• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • O operasyonun, alkışlanacak gerçekleri...

    Polis ve jandarma için gelen istihbarat kadar, takibi de çok önemlidir…
    Şöyle ki;
    Cumhuriyet Savcısının kontrolünde, şüpheli şahısların kim olduklarını, bağlantı kurdukları kişilerin kimlerle nasıl bir iletişimde olduğunu, ortada silah veya uyuşturucu varsa nereden temin edilip, piyasaya ne şekilde sürüldüğünü, teknik ve fiziki takiple belgelendirmek zorundasınız…
    Buda, gizlilik ve sabır ister...
    Altyapısı bu şekilde gerçekleştirilen operasyonlarda, yakalanan sanıkların işleri çok zordur…
    Az cezayla kurtarma şansları, ise yok denecek kadar azdır…

    Tacettin Aslan’ın Emniyet Müdürlüğü’nü yaptığı Bursa polisi, hafta içinde çok güzel bir çalışma yaptı...
    Sıradan bir istihbaratı değerlendiren Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele ekipleri, Cumhuriyet Savcılığı’ndan gerekli izni aldıktan sonra, isimlerini belirlediği dört kişiyi, tam bir yıl boyunca günün 24 saati takip ettiler...
    Şüphelilerin, 3 katlı av bayisinde imalathane kurup, kurusıkı tabancaları dönüştürerek silah ticareti yaptığını, bu silahları ise müşterilerine motorlu kurye ile adreslerine giderek teslim ettiklerini tespit ettiler...
    “Artık zamanı geldi” diyerek yaptıkları baskında, 1 adet MP otomatik tabanca, 77 adet ruhsatsız tabanca, 130 kuru sıkı tabanca, bin 360 tane çeşitli çaplarda fişek, ruhsatsız 37 tüfek, 50 adet tabanca gövdesi, 44 sürgü üst kapağı, 61 tane namlu, 20 adet şarjör ile silah yapımında kullanılan malzemeleri, elleriyle koymuş gibi buldular...
    Adeta, cephanelik ortaya çıkardılar...
    Gözaltına alınan kişiler, her ne kadar masum olduklarını söyleseler de tutuklandılar...
    Çıkartılacakları mahkemede belgelerle yargılanıp, hak ettikleri cezayı alacaklar...
    Yazdıklarım, madalyonun “istihbarat” yüzü...
    Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne..
    Bursa polisi bu silahları yakalamasa ne olacaktı?
    Tabii ki, o tabanca ve tüfekler sokakta kullanılacaktı...
    Saçma sapan sebeplerden dolayı insanlar öldürülecekti...
    Eşler dul, çocuklar yetim kalacaktı...
    Yaralanan veya sakat kalanlar ise kendini şanslı sayacaktı.
    Ayrıca, silahları kullananlar da yanacaktı…
    Ömürlerinin kalan bölümünü, cezaevinde geçirmek zorunda kalacaktı…
    Operasyon başarıyla sonuçlandığı için artık o silahlardan suç işlenmeyecek…
    Dolaysıyla insanlar mağdur olmayıp, yargılanmayacak…
    Yapılan sıradan bir istihbaratın, doğru şekilde değerlendirilip, başarıyla sonuçlandırılmasının getirisini görüyor musunuz?
    Suç örgütleri ve suçlular, işte bu yüzden Bursa’yı sevmiyor…
    Sevmesinler de...

    Yazının devamı...

