• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • 2 bin yıl önceye inen 'Kırk Basamak'lar

    Çünkü birkaç taş basamak sanki yerin altına iner gibiydi...

    Biliyorsunuz 40 daha çok “efsaneler rakamı”dır...

    “Kırklar Dağı” gibi...

    İşte o Kırk Basamaklar’da iki yıl önce Düzce Üniversitesi ve Düzce Belediyesi bir kazı çalışması başlattı.

    Ahali merak içindeydi.

    “Basamaklar acaba nereye gidiyordu?”

    Ve 2 yıl süren kazı sonunda anlaşıldı ki:

    O basamaklar bir büyük uygarlığın kalbine açılıyordu.

    Böylece Konuralp Mahallesi’nden giren arkeologlar, Prusias Ad Hypium Antik Kenti’ne ulaştılar.

    Onlarca tarihi eser, antropolojik bulgu ortaya çıkıyordu.

    Ve kazının son dönemlerine doğru bir başka muazzam gelişme oldu.

    Arkeologlar bir tiyatroya rastlamışlardı.

    Antik tiyatro haberi üniversiteye ulaştığında Sahne Sanatları Bölümü’nde bir heyecan, bir hareketlilik başladı...

    Düşünsenize...

    2 bin yıl öncesinden bir tiyatro sahnesi...

    Hocalar, asistanlar, öğrenciler konuşuyordu...

    Ve Bölüm Başkanı Süleyman İnceefe kararı verdi:

    “Madem 2 bin yıl öncesinden bize bir sahne geldi. O zaman biz de o sahnede oynarız...”

    Konu Düzce Belediyesi’ne gitti... Başkan Faruk Özlü üniversiteden gelen başarılı bir isimdi.

    Türkiye’de bilim ve sanayi dalında çok büyük katkıları olmuştu. Yeniliğe, kültüre açık bir isim olduğu için anında “Tamam, biz de varız” dedi.

    Ve böylece bir üniversite ile bir belediye 2 bin yıl öncesinden gelen bir uygarlık için kolları sıvadılar...

    Müze müdürlüğü de desteği verdi.

    Peki ilk oyun ne olacaktı?

    Ona da üniversite karar verdi.

    Açılış antik çağlardan gelen Aristofanes’in ‘Kuşlar’ adlı tiyatro oyunuyla yapılacaktı...

    Evet arkadaşlar, işte bu fotoğraf o müthiş gecenin fotoğrafıdır...

    Yani...

    Düzce Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü öğrencilerinin, 2 bin yıl öncesinden gelen bir sahnede, o antik komedyayı sergiledikleri andır.

    O gece oraya Düzce’den 2 bin seyirci geldi...

    Tiyatronun başarısıdır bu...

    Yalnızca bu nedenle diyorum ki:

    İşte benim üniversitem!

    İşte belediye!

    İşte müze müdürlüğü...

    Bundan daha hayatın içinden, bundan daha canlı, bundan daha o kente hizmet eden bir başka işbirliği olabilir mi?

    Alkışlıyorum...

    BİR KAYIP ŞİİRİN BİRİNCİ SAYFAYA ÇIKTIĞI GÜN

    ÇARŞAMBA günü Hürriyet’in birinci sayfası...

    Yazdığı her yazıyı ilgiyle okuduğum İhsan Yılmaz yazmış...

    Gazetenin birinci sayfasındaki başlığı da şu:

    “Edip Cansever’in kayıp şiirleri”

    Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz...

    Yıllardır gazetelerde, şiirin, sanatın, tiyatronun yeri hep ikinci sayfa ya da arka sayfadır...

    (Paparazzi hariç...)

    Ama baktım bu defa Edip Cansever’in gün yüzüne çıkmamış iki şiiri Hürriyet’in birinci sayfasında...

    İhsan zaten son dönemde bir “arkeolog”, bir “dedektif” gibi çalıştığı için edebiyat dünyasında yepyeni kapılar açılıyor...

    Oğuz Atay’ın “Kayıp günlüğü” tartışması, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bir “arkeolojik kazı” işiydi.

    Kazının başında Sefa Kaplan vardı...

    Şimdi Edip Cansever’in bilinmeyen iki şiiri ortaya çıktı.

    Hürriyet bu haberi Cansever’in el yazısıyla birinci sayfasından verdi...

    Nasıl mutlu oldum... Nasıl mutlu oldum...

    Ruhlarımıza kazandırdığınız bu dizeler için;

    İhsan Yılmaz’ı kutluyorum.

    Başta Ahmet Hakan olmak üzere editörlerimizi yürekten kutluyorum.

    Bugün sizin için Cansever’den şiirler okuyacağım...

    Yazının devamı...

    Sağlık Bakanı Koca’ya çağrı: Turizm bölgelerinde hastane sorunu

    “Fatih Bey, kıyıları/koyları, turizm konularını, çevreyi yazıyorsunuz. Ama yaz aylarında oralarda yaşayan vatandaşın sorunları da var. Yaz aylarında nüfus 5’e, 6’ya katlanıyor. Hastanelerde yatak yetmiyor. Doktorlar da dayanamıyor.”

    Biraz araştırınca ben de gördüm...

    Bodrum, Marmaris, Fethiye, Kaş, Çeşme gibi turizm sezonlarını yoğun yaşayan beldelerde nüfus patlaması olduğu için acil servis, doktor ve yatak kapasitesi kilit oluyor.

    Hastanelerin günlük “hasta yatış” kapasiteleri daha şimdiden dolmuş durumda.

    Son dönemde yoğunlaşan Rus ve Ukraynalı ziyaretçileri de ekleyince durum gerçekten vahim bir hal alıyor.

    Peki ne yapmalı?

    ÖZEL UYGULAMA

    Sağlık Bakanlığı yoğun sezonlar için yatak ve doktor kapasitesinde artış yapamaz mı?

    Bunun bir çözümü elbette bulunur.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca pandemi dönemini çok iyi yönetmişti...

    Umarım bu soruna da bir çözüm bulur...

    TÜRKİYE’NİN NATO ŞARTI DEĞİŞİR Mİ

    ABD’den gelen “Türkiye’nin ikna edileceğine inanıyoruz” türünden açıklamalar...

    NATO Genel Sekreteri’nin Türkiye’ye yönelik çağrısı.

    İsveç ve Finlandiya’nın Türkiye’yi öven açıklamaları...

    Bütün bunları alt alta toplayınca şu soru çıkıyor ortaya:

    “Türkiye bu açıklamalarla ikna olur mu?”

    Olmaz arkadaşım, olmaaaaz...

    Dışişleri zaten dosyayı hazırlamıştı.

    O dosya NATO üyesi ülke bakanlarının da önünde...

    İsveç’te PKK için kurulan fonların banka hesaplarından tutun...

    Terör örgütünün derneklerine kadar. Terör örgütünün ticari yapılanmasına kadar bütün bilgiler belgeleriyle ortada...

    Benim Ankara’dan aldığım izlenim şu:

    “Türkiye’nin ikna olması için sözlere değil, atılacak somut adımlara bakarız...”

    Nedir o adımlar?

    Onu zaten İsveç de biliyor, Finlandiya da...

    Ne olabilir?

    Terör örgütünün bu ülkelerdeki uzantıları, bir başka kuzey ülkesine geçiş yapabilirler...

    Yine aldığım bilgilere göre Türkiye bunu da takip ediyor...

    Yani bu olay, öyle bir iki açıklamayla ya da danışıklı dövüşlerle aşılacak gibi değil...

    MARMARİS FESTİVALLE KÜLLERİNDEN DOĞUYOR

    O kadar güzel bir tanıtım videosu hazırlamışlar ki...

    O yangın günlerini hatırlayın. Cayır cayır yanan ormanlarımızı... Kül olan hayvanlarımızı.

    Yeşil Marmaris’i küle boğan o feci günleri...

    İşte şimdi küllerinden doğan “Phoenix” gibi... Muhteşem sanatçıların katılacağı uluslararası bir festival düzenleniyor Marmaris’te...

    10-28 Haziran günlerinde konserler, sergiler, yarışmalar... Fazıl Say gibi dünya çapında isimler... Kerem Görsev gibi cazın ustaları...

    Mutlaka izlemek lazım...

    Küllerinden festivalle doğan bir Marmaris imajı beni çok etkiledi...

    Yazının devamı...

    Dronlu çoban Mert, yavru ayıları nasıl kurtardı

    ERZİNCAN’DAN

    ÇOBAN Mert gün ağarırken çıkmıştı dağlara doğru. Sürü büyüktü... Ve artık “kaval devri” geçmişti.

    Çoban Mert kavalı çoktan bırakmış; sürüsünü “dronla” takip ediyordu.


    Hangi koyun uzaklaştı?

    İleride kurt var mı?

    Hepsi dronun kamerasında...


    Mert karların eridiği yamaçta bir karaltı gördü. Hareket ediyorlardı. Dronu biraz daha havalandırdı. Karaltıya doğru indirdi...

    Bir de ne görsün...

    Kış uykusundan uyanmış bir anne ayı. Yanında yavruları... Belli ki açlar...

    Mert içinden, “İnşallah bu tarafa doğru gelmezler” diye geçirdi...

    Ama baktı ki anne ayı yiyecek bulmak için kokulara doğru geliyor. Yanında küçücük yavruları...

    Çayırlı’nın Çilhoroz köyünde yıllardır bu işi yapanlar bilir...

    Çoban Mert de farkındaydı...

    Ama ayı gelmeye devam ediyordu...


    “Eyvah” dedi Mert... “Eğer köye ya da sürüye doğru yaklaşırlarsa... Çoban köpekleri öylesine saldırır ki. Yavruları paramparça ederler...”

    Tek çare var... “Dronla ayıyı korkutup kaçırtmak...”

    Evet arkadaşlar...

    Erzincan’ın Çayırlı ilçesinin Çilhoroz köyünden çoban Mert Yılmaz...

    Anne ayı ve yavrularını korumak için dron kullanıyordu...

    Dronu anne ayının tam üzerine doğru getirdi...

    Yaklaştı, yaklaştı.

    (Fotoğrafta anne ayının dronu nasıl hayretle seyrettiğine bakar mısınız?)

    Ve dronun tiz sesi anne ayıya doğru yaklaştıkça arttı. Sonunda rahatsız olan anne ayı yavrularını alıp oradan yine ormana doğru döndü. Ve belki de hiç bilemeyeceği feci bir kaderden kurtulmuş oldu...


    DHA muhabiri Muzaffer Koşan bu olayı Mert Yılmaz’a sorunca şu cevabı aldı:

    “Sürüyü otlatırken bozayı ve yavrularını gördüm. Bir süre onları dron kamerasıyla görüntüledim. Ayı ve yavrularının köye yaklaştığını görünce bölgeden uzaklaştırmaya karar verdim. Dağlara doğru giderse hem insanlar için hem de hayvanlar için iyi olur düşüncesiyle bunu yaptım. Köyde çoban köpeği sayısı çok, bunlar da yavru ayılara zarar verebilirdi.”

    Evet sevgili Mert...

    Böylece sen, belki de tarihte ilk kez dronla bir ayı ailesini kurtarmış oldun.

    Helal olsun evladım sana...

    NAZMİ BEY’İN TEK KİŞİLİK HANE HALKI ENERJİ DEVRİMİ


    KÜTAHYA’DAN

    HÜRRİYET Ankara’nın tecrübeli isimlerinden Oya Armutçu, “Evde elektrik üretip satabilir misiniz?” sorusunu sorduğunda “Kim yapar ki bunu?” demiştim...

    Cevabı dün Kütahya’daki Nazmi Bey’den geldi...

    Nazmi Eğret kelimenin tam anlamıyla “hane halkı enerji bağımsızlığı”nı ilan etmiş...

    Her ay zamlanan elektrik fiyatlarına karşı, çatısını güneş paneliyle kaplamış.

    Ürettiği elektriğin yüzde 30’unu kendi harcıyor, geri kalan yüzde 70’ini dağıtım şirketine satıyor...

    İşte Nazmi Bey’in anlattığı sistem: “2019 yılında bu hibrit sistem yaklaşık 8 bin dolara mal oldu. Bunun yaklaşık amortisman süresi ise 10 yıl civarında. Akülü sistem kurmayanlar için amortisman süresi 6 yıla kadar düşüyor. 2022 elektrik tarifeleriyle birlikte yaklaşık kârım, 8 bin lirayı buldu. Elektrik fiyatlarının arttığı bir dönemde çatısı müsait olan herkese bu sistemi öneriyorum.”


    ELBETTE HERKES YAPAMAZ

    Tabii ki herkesin Nazmi Bey gibi kendisine ait müstakil evi yoktur...

    Elbette herkesin böyle bir bütçesi de yoktur.

    Ama işte bu tespit üzerine Oya Armutçu’nun asıl sorusu geliyor gündeme: “Site yönetimleri güneş enerjisi ile elektrik üretebilir mi?”

    Duyduğum kadarıyla bankalar da bu tür yatırımlara kredi veriyormuş... Biraz araştırdım.

    Benzeri tek kişilik yatırımları yapan başkaları da var...

    KOCAELİ’NDEN

    Kocaeli’nde bir mühendis. Benzeri bir yatırım yapmış.

    Tek kişilik yatırımlarla enerji meselesi çözülür mü bilemem.

    Ama beni burada en çok etkileyen şey...

    Nazmi Bey’in DHA muhabirine verdiği bu fotoğraftır.

    Önündeki bilgisayar ekranları karşısında...

    Devlete elektrik satan bir barajın sahibi gibi durmuyor mu?

    Aslında Nazmi Bey’in içinde gerçek bir “baraj” var... Enerji üretiyor...

    Ve bu fotoğraf bana diyor ki:

    Yeter ki iste... Yeter ki hayal et... Yeter ki içindeki enerjiye izin ver... Bu yaratıcı enerjiyi kilovatsaatle ölçemezsiniz.

    Çünkü kaynağı insandır.

    Kütahya’dan bize çok güzel bir enerji gönderdiniz.

    Teşekkürler Nazmi Bey...

    Yazının devamı...

    Ve Tarım Bakanı müjdeyi verdi

    “Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci Bey arıyor” dediler...

    - Buyurun Sayın Bakan’ım...

    - Fatih Bey, bir yazı yazdınız. Hakkâri Yüksekova’daki Nesibe Ana’nın kaybettiği ineği... Çok etkilendik. Esasında biz de elimizden geldiğince bu tür kayıpları takip edip gereğini yapıyoruz. Ama siz de takip ediyorsunuz. Ben Sayın Vali’ye talimat verdim. Elbette gidene olan gönül bağlılığı olmaz ama... Nesibe Hanım’ın kaybettiği ineği telafi edilecek...

    - Harika bir müjde bu Sayın Kirişci... Allah razı olsun...

    Şimdi Yüksekova Kaymakamı’nın Nesibe Hanım’a bu müjdeyi verişini düşünüyorum...

    Nesibe Ana’nın ölen ineği Sarı Kız’ın başında onu öpüp koklarken çekilmiş fotoğrafını hatırlıyorum...

    “Hayatımız bitti. 3 çocuğum ve ben onun sütüyle geçiniyorduk” diye akıttığı gözyaşlarını.

    İşte şimdi bu müjdeyle...

    Nasıl bir mutluluk. Yeniden hayata bağlanma umudu.

    Şimdi bu müjdeyle...

    Dünyalar onun olmaz mı?

    Tabii herkesin dünyası farklı...

    HALKIN VALİSİ

    SİVAS’tan gelen şu fotoğrafa bakar mısınız?

    Sanki oğlunu uğurluyormuş, bir anne gibi.

    Sanki oğlunu uğurluyormuş, bir baba gibi.

    Sarılmış gözyaşlarıyla...

    Sivas Valisi Salih Ayhan’ı uğurluyorlar...

    Bu gözyaşları makamla, sandalyeyle olmaz arkadaş. Sevgi bu...

    İşte bu fotoğrafa bakınca diyorum ki:

    Devletin valisi olmak, tamam...

    Ama halkın valisi olmak...

    Bambaşka.

    Son dönemde valilere, kaymakamlara bakıyorum, halkla kendileri arasına devleti koymuyorlar...

    Valiye, kaymakamlara ulaşmak artık zor değil...

    Çünkü onlar...

    Devleti arkalarına alıp halka sarılıyorlar...

    Sivas Valisi Ayhan tam bir örnek oldu...

    O KOYLARDA YIKIM BAŞLADI

    KISA süre önce yazmıştım:

    “Bodrum’dan Marmaris’e, oradan Fethiye’ye kadar kaçak iskele ve yapıların yıkımı geliyor...”

    Vatandaş bu yapıları gördükçe isyan ediyordu.

    Çevreciler “Neden yapanın yanına kalıyor?” diye soruyordu. Ve ben de sormuştum:

    “Yıkım kararları neden geç uygulanıyor?”

    Cevabı da çok yetkili bir bakanlık görevlisi vermişti:

    “Çünkü yürütmeyi durdurma kararları alarak bizi oyalıyorlar...”

    Ve nihayet oyalama bitti... Yıkım kararları kesinleşince operasyon başladı.

    Sırasıyla gidersek...

    BODRUM: Ortakent’te yıkım tamamlandı... Türkbükü ve Gümbet devam ediyor...

    MARMARİS: Söğüt’te kaçak iskele yıkımı bitmek üzere... Ardından Selimiye ve Bozburun geliyor...

    FETHİYE-GÖCEK: Fethiye, Dalaman ve Kapukargın (Göcek diye bilinir) koylarında da yıkım için hazırlık yapılıyor...

    Toplam 400 kaçak iskele yıkılıyor.

    Yaklaşık 200 kadarı Fethiye Kapukargın (Göcek) koylarından...

    SONUÇ: “Milletin malına konanların, denizleri işgal edenlerin, kıyıları yağmalayanların yanına kalmayacağını görmek bütün çevrecileri mutlu ediyor.”

    Çevre Bakanı Murat Kurum’un hassasiyetini yazmıştım.

    Şimdi Muğla Çevre İl Müdürlüğü var gücüyle çalışıyor.

    Detayları pazartesi günü yazacağım...

    Yazının devamı...

    Ege'de harita çatışması

    Gemi tekrar bağlanıyor. Yolcularda bir panik. Şaşkınlık...

    Kaptan, liman yetkililerine soruyor:

    “Neden durdurdunuz. Bir sıkıntı mı var?”

    Cevap:

    “Bize sunduğunuz harita geçerli değildir...”

    Bu defa kaptan şaşkın...

    “Nasıl olur? Bize Türk Devleti’nin verdiği resmi haritadır bu” diyor...

    Yunan yetkili masaya bir harita koyarak şöyle diyor:

    “Hayır, geçerli olan harita budur.”


    DİPLOMATİK KRİZ

    Olay büyüyor. Geminin işletmeci şirketi durumu Ankara’ya bildiriyor. Ulaştırma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı devreye giriyor.

    Bu sırada işletmeci şirket 122 yolcuyu otellere yerleştirmek zorunda kalıyor.

    Peki, bu karmaşa neden?

    Anlatayım...

    Adalar arasında çalışan gemiler denizde meydana gelebilecek kazalarla ilgili olarak hangi devletin müdahale edeceği konusunda alanların sınırlarını belirleyen bir harita sunarlar. Yunan yetkilileri bu haritayı 14 gün içinde onaylarlar.

    Türkiye bu tür gemiler için bir harita veriyor.

    Ve Rodos’tan ayrılan gemi, Türkiye’nin verdiği bu haritayı Yunan yetkililere sunuyor....

    Ama Yunan tarafı bu haritayı kabul etmiyor.

    İşletmeci şirket, “Bu benim devletimin verdiği resmi haritadır” dese de dinletemiyor.

    Yani konu yine dönüp dolaşıp dün yazdığım “Ege’deki harita krizi”ne geliyor.

    (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/fatih-cekirge/iste-o-taciz-atesinin-perde-arkasi-4206269)

    Yunanların verdiği haritaya bakarsanız kırmızı renkle çizilen sınır neredeyse İzmir’e dayanmış, Marmaris’in, Kaş’ın içine giriyor.

    İşte dün anlatmak istediğim çatışmanın ve tacizin gerçek hayattaki karşılığı budur.

    122 yolcu iki gün beklemek zorunda kalmıştır. Türk gemisi iki gün seferden uzak kalmıştır.

    İşletmeci şirket 122 yolcunun giderlerini karşılamak zorunda kalmıştır...

    Türkiye’nin defalarca yaptığı “Gelin konuşalım” çağrısı yine sonuçsuz kalmıştır...

    İstikşafi görüşmeler yine ortada kalmıştır...

    Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Atina ziyaretinde, Başbakan Miçotakis’in Bakan Çavuşoğlu’nu Girit’teki evine yaptığı samimi davet yine unutulmuştur.

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Yunan Savunma Bakanı’na adıyla hitap ederek:

    “Niko, ya sen gel ya da çağır ben geleyim, bu konuları uzmanlarına konuşturalım” çağrısı yine sonuçsuz kalmıştır.

    Barış içindeki Ege hayalimiz bir türlü gerçekleşmiyor.

    İşte buna üzülüyorum...

    TERÖR DOSYALARI NATO MASASINDA

    NATO toplantısına giden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun çantasında bazı belgeler var...

    Yıllardır Türk istihbaratının gizli-açık kaynaklardan raporladığı olaylar.

    Yani...

    İsveç başta olmak üzere bazı kuzey ülkelerinde PKK/YPG terör örgütüne verilen destekler.

    Dün, bütün gün öyle bir haber trafiği yaşıyoruz ki...

    Her şey net olarak görünüyor.

    Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasından hemen sonra İsveç’in PKK/YPG’ye verdiği desteğin örnekleri bir haber olarak geçiyor.

    ÖRNEK1: “Geçmişte İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist örgütün sözde yöneticileri ile toplantı yaptı, PKK/YPG’ye desteği arttırma sözü verdi...”

    ÖRNEK 2: “İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin, teröristler ile fotoğraf vermesi büyük tepki çekti.”

    Ardından İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde bir açıklama yapıyor:

    “PKK’nın bir terör örgütü olduğuna inanıyoruz.”

    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu PKK/YPG’ye verilen desteği açık açık vurguluyor... Ve NATO’nun müttefiklik ruhuna aykırı olduğunu söylüyor.

    Ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan bir açıklama:

    “İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması konusunda kapıyı kapatmadık...”

    TÜRKİYE’NİN FIRSATI

    Bütün bu haber trafiğinin anlattığı gerçek şudur:

    - Türkiye diyor ki: “Eğer benimle müttefik olacaksan teröre desteği kes... Müttefiklik bunu gerektirir.”

    Sonuç olarak Türkiye, diplomasinin en temel kuralı olan “Elindeki kozu zamanında kullan” kuralını uygulamaktadır.

    İsveç Dışişleri Bakanı’nın “PKK’nın terör örgütü olduğuna inanıyoruz” sözü bu anlamda önemlidir.

    Önemlidir ancak yeterli değildir.

    Ankara bazı adımlar atılmasını bekleyecektir.

    Örneğin, o ülkelerde resmi olarak açılan ofisler, banka hesapları, fonlar, dernekler konusunda bir dizi beklenti olacaktır.

    Yazının devamı...

    İşte o taciz ateşinin perde arkası

    1- Kalp doktoru olan bir amatör kaptanımız ve eşi, Dilek Boğazı’ndan geçerken bir Yunan Sahil Güvenlik botu tarafından üzerlerine taciz ateşi açılıyor.

    Bu olaydan hemen sonra, yakın dostu olan bir kaptan bilgiyi şöyle veriyor:

    “Kaptanlarım merhaba,

    S. teknesinin sahibi arkadaşımız O.K., biraz önce Dilek Boğazı’na kuzeyden yaklaşırken Yunan Sahil Güvenliği’nin suya yapmış olduğu taciz atışına maruz kaldı. Geceyi Didim’de geçirecek.”

    Tabii herkes soruyor...

    Nasıl olabilir bu... Niye... Neden ateş açılmış?

    Durumu daha iyi anlamak için harita üzerinden bakmamız gerekiyor:

    Haritaya bakarsak, Dilek Boğazı’nda üç önemli nokta göreceğiz...

    1) Dilek Yarımadası’nın Dip Burnu...

    2) Bayrak Adası...

    3) Ege Adası Samos’un Katsoui Burnu...

    Şimdi soralım arkadaşlar.

    - Bu geçit 1.3 mil uzunluğunda. Yani Türk ve Yunan sahilleri tabir yerindeyse birbirlerine girmiş durumdadır. Ortada Bayrak Adası...

    Her yıl yüzlerce tekne bu boğazdan geçer...

    İşte amatör kaptanımız 32 feet yelkenlisiyle bu boğazdan geçerken bir Yunan Sahil Güvenlik botu yaklaşıp suya taciz ateşi yapıyor...

    2- NİYE?

    Taciz ateşi neden açılır? Sivil tekneye açılır mı? Her iki taraf da biliyor ki Dilek Boğazı yakın bir geçiş alanıdır.

    Silah sesi üzerine kaptanımız panik halinde Türk Sahil Güvenliği’ne anons ediyor. Yunan Sahil Güvenliği’ne çağrı yapıyor.

    Ve işte bu arada ateş eden Yunan Sahil Güvenlik botu gelip özür diliyor...

    3- YUNAN JETLERİ TACİZ EDİYOR

    Şimdi sıradan bir “taciz” gibi görünen bu olayın derinlerine inelim.

    Rastlantıları alt alta yazalım.

    Bu olayın yaşandığı gün Türk Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç bir açıklama yapıyor:

    “Yunanistan Hava Kuvvetleri, 26-28 Nisan 2022 tarihleri arasında ülkemiz kıyılarına yakın provokatif uçuşlar gerçekleştirmiş, Didim, Datça ve Dalaman’da ülkemiz hava sahasını defalarca ihlal etmiştir. Hava Kuvvetlerimiz, bu provokatif uçuşlara ve ihlallere, angajman kuralları gereği karşılık vermiştir.”

    İlginç, değil mi?

    Bizim amatör kaptana ateş açıldığı günün bir önceki haftasında, aynı sahillerin gökyüzünde...

    Yunan jetleri Türk kıyılarına yakın tahrik edici uçuşlar yapıyor...

    Bitmedi...

    4- TÜRK HAVA KUVVETLERİ TATBİKATTAN ÇEKİLİYOR

    Yine aynı hafta...

    Yani bizim amatör kaptana Dilek Boğazı’nda “taciz ateşi açıldığı” günlerde...

    Türk Hava Kuvvetleri, Yunanistan’ın ev sahipliğinde yapılacak olan tatbikattan çekiliyor...

    Şok ve hayret. Neden?

    Türkiye’nin açıklaması şöyle:

    “Tatbikata Balıkesir’deki 9’uncu Ana Jet Üs Komutanlığı’nda konuşlu Kaplan Çağrı adlı 192’nci Filo unsurlarının da katılması planlandı. Bu seneki teknik düzenlemeyi hazırlayan Yunanistan’ın söz konusu belgeye Türkiye’yi hedef alan ve iki ülke arasındaki anlaşmazlık konularını istismar eden yaklaşımla ilaveler yaptığı tespit edildi.”

    5- HEPSİ AYNI TARİHLERDE

    Evet arkadaşlar...

    Bizim amatör kaptana Dilek Boğazı’nda açılan taciz ateşi, öyle sıradan ve keyfi bir taciz değildir... Dikkat edin.

    Rastlantılar halinde yazdığım olaylar da aynı hafta gerçekleşiyor.

    Yunan jetlerinin tacizi. Bizim jetlerin karşılık vermesi.

    Ardından Türkiye’nin, Yunanistan’ın ev sahipliğindeki tatbikattan çekilmesi...

    6- FOTOĞRAFI BİRAZ BÜYÜTELİM

    Türkiye son günlerde ilişkilerinde kriz yaşadığı bazı ülkelerle yeni bir sayfa açma diplomasisi yürütüyor...

    Hangi ülkeler... İsrail... Mısır... Suudi Arabistan... Birleşik Arap Emirlikleri... Fransa...

    İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye geldi...

    Cumhurbaşkanı Erdoğan kriz halinde olduğumuz Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitti. Önemli anlaşmalar imzalandı...

    Ve son olarak Suudi Arabistan’la açılan yeni sayfa...

    Ardından Mısır geliyor... Mısır’la “kapatılan resmi kanalların yeniden açılacağı” duyuruldu.

    Peki bu ülkelerin ortak özellikleri nedir?

    Şimdi asıl meseleye geliyoruz.

    Arkadaşlar, bu 4 ülkenin tamamı, Türkiye ile krizdeyken Yunanistan’la bazı anlaşmalar imzalamışlardı.

    BBC’nin haberi:

    “Yunanistan, Doğu Akdeniz’de Fransa, ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Suudi Arabistan’la da ortak tatbikat yapmaya hazırlanıyor. Bunun için Suudi Arabistan’a ait altı savaş uçağı, Girit Adası’ndaki Suudi Askeri Üssü’ne konuşlandı.”

    7- ENERJİ ANLAŞMALARI

    Bir de Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sıkıştırmak için yaptığı enerji anlaşmaları var...

    Bu haber de DW’den:

    “Mısır, İsrail, Yunanistan, Kıbrıs, İtalya ve Ürdün’ün kuruluşunu ocak ayında ilan ettiği Doğu Akdeniz Doğalgaz Forumu, atılan imzalarla resmi statü kazandı.”

    8- GELDİK BUGÜNE

    Özetle, bizim son iki yıl içinde kiminle sorunumuz varsa...

    Yunanistan onunla ya enerji anlaşması ya da savunma anlaşması yaptı.

    Güney Kıbrıs başta olmak üzere üsler verdi.

    9- ANİDEN TACİZ VE TECAVÜZ BAŞLADI

    İşte Türkiye son günlerde bir diplomatik atak yapıp sorunlu ülkelerle yeni sayfa açmaya başlayınca...

    Yunanistan da anında Ege sorununu yeniden bir çatışma gibi göstermek için provokasyona başladı.

    Son günlerde...

    “Yaz geliyor, nereden çıktı bu Yunanistan krizi?” diye soranlar olursa...

    En azından bendeki cevap budur.

    Ki soranlar da haklıdır.

    Çünkü Türkiye ile Yunan halkları arasında bir mesele yoktur.

    10- DIŞIŞLERİ BAKANI ÇAVUŞOĞLU’NUN GEZİSİ

    Son dönemde gerek Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu gerekse Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la bu konuyu derinlemesine konuşmuştuk.

    Hatta Çavuşoğlu ile gittiğimiz Atina gezisinden “çok olumlu mesajlarla” dönmüştük.

    Milli Savunma Bakanı Akar’ın Yunan Savunma Bakanı’na çok samimi bir şekilde “Niko” diye hitap ederek, “Ya sen gel ya da çağır, ben geleyim de şu sorunları açık açık konuşalım” dediğini yazmıştım...

    Ama yine geldik bugüne...

    Yine aynı kriz...

    11- KARA SULARI 6 MİL HAVA SAHASI 10 MİL

    Dünyanın hangi coğrafyasında kara suları 6 mil, hava sahası 10 mil olan bir ülke vardır?

    Yunanistan işte bunu dayatıyor.

    Olmaz komşu. Olmaz arkadaşım... Yapma etme...

    Bak, Ege’nin iki yakasının evlatları barış içinde yaşıyor...

    Bir Yunanlı denizci ile bir Türk denizci karşılaşsa selamlaşır. Yardımlaşır.

    Balıkçıları dosttur.

    Ağları onların ekmek kapısıdır.

    Ve denize düşürdükleri ağları bulup birbirlerine geri verirler...

    Onlar arasında “kıta sahanlığı” yoktur.

    Denizin ortasında sabaha karşı yedikleri “sahanda balık” vardır.

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar bir sohbetimizde şöyle demişti:

    “Birbirimize ses mesafesinde yakınız...”

    Gerçekten de öyle.

    Dilek Boğazı iki kıyıdan ses mesafesindedir.

    Kaş’ta hapşırsanız Meis Adası’ndan duyulur.

    Evet...

    “Ses mesafesinde yakınız...” Ama ne yazık ki konuşamıyoruz.

    İşte buna üzülüyorum...

    Ege’de barış rüzgârları esen bir yaz dilerim...

    İyi pazarlar...

    Yazının devamı...

    Üstün arıların genlerini çaldılar

    HABERİ okuyunca büyük bir şaşkınlıkla sordum:

    “Kim böyle bir hırsızlık yapar?”

    Dahası...

    “Bu sıradan bir hırsızlık olabilir mi?”

    Mutlak üstün arıdan anlayan, üniversite ile bakanlığın kovanlarda arıların genleri üzerine çalıştıklarını bilen birileri olmalı...

    Edirne DHA’dan Mehmet Yirun ve Şafak Taşoyar’ın haberini okuyun, siz de karar verin:

    “Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Veteriner Fakültesi ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın arı hastalıklarına son verilmesini amaçlayan projesi kapsamındaki kovanlarına saldırdılar. Yaklaşık 4 milyon arı öldü. Prof. Dr. Mustafa Necati Muz, ‘Burada sadece hırsızlık yapılmadı. Yıllardır biriktirdiğimiz genetik ırklar, projenin verileri de çalınmış oldu. Genetik materyal olan kovanlardan ana arılar çalındı’ dedi.”

    Tanıma bakar mısınız?

    “Genetik arı materyalleri” çalınmış.

    Bu konuda bilimsel temeli olmayan birileri böyle bir hırsızlık yapabilir mi?

    Çok merak ediyorum... Acaba bu “genetik hırsızlığın” arkasından kim çıkacak...

     

    10 YAŞINDAKİ YAZARIN İMZA GÜNÜNDEN: ‘DÜNYADA GEÇİRDİĞİM EN GÜZEL GÜN’

    METE masasına gelen okuruna baktı. Kitabının ilk sayfasını açıp imzaladı...

    Ve ne hissettiğini soranlara şöyle dedi:

    “Bugün dünyada geçirdiğim en güzel günlerden biri...”

    Bayıldım bu söze...

    Mete Bulut daha 10 yıl olmuş bu gezegene geleli... Ve “dünyada geçirdiğim en güzel gün” diye bir ifadesi var.

    Ne çok ihtiyacımız varmış bu söze...

    Dünyayı kendi ebedi malı zannedenler için ne güzel bir hatırlatma...

    Tuzla Deniz Harp Okulu Barbaros Ortaokulu 3’üncü ve 4’üncü sınıflardan 60 öğrenci her yıl bir şölenle yazdıkları kitapları imzalıyorlar...

    Tuzla Belediye Başkanı Dr. Şadi Yazıcı’nın büyük desteği var. Deniz Harp Okulu Komutanı Tuğamiral Erhan Aydın orada. Veliler orada.

    Ve çocuklar yazdıkları kitapları imzalıyorlar.

    Bir belediye... Bir okul... Daha ne yapsın.

    Başkan Yazıcı’ya “Bravo”...

    Donanmamızı da kutluyorum... Okul Müdürü Meral Nayır’ı alkışlıyorum.

    ‘AH BENİM SARI KIZIM BEN SENSİZ NE YAPARIM’

    NESİBE Anne 7 yıl önce eşini kaybetti. 3 çocukla ortada kalmıştı.

    Bütün geçim kaynağı Sarı Kız adlı ineğiydi...

    Sütünü satarak yaşıyorlardı.

    Ama önceki sabah ineği otlarken bir anda yere yığıldı. Nesibe Anne gözlerine inanamadı. Hayatı oraya yığılmıştı. Çocuklarının geleceği oraya yığılmıştı.

    Koşarak gitti Sarı Kız’ın yanına...

    Eğildi. Öptü. Kokladı...

    Sonra DHA’dan Yaşar Kaplan şöyle geçti haberi:

    “Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde yaşayan Nesibe Durna’nın tek geçim kaynağı ineği, merada otladığı sırada aniden fenalaşarak öldü. Nesibe Ana, ‘Mahvolduk. Sütünden kazandığım parayla çocuklarıma bakıyordum. Şimdi çaresiz kaldım. Yetkililerden bize yardım etmelerini istiyorum’ dedi.”

    İşte böyle arkadaşlar.

    Kimisi bir günde milyarlarca lira Bitcoin kaybeder, kimisi dev yatını kaybeder.

    Kimisi de böyle tek hayatı olan “Sarı Kız”ını...

    Umarım Nesibe Ana’ya devletin şefkat eli uzanır...

    Yazının devamı...

    Çevre Bakanı Kurum Kaptan June için ‘anıtmezar’ talimatı verdi

    Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum’dan geliyordu mesaj:

    “Fatih Bey, yazınızı okudum. Gerçekten çok değerli bir insanı, bir çevreciyi kaybettik. Kaptan June için İztuzu ve Dalyan yöresine bir çevre anıtı yapılması için arkadaşlarıma talimat verdim. Araştıracaklar ve bir hazırlık yapacaklar.”

    Harika bir gelişmeydi bu...

    Yazım üzerine gelen çok sayıda mesajdaki duygulara da tercüman olmuştum.

    Murat Kurum Bey, ne zaman içinde insan olan...

    Ne zaman içinde çevre olan bir olay görse, müdahale eder.

    Hem de öyle “protokol olsun” diye bir müdahale değil.

    İçten gelen, kalpten gelen bir saygıyla yapar bunu...

    Dün, işte yine bunun bir başka örneğini gördüm.

    Anlatayım...

    Pazar günü “Carettaların annesi” Kaptan June’un hikâyesini yazmıştım.

    (https://www.hurriyet.com.tr)

    Ömrünü doğaya, kuşlara, ağaçlara, denizlere ve en önemlisi İztuzu Plajı’ndaki Carettalara adayan June Haiomff’u 100 yaşında kaybetmiştik.

    İngiltere’de jet sosyetede masallar gibi bir hayat sürerken, içindeki maceraya yelken açan “Kaptan June”un Dalyan Ortaca’ya geliş hikâyesini anlatmıştım.

    İçinden gelen “macera duygusu”yla denizlere açılan asırlık bir insanın hikâyesiydi.

    Yörede bir barakaya yerleşen June, öylesine sevilmişti ki...

    Sonradan bir de vakıf kurmuştu.

    Hayatını o çevreye ve caretta carettalara adayarak geçirmişti.

    Kaptan June...

    Balıkçısından esnafına, çiftçisinden denizcisine kadar öylesine sevilmişti ki...

    Onun ne kadar sevildiğini önceki gün Çandır Mezarlığı’na defnedilirken gizli gizli akan gözyaşlarından, yaşanan hüzünden biliyorum.

    Eminim bir yerlerde bir caretta, onun için deniz çayırlarına doğru dalmıştır.

    Onun naaşını Dalyan’daki kanallardan geçiren motorcunun yüzündeki saygı dolu hüzünlü ifade unutulur mu?

    İKİ DİLEĞİM

    Elizabeth Taylor’un komşusuyken, Dalyan’da İztuzu plajına yakın bir barakada carettalar için hayatını sürdüren June, adını da “Haziran” olarak değiştirmişti.

    İşte onun öyküsünü anlattığım yazının sonunda Çevre Bakanlığı’ndan iki dileğim olmuştu.

    Türk amatör denizciliğinin efsanesi olan ve ömrünü bu kıyıların korunmasına adamış Sadun Boro için bir anıtmezar...

    Ve ömrünü Dalyan’da carettalar ve çevre için harcamış “Kaptan Haziran”a bir anıtmezar...

    Kaptan June carettalar için yaptıkları nedeniyle İngiltere Kraliyet Ailesi’nin nişanını almıştı.

    Biz neden böyle bir insana olan saygımızı göstermeyelim.

    İşte bu yazı üzerine Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum gereğini yapma kararı aldı.

    Helal olsun...

    Artık yarışma mı düzenlenir. Yoksa doğrudan mimarlara mı bırakılır bilemem.

    Ama eminim çok sağlıklı bir çalışma yapılacaktır.

    Bana gelince...

    Böyle bir gelişmeye vesile olduğum için:

    Mutluyum... Mutluyum... Çok mutluyum...

    Bu mutlulukla Bakan Kurum’u alkışlıyorum.

    Ve bu mutlulukla arkadaşlar...

    Bugün başka bir yazı yazmak istemiyorum.

    Sadun Abi ve Kaptan Haziran’ın ruhları şad olsun...

    Yazının devamı...