyattan değil, çalıştığı Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden de emekli oldu.



    Kendisini tanımayan bir sokak röportajcısının “Evrim teorisine inanır mısınız?” şeklindeki sorusuna verdiği cevapla gündeme gelince ya da bir tanıdığının yaramaz kedisinin kahve yaparken onu rahat bırakmadığı sevimli videoyla hasret giderdi hayranları.

    En son yine bir internet sitesinde rastladım kendisine. Hayranları ondan yeni bir kitap beklerken o müzik aleti yapımına vermiş kendisini.

    Romanlarında da görüldüğü gibi müzik bilgisiyle dikkat çeken ‘Uzun İhsan Efendi’, son olarak yaptığı kemanın sesini dinlerken görülüyor videoda.

    “Eflatun rengi hayaller gören bir ‘suskun’un” kelimelerle değil de kendi elleriyle yaptığı kemanın sesiyle aramıza dönüşü gibiydi bu.

    O kemanla Cihat Aşkın’dan bir İhsan Oktay Anar bestesi dinlemek güzel olmaz mı?

    SARAMAGO İÇİN CHOPİN ÇALDI

    DEVLET sanatçısı piyanist Gülsin Onay, Portekiz’de Mafra Müzik Festivali kapsamında üç konser verdi geçen hafta. Sanatçının son konseri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Mafra Sarayı Kütüphanesi’ndeydi. Onay sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında “Mafra Belediye Başkanı, Büyükelçimiz Lale Ülker Hanım’ın ve Portekizli müzikseverlerin izlediği konserde Portekiz’in Nobel ödüllü en ünlü yazarı Saramago anısına en sevdiği besteci Chopin’in eserlerini seslendirdim. Yüzlerce yıllık kitapların arasında müziğin büyüsü ile unutulmaz bir akşam oldu. Mafra Milli Saray Kütüphanesi’ndeki eski kitapları yiyen böcekleri avlayan ve kütüphanede yaşayan yarasalar da konserimde Chopin’e eşlik etti” diye yazdı.



    Bir kültür mabedini andıran görkemli kütüphanedeki konserin fotoğraflarını görünce “Keşke o konserde ben de olsaydım” diyor insan. Saramago, Chopin ve Gülsin Onay... Daha ne olsun.

    ARKEOLOJİ BAHÇESİ’NDE OPERA FESTİVALİ

    KONSERİ dinlediğiniz atmosfer, alınan hazzı kesinlikle etkiliyor. Portekiz’e kadar gitmenize gerek yok. İstanbul’un en etkileyici mekânlarından Arkeoloji Müzeleri Bahçesi’nde yapılacak 12. Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin açılışı var yarın akşam. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası eşliğinde 15 Devlet Opera ve Balesi solist sanatçısı aynı anda sahnede olacak. Wagner, Mozart, Rossini, Gounod, C. Saint-Saëns, Messenet, Bizet, Verdi, Puccini gibi ünlü bestecilerin eserlerinden seçkin örneklerin seslendirileceği Gala Konseri’nin Orkestra Şefi Can Okan. Konser festival programı içinde 3 Temmuz Cumartesi akşamı bir kez daha izlenebilecek.



    Festival, 8-10-11 Temmuz (perşembe, cumartesi, pazar) akşamları klasikleşen bir festival geleneği olarak, düzenlendiği ilk günden beri sahnelenen Wolfgang Amadeus Mozart’ın ‘Saraydan Kız Kaçırma’ operası ile kapanışını yapacak. ‘Saray’dan Kız Kaçırma Operası’nın koreografisini Tan Sağtürk üstleniyor.

    Festivalin biletlerini www.biletinial.com üzerinden alabilirsiniz. Normal hayata dönmek için bundan iyi fırsat olmaz.

    AB’DEN KÜLTÜR SANATA BÜYÜK DESTEK

    AVRUPA Birliği, Türkiye’de kültür ve sanat alanında faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşlarını, sanatçıları, inisiyatifleri ve aktivistleri desteklemeyi hedefleyen büyük bir destek programını hayata geçiriyor. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı’na başvurular bugün başlıyor.

    Goethe-Institut Istanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), Institut Français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye ofisi ortaklığında, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği işbirliğiyle gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, büyükşehirlerin ötesine uzanarak Türkiye’nin dört bir yanındaki kişi ve kurumlara ulaşmayı hedefliyor. Proje kapsamında farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılarak Mart 2025’e kadar 200’ün üzerinde projeye destek verilecek.

    Özellikle pandemi sürecinde en büyük darbeyi alan kültür sanat alanına can suyu olabilecek bir destek.

    Bilgi için: culture-civic.org

    Yazının devamı...

    Edip’ten Alev’e aşk mektupları

    İkinci Yeni akımının en önemli ismi Edip Cansever’in seramik sanatçısı Alev Ebüzziya’ya yazdığı mektuplar ‘İki Satır, İki Satırdır’ başlığı ile Yapı Kredi Yayınları tarafından ilk kez kitaplaştırılarak yayımlandı. Habil Sağlam’ın hazırladığı kitapta Cansever’in Ebüzziya’ya yazdığı 123 mektup yer alıyor.



    1962 ile 1976 yılları arasında kaleme alınmış mektuplar, 20’nci yüzyılın biri modern seramik alanında öncü bir rol oynayan, diğeri Türk şiirinin son büyük atılımında başı çeken iki sanatçıyı birbirine bağlıyor. Cansever bu bağı şöyle tanımlıyor mektubunda: “Sen çömlekçisin ben şair... Senin kullanacağın çamurlu tasta, benimki aslan ağzında. Sen rüyanda biçimler görürsün, ben kelime. Bizimki de kolay değil kardeşim. Kolay değil hani. Böyle çile çekmek sanat adına Tanrı’nın günü... Gördün mü, nasıl da uyuverdik O. Veli’nin şiir kalıbına: ‘Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi...’ değil de, değil de ikimiz de sanat delisi.”

    Edip Cansever ile Alev Ebüzziya, 1960’lı yılların başında İstanbul’da bir arkadaş çevresinde tanışır. İstanbul’da başlayan mektuplaşmalar, Ebüzziya’nın 1962 yılında bir porselen fabrikasında tasarımcı olarak çalışmak üzere Danimarka’ya yerleşmesiyle birlikte İstanbul-Kopenhag hattında gidip gelmeye başlar. Yüz yüze görüşmeleri Alev Ebüzziya’nın tatil için İstanbul’a geldiği yaz aylarında olur. 1963 yılında David Siesby ile tanışan Ebüzziya, 1967 yılında evlenir. Cansever’in platonik aşkı bu süreçte sıkı bir dostluğa evrilse de mektuplarındaki tutku devam eder. Ebüzziya-Siesby evliliği 1977 yılında sona erdikten sonra Alev Ebüzziya, hayatındaki değişiklikler nedeniyle Cansever ile de yazışmayı keser. İkili mektupların kesilmesinden sonra bir daha görüşmez. Alev Ebüzziya, Cansever’in kendisine gönderdiği mektupları yarım asırdan fazla bir süre saklasa da Cansever 28 Kasım 1975 tarihli mektubunda kendisindeki mektupları (bütün mektupları) ‘üzülüyorum ama zorunluydu’ diyerek yırttığını yazar. Sanki bu mektupların bugüne kadar kalacağı ve okura ulaşacağı kehanetinde bulunur gibi şöyle der: “Gene de bir avuntu kalıyor. Şöyle: benim sana yazdıklarımda, biraz da senin bana yazdıkların yok mu? ‘Bir el karanfilin yanında kalır.”

    60’LARIN BOHEM İSTANBUL’U

    Tutkulu bir aşığın kaleminden çıkan mektuplar, aşkına karşılık bulup bulmadığına göre gidip gelen ruh hallerini çok uzaktaki muhatabına ‘kelime kelime, harf harf’ aktarırken Cansever’in çok özel dünyasının kapılarını da açıyor. Edip Cansever şiirinin oluşum süreçlerini, kılcal damarlarında dolaşan imge dünyasını gösteriyor. Kendi yüz hatlarında şehrin izlerini seçen şairin İstanbul’unun da haritasını çıkartıyor. Mektuplar, bir anlamda Edip Cansever şiirinin kara kutu deşifreleri olarak da okunabilir.

    Habil Sağlam’ın önsözde belirttiği gibi ‘Sevgili Alevci’ye mektuplar yazan Cansever’i kâh Kapalıçarşı’daki dükkânın asma katında, çalışma masasına kapanmış halde tepesindeki pencereden karanlığa benzer bir şeyler düşerken bulacak, kâh çareyi işrette aradığı gecelerde şairin peşine takılıp 60’lı yıllar boheminin edebi coğrafyasını bir uçtan bir uca kat ederken ona eşlik edeceksiniz.”

    EDPCNSVR

    Edip Cansever mektupların büyük bir bölümünde “Beni daha iyi tanıman için, adımın sesli harflerini unutarak yazacağım” diyerek “EDPCNSVR” imzasını kullanıyor. Kitapta yer alan ilk mektubunda Alev Ebüzziya’ya ‘Merhaba, Şiirli Esmer Derinlik’ diye hitap ederken sonraları ‘Sevgili Alev’ ve ‘Alevci’yi tercih ediyor.



    Genellikle mektup alamamaktan şikâyet ettiği satırlarında büyük bir özlem ve kırgınlık kendini hissettiriyor: “Uzun süre yazmamak küskünlüğe benziyor. Arada bir kart filan atardın hiç olmazsa. Neden? Ne oldu? ‘Canım yazmak istemiyor’ da diyemez miydin?

    Uzun süre susmak şiire de benziyor. Şiir sessizlikte mayalanır çünkü, sessizlikte insanlaşır.

    15. Mektup “Sevgili... Alevim... Benim,” diye başlıyor ve şu cümlelerle sona eriyor:

    “Sevgili sevgilim, saat 13. - Şiir yazmak için izin istiyorum senden. Yazabilir miyim? Söyle bana.

    Seviyorum, öyleyse varım.”

    ANLAMSIZLIĞIN SIKINTININ ÇAĞDAŞ BİR YÜKÜYÜM SANKİ


    “Sevgili Alev,

    Sana öyle bir mektup yazabilmeliyim ki, Kutsal Kitap gibi, ne zaman eline alsan, neresinden okursan onu, bir şeyleri aydınlatmalı bu mektup ve senin içtenliğin oranında büyümeli, çoğalmalı, güçlenmeli... Ama yazamıyorum işte. Ne İsa gibi duygu peygamberiyim, ne de fikirlerine çok inandığım çağdaş bir düşünür kadar akıllıyım. Ben, ben’im sadece; anlamsızlığın, sıkıntının çağdaş bir yüküyüm sanki. Tuhaftır, kendi yarattığım bu yükü bile kaldıramıyorum kimi zaman. Ve işte o zaman ki, bütün çılgınlıklar beni buluyor; nefretler, anlamsız yalnızlıklar, alkoller...”

    MEKTUPLARIN EN GÜZEL YERİ KENARLARIDIR

    Elyazısıyla yazdığı mektupların kenarlarını da dolduran Edip Cansever “Mektupların en güzel yerleri kenarlarıdır. Istakozların bacakları gibi” diyerek duygularını en yoğun şekilde ifade ediyor. Sayfanın yetmediği yerde kenara taşan cümlelerine şöyle devam ediyor: “Hâlâ esmer misin? Çok güzel misin hâlâ? Palton ne renk? Dişlerin bembeyaz mı gene? Neremi seviyorsun benim? Tabiat eğrisi bir yaratığım ben. İstanbul’a gelince, dudaklarını çekmeden, upuzun öpmeni istiyorum. Hı mı?”

    YAŞADIĞIM RÜYAYI YÖNETİYORSUN

    “Dünyaya bakıyorum Alevci, biliyor musun, her şey sana benziyor. Bir çan kulesi de, bir yaz patı da, bir şehrin uzaktan görünüşü de. Rakı da sana benziyor, kadeh de, çarpıntılı bir kırlangıç balığı da. Sen biraz her şeysin. Rüyama girmiyorsun ama, yaşadığım rüyayı yönetiyorsun, gerçekleştiriyorsun.”

    Yazının devamı...

    Yılmaz Güney Oğuz Atay’ın kafasına neden silah dayadı

    Kaplan, hazırladığı ‘Oğuz Atay Sözlüğü’nde ünlü yazarın ‘Günlük’ünün kimler tarafından nasıl çalındığını, yıllar sonra nasıl ortaya çıktığını ve okurla nasıl buluştuğunu anlatmış, konu günlerce tartışılmıştı.

    Sefa Kaplan ilk baskısı 2014 yılında Doğan Kitap tarafından yapılan ‘Geleceği Elinden Alınan Adam: Oğuz Atay’ biyografisini yeniden okuruyla buluşturdu. Holden Yayınları tarafından yayımlanan kitapta çok tartışılacak başka bir iddia gündeme getiriliyor.

    Yılmaz Güney’in birlikte senaryo çalıştığı Oğuz Atay’ın kafasına silah dayadığı iddiası.

    Sefa Kaplan iddiasını Erdoğan Şuhubi’nin Mart 1999 yılında İTÜ Vakfı Dergisi’nde anlattığı bir yazıya dayandırıyor.



    SOLCULUĞUNA LEKE SÜRÜLMESİN DİYE Mİ ANLATILMADI?

    Oğuz Atay’ın sinemaya olan ilgisine dikkat çeken Kaplan, kitabında dipnot olarak verdiği bilgide olayı şöyle anlatıyor:

    “Sinema, her zaman ilgisini çekmişti Oğuz Atay’ın. Halit Refiğ ve Metin Erksan’la dostluğu, bu ilgiye profesyonel bir derinlik de kazandırmıştı muhtemelen. ‘Beyaz Mantolu Adam’ı filme alma çalışmaları da bunun bir parçasıydı. Ancak, asıl kaydedilmesi gereken, Yılmaz Güney’le arkadaşlığı sırasında yaşadıklarıydı. Uğur Ünel, Yılmaz Güney’le ilişkilerinin ahlaki bir temelde ilerlediğini söylediği halde, Erdoğan Şuhubi hiç de aynı kanaatte değildi. Yıldız Ecevit’in, belki de Yılmaz Güney’in ‘sol’culuğuna leke sürmemek türünden akademik kaygılarla (!) görmezden gelip kitabına bile dahil etmediği çarpıcı bir iddiaydı bu.”

    ‘ARKADAŞ’IN SENARYOSU MUYDU?

    Prof. Şuhubi, Oğuz Atay’dan dinlediklerinden yola çıkarak şunları anlatıyordu: “Yılmaz Güney’le de arkadaşlığı vardı. Oğuz’un bana anlattığı kadarıyla biliyorum; mesela bir gün tabanca çekmiş Oğuz’a. Oğuz ona güya senaryo yazacaktı, giderdi, birlikte çalışırlardı. İstediği şey olmayınca tabanca çekmiş. Sonra, birkaç dakika sonra kendini öldürmeye kalkmış. Sonra ağlamış zırlamışlar ve sonunda Oğuz’u ikna etmişti o söylediği şeyi yazdırmaya. Sonunda tamamlanmadı o senaryo bildiğim kadarıyla. Arkadaş filminin senaryosunun ilk hali miydi acaba, ama emin değilim...”

    RESSAM HOCALARIN RESSAM ÖĞRENCİLERİ

    BU
    hafta İstanbul’da tam anlamıyla bir çağdaş sanat çıkarması yaşanıyor. Contemporary İstanbul’un 16’ncısı Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde dün başladı. Pazartesi günü de Yenikapı’daki Dr. Mimar Kadir Topbaş Gösteri ve Sanat Merkezi’nde ‘Art Contact Çağdaş Sanat Fuarı’ açıldı.

    Arter bugün yeni sergilerinin açılışını yapıyor.



    En güncel, en çağdaş, en yeni, en son fikir üretimlerini görmek çok önemli. Ufuk açıcı.

    Peki bugüne bizi kimler getirdi, sanat üretimi bu topraklarda nasıl başladı?

    ‘Sanat’ adı verilen kitabın son sayfasında yazılanları okuyoruz ama nasıl başladığını biliyor muyuz?

    İşte bunun için Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nin (SSM) yeni sergisi ‘Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri’ni görmelisiniz.

    Türkiye’de resim sanatının tarihsel yolculuğunun izlenebileceği sergide, hepsi SSM Resim Koleksiyonu’ndan olmak üzere; Hoca Ali Rıza, Halife Abdülmecid Efendi, Hüseyin Zekâi Paşa, İvan Konstantinoviç Ayvazovski, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Güran’ın yanı sıra öncü kadın sanatçılardan Mihri (Müşfik) Hanım’ın aralarında olduğu sanatçıların 115 eseri bir araya geliyor.

    Sergi, hoca ve öğrenci ilişkisi üzerinden, kuşaklar arası etkileşim ve değişimi görünür kılıyor; ustaların ve onların izinde yürüyerek ustalaşan öğrencilerin eserleri birlikte sunuluyor.

    Ülke sanatının gelişimini başlangıcından bugüne kadar gösteren bu türde sergileri genelde ulusal müzelerde görebilirsiniz. Ne yazık ki böyle bir eksiğimiz var. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Heykel Müzesi bunu gerçekleştirebilir ancak yıllardır kapalı.

    Sabancı Müzesi gibi özel kurumlar iyi ki zamanında böyle kapsamlı koleksiyonlar oluşturmuşlar. Bu eksikliği bir nebze de olsa olsa gideriyorlar.

    ADI VAR KENDİSİ YOK

    GEÇEN
    yıl 31 Mayıs’ta kaybettik Oruç Aruoba’yı. Ölümünün birinci yılında sosyal medyada pek çok kişi kendince andı edebiyatın ve felsefenin bu büyük adını. Kimi fotoğrafını paylaştı, kimi ondan dizeler, sözler.

    En çok sevdiklerimden biri usta çizer Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun paylaşımıydı. Oruç Aruoba’yı çok iyi anlatmıştı çizgileriyle. Beyin dokusunda bir kalp.

    Oruç Aruoba adına ölüm yıldönümünde bir de kütüphane açtığı müjdesini verdi Beşiktaş Belediyesi. Açılışı da 29 Mayıs Cumartesi günü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımıyla gerçekleştirilmiş.

    Dikilitaş Mahallesi, Ayazmadere Cadddesi üzerindeki “Oruç Aruoba Kütüphanesi” verilen bilgiye göre 500 metrekare bir alana sahip, 30 kişilik çalışma alanı, 50 bin kitap ve 30 bin dijital içerikten oluşuyormuş.

    TABELADAN İBARET OLMASAYDI

    Güzel bir düşünce ama uygulama eksik. Öğrendiğim kadarıyla Oruç Aruoba’nın ne ailesinden ne yakın çevresinden ne de yayıncısından kişisel bir eşya, kitap vs. istenmemiş. Aruoba’yı anlatan, eşyasından, elyazısından örnekler içeren bir anı köşesi yapılmamış.



    Oruç Aruoba Kütüphanesi keşke tabeladaki isimden ibaret kalmasaydı.

    Yazının devamı...

    Tomris Uyar tartışması

    Okurları ikiye bölen bu paylaşım şöyleydi:

    “İkinci Yeni’nin aynı kadına âşık dört şairi Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve aşkına karşılık bulamayan Edip Cansever... Tomris Uyar’a yazdıklarıyla gönlünü almayı başaran, ruhunu ferahlatan bu dört şairden en sevdiğin mısrayı yorumlarla bizimle paylaşmaya ne dersin?”

    Başta Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçin olmak üzere edebiyat dünyasından pek çok isim sosyal medyada bu paylaşımı eleştirdi.

    Her ne kadar Idefix gelen tepkiler üzerine yazıyı kaldırsa da tartışma devam etti. 

    Handan İnci, “Bu korkunç metni sitenizden kaldırmanız yetmez, başta Tomris Uyar, bu yazarlara ve okurlarına özür borçlusunuz. Asıl üzücü yanı bunu binlerce takipçisi olan bir kitap sitesinin yapması. Çok yazık” diye yazdı.

    Yazar Metin Celâl tepkisini “Ayıp ediyorsunuz! Çok ayıp! Hele bir kitap sitesine hiç yakışmıyor” şeklinde dile getirirken çevirmen ve editör İlknur Özdemir de “Bu edebiyat insanlarını gerçekten böyle mi, bu yönleriyle mi anmalısınız?” dedi.

    NEDEN RAHATSIZ ETTİ

    Bu konuda farklı bir görüşü savunanlar da vardı.

    Onların argümanlarına örnek olabilecek iki görüş şöyleydi mesela:

    Handan Üçkol: “Yaşamlarını yok sayıp, dizi senaryosu tadında bir hikâye mi paylaşmalıydı? Neyi neden beğenmediniz? Bilmeyenler için merak uyandırıcı, şiirlerin kaynağına, şairlerin hayatına da yolculuk etmeyi de sağlayacak bir paylaşım... Asıl siz tepkinizi düzeltin. Bilgi neden saklansın?”

    Halil Dilek: “Ne var ki bu yorumda? Aşk ayıp bir şey mi? Hem topluma mal olmuş edebiyat insanlarının ilişkilerini kişilik haklarına zarar vermeyecek biçimde hepimize duyurmanın ne sakıncası var? Bir kadının gönül ilişkileri neden sizi rahatsız etti?”

    SADECE ÂŞIK OLUNAN KADIN MI?

    Aynı şiir akımının, ‘İkinci Yeni’nin içinde yer almış dört şairin aynı kadına âşık olması, edebiyatın kıyısından köşesinden geçmiş hemen herkesin bildiği bir hikâye. Bırakın anıları vs. okumayı, internette kısa bir sörf yapsanız bile pek çok kaynak çıkacaktır karşınıza.

    Tomris Uyar, ilk evliliğini gençlik aşkı Ülkü Tamer ile yapmış ancak çocuklarını kaybetmenin getirdiği travmayı atlatamayarak boşanmışlar. Bir süre Cemal Süreya ile birlikte olmuşlar, bu ilişki de yürümemiş. Son olarak Turgut Uyar’la yaptığı evlilikleri hayatlarının sonuna kadar devam etti. Ve bir de bilinen, İkinci Yeni’nin bir diğer büyük şairi Edip Cansever’in kendisine olan platonik aşkı...

    Idefix’in ve pek çok kişinin yaptığı hata, Türk edebiyatının önemli bir yazarını yaşadığı ilişkiler üzerinden tarif etmek. Öykü, günlük, deneme türünde eserler vermiş, Virginia Woolf’tan Vladimir Nabokov’a, John Steinbeck’ten Edgar Allan Poe’ya, Patricia Highsmith’ten Gabriel Garcia Marquez’e dünya edebiyatının önemli isimlerini dilimize kazandırmış büyük bir edebiyat ustasından söz ediyoruz. Ödüllü bir edebiyatçıdan.

    Evet, magazini hepimiz severiz. Hayat hikâyesi konusunda verilen bilgi de gerçek. Ama bilginin gerçek olması bakış açısının doğru olduğunu göstermiyor.

     

    Yazının devamı...

    Eyfel’den önce Balat’ı boyamıştı

    Nedeni dünyaca ünlü Fransız sokak sanatçısı JR’ın yeni çalışması. Sanatçının Eyfel Kulesi’nin altında sanki büyük bir kanyon varmış gibi gösteren bu eseri büyük ilgi görüyor. Kulenin karşısına yapılan eserin içine girenler kayalık bir uçurumdaymış gibi görünüyor. JR kendi deyimiyle ‘göz aldanması’ tekniği denebilecek böyle bir çalışmayı daha önce de İtalya’nın Floransa kentinde uygulamıştı. Dünyanın en çok bilinen ve fotoğraflanan ikonik bir yapısını gözümüzü aldatarak da olsa farklı bir bakış açısı sunarak tekrar görünür ve popüler kılıyor.



    JR’ı Türk sanat izleyicisi aslında iyi hatırlar. O bizi o kadar iyi hatırlamasa da...

    Sanatçı 2015 yılında ‘Wrinkles of the City’ (Şehrin Kırışıklıkları) projesi kapsamında Balat’taki virane binaların duvarlarına çeşitli resimler yapmıştı. Ne var ki resimlerden birinin üzeri bir gece iddiaya göre zabıtalar tarafından mavi bir boya ile kapatıldı. Sanatçı Twitter hesabından bu duruma tepki göstermiş, Fatih Belediyesi de eseri kendilerinin boyamadığını açıklamıştı.

    Olay gizemini halen koruyor bildiğim kadarıyla.

    Kamusal alandaki sanat eserlerine bakışımız, estetik anlayışımız karpuzcu çocuk ve kadayıfçı heykeli düzeyinde olunca durum pek de yadırgatıcı değil. Sanatçı JR’a bunu bir tür ‘göz aldanması’ diye açıklayabiliriz.

    NORMALE DÖNÜŞ SANAT FUARIYLA BAŞLIYOR

    KÜLTÜR sanat dünyasında normalleşmenin ilk adımlarından biri Contemporary Istanbul tarafından atılıyor. Pandemi önlemleri nedeniyle geçen yıl aralık ayında sadece çevrimiçi olarak gerçekleştirilebilen fuarın 15’incisi nihayet 1 Haziran tarihinde Lütfi Kırdar’da kapılarını açabilecek.

    Akbank ana sponsorluğunda düzenlenen fuar, 1-2 Haziran tarihlerinde VIP ön izleme, 3-6 Haziran tarihlerinde genel ziyaretçi programı ile sanatseverleri ağırlayacak.



    Hedef, sanatı yeniden deneyimlemek ve sanatın iyileştirici gücünü hissettirmek.

    Fuara bu yıl sadece yerli galeriler katılabiliyor. 26 galeride 160 sanatçının yaklaşık 500 eseri sergilenecek.

    Her yıl açılışında izdiham olan fuarda bu yıl pandemi önlemlerinin sakinliği yaşanacak. Salonlara aynı anda en fazla 600 kişi alınacak ve gezme süresi 3 saatle sınırlandırılacak. Çalışanlara her gün hızlı test yapılacak.

    Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli bu yıl fuarı gerçekleştirmek için çok çabaladıklarının altını çiziyor. İçinden geçtiğimiz dönem, en ağır darbeyi sanata ve sanatçıya vurdu. Bir tür misyona dönüştü fuarı gerçekleştirmek.

    Güreli: “Sanat pazarı, sanatçıların üretimleri de dahil bugünün koşulları ile birlikte toplumun içinde bulunduğu ruh hali, duyguları, heyecanları ile de son derece bağlantılıdır. Yaşadığımız bu süreçte Contemporary Istanbul ekibi ve ana sponsorumuz Akbank ile sanatın iyileştirici gücüne inanarak bu fuarı büyük bir özveri ile gerçekleştireceğiz. Bizim görevimizin nitelikli bir çağdaş sanat fuarı yapmak olduğu kadar sanatseverlerin, koleksiyonerlerin, galerilerimizin sanata daha fazla ilgi duymasını sağlama, sanatın içinde olma heyecanını tırmandırarak canlı tutma olduğunun bilincindeyiz” diyor.

    Evet, normalleşmenin ilk adımını fuarın kapısından içeri girerek atabilirsiniz.

    ‘KERBELA’ TABLOSU MÜZAYEDEDE

    ARTAM Antik’in 30 Mayıs Pazar günü gerçekleştireceği müzayedesinde Türkiye’nin önde gelen sanatçılarının eserleri satışa çıkıyor. Müzayededeki en ilginç eserlerden biri Erol Akyavaş’ın tarihsel büyük öyküleri tasavvuf etkisinde tuvaline taşıdığı 1983 tarihli ‘Kerbela’ adlı tablo. Sanatçının tuval üzerine yaptığı bu çalışmasının açılış fiyatı 400 bin TL.

    Burhan Doğançay’ın ‘Kurdeleler’i ve Ömer Uluç’un ‘Afrika’da Doğdu’ eserinin yanı sıra Nuri İyem’in 1984 yılından ‘Kadın ve Erkek’ konulu çalışması da 200 bin TL açılış fiyatı ile müzayedede satışa sunuluyor.  



    Müzayedede Avni Arbaş, Fahrel Nissa Zeid, Nejad Melih Devrim, Neşet Günal, Fikret Mualla, Adnan Varınca, Turan Erol ve Orhan Peker gibi usta sanatçıların tabloları da yer alıyor.

    Artam Antik A.Ş.’nin internet adresi artam.com’da gerçekleşecek müzayedede yer alan eserler hafta içi 10.00–18.00 saatleri arasında fiziki olarak da görülebilir.

     

    Yazının devamı...

    Amerika’nın pandemi açılımını çizdi

    Derginin kapak konusu pandemi önlemlerini kademeli olarak kaldıran Amerika’nın açılımı. Amerika’da artık hayatın normale dönmeye başlaması. Dergi aynı zamanda Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile pandemi süreci üzerine kısa bir söyleşi de gerçekleştirdi.

    Ulusal ve uluslararası pek çok ödülün sahibi olan Ekşioğlu, Türkiye’de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York’ta olmak üzere 34 kişisel sergi açtı.

    Atlantic Monthly, The New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra Forbes dergisinin kapağında da bir kez çalışmaları yayımlandı.

    Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun The New Yorker’a çizdiği sekizinci kapağı bu. Sanatçı önceki gün sosyal medya hesaplarından da duyurdu 10 yıl sonra tekrar The New Yorker’ın kapağını çizdiğini.

    Daha önce 11 Eylül saldırılarının yıldönümünde ve son olarak 16 Mayıs 2011 tarihinde Osama Bin Ladin’in ABD tarafından öldürülmesi üzerine yaptığı ‘Erasing Osama’ adlı çalışmaları derginin kapağında yer almıştı.

    BİR YIL ÖNCE HAZIRLADI

    Türkiye’de yaşayıp üreten bir sanatçının Amerika’nın en önemli dergilerinden birinin kapağını çizmesi büyük bir başarı. Bütün dünyayı meşgul eden pandemiyi ve Amerika’nın açılımını en iyi anlatan çizimi bir Türk sanatçının yapması...

    Gürbüz Doğan Ekşioğlu bu hafta çıkan kapağın eskizini aslında bir yıl önce hazırlamış. O sırada normalleşme hazırlıkları yapan Amerika’da vaka sayıları artınca önlemler geri gelmiş ve yeni bir kapanma süreci yaşanmıştı.

    Nihayet açılma kararı alınınca dergi konuyu yine kapağına taşımaya karar vermiş ve tercihini Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun çiziminden yana kullanmış.

    SUSAN SONTAG’I AĞLATAN KAPAK

    GÜRBÜZ Doğan Ekşioğlu’nun en çok beğenilen New Yorker kapaklarından biri 11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen terör saldırılarının ikinci yıldönümünde çizdiğiydi. Amerika’nın vicdanı, yazar, eleştirmen, kuramcı ve aktivist Susan Sontag bu kapağı görünce çok duygulanmış ve derginin yayın yönetmeni David Remnick’e bir mektup yazarak kapağı görünce nasıl gözyaşlarına boğulduğunu anlatmıştı. Remnick de “Gürbüz? Bu ismi bilseydim keşke...” diye yazan Sontag’ın mektubunu Gürbüz Doğan Ekşioğlu’na ulaştırmış. Ekşioğlu ve Sontag bu vesileyle tanışıp mesajlaşmışlar, hatta Sontag eğer Amerika’ya gelirse kendisiyle mutlaka görüşmek istediğini yazmış. “Ben de kendisini İstanbul’a davet etmiştim ama ne yazık ki ne o gelebildi ne de ben gidebildim. O sırada kendisi hastaymış ve bir yıl sonra da vefat etti” diye anlatıyor Ekşioğlu o kapak vesilesiyle yaşadığı bu olayı.

    GÜNLÜKLERİ YAYIMLANDI

    SUSAN Sontag’ı anmışken ünlü yazarın günlüklerinin bu ay iki cilt halinde Everest Yayınları tarafından Türkçe olarak basıldığını hatırlatayım. David Rief tarafından yayına hazırlanan günlüklerin ilki ‘Yeniden Doğan’ (1947-1963), ikincisi ise ‘Bilinç Tene Kuşanınca’ (1964-1980) adını taşıyor. Her iki kitap da dilimize Begüm Kovulmaz tarafından çevrildi.

    Yazının devamı...