    O üniversitedeki müthiş detay

    Muş’un Varto ilçesine bağlı bir köyde doğan Bingöl, 40 yıl önce üniversite eğitimi için Bursa’ya geliyor…
    Ailesindeki özellikle kız çocuklarının okuyup, kendilerine güzel bir gelecek hazırlaması için onları da bu şehre getirmeye karar veriyor...
    Varto’ya gidip günlerce dil döktüğü babasını güçlükle ikna ediyor...
    Sonra hep birlikte, arkasına saman, yakmak için tezek ve yiyecek koydukları kiralık kamyonla Bursa’nın yolunu tutuyorlar…
    Öğrencilik yıllarında açtığı küçük bir kitapevi ile ticaretle tanışan Gıyasettin Bingöl, Uludağ Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra işini büyüttü...
    Aralarında Avrupa’nın en büyükleri arasında yer alan bir çok kitapevini işletirken, sahibi olduğu özel okullarında sadece bu yıl 16 bin öğrenciye eğitim verdi...
    “Yapacağım” dediği projeleri mutlaka yaşama geçiren Bingöl şimdi de Bursa’nın ilk vakıf üniversitesini Çağrışan’da kurdu...
    İnşaat çalışmaları tamamlanan, çevre düzenlemesi yapılan, eğitimci kadrosu oluşturulan bu eğitim kurumu, diğerleri gibi bu sene sınav kılavuzuna girecek…
    “Mudanya” adı verilen üniversite, Mudanya Mütarekesi’nin 100’üncü yıl dönümü olan 11 Ekim günü saat 11.00’de toplam 7 fakültesiyle eğitime başlayacak...
    Hafta içinde davet üzerine, bazı gazeteci arkadaşlarımla Mudanya Üniversitesi’ne gittim…

    Gerçekten çok güzel bir proje olmuş...
    Detaylara da özellikle dikkat edilmiş...
    Öğrenciler girmedikleri dersi kafeteryada bulunan kolonlara yerleştirilen ekranlardan canlı olarak izleyebilecekler…
    Güzel havalarda ormanlık alanda ders çalışıp kitap okuyabilecekler...
    Boş zamanlarında sporlarını yapıp istedikleri gibi zaman geçirebilecekler...
    Mudanya Üniversitesi’ni, halkla ve şehirle bütünleştirmekte kararlılar...
    Bu nedenle, binanın çevresinde duvar oluşturmadılar...
    Üniversitenin yakınında semt pazarı açılırsa “olmaz” demeyecekler...
    Bursa’da tarihi özelliği olan semtlere vatandaşların gezip görebileceği fakülteler açacaklar...
    Bu üniversitede görev almak için yurt dışından 41 akademisyen müracaat etmiş...

    Ayrıca, yurt dışında başarılı üniversitelerde görev yapan Türk akademisyenler, burada gönüllü olarak uzaktan ders verecekler...
    Bursa’da yaşayan çok sayıda akademisyen, çalışmak için başvuruda bulunmuş...
    Olumsuz yanıt alan 10 profesör ise bozulup Bingöl’e gönül koymuş!...
    Şimdi gelelim o müthiş detaya...

    Üniversiteyi gezerken, binanın girişinde gördüğüm, arkasında saman balyaları bulunan eski tip kamyonet dikkatimi çekti...
    “Bunu neden buraya koydunuz?” diye sorduğumda Gıyasettin Bingöl, “İnsan istiyorsa, azim varsa kararlılık varsa, hakikaten bir şeyler yapmak istiyorsa demek ki yapabiliyormuş” dedi.
    Aslında Gıyasettin Bingöl saman yüklü o eski tip araçla öğrencilerine, “Siz siz olun sakın geçmişinizden utanmayın. Aksine, kim olursanız olun o günlerle gurur duyun” mesajı verdi...
    Yani, “Hayat Dersi”…
    Gıyasettin Bingöl’ü bu ince düşüncesinden dolayı kutluyorum...
    O üniversitenin öğrencilerine vereceği en büyük kazanımlarından birinin de “Hayat Dersi” olacağına inanıyorum…

    Yazının devamı...

    Bu yazım, bilmeden acımasızca eleştirenlere

    Dile kolay yarım asrı aşkın bir bilim yuvasından bahsediyoruz.
    Gel gör ki.
    Burada nelerin yapıldığını bilmeden, yeri geldiği zaman acımasızca eleştiriyoruz.
    Konuşmak için konuşuyoruz.
    Yıkıcı oluyoruz.

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi gibi bilim yuvaları, 52 yıllık geçmişe kolay ulaşmıyor.
    Şimdi, Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz’un Rektörlüğünü, Dekanlığını ise Prof. Dr. Ekrem Kaya’nın yaptığı BUÜ Tıp Fakültesi’ni, bilmeden eleştirenlere tanıtmak için satır başlarıyla anlatacağım.
    Türkiye’deki 125 tıp fakültesi arasında, 15’nci sırada yer alan bu fakültede halen, 2 bin 200 tıp öğrencisi eğitim görüyor.
    Bu zamana kadar 3 bine yakın uzman hekim ile 270 öğretim üyesi yetiştirdiler.
    Avrupa Birliği’nde diploma geçerliğini artıran 25 fakülte arasında yer alıyorlar.
    Tıp eğitimi akreditasyonunu 3’üncü kez akredite ettiler..
    Yapılan ankette ise öğrenci memnuniyetinin en fazla olduğu tıp fakültesi konumundalar.
    Bu performansı da, öğrencilerin haklı olan yerine getirilebilir isteklerini yaşama geçirmeleriyle sağladılar.

    Tıp fakültelerinde, yüz yüze eğitim çok önemli.
    Pandemi döneminde, gerekli önlemleri alarak en fazla yüz yüze eğitim veren tıp fakülteleri arasında ilk sırada yer aldılar.
    Gerçekten ihtiyaç sahibi olan 150 öğrenciye her ay 500 TL burs veriyorlar.
    Hazırlıklarını son aşamaya getirdikleri bütünleşik doktora programını başlatıyorlar. Bu program katılan öğrenciler hem tıp doktoru (hekim) olacak hem de yurt dışında bilim doktoru olarak görev yapabilecek.
    Altyapı çalışmalarını son aşamaya getirdikleri İngilizce eğitim vermeye, 2023-2024 eğitim yılında başlayacaklar.
    Uzmanlık eğitim alanında kaliteyi artırarak, ulusal ve uluslararası derneklerin verdikleri akreditasyon belgesini aldılar.
    Fakültedeki, özellikle uzmanlık eğitimde kullanılan simülasyon merkezinin kapasitesini yüzde 100 artırarak verdikleri eğitimin kalitesini artırdılar.
    Bu arada öğrencilere, psikolojik destek vermesi için özel birim açtılar.
    Uzmanlık eğitimi alan öğrencileri dekanlık yönetiminde görevlendirerek birlikte karar almaya başladılar.

    HAYIRSEVERLER VE İŞ İNSANLARIYLA İYİ İLETİŞİM KURDULAR

    Hayırsever Hüseyin Akdemir’e 5 bin 700 metrekareden oluşan organ nakli hizmet binası yaptırıyorlar.
    Bu proje hizmete girince Bursa organ naklinde sadece Avrupa’da değil, dünyanın sayılı şehirleri arasında yer alacak.
    Fakülte bünyesinde bulunan ve bakımsızlığı ile çok konuşulan deney hayvanları uygulama ve araştırma merkezini yeniden inşa etmesi için, Bekir Akyıldız ve oğlu Erdoğan Akyıldız’ı ikna ettiler.
    Nöroloji Anabilim Dalı bünyesinde bulunan Hareket Bozuklukları Tedavi ve Araştırma Merkezi’ni iş İnsanı Timur Noyan’a yaptıracaklar.
    En önemlisi, özellikle ameliyatlarda kullanılan malzemelerin Bursa’da yapılması için sanayici ve iş insanlarıyla görüşerek önemli bir yol aldılar.
    Bu proje yaşama geçince, ameliyatlarda kullanılan bazı malzemelerin yurt dışından temini sona erecek.
    Böylece her yıl 500 milyon Euro devletin kasasında kalacak.
    Nükleer Tıp Kliniğini, rektörlüğün ödeneğiyle yenilediler.
    Pandemi döneminde şehir hastanesi ve sağlık müdürlüğüne hekim desteği verdiler.
    Uluslararası işbirliği girişimleri sonucu Almanya’nın çok eski ve köklü üniversiteleri ile tıp ve veteriner hekimliği alanında işbirliği yaptılar.
    Tıp Fakültesi’nde bu işler gerçekleşirken, Dekan Prof. Dr. Ekrem Kaya, sadece yönetici olarak görev yapmıyor, derslere giriyor, hastalara bakıyor, ameliyatlar gerçekleştiriyor.
    Bunlar, tıp fakültemizin gerçekleri.
    Şimdi gel de böyle bir üniversitenin Tıp Fakültesi’ni eleştir.
    Lütfen çamur atarken vicdanımızın sesini dinleyelim.
    Ona göre konuşalım.
    Yazıktır, ayıptır günahtır...

    Yazının devamı...

    Bu ceza, ölene de yakınına da saygıdır

    Yaşamını yitirenler arasında bir de çocuk ve gençler varsa, acım bir o kadar artmıştır...
    Bursa’da geçtiğimiz Eylül ayında yaşanan bir trafik kazası beni çok etkiledi...
    Yol kenarında beklerken, polisten kaçan bir kişinin kontrolünü yitirdiği otomobilinin çarptığı Mimarlık Fakültesi’nden yeni mezun İrem Özdemir ağır yaralandı...
    Hastaneye kaldırılan İrem, üzülmemesi için ailesine moral verip, “Ben iyiyim, göreceksiniz taburcu olacağım” derken bir anda fenalaştı...
    Daha sonra da yaşamını yitirdi...
    İrem, mesleğinde “en iyiler arasında olmak” isteyen hayat dolu bir kızdı...
    Daha 24 yaşındaydı...
    İrem’in ölümü kadar, insanın canını acıtan bir başka gerçek ne biliyor musunuz?
    Plakası sahte olduğu için, polisin ‘Dur’ ihtarına uymayıp kaçarken kaza yapan araçtan, 2 sahte plaka, ruhsatsız tabanca, pompalı tüfek ve bir miktar uyuşturucunun çıkması...
    Aracında, suç olan her şey bulunan “müptezel” yol kenarında bekleyen hayat dolu genç bir kızın “azraili” oluyor...
    Korkunç bir olay...
    Çocuk yaşta kendinize hedefler koyuyorsunuz, mimar olmayı düşünüyorsunuz, bu bölümü kazanıyorsunuz, başarıyla mezun oluyorsunuz, hayaller kuruyorsunuz, polisten kaçan suçlu gelip sizi öldürüyor...
    İnsan hayatı bu kadar basit mi?
    Maalesef öyle...
    Açılan dava sürecinde, kızlarını kaybeden Özdemir ailesinin yasal haklarını yeni avukat olan çocukları Ahmet Özdemir üstlendi...
    Avukat için en zor davalardan biri bu olsa gerek...
    Meslekte ilk davası olan Ahmet Özdemir girdiği duruşmalarda, kardeşinin acısını kalbine gömüp, onun ölümüne neden olan sürücünün en ağır cezayı alması için uğraştı...
    Bunda başarılı da oldu...
    Yapılan yargılama sonunda sanığın, hiçbir indirim uygulanmaksızın, “Olası kastla adam öldürme’ suçundan 23 yıl hapis cezasına çarptırılmasını sağladı...
    Bu ceza, “En fazla 3-5 sene yatar çıkarım” hayali kuran sürücüyü üzdü...
    Üzsün de...
    Sen, polisten kaçarken gencecik bir insanı öldüreceksin, sonra da trafik kazasından hüküm giyip birkaç ay yattıktan sonra dışarı çıkacaksın...
    Sanki hiç bir şey olmamış gibi normal yaşamına döneceksin...
    O sırada ölümüne neden olduğun genç kızın ailesi seni görse ne olacak?
    Düşünebiliyor musunuz?
    Canından çok sevdiğin yavrun mezarda, ölümüne neden olan kişi karşında...
    Bunu düşünmek dahi insanı rahatsız ediyor...
    Bu tür kazalarda verilen cezalar, ölenlerin mezarda kemiklerini sızlatmayıp, yakınlarının canını acıtmamalı...
    İrem Özdemir’in öldüğü kazada sanığa verilen indirimsiz 23 yıl hapis cezasıyla bunu yaşadık...
    Sanığa verilen bu ceza, aynı zamanda ölüye ve ailesine de saygıdır...
    Olması gereken de bu değil mi?

    Yazının devamı...

    Bursaspor, küllerinden ancak böyle doğar...

    Edemiyorum çünkü, Bursaspor sıradan bir kulüp değil...
    Süper Lig’de şampiyon yaşayan, Avrupa kupalarında ülkemizi başarıyla temsil eden, Türk futbolunun iskeletini ulaştıran ve dünyanın en iyi alt yapılarından birine sahip olan bir şehrin, futbol takımı Bursaspor...
    Vakıfköy’den yetiştirdiği futbolcular sadece Süper Lig’de değil İspanya ve Almanya’da harikalar yaratıyor...
    Böyle bir kulübün, ödemeyecek boyuttaki borçlarıyla, 2’nci lige düşmesi, Türk futbolunun geleceği için de büyük bir tehlike…
    Futbolcu fabrikası olan bu gibi tesisler, yarım asırdan uzun sürede kuruluyor…
    Ama çok çabuk kaybediliyor...
    Türk futbolunu yönetenler bu gerçeği görmeli...
    Gereğini de yapmalı...
    Yarın, onlar için de çok geç olabilir…
    Bursaspor’un bu durumlara neden düştüğü konusuna hiç girmek istemiyorum...
    Onları, ‘varsa’ vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum...
    Olduğunu da sanmıyorum...
    Peki, Timsah bu durumdan nasıl kurtulur?
    Bursaspor, önceki sezon, transfer tahtası kapalı olduğu için iyi bir performans yakalamıştı…
    Bir kısmı yerli, çoğunluğu ise yerlinin yerlisi olan altyapıdan yetişen gençleriyle, gönüllerde taht kurmuştu…
    Süper Lig için play-off maçlarına bayağı yanaşmıştı.
    O takım, korunup kollanmış olsaydı, abartmıyorum Bursaspor bu sezon, Süper Lig’e çıkan üç kulüpten biri olurdu…
    Buna fırsat vermediler...
    Vaatlerle geldiler, altyapıdan yetişen gençleri, acımasızca gözden çıkardılar…
    Kulübü, yabancı futbolu çöplüğünden aldıkları oyuncularla doldurdular!...
    Sonrası, malumunuz…
    Sen zamanında, Valencia, Glasgow Rangers ve dünya devi Manchester United ile Avrupa arenasında oyna...
    Şimdi de gel, TFF 2. Lig’de mücadele et…
    Bu olacak iş değil...

    YAPILACAK TEK BİR İŞ VAR

    Bursaspor, Ömer Furkan Banaz’ın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı yönetim ile yola devam etmeli…
    Şehirdeki iş insanları kulüplerine sahip çıkmalı…
    Kulübün borç yükü mümkün olduğu kadar azaltılmalı…
    Yapılan harcamalar, kuruşuna kadar kulübün internet sayfasından paylaşılmalı…
    Kulübü bu duruma düşüren şaibeli yöneticiler hakkında suç duyurusunda bulunulmalı...
    Soruşturmalar ve davalar özellikle takip edilmeli…
    Gelişmeler, internet sayfasından duyurulmalı...
    Takım, altyapıdan oluşan gençler ve kaliteli yerli oyunculardan oluşturulmalı…
    Yabancı oyuncu asla alınmamalı…
    Biraz da sabırlı olunmalı…
    Bursaspor, bunu başarırsa, küllerinden yeniden doğup, önce üst lige, ardından da Süper Lige rahatlıkla çıkar…
    Ve, örnek olur...
    Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne…
    Peki, bu süreçte toparlanmazsa ne olur?
    Olan oldu zaten...
    Bundan sonra, kulübün kapısına kilit vurmak kaldı…
    Timsah, ‘keşke’ si olmayan böyle bir gerçek ile karşı karşıya…
    Ne kadar acı değil mi?

    Yazının devamı...

    Projeler güzel de bakanlık desteği şart

    Tarihi ve kültürü ile adeta turizm cenneti olan Bursa’nın, bu özelliklerinin çarpık kentleşmenin arasında kalması insanın canını acıtıyor…
    Bursa, sanayi şehri olmasının yanı sıra, dünyada, gezilip görülmesi gereken kentler arasında yer almalı…
    Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş bu konuda ciddi çalışmalar yapıyor.
    Tarihi Hanlar Bölgesi’ni gün yüzüne çıkartması, alkışlanacak bir proje.
    Bu konuda tüm yatırımları büyükşehir belediyesinden beklemekte, hayalcilik olur…
    Turizm konusunda, herkes elini taşın altına koymalı.

    TÜRSAB Güney Marmara Bölge Temsil Kurulu Başkanı Murat Saraçoğlu, Alinur Aktaş ile işbirliği yaparak, “Yaşadığımız Şehri Ne Kadar Tanıyoruz” sorusuyla yola çıkarak, “Herkes Kendi Şehrinin Bir Günlük Turisti Olsun” projesini başlattı.
    Startını da, basın mensuplarına, Muradiye Külliyesi, Uluumay Vafkı Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları Özel Koleksiyonu, Umurbey İpek Üretimi ve Tasarımı Merkezi ile İznik’i de kapsayan günübirlik gezi ile verdi.
    Bu geziye, Turizmden Sorumlu Vali Yardımcısı Mustafa gündoğan ile Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Süleyman Çelik de katıldı. ..
    Uluumay Vafkı Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları Özel Koleksiyonu gerçekten harika.
    Burası, Osmanlı İmparatorluğunun 20 milyon kilometre kare dahilinde, üç kıtada yaşayanların kıyafetleri, takıları ve yaşam objeleri üzerine kurulan, dünyadaki en kapsamlı koleksiyonu…
    Umurbey’de bulunan, İpek Üretim ve Tasarımı Müzesi, mutlaka gezilip görülmesi gereken bir yer.
    İznik’i anlatmaya gerek yok.
    Bu ilçemiz, turist ve turizm girdisinin azlığından yakınan Bursa’nın, kıymetini bilmediği sıra dışı bir değeri!.

    TÜRSAB Güney Marmara Bölge Temsil Kurulu Başkanı Murat Saraçoğlu, gazetecilerle başlattığı bu tanıtımı, iş insanları, rehberler, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve Bursa’da yaşayıp denizi, Uludağ’ı ve Heykel’i görmeyen kişiler ve şehit aileleriyle sürdürecek…
    Bu konuda kararlı…
    Gezide yer alan, TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyesi ve Saymanı Hasan Eker’in, turizm konusunda ilginç gözlemleri bulunuyor…
    Eker, turizmin gelişmesinde beş unsur olan, konaklama, yiyecek ve içecek, ulaşım, gezilip görülecek yerler ve altyapı hizmetlerinin çok önemli olduğuna dikkat çekti.
    Ardından da, bu konularda Bursa’ya not verdi…
    Ona göre, ‘Konaklama’ da yüzde 70 seviyesine ulaştık. “Yiyecek ve içecek” ile “Gezilip görülecek Yerlerde” yüzde 90’ı bulduk.
    Bu rakamlar, bayağı güzel.
    Gel gör ki…

    Altyapıda yüzde 30, ulaşımda yüzde 50 ile sınıfta kaldık..
    Bu değerlendirmeye göre, Bursa’nın kötü olduğu ulaşım ve altyapı sorunları, var olan güzelliklerinin önüne geçiyor…
    Sonuç olarak, Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, Tarihi Hanlar Bölgesi’ni gün yüzüne çıkartarak bu konudaki kararlılığını ortaya koydu..
    TÜRSAB Güney Marmara Bölge Temsil Kurulu Başkanı Murat Saraçoğlu da, güzel bir projeyi yaşama geçirdi.
    Anlayacağınız, onlar bu konuda ısrarcı.
    Sıra, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na geldi.
    Şurası bir gerçek ki…
    Bakanlığın çok özel desteği olmadan, Bursa’nın, turizmde yol alması çok zor…
    Hatta, mümkün değil.
    Bunun aksini düşünmek de, “Olmayacak duaya amin demek” gibi bir şey.
    Haa, Bakanlık, ‘Tam destek’ diyerek gerekli ödenekleri gönderirse ne olur?
    Güzel olur…
    Abartmıyorum, İznik de gün yüzüne çıkartılırsa, sadece Bursa’da değil, Türkiye’de turizm sorun olmaz.
    Yeter ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, Bursa’nın, turizmde altın yumurtlayan tavuk olduğu gerçeğini anlatalım.
    Onları ikna edelim.
    Bu kadar basit…

    Yazının devamı...

    Vali dedin mi böyle olmalı

    Yani, koltuklarını sorumluluklarından daha üstün tutup, günübirlik yaşamaları!..
    Onların, yanlış olan bu anlayışının faturasını, sadece Bursa değil ülke ekonomisi de ağır ödüyor.
    İşler aksıyor, maliyetler artıyor.
    Çözüm için ihaleye çıkartılan projeler, kangrene dönüşüyor.
    İçinden çıkılmaz bir hal alıyor.
    Tabii ki Bursa’da sorumluluğunu bilen yöneticiler de görev yaptı.
    Yapıyor da...
    Mesela, Vali Yakup Canbolat. Bana göre iyi bir devlet adamı.
    Devam eden projeleri yakından takip etmesi, yaşanan sıcak gelişmelerde olay yerine gidip, yaptığı basın açıklamasıyla bilgi kirliliğinin önüne geçmesi çok önemli.
    Son olarak, servis aracına yapılan terör saldırısı ve eğitim uçağının düştüğü kaza sonrası, Emniyet Müdürü Tacettin Aslan ile neredeyse gazetecilerden önce olay yerine gitti.
    Yaşananlar hakkında bilgi alıp, bunları anında kamuoyu ile paylaştı.
    Böylece, mide bulandıracak saçma sapan söylemlerin önüne geçti.
    Geçtiğimiz hafta, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu karşılamak üzere gittiği Gemlik İlçesi’nde, 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın doğduğu, Umurbey Mahallesi’ndeki evde yapılan restorasyon çalışmalarını, yerinde inceledi.
    Projenin, planlanan sürecin gerisinde kaldığını bildiği için, yüklenici firma sorumlusunun yaptığı açıklamalara, haklı olarak sinirlendi…
    Kendisine, “Bu izahatların hiçbiri beni ikna edemez. Yok kardeşim böyle mazeret. Biz burada keşfe bir sınır koyduk mu? Yok. Şimdi sen martaval okuyorsun, onu geç” diyerek çıkıştı.
    Olayı fazla uzatmadan, “Bunları en kısa zamanda düzelteceksiniz. Topraksa toprak, ona göre tedbir al. Bu benim işim değil, sizin işiniz.” diyerek, kendilerine yapacakları işi ciddi şekilde hatırlattı.
    Onlar da, söylenenleri çok iyi anladı.
    Haa; orada, Canbolat değil, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışında olan bir Vali bulunsaydı ne olurdu?
    İnşaat sahasında, gösterilen ilgiden keyif alıp, söylenenleri dinledikten sonra, “teşekkür” edip giderdi.
    Ama o böyle yapmadı..
    Eksik ve aksaklıkları teker teker sıralayıp, “Sen martaval okuyorsun” diyerek, kendisini kandıramayacaklarını söyledi.
    Bu duruşu sergilerken, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit’ misali, diğer müteahhitlere de anlayacakları mesajı verdi.
    Göreceksiniz, Umurbey Mahallesi’deki o çalışma, en kısa sürede tamamlanacak.
    Kusursuz olarak teslim edecek…
    Ayrıca, projede olmayan bazı eksiklikleri de yapılırsa hiç şaşırmayın.
    Olacağa bakın.
    Sonuç olarak…
    Yakup Canbolat’ı, doğal olan bu çıkışından dolayı alkışlıyorum.
    “Vali dedin mi böyle olmalı” diyorum.

    Yazının devamı...

    Pamuk ipliğine bağlı yaşam bu olsa gerek

    Siz siz olun da, sakın ola ki hiç bir sürücü ile tartışmayın...
    Yanınızda eşiniz veya çocuklarınız varsa hiç ama hiç konuşmayın...
    Haklı olsanız da, ‘Haklısın‘ deyin…
    Aksi halde, dertsiz başınızı sıkıntıya sokacaksınız…
    Hem de, öyle böyle değil..
    Ölebileceğiniz gibi, katilde olabilirsiniz…
    O yüzden, hiç gerek yok…
    Bursa’da, bunun birçok örneği yaşandı...
    Geçtiğimiz yıllarda ramazan ayında yaşanan bir olayı hiç unutmam...
    Yanına iki oğlunu alıp annesine iftara giden bir kişi, selektör yaptığı için, minibüsüyle seyir halinde olan sürücü ve arkadaşlarıyla tartışmaya başladı.
    Kısa sürede büyüyen tartışma kavgaya dönüşünce, silahını çıkartan minibüs sürücüsü, babasının gözleri önünde iki oğlunu silahla yaraladı...
    Sinirini alamayıp, daha sonrada babayı öldürmek için yaraladı…
    Nasıl bir sinirse…
    Hastaneye kaldırılan yaralılardan mühendis olan genç ölürken banka müdürü olan kardeşi ise uzun süren tedavinin ardından sağlığına kavuştu…
    Hastanede yatan babaya, çocuklarından birinin öldüğü diğerinin ise komadan çıktığı, doktor kontrolünde söylendi...
    Sıradan selektör tartışmasının neden olduğu olayları düşünebiliyor musunuz?
    Ya, İnegöl’de dün yaşananlara ne dersiniz?
    Bursa ve Kütahya plakalı iki aracın çarpışması sonucu maddi hasarlı kaza meydana geliyor...
    Kazanın ardından iki sürücü arasında tartışma çıkıyor...
    O tartışmayı gören sürücülerden birini iki yakını olaya karışıp, diğer sürücüyü bağırmaması için uyarıyor...
    Uyarılmasına sinirlenen o sürücü, aracında bulunan palayı alıp bu kişilere saldırıyor...
    Ardından da, belinden çıkardığı tabancasıyla rast gele ateş edip o kişileri yaralıyor…
    Allah’tan, can kaybı olmadı...
    Yakalanan saldırgan, “Pardon alkollüydüm” diyor…
    Adam, aracındaki pala belindeki tabancayla yolculuk yapıyor...
    En ufak tartışmada bunları kullanmaktan çekinmiyor…
    Hade, araç kullanmayıp motosiklet ile yolculuk yapacaksınız...
    Kazaya karışmasanız da, yine can güvenliğiniz yok...
    İnegöl’de, motosikletiyle giden bir kişi, tüfekle havaya rast gele ateş edilmesi sonucu boynuna isabet eden saçma ile yaralandı.
    Allah’tan saçma, ana damarın hemen yanına isabet etti...
    Ne olduğunu anlamayan sürücü hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı..
    O yüzden, siz siz olun da, aracınız ile yolculuk yaparken kimseyle tartışmayın...
    Motosiklet ile gidecekseniz de, çelik yelek giyip kask takın...
    Ayrıca, ailenizden helallik almayı da unutmayın...
    Gidip gelmemek de var...
    Pamuk ipliğine bağlı yaşam bu olsa gerek

    Yazının devamı